Edebiyatta Postmodernizm

edebiyatta postmodernizm

Edebiyatta postmodernizm akımının ortaya çıkışı, Türk edebiyatında postmodernizm, postmodern yazarlar ve incelemeler.

Postmodern“, “modern sonrası”, yani modernden sonra gelen demek. 20. yüzyılın edebiyatına, henüz ad bulunamayan her akımı yaşarken dendiği gibi, modern denmiştir ama gerekli zaman uzaklığı daha sağlanmamışken, modernden farklı eserler ortaya çıkınca, bunlar da “postmodern” olarak nitelenmiştir. Postmodernin, modernin daha bir moderni mi, onun doğrultusunda bir yeni mi olduğu, yoksa modernden sonra gelip onun karşıtı mı olduğu, edebiyat bilimcileri arasında halen tartışılmaktadır. Batıda, öncelikle Almanya’daki postmodern tartışmalarını şöyle özetleyebilirim:

20. yüzyılın her türlü sanat ve kültür alanında belirleyici olmuş toplumsal eğilimi demokratikleşme yani çoğulculuktur. 21. yüzyıla yaklaşırken bu eğilim büyük çapta hız kazanmış, geniş anlamda karşı kutuplara varlık hakkı tanıma anlamında bir hoşgörüye ulaşmıştır. Pluralität (çoğulculuk), postmodernin başilkesidir. Modernin de temelindeki sanat–bilim birliği, postmodernde belki daha da güçlenerek ortaya çıkmıştır. Postmodernde çok farklı alanların, görüş ya da üslupların senteze ulaştırılma çabası değil, o çeşitliliklere hep birden, yan yana var olma hakkı tanımak söz konusudur. Öte yandan postmodern teriminin bir özenti mi olduğu konusundaki tartışmalar süre dursun, çağımızın geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde yeni, başka deyişle postmodern olanaklar getirdiğini, bunun da postmodern sanat için yeterli bir neden olduğunu ileri sürenler haklıdır. Çünkü her şeyden önce, otomatik telefonlar, uydu kanallarıyla çalışan televizyonlar, kıtalararası yolculuğu saatle ölçülür hale getiren uçaklar, “uzaklık” kavramını kesinlikle değiştirmiştir. Bu demektir ki insan artık “başka türlü”nün varlığını sık sık onaylamaktadır. Çoğulculuk, bir bakıma çağ teknolojisinin bir başarısıdır. Hatta W. Welsch çarpıcı bir ifadeyle eski ve yeni güneş sistemi benzetmesini getiriyor. Tek güneş ve onun çevresinde dolanan gezegenlerden ibaret bir uzay anlayışı nasıl artık galaksiler, sayısız güneşler ve sayısız gezegenler içeren bir uzay anlayışına yerini bırakmışsa, aynı bunun gibi kültürlerde, değerlerde tek doğru değil, doğrular söz konusudur artık.

Postmodern tartışmaların başlangıç ülkesi Amerika’dır ve aslında 1950’lerde ortaya çıkmış, Avrupa’da ise 1970’lerde söz konusu olmaya başlamıştır ve postmodernin en belirgin ilkesinin geçmişini izleyerek aslında köklerinin nasıl gerilere gittiğini belirtme eğilimi de doğmuştur. Mesela Umberto Eco, Gülün Adı başlıklı ünlü postmodern romanında postmodernin atası olarak Homeros’un anılacağından endişe ettiğini söyleyerek bu işin çığrından çıktığını belirtir. Çünkü mesela Jean–Françoise Lyotard, felsefede Aristoteles’i kendine en yakın postmodern filozof olarak anmıştır.

Postmodernin modernden ayırıcı özelliği, modernin eliter-seçkinci tutumuna karşılık postmodernin demokratik halkçılığıdır. 1967 yılında Leslie Fiedler Cross the Boarder-Close the Gap (Sınırları Aşın–Hendekleri Kapatın) başlıklı ünlü makalesinde postmodernin bayrağını açarken şöyle der:

“Modern sıfatını tekeline almış edebiyat eserleri (ki bunlar duyarlılıkta ve biçimde en ileriyi temsil ettikleri ve kendilerinin üstüne bir yeni olamaz kuruntusundaydılar ve zaferleri I. Dünya Savaşı öncesi başlamış ve II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra bitmiştir), artık ölmüştür yani artık tarihin malıdır, gerçeğin değil. Roman konusunda bunun anlamı şudur: Proust’un, Joyce’un ve Mann’ın çağı geçmiştir, keza şiirde Eliot ve Paul Valery bitmiştir.”

Yine aynı makalede Fiedler, Postmodernizmde halk yığınlarının söz sahibi olmaya başladığını, modernizmin eleştirmenlere tanıdığı ayrıcalığı, unutturma eğiliminde olduğunu belirtir. Doğrudan doğruya sanatla okuyucu-dinleyici-seyirci bağlantısının eleştirmen aracılığına gerek duymadan kurulduğunu savunur.

Kanımca Batı dünyasının son 20–30 yıl içindeki en çarpıcı sosyal olayı göçtür: Ekonomik ve politik nedenlerle göç. Bugünün Almanyası, İsviçresi somut bir kozmopolitik görünüm sunmaktadır. İş nedeniyle Avrupa’da artık yerleşen Türklerin yanı sıra Uzakdoğudan pek çok insan bu ülkelerde turistin bile hemen dikkatini çeken bir renklilik, bir çeşitlilik getirmiştir. Göç olgusunun Batı’ya getirdiklerini ve götürdüklerini tartışmak, aktüalitesini hâlâ korumaktadır. Hayatın her alanında oluşan bir çokseslilik, bir çoğulculuk sağlamıştır göç. Edebiyatta, sanatta çoğulculuk demek olan Postmodernizmde, kanımca bunun payını görmek aşırı bir yorum sayılmaz. Alman eleştirmenler ve edebiyat bilimcileri 1980 başlarında nasıl 70’li yılların edebiyat verilerini toplu değerlendirip ortak payda altında toplamayı denemişlerse 1990’larda (hatta 1989’da) da 80’li yılların edebiyatını genel değerlendirmeye tabi tuttular ve ortaya çıkan tablonun yeniliğini, başkalığını adeta oy birliğiyle kabullendiler; ne var ki bu yeniliği değerlendirmeleri farklı oldu. M. Lützeler Von der Spätmoderne zur Postmoderne başlıklı incelemesinde (1991) bu karşıt değerlendirmelere şu örnekleri veriyor: Hage ve Winkels olumlu, Schirrmacher ve Baumgart olumsuz yargılarda bulundular. Volker Hage, “Die Zeit” da (10.11.1989) yayınladığı eleştirisine şu başlığı vermişti: Zeitalter der Bruchstücke. Am Ende der achtziger Jahre: Es gibt eine deutsche Gegenwartsliteratur. (Fragmanlar Çağı. 80’li Yılların Sonunda: Şimdinin Alman Edebiyatı Var). Hubert Winkels’in ise yine “Die Zeit” ta (10.3.1990) yayımlanan yazısının başlığı şu: Im Schatten des Lebens. Eine Antwort an die Verächter und die Verteidiger der Gegenwartsliteratur (Hayatın Gölgesinde. Şimdiki Edebiyatı Horgörenlere ve Savunanlara Bir Cevap). Gazete üslubuna uygun olarak her iki yazı da içeriklerini başlıklarında adeta özetliyor. Winkels, bugünün Alman edebiyatını geçmişin edebiyat ölçütleriyle değerlendirmenin doğru olmadığını, şimdinin yazarlarında çok okumuşluğun, dil bilincinin ve düşünme becerisinin, soyutlamaların belirginleşerek ortaya çıktığını, bu edebiyatın “minoritär” (azınlık tipi) ve “museal” (müzelik) olduğunu savundu. Winkels, bu edebiyatın politik etkinlikte gözü olmadığını da belirtmişti. Keza Baumgart da artık kitle iletişim araçlarının yaygınlaşıp büyümesinden sonra edebiyatın bir çeşit etki kaybına uğrayışını kabullenmek zorunda olduğunu ileri sürdü. Yeni edebiyatı olumlu değerlendirenlerden Hage, çoksesliliği, çok okunurluğu, güncelliği, uygarlığı, dış dünyada saygınlığı en yeni kitapların önde gelen özelliği saydı. Olumsuz yargılar; durgunluk, can sıkıntısı, tekdüzelik, deneyim eksikliği, üretken olmayış (Schirrmacher), sokak düzeyi, derinlikten yoksunluk, uysallık, göz alıcı bir gösteriş (Baumgart). Baumgart ne var ki bazı yeni eserleri (Bernhard, Grass, Walser, Wolf’un yeni kitapları) bu yargıların dışında tutuyor. Zaten Alman edebiyat bilimcileri “Spätmodern” (Modern Sonu) ile “Postmodern” (Modern Sonrası) ayırımı yapma eğilimi gösteriyorlar. “Modern”le “Postmodern” arasındaki en önemli ayırım, Mc Hale’in Postmodernist Fiction (New York/Londra 1987) başlıklı kitabında ortaya koyduğu özelliktir:

  • Modern edebiyat “nasıl”a önem verirken postmodern edebiyat “ne”ye önem veriyor.
  • Modernizmde anlatım teknikleri, anlatım incelikleri ön planda tutulmuştur, oysa Postmodernizm, konuya, içeriğe öncelik tanıyor. Epistemolojist tutumdan ontolojiist tutuma kayış, edebiyatta önemli olan biçim ve üsluptur diyen görüşün Postmodernizmi horgörmesinin başlıca nedenidir.

Çağdaş edebiyat konusunda çeşitli vesilelerle verdiğim konferanslarda dinleyicilerin bana en çok yönelttiği iki soru oldu. Biri, postmodernin tanımlanmasında benim kişisel seçimim neydi. Evet, ben postmoderni modernin karşıtı olarak değerlendiriyorum. Edebiyat tarihiyle uzun süre uğraşmış bir edebiyat bilimci olarak şunu söyleyebilirim: Edebiyat tarihi boyunca akımlar birbirinin karşıtına yerini bırakmış, bir çeşit diyalektik oluşum gerçekleşmiştir. Bu önbilgi beni Postmodernizmi modernizmle aynı doğrultuda görmemeye adeta şartlandırıyor.

TÜRK EDEBİYATINDA POSTMODERNİZM

Sık karşılaştığım ikinci soru, “postmodern”in Türk edebiyatında dışardan alınma, eğreti ya da zorlama bir etiket mi olduğu doğrultusunda. Edebiyatımızda “modern” öğeleri, biçim ve içerik bağlamında, inceleme eleştiri yazılarımda sürekli irdeledim. Modern çizginin nitelikli örnekleriyle sıkça karşılaşmamızdan gurur duyuyorum. Bu özellikteki eserler devam etmektedir. Onlara geç modern ya da modern sonu demek yerinde olur. Bu moderne aykırı, ters düşen verileri de yadsıyamayız. Mesela bir Latife Tekin, bir Metin Kaçan, böyle aykırı, moderne ters, yani postmodern, modern sonrası kitaplar yazdılar. Biçimden çok içeriğin, “nasıl”dan ziyade “ne”yin ön plana geçtiği bu kitapların, edebiyat dünyamızda adından söz ettirebilmesi, “postmodern durum” denen çoğulculuğun bir gereğidir.

Köyün, gecekondu mahallelerinin, çingenelerin konu edilmesi değildir Latife Tekin’i ve Metin Kaçan’ı postmodern saydıran. Çünkü bu konular “modern” edebiyatımızda zaten ele alınmıştır. Ama anlatımda biçim özelliklerine önem vererek. Oysa Latife Tekin ve Metin Kaçan’da anlatıcı da anlatılan çevrenin adamıdır, özenli bir dili yoktur, anlattığı ortamın bakımsızlığı, düzeysizliği onda da kendini belli eder. Öte yandan içeriği, anlattığı konuyu çok önemseyen, bir çeşit güdümlü sayılabilen feminist edebiyat da bizde “yeni”liği ve özü ön planda tutması nedeniyle postmodern olarak nitelenebilir. Bu bağlamda adını anacağım yazar Duygu Asena.

Modern edebiyatımızdaki akılcı çizginin yerini duyguya hayale ve türevlerine bırakmasını da izlemek mümkün. Hayal gücüne, masalsılığa kaymanın ötesinde bunu fantastik gerçekçilik boyutunda kendi yaratıcılık özelliği haline getiren Nazlı Eray, keza yoğunlaşma eğilimi gösteren dindarlığı öykülerinde dile getiren Mustafa Kutlu ve bu olguyu roman dokusunda işleyen Afet Ilgaz’ı postmodern ya da modern sonrası edebiyatımızın isimleri olarak anabilirim.

“Postmodernizm”in en belirgin hazırlayıcısı olarak gösterilen çoğulculuğun edebiyatımızdaki itici gücü, çok geniş bir yelpazede çok çeşitli nitelikte edebiyat eserinin oluşmasına imkan vermektedir. Neyin kalıcı olduğu konusunda, yine zamanın eleyicilik görevine güvenmek durumundayız.

Kaynakça:

Zola, E., Türk Dili Yazın Akımları Özel Sayısı, çev. Fehmi Baldaş, 1981.

Wellek E. – A. Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, çev. A.Edip Uysal, Ankara, 1983.

Stanzerl, F. K., Roman Biçimleri, çev. Fatih Tepebaşı, Konya, 1997.

Petronio Giuseppe, Geschichte der italienischen Literatur, 3. cilt, UTB, 1993.

Aytaç, Kemal, Avrupa Eğitim Tarihi, Doğu-Batı Yayınları, Ankara, 2009.

Akarsu, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1988.

Hübscher, Arthur, Çağdaş Filozoflar, çev. İsmail Tunalı, Erzurum, 1963.

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir