Edebiyatta Romantizm

Edebiyatta romantizm akımı, romantizm akımının ortaya çıkışı, romantizmin temsilcileri, Alman romantizmi ve romantiklerin devlet, sanat, edebiyat, din ve yaşam üzerine düşünceleri.

Akılcılığa tepki olarak Avrupa’da oluşan düşünce, sanat ve özellikle edebiyat akımı olan Romantizm, duygu, hayal gücü ve bilinçaltı güçlerini egemen kılmayı hedeflemiştir. 19. yüzyıl başları, Avrupa Romantizmi dönemi sayılır. Eski Fransızcadaki romanz, romant, roman kelimeleriyle akraba olan “romantik” terimi, halk dilinde (lingua romana) yazılmış destanlara verilen adla, roman kelimesi ile ilgili anlamındadır. İngilizce’de “romantic”in ilk ortaya çıkış yılı olarak 1650, Almanya’da “romantisch”in kullanılmaya başlanması için 1700 yılı gösterilir. Başlangıçta “abartılı şekilde başıboş, hayali” anlamında kullanılan romantik sıfatı, Romantizm döneminde klasik karşıtı, çağdaş, ilginç demekti.

Romantizm, 18. yüzyılda mutlakiyetçi devlete, Aydınlanma’nın akılcılığına ve Fransız Klasisizmine karşı olan her şeye kucak açmıştır. Bu nedenle duygucu edebiyat, mesela S. Richardson (1689–1761), J.–J. Rousseau, halka yakın şairler G. A. Bürger (1747–1794), yeni doğa şiirleriyle A. von Haller (1708–1777), E. Young (1683–1765), T. Gray (1716–1771), F. G. Klopstock (1724–1803), dahiyane öznellik estetiğinin temsilcisi Shaftesbury (1671–1713), J. G. Hamann (1730–1788), Klasisizmin kurallarına savaş açan D. Diderot, G. E. Lessing bile Romantizmin öncüsü sayılmaktadır.

Romantizmin asıl hazırlayıcıları, Pietizm (dindarcılık) ve Alman idealizmidir (Kant’ın estetiği, Fichte’nin Ben–felsefesi ve Schiller’in idealizmi). Alman Romantizminin başlangıcı olarak 1793, yani Wackenroder (1773–1798) ile L. Tieck’in (1773–1853) Nürnberg’de Ortaçağı çağdaş dönemin karşıtı olarak keşfettikleri yıl gösterilir. 1798’de Jena şehrinde Atheneum dergisinde bir araya gelen isimler: Novalis, (1772– 1801), Schlegel Kardeşler, L. Tieck (1773–1857), ilahiyatçı Schleiermacher (1768–1834), felsefeci Fichte (1762–1814), von Schelling (1775–1854), Jena Romantizminin temsilcileridir.

Heidelberg şehrinde ise 1808–1809 yıllarında yeni bir romantikler grubu daha oluştu. Heidelberg ya da Doruk Romantizm (Hochromantik) adıyla anılan bu grupta A. von Arnim (1781–1831), C. Brentano (1778–1842), J. von Eichendorff (1788–1857), J. Görres (1776–1848) ve Grimm Kardeşler vardı. Berlin 1801’den sonra romantik çevrelerin merkezi oldu. Schlegel Kardeşler, A. von Chamisso (1781–1838), F. de la Motte Fouqué (1777–1843), Z. Werner, 1810 yılından sonra A. von Arnim (1781–1831), H. von Kleist (1777–1811) Berlin romantikleri olarak bilinir.

Romantizmin temelinde, insan ruhunun bilinç yüzeyine henüz çıkmamış alanları yer alır. Tarihin ve tabiatın gizleri de romantik yazar ve şairleri özellikle çeken konulardır. Bilinçliyle bilinçsizi, düşünceyle tabiatı, dinle sanatı, bilimle şiiri, hayatla ölümü bir bütün olarak görmek, onların idealiydi. Novalis’in deyişiyle “Dünya romantize edilmeli”ydi. “Böylece en eski anlama ulaşır”dı. “Romantize etmek”le neyi kastettiğini ise şöyle ifade eder Novalis: “… sınırlı olana sınırsız bir görünüm vermekle onu romantize etmiş olurum.” Romantik düşünceyi sürekli uğraştıran kavram, sınırsızlık, sonsuzluk kavramıydı: Zamanda ve mekanda sınırsızlık, sonsuzluk. Uzaklara açılmak, sınırları aşmak, bilinmeze doğru yol almak ideali, Novalis’in “mavi çiçek” motifinde simgesini bulmuştur. İtalya, Şark dünyası, yeraltı hazineleri bu yolculuğun hedefleriydi. Öte yandan dinde, reforma uğramamış bir Hıristiyanlık, yani Katoliklik romantiklerin ideallerine uygun düşüyordu.

Romantizm akımı Orta, Batı ve kısmen de Kuzey Avrupa’yı etkisi altına almış, Güney ve Doğu Avrupa’ya pek hitap etmemiştir. İngiltere’de S. T. Coleridge (1772–1834), W. Wordsworth (1770–1850), R. Southey (1774–1843), W. Scott (1771–1832), P. B. Shelley (1792–1822), J. Keats (1795–1821) ve Lord Byron (1788–1824) önde gelen romantiklerdir. Fransa’da Romantizmi tanıtan De l’Allemagne kitabıyla Madame de Stäel (1766–1817) olmuştur. F. R. de Chateaubriand (1768–1848), B. Constant (1764–1830) öteki isimlerdir. Romantizm akımının Rusya’daki temsilcileri ise A. Puşkin (1795–1842) ve M. Lermontov’dur (1814–1841).

Alman Romantizmi, Avrupa edebiyatlarında etkisi uzun sürmüş bir akımdır. Bu nedenle edebiyat akımları arasında Alman Romantizmi hakkında daha ayrıntılı bilgi vermenin yararlı olacağını düşünüyorum.

Alman Romantizmi iki döneme ayrılır. Die Ältere Romantik veya Frühromantik adıyla anılan ilk safha, Die Jüngere Romantik, Die Hochromantik veya Spätromantik denilen ikinci safha. Bunlardan ilki Jena ve Berlin şehirlerinde geliştiği için Jenaer Romantik diye bilinir ve karakteristiği fikir yanının ağır basması ve bireyci (intellektuel, individalistisch) oluşudur. İkinci safhada ise fikir yanından çok sanat yanı üstün olan ve Heidelberg’de merkezileşen bir akım söz konusudur. Heidelberger Romantik adıyla da anılan bu safhanıın başlıca özelliği akıldışı (irrational) güçlere dayalı ve halka dönük oluşudur (Volksromantik). Brentano, Görres, Arnim ve Grimm Kardeşler Romantizmin bu özelliklerini temsil ederler. Ayrıca Napolyon’un Almanya’yı işgali sırasında Fransızlara karşı beliren milliyetçi duyguları esas alan bir milli romantizm de (nationale Romantik) vardır ki Kleist ve Arndt’da dile gelir. Fouqué ise Romantizmin şövalye ruhunu özellikle ortaya koymuştur. Din ve kiliseye önem veren Katolik–mistik bir romantizm ise daha çok 1815 dolaylarında olmuştur.

Romantizmin kendinden önceki akımlarla ilişkisi konusunda edebiyat tarihçileri farklı görüşteler. Mesela Hermann August Korff, Romantizmle Aydınlanma akımlarını tam karşıtlık içinde ele alırken Fritz Strich, Romantizmi Klasisizmin karşı kutbu olarak görür. Romantizmin Sturm und Drang akımı ile ilişkisi konusunda ise görüşler birbirine yakın. Sturm und Drang’ın Romantizmi hazırlayıcı fonksiyonuna birçok edebiyat tarihçisi inanıyor. Sturm und Drang akımı tabiata, hayal gücüne, duygulara, dehaya, akıldışı güçlere, bireyciliğe doğru attığı adımlarla akılcı Aufklärung’un sertliğini kırmıştır. Herder’in ve Sturm und Drang akımının doğrultusunda Romatizm, tipik Alman akımı niteliğindedir. Klasiğin dünya vatandaşlığı idealine karşın Romantizmde bir Alman Rönesansından söz edilir. Alman halkının tarih, dil, edebiyat din ve sanat alanlarındaki milli değerlerine dönüş kendini göstermektedir. Bu yönüyle Sturm und Drang, Romantizmin hazırlayıcısı olmuştur. Sturm und Drang akımının etkileyici yabancı düşünür ve yazarı Jean Jacques Rousseau ve Fransız İhtilali’nin öteki hazırlayıcıları Alman Romantizminde etkilerini sürdürmüşlerdir. Genellikle Fransız İhtilali Almanya’da önce heyecanla karşılanmış, Kant, Jean Paul, Hölderlin, Beethoven, Görres hayranlıklarını gizlememişlerdir. Fakat sonra ihtilalin beklenen ilkeleri getirmediği gibi, yeni bir istibdata yol açtığını görünce hayal kırıklığı ve şüphe kendini göstermiştir. Dolayısıyla ihtilali hazırlayan akılcı akımlara karşı bir düşmanlık, bu devrin karakteristiği olmuştur. Aydınlanma öncesine, özellikle Ortaçağa karşı sempati bilinçli bir hal almıştır.

Romantizmin tanımını vermede de edebiyat tarihçileri oldukça temkinli davranmakta, onun kesin bir tanımını yapmaktan çekinmektedirler. Mesela Julius Petersen, Romantizmin ruhunun belli bir kalıpla ifade edilmeye elverişli olmadığını ileri sürer, zira Romantizmin başlıca özelliği sonsuz bir oluşum’dur. Nicolai Hartmann’a göre ise Romantizm kendine özgü bir hayat tarzıdır (Eine Lebensbestimmung eigener Art) ve tanımlama güçlüğü de buna dayanır. Richarda Huch, romantik şairlerden Ludwig Tieck’i benliğinde romantik unsurları en karakteristik biçimde toplayan Romantizmin tipik bir temsilcisi olarak nitelendirirken aşırı hassasiyet, gönlü genç olmak, beceriksizlik, huzursuzluk, arkadaş arama tutkusu, yaşantıya realiteden daha fazla önem verme, düşüncelere dalma eğilimi gibi, Tieck’in kişisel özelliklerini romantik yaratılışın karakteristik özellikleri olarak belirler. Paul Kluckhohn, Das Ideengut der deutschen Romantik adlı eserinde Romantizmin hayat, tabiat, insan, dostluk, aşk, evlilik, devlet, vatan, halk, tarih, din, sanat ve edebiyat konularındaki görüşlerini araştırarak şu noktaları vurgular: Romantiklere göre hayat, durgun değişmez bir şey değildir, sonsuz bir oluşumdur, sürekli değişmeler zinciridir. Felsefe de bir hayat felsefesi olmalı, hayatın anlamını, amacını verebilmelidir. Hüzün (Wehmut) ve ironi romantiklerin belli başlı hayat tutumudur. Hüzün, tatmin olmayan bir sonsuzluk özleminin belirtisi sayıldığı için kutsal’dır. Humor ise hüzünle hem akrabadır, hem de onun karşıt kutbudur. Humor sanatçının her şeyin, kendi eseri dahil her şeyin üstüne çıkarak kuşbakışı kazanmasını sağlar. Bu tutumda da karşıtların üstüne çıkıp sonsuza açılma eğilimi ifadesini bulur. Öte yandan karşıtlardan kurtulup ahenge ulaşma çabası, sentez ideali Romantizmin genel hayat anlayışıdır. Romantiklerin tabiat anlayışının da temeli budur. Tabiat incelemelerini felsefeyle birleştirmek, tabiata araştırıcının ruhuyla nüfuz etmek söz konusudur. Bu nedenle romantik tabiat felsefesi, aynı zamanda hayat felsefesidir. Biosophie terimi devrin zihniyetini yansıtmaktadır. İnsan da makrokosmos denen evrenin bir parçasıdır, onun ufak çapta örneği, bir mikrokosmosdur. Romantikler insanın vücut ve ruh gibi ya da duyusal ve düşüncel yanlar gibi, kesinlikle iki karşıt dünya halinde görülmesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Artık vücutla ruhun birliği ve bütünlüğü söz konusudur. Bilinçaltı veya bilinçdışı, insan varlığının yön verici gücü olarak keşfedilmiştir. Rüyalar bu nedenle önem kazanmış, ihtiva ettikleri semboller sanatkarları ve düşünürleri uzun süre ilgilendirmiştir.

Duygu, düşünceden kat kat üstün tutulmuş, şiir ise duygunun ve insanın iç dünyasının biçimlenmesi olarak görülmüştür. Ölüm, şiire elverişli bir konu niteliği ile yeniden keşfedilmiş, insanın kendini bir çeşit aşması, değişimi, ruhun özgürlüğe kavuşması, bir anlamda yenilenmesi süreci olduğu gerekçesiyle hayatın yoğunlaşması şeklinde yorumlanmıştır. Novalis, ölüm konusuna karşı sanatkarca bir ilgi duyup onu şiirleştiren ilk şairdir. Klasisizmin insanlık anlayışından çok farklı olarak Romantizmin insan’ı yalnız bu dünyaya dönük değildir. Bu dünyaya olduğu kadar öbür dünyaya bağlı olduğu ölçüde tam insan değerini kazanmıştır. Daha önceleri Hamann’da Aydınlanmaya karşı ifadesini bulan tüm yönlü insan ideali, Romantizmde de beğenilip benimsenmiştir. Kendi kendini yetiştirmek, bu nedenle bir erdem sayılmıştır. Romantik şair F. Schlegel’in deyişiyle Tanrılaşmak, insan olmak ve kendini yetiştirmek anlamdaş kavramlardır. Eğitim ideali, Goethe’de gerçekleştiği gibi, evrensel kültürdür. İhtisaslaşıp tek alanda sınırlı kalmak bu anlayışa aykırıdır.

Ahlakta ise ödev yerine şahsiyet önem kazanmıştır: Sollensethik (görev ahlakı) değil, Seinsethik (varoluş ahlakı). Romantizm, insan yalnızlığına karşıdır, beraberlikte, arkadaşlıkta insanı bütünleyici, geliştirici bir güç bulur. Romantik şairler sıkı arkadaşlıklarıyla bu görüşü bizzat uygulamışlar, yaratıcılıklarının bu sayede artığını sık sık itiraf etmişlerdir. Birbirlerine ilham kaynağı olmak, fikir vermek, destek olmak, yaratıcılığı karşılıklı artırmak, romantik şairlerin özel ve meslek hayatlarının temel ilkelerindendi. Synenthusiasmus, Symphilosophie, Sympoesie gibi, birlik ve beraberlik gösteren terimler romantiklerin bu anlayışlarını yansıtmaktadır. Dostluğa ve arkadaşlığa bu kadar önem veren Romantikler, aşkı ve evliliği arkadaşlıktan da üstün tutarlar. Arkadaşlık, tekyanlı evliliktir, aşk ise tüm yönlü, evrensel dostluktur (F. Schlegel). Bu görüş, 18. yüzyıla, özellikle Aydınlanma’ya ters düşer. Her alanda evrenselliğe ulaşmak isteyen romantikler kadın’da da hem duygu, hem de akıl yetileri gelişmiş bağımsız kadın (selbständige Weiblichkeit) ve yine akıl gibi duyguları da incelmiş yumuşak erkek (sanfte Männlichkeit) idealini benimsemişlerdir.

Romantikler, devlet konusunda da fikir sahibidirler. Devleti canlı bir yaratık, bir şahsiyet, bir makroanthropos olarak görmek romantik devlet anlayışıdır. Mesela Novalis bireyin devlete karşı beslediği duyguyu çıkar gözetmeyen bağlılığa, evlilik sadakatına benzetir. Novalis, Solger, Görres, Steffens ve daha birçok romantik, kralı devletin ruhu, vücut bulmuş devlet fikri ve halkın baştemsilcisi olarak saygıdeğer bulmuşlardır.

Yüzyılın önemli olayı Fransız İhtilali’ne karşı takındıkları tavır konusunda romantikler klasiklerle aynı noktadadır. Onlar da Fransız İhtilali’ni ve Almanya’daki devrim denemelerini ahlak nedeniyle reddediyorlardı. Bu demek değildir ki günün sosyal ve politik durumundan memnundular. Tam tersine romantikler toplum eleştirisinden geri kalmamışlardır. Ama sanatın, özellikle edebiyatın amacını kendi içinde görmekte, onu başka amaçlara araç etmemekte kararlıdırlar. Edebiyat hem yazarı açısından, hem de okuyucusu açısından güncel, toplumsal ilişkilerden soyutlanmaktaydı. Sosyal ve politik çelişkiler sanat aracılığıyla çözümlenmek durumunda değildi; okuyucu ve yazar edebiyatta kendilerine gerçek hayatın vermediği bir dünya keşfetmişlerdi.

Romantiklerin bir başka özelliği de milliyetçi oluşlarıdır. Özellikle genç romantikler milli geçmişlerine eğmişlerdir. Jacob Grimm milliyeti dil birliği ile tanımlarken, milli ruhun da edebiyatta yaratıcı güç olarak kendini gösterdiğini ileri sürer. Romantiklerin bir belirgin özelliği de dine karşı duydukları ilgidir. Schleiermacher felsefesini doğrudan doğruya bir din felsefesi olarak geliştirirken, Novalis Hıristiyanlığı ölümü aşma, aracılık ve sevgi olarak tanımlıyordu: Tanrı sevgidir. Sevgi en yüce gerçektir, her şeyin temelidir. Novalis’in ve genel olarak romantiklerin Tanrı ve dünya görüşünün esası, şöyle özetlenebilir: Evrenin ve hayatın temeli, kayıtsız şartsız var olan, ilk öz, her çeşit canlılığı bir bölünme, kendinden ayırıp bireyleşme şeklinde yaratmıştır ve en sonunda bunları yine özünde toplayacaktır. Romantikler, Panteizmi Hıristiyanlıkla bağdaştıran bir Tanrı görüşü benimsemişlerdir. Bu devrin din görüşü, insanın tabiatla olan ilişkisini, onun tabiatı değerlendirişini ve sanat yaşantısını belirlemiştir.

Sanat, romantiklerin hayat görüşlerini en yoğun şekliyle yansıttıkları alan olmuştur. Aydınlanma Devri’nde sanat, her şeyden önce bir araç ve bir akıl ürünüydü, tabiatın taklit edilerek yeniden ortaya konması demekti. Hayal gücünün payı son derece küçümseniyordu. Romantikler bu anlamda Aydınlanma’nın sanat anlayışına karşıdırlar. Onların klasiklerle bağdaşan yanı, sanata karşı duydukları saygı ve sanat eserlerini organik bir bütün olarak değerlendirme eğilimidir. Ama romantikler bütün bu önemli ortak özelliklere rağmen klasiklerde olduğu gibi bir klasik sanat anlayışı seçip ona boyun eğmeyi reddederler. Sanat, dilin yanında insanlığa yol gösteren Tanrısal güç (Wackenroder) olarak nitelendirilirken yine din gibi en yüce olanın, fani dünyada akıl almaz bir şekilde tecellisi (Solger) sayılıyordu. Sanatla dini ortak veya benzer tanımlamalarla ifade etmeye yönelişlerin başka örneklerini de vermek mümkün: Schleiermacher’e göre din, bir evren görüşü (Anschauung des Universums), Schelling’e göre sanat, sonsuzun görülüp fani olan şeyde ifade edilmesidir. F. Schlegel’e göre de sanat, sonsuzun tecellisidir. A. F. Bernhardi de onu evrenin görüşü (Anschauung des Universums) olarak tanımlar. Sanatın konusu, insanın içindeki sonsuza ulaşma özlemi yani Tanrı sevgisi olmalıdır (Runge). Bettina’ya göre ise sanat, insanın iç dünyasının gün ışığına çıkarılması demektir. Wackenroder ve Hoffmann da sanattan bunu beklediklerini açıklarken, müziği bu konuda en elverişli alan olarak belirtirler: Son derece mükemmel bir sanat eseri, başka ne özelliği olursa olsun, onu yaratan adamın içindeki en derin Tanrı sezgisinin biçim almış halidir. Yani her mükemmel sanat eserinde, evrenle olan en içten ilişkimizi iyice duyarız. Runge’nin sözleri, dine dayandırılan romantik sanat anlatışının bir başka ifadesidir. Bu görüş, sanatkarın şahsiyetini ve değerini de yüceltmektedir. Şöyle ki sanatkar, herhangi bir kabiliyetli kişi değildir artık: Hayatın anlamını yalnızca sanatkar tahmin edebilir. Schelling’e göre sanat aynı zamanda felsefenin de edebi organı ve belgesidir, tabiatla aklın, zorunlulukla hürriyetin sentezidir.

Romantiklerin güzel anlayışına gelince: Schelling güzelliği şöyle tanımlıyor: Ölümsüzlüğün sınırlı ifadesi. A. W. Schlegel bu tanımı açıklayıcı tarzda şöyle der: Güzel, sonsuz olanın sembolik ifadesidir. Demek oluyor ki sanat eserinin görevi, sonsuz olanı, organik ve ölümlü olan bir şey içinde sembolik olarak dile getirmektir. Romantik sanat görüşünün bir başka ilginç yanı da resim, müzik, edebiyat gibi sanat alanlarını birbirine yaklaştırmak, birleştirmek eğilimidir. Müzikle edebiyatın aslında tek sanat olduğu sık sık ileri sürülmüştür.

Keza edebiyatta da türlerin birbirine yaklaştırılması eğilimi fark edilir. Romanların ve masalların lirik unsurlar taşıması F. Schlegel’in, Roman denince hikaye, şiir ve öteki türlerin karışımından başka bir şey tasavvur edemem, deyişi gibi. Synästhesie denilen bu sanatlar ve türler arası yakınlaşmada renkleri işitmek (Farbenhören), sesleri görmek (Tönesehen) gibi, farklı duyuların karışımı söz konusudur. Bütüncül sanat eseri (Gesamtkunstwerk) fikri ise bu görüşün bir başka belirtisidir. A. W. Schlegel’in romantik edebiyat tanımı ilerlemeye ve evrenselliğe dayanır: Die romantische Poesie ist eine progressive Universalpoesie (Romantik edebiyat devingen, evrensel bir edebiyattır.). Schlegel, “universal” kavramıyla hem biçim hem de konuyu kastetmektedir. Romantik edebiyat hem üslup ve türleri birleştirecek, hem de en yüksek sanat sisteminden en basit iç çekişe kadar her türlü konuyu işleyebilecektir. Schlegel, klasiklerin edebiyatıyla kendilerininkini karşılaştırırken şöyle der: Eskilerin şiiri, sahip olmanın şiiriydi, bizimki özlemin şiiri. O, şimdiki zamanın zemininde sapasağlam ayakta dururdu, bu ise hatırayla sezgi arasında gelip gidiyor .

Alman Romantizminin üç büyük filozofu vardır: Ahlak idealizimin filozofu Johann Gottlieb Fichte (1762–1814), tabiat filozofu F. Wilhelm Joseph Schelling (1775–1854) ve dini real idealizm filozofu Ernst Daniel Schleiermacher (1768– 1839).

Fichte’nin başlıca eserleri, Grundlage der Gesammten Wissenschaftslehre, System der Sittenlehre, Grundlagen des Gegenwärtigen Zeitalters, Reden an die Deutsche Nation adını taşır. Fichte’nin felsefesine Ich–Philosophie denir çünkü görüşlerini ben ile ben olmayan esasına dayandırır. Fichte, Kant’ın felsefesinden hareket eder, insanın ahlaki varlık oluşundan yola çıkar. Ben’in niteliği, faaliyettir; bu, tanımda teorik iradede de pratik olarak kendini gösterir. Ben’in ilk işi kendini anlatması, kendisi olmayanı ayırt etmesidir. Ben (Tez), fikir, yani tanıyan ve isteyen özne olarak ben olmayanı (Nicht–Ich), yani tabiatı bir tanıma ve isteme nesnesi olarak bilir. Tabiat, özne için bir sınırlama ve engel meydana getirir, ama bunun aşılması gerekir. Bu aşma olayı bir başarıdır, fakat ardından hiçbir şekilde duraklama gelmemeli, yeni bir mücadele başlamalı, aşmalar birbirini ebedi olarak izlemelidir. Kötü denen şey, Fichte’ye göre, işte ulaşılan başarıdan sonraki duraklamadır. Erek, ben ile ben olmayan arasındaki sentez’dir ki, bu da mutlak ben’de yani eksiksiz bilgi ve kusursuz ahlaklılıkta veya sonsuzlukta yer alır. Böylece Fichte, hayatın sonsuz anlamını bir ereği, yani ahlaki özgürlüğü gerçekleştirmek uğruna durmadan çalışmakta bulur. Fichte’nin daha sonraki felsefesinde mutlak ben Tanrı’yla eşanlamlı olarak kullanılmıştır.

Tipik bir romantik düşünür olan Schelling’in felsefesinde Romantizmin bir ilkesi kutupluluk (Polarität) göze çarpar. Beden-ruh, özgürlük-zorunluluk, ideal-gerçek gibi devrin popüler karşıt kavramları Schelling’i bütün varlığıyla sarmıştır: Sistemi, senteze ulaşma çabasının belirtilerini taşır. Schelling tabiatta anorganik yaratıklarda başlayıp canlılarda devam eden ve bilinci olan insanda doruğuna ulaşan bir gelişim görür: Die Natur ist der werdende Geist diyen filozof, tabiatta sürekli bir oluşum görmektedir. Tabiat büyük bir organizmadır ve parçalarının görevi hayat ve bilinç yaratmaktır yani aslında bilinçli ve doğal dünya özdeştir. Tabiatın özü, karşıt güçlerin bir arada etkisidir. Romantik edebiyatı düşünce ve teorik yazılarıyla etkileyenlerden bir başkası da Schelling’in öğrencisi Gotthif Heinrich Schubert’dir. Ansichten von der Nachtseite der Naturwissenschaft (Tabiat Biliminin Gece Yüzü üzerine Görüşler) (1808) adlı eseri çok ünlüdür.

Romantizmin din felsefesinin yaratıcısı Schleiermacher‘e gelince: Başlıca eserleri Reden über Religion an die Gebildeten Unter Ihren Verächtern ve Monologe adını taşıyan filozofun felsefi tutumu, Schelling’inki gibi romantik dünya anlayışı ile belirlenmiştir. Onun da her şeyden önce aradığı, sentezdir ve bir yandan Kant’a, idealizme öte yandan da Spinoza’nın realizmine dayanır. Scheleiermacher’e göre Tanrı, düşüncesiyle varlığın özdeşliğidir, mutlak hakikattir ve eğer öğrenme merakımızın bir anlamı olacaksa ona inanmaya mecburuz. Fakat Tanrı hiçbir zaman kavranamadığı için, bizim öğrenme merakımız da sonsuz bir ereğe yönelmiş edebi bir uğraşmadır. Tanrı yalnız duyguyla kavranabilir; bu dünyanın mutlak temeli olan kuvvete kayıtsız şartsız bağlı olma duygusudur. İnsan kendinin birey olarak bilincine vardığı ölçüde, evrene bağımlı oluşunu hisseder. Schleiermacher’in ahlak öğretisi, estetik bir ton taşır. En yüksek ahlak hedefi, tabiat ile ruhun, gerçek ile idealin son birliğine yani Tanrıya yaklaşmaktır. Bu hedefe yönelen davranışların kanunu, ödevlerdir, harekete geçiren güç ise erdemdir.

Bu dünya görüşü ve bu değerler sistemi içinde gelişen romantik edebiyatın en çok tutulan türü nazımdır. Romantik şiir anlayışının gereği müziğe ve resme bir arada yer veren bu nazım, özellikle sıfatların çağrışım uyandırma niteliklerinden ve kelimelerin tınlama özelliklerinden faydalanmıştır. Çevredeki eşyalar hakkında düşünce ve hayale dalmak, sezgiler, özlem ve rüyalar hakkında düşüncelere ve hayale dalmak, gurup ve şafak vaktine karşı duyulan aşırı hayranlık şiirin başlıca konularıydı. Romantik şairler bu konuları eğretilemelerle, belli işaret ve biçimlerin büyüleyici gücüyle dile getirmişler, zengin mecazlı bir şiir dili yaratmışlardır.

Şiirin yanı sıra bu akımda çok sevilen bir tür de masaldır. Hayal gücüne sonsuz imkanlar sağlayan bu tür, Kunstmärchen (sanatlı, yazarı belli masal) adı altında romantik yazarlar tarafından sık sık ele alınmıştır. Örneğini Wieland’ın ve Goethe’nin masallarından alan romantik masal yazarlarının başında Tieck, Brentano ve E. T. A. Hoffmann gelir. Roman türü de romantikler tarafından çok tutulmuştur. Hikaye, masal, özdeyiş, diyalog, şiir gibi, çeşitli türlere yer veren geniş bir anlatım alanı olarak görülen roman, bu devirde Poesie und Poesie der Poesie (edebiyatın edebiyatı) gözüyle görülmüş ve bu anlamda özel bir ilgi bulmuştur. Schlegel ve Novalis’in öncülüğünü yaptığı özdeyişler de Romantizmin sevilen türlerindendir. Kısalığı, veciz oluşu, içinde taşıdığı bilgeliği dolayısıyla özdeyiş, bir çeşit şifre, derin anlamlı ifade olarak Romantizmin ruhuna elverişli geliyordu.

Romantizm, Almanya’da üniversite şehri Jena’da bir grup genç şair ve düşünürün, kendilerinden önceki kuşağın sanat ve düşünce dünyasına başkaldırmasıyla başlar. Athenäum dergisini kendi eleştirileri için organ olarak kullanıp Aydınlanma’ya, Lessing’e, Wieland’a, Schiller’e ve Kant’a şiddetli çıkışlarda bulundular. Friedrich Schlegel yeni ekolün programını yaptı: Hayal gücüne çekilen setleri yıkmak, edebi türlerin kesin sınırlarla birbirinden ayrılmasını önlemek, hayatı sanat sayesinde şiirselleştirmek, kısacası akla, klasik görüş açısına sığmayan her şeye doğru bakışlarını çevirmek.

Schlegel kardeşler Romantizmin etki alanını genişleten iki önemli şahsiyettir. Friedrich Schlegel (1767–1845), Avrupa edebiyat tarihi konusunda ilk defa takrirler vermiştir. Yunan mitolojisi hakkında incelemeler yayınlamış, felsefi sistemlerin eleştirilerini yapmıştır. Keza eski Hintçeyle, Sanskritçe ile ilk ilgilenen odur. Kardeşi Wilhelm Schlegel de Shakespeare’i Almancaya çevirmiş ve Alman fikir ve sanat hayatı hakkında Fransız Edebiyatçı Madam de Stäel’e bilgi vermiştir. Böylece Alman edebiyatının Avrupa’ya tanıtılmasında büyük payı olmuştur.