Feminist edebiyat bilimi teriminin doğuşu, 20. yüzyılın ikinci yarısında, 1960’larda, başlamış bir sosyal ve politik harekete uzanır. Bugün artık postfeminist sayılan bir döneme girmiştir. 20. yüzyılın öteki edebiyat bilimi kuramları arasında günümüze kadar ulaşmış ve bu kadar çeşitli kuramla bütünleşmiş başka bir kuram yok gibidir. Hatta eklektik tarzını, uzun ömürlü olmasının asıl nedeni sayanlar var. Edebiyatı politik-sosyal bakış açısıyla inceleyip “kadın” problematiğini vurgulayan çalışmaların ardından kadın yazar ve şairlerin eserlerini edebilik açısından metne bağlı açımlama, yorumlama çalışmaları, giderek de bu eserlerin alımlanmasını, etkileşimini araştıran çalışmalar hep feminist edebiyat biliminin çeşitlemeleri olarak devam etmektedir.

Feminist edebiyat biliminde kuram oluşturmada Fransız ve Anglo-Amerikan ekolleri etkilidir.

1928 yılında Virginia Woolf (1882-1941), A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) başlıklı kitabında Shakespeare’in kurmaca kız kardeşi Judith Shakespeare’i konu edinir ve bir kadın edebiyatı tarihinin imkânlarını irdeler, aynı zamanda da erkeksi ve kadınsı üslubun tarihsel farklarını gözler önüne serer.

1949 yılında ise Simone de Beauvoir’ın kitabı Le Deuxieme Sexe (İkinci Cins) yayımlanır. Ele aldığı problem, kadınlığın toplumsal yapısı, kadının tarihteki yeri, “kadın”la “doğa”nın ideolojik olarak özdeş görülmesidir. Kitabın ikinci bölümünde yer alan “Kadın olarak dünyaya gelinmez, kadın olunur” cümlesi çok ünlenmiş ve hemen her feminist incelemede anılmış, “kadın” ve “dişilik” kategorilerinin sosyo-psikolojik ve tarihi şartlarını araştırmada adeta yol gösterici bir slogan olmuştur.

Gerek Woolf, gerekse Beauvoir, kadının gerçi edebiyat tarihi ve kültür tarihinde bir mit, bir imge olarak hep fazlasıyla var olduğunun ama tarihçilikte pek yeri olmadığının altını çizmişlerdir. Genel tarihte olduğu gibi edebiyat ve kültür tarihinde de adları geçmeyen kadınlar, hayat şartları yüzünden bu alanlara girememişlerdir. Feminist hareketin edebiyat bilimi açısından ilk başarısı, Virginia Woolf’tan başlayarak yaratıcı yazar ve şair kadınların karşılaştıkları güçlükleri araştırmak, bir çeşit kültür geleneği arkeolojisi oluşturmaktır: Her dönemin unutulmuş kadın yazarlarını ve kadın şairlerini keşfetmek, onların hayat hikâyesini ve eserlerinde dile getirdikleri yaşantı ve mücadeleleri yeniden gün ışığına çıkarmak. Feminizmin bu keşif çabaları, edebiyat tarihlerinde zaten mevcut olan kadın yazarları incelemenin ötesine geçmeye kalktığında, özellikle 19. yüzyılda, edebiyat kalitesini zorlamak problemiyle karşılaşmıştır. “Kadın edebiyatı”nın kendine özgü bir tür mü olduğu sorusu tartışıldığı gibi, daha sonra “kadınlar nasıl yazıyor?” problemi araştırma konusu olmaya başlamıştır. Başka deyişle, kadın imgesi araştırmalarından kadın imgesi oluşturma sürecinin araştırmalarına geçilmiştir. Bu ise estetik ölçütlerin devreye girmesi demektir. Yeni feminist yazılar, kadın imgelerinin yaratılması sürecinin bir çeşit hayal gücü ve kurmaca eseri olduğuna dikkat çekiyorlar. Edebiyatta kadın-erkek ayrımının nasıl dile geldiği de araştırma konularından bir başkası.

Kadın edebiyatından kadınsı yazma eylemine geçiş, feminist edebiyat biliminin ikinci önemli aşamasıdır. Çünkü artık kadın imgesi, kadın sorunsalı gibi içerik konularından kadınlar nasıl yazıyor, onların yazma tarzındaki kadınsılık nedir gibi “biçim”e yöneliniyor.

Kadının yazarlığını araştırmak isteyen feminist eleştiri Woolf’la (1924) başlasa da asıl etkinliğini 70’li yıllardaki yayınlarla göstermiştir. Bunların belli başlı temsilcileri, Janet Kaplan’ın Feminine Consciousness in the Modern British Novel’ı (1975), Patricia Meyer Spack’ın The Female Imagination’ı (1975), Ellen Moers’in Literary Women’i (1976), Elaine Showalter’in A Literature of Their Own’u (1977), Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın The Madwomen in the Attic’idir (Tavan Arasındaki Çılgın Kadın, 1979).

Yazan kadının problematiğini romanının konusu yapan çağdaş kadın yazarlardan Barbara Frischmuth (d. 1941) dilimize Pembe ve Avrupalılar adıyla çevirdiğim eseri Kai und die Liebe zu den Modellen romanında (1979) kadının yazarlıkla annelik eğilimlerini birleştirmek için verdiği savaşımı işler. Bizim edebiyatımızda da yazarlık-kadınlık sorunsalını romanlarına konu almış yazarlar var. Keza çağdaş Türk edebiyatında Peride Celal (d. 1916) Üç Kadın ve Kurtlar romanlarında kadın yazar sorunsalını kırk yıl arayla iki kez ele alıp sanat katına yükselterek irdelemiştir.

Dünya edebiyatında 1960’lardan bu yana birçok kadın yazar yeniden ön plana çıkarıldığından onların nasıl yazdığı ile ilgilenmek yeni bir araştırma alanı olmuştur. Virginia Woolf da bu alana el atmıştır. 19. yüzyılın kadın romancılarının çoğunluğu kadının sosyal konumundan kaynaklanan duygusal yaşantılarını işlemiştir. Amerikalı feminist kadın araştırıcılar, Woolf’un başlattığı çizgiyi sürdürerek kadını azınlıkların edebiyatı bağlamında yani tarihi bir süreç sonunda sesini duyuranlar olarak ele alırlar.

Yine Virginia Woolf, kadının yaşadığı “ani bilinç çatlağı”ndan söz eden ilk feministtir. Bu, kadının biyolojik varlığıyla eleştirel kimliğinin arasındaki çatlaktır. Myra Jehlen’in Archimedes and the Paradox of Feminist Criticism (Arşimed ve Feminist Eleştirinin Paradoksu, 1981) başlıklı etkili denemesinden bu yana bu dilemma, feminist edebiyat teorisinin ana öğesi olmuş ve iki farklı kuramsal doğrultuya yol açmıştır. Bunlardan biri, Fransız kökenli feminist kuramdır ve kadınsı yazma eyleminde (écriture féminine) kadına özgü bedensel yaşantıları esas alır. Diğer feminist kuramda ise, kadın yazarın özne ve nesne olarak iki statüsünde, cinsler ayrımının ikili mantığından kurtulma stratejileri görülmüştür. 70’li yılların sonlarında karşımıza çıkan feminist teorinin psikoanalitik alımlanışı da bu çizginin devamı sayılabilir. Écriture féminine (kadınca yazma) teorisinin önemli temsilcisi Hélène Cixous (d. 1937) aslında Jacques Derrida’nın etkisindedir. Yapmak istediklerinin başında, logosentrik bir karşıt sistem oluşturmak gelir. Dile dayalı bir karşıtlıktır yaratmaktır istediği. Ve bunu kadın üslubu olarak adlandırabileceğimiz “écriture féminine” ile gerçekleştirmeyi planlar. Bu tarz, Logosentrizmin marjinalleştirildiği özellikler üzerine kuruludur. Akıcı, belli anlamlara bağımlı kalmayan, sürekli oluşum halinde bulunan bir kadın üslubudur Cixous’un kastettiği. Ama öte yandan da bu tarzın biyolojik türden bağımsız, yani erkekler tarafından da benimsenebilir olduğunu ileri sürer. Akılcılık, ona göre, Derrida’nın da savunduğu gibi, birçok özelliği bastırıp onların su yüzüne çıkmasını engellemiştir. Yazı, içimizden gelen, herhangi bir güçlendiriciye ihtiyaç duymadan çağlayan bir “akım”dır, der. “Bizler, sudaki balıklar gibi, dilimizdeki duyular, lisanımızdaki anlamlar, bilinçaltımızdaki değişimler gibi yazıda kendimiziz.” (La venue à l’écriture, 1977)

Fransız kuramcısı Julia Kristeva’nın 1974 yılında yayımlanan kitabı Edebiyat Biliminin Devrimi, psikoanalizi edebiyat teorisiyle birleştirir. Bu çabasında Jacques Lacan’ın psikoanalitik teorisinden yola çıkar, yani her türlü ‘ben’ oluşu, “babalık yasası”na girişle kurulmuş bir dil düzeniyle başlatır. Her iki cinste var olan, kadınsı bir ana-çocuk birliği ile dilin ‘erkeksi’ düzeni arasındaki bir ikilemi varsayar. Kristeva, babanın “sembolik düzeni”ni yansıtan dile karışmış ve preödipal, “semiotik” yaşantıya yaklaşan bir yazma tarzını yeniden kurgular. “Semiotik” olanın “sembolik” yaşantıya girişini Kristeva, Lautréamont ve Mallarmé’nin şiirlerinde araştırır ve bunu fragmanlaştırmada, soyut şiirde, semantik açıklıkta, dil anlam birimlerindeki çatallaşmada bulur. Modern klasiklerin o bilinen edebi teknikleri şimdi cinse özel ve psikoanalitik ama yazarların biyolojik erkek cinsiyetinden bağımsız gelişen süreçler olarak değerlendirilebilmektedir. “Kadınsı yazma tarzı” kuramı böylece, dil oluşumunun ve cinsel karşıtlıkların ikili değişim oyununun belgelendiği bir yazma kurgusuna işaret eder. Kristeva’nın başlattığı bir teori böylece ne kadın hareketinin erkeğin statüsüyle uğraşan eşitlikçi tezini tekrarlar ne de kadın-erkek farklılığını, kadına özgü olanı, kadınsılık kalitesini ortaya çıkarmaya çalışır. Burada da söz konusu olan, daha çok ikili cinsler karşıtlığını, kırılma noktaları, farklılığın içindeki çözülme görüntüleri doğrultusunda araştırmak ve aynı şekilde ikiliği etkisiz hale getirmektir.