İslam Tıbbı ve İslamiyet Bağlamında Tıp Tarihi

İslam’da, İslamiyette tıp ve tıbbın tarihi. Tıbb-ı Nebevi, Batı ve Arap tıbbının farkı, Kitab el-Agdiye, İslam’da hacamat, El-Razi, göz doktorluğu, İbni Sina, İslam tıbbında cerrahi ve cerrahlık, İslam tıbbında psikoloji, psikiyatri ve ruh hastalıkları başlıklarında İslam tıp tarihine ışık tutulmaktadır.

Müslüman hekimler, Yunanlar’ın ve Romalılar’ın kullandıkları yöntemlerin aynısını kullandılar. Tanı, altı ölçüte dayanıyordu: Hastanın davranışına, dışkıya, diğer bedensel salgılara, şişkinliklere, ağrının karakterine ve ağrının yerine… Nabız özellikleri özenli bir şekilde gözlemleniyordu. Astroloji de önemli rol oynuyordu, çünkü yıldızların sağlık, hastalık ve hastalık tedavisi üzerine olan etkisi, doğa biliminin bir kolu olarak görülüyordu. İdrar muayenesine büyük önem veriliyordu ve yarı dolu idrar şişesi, hekimin simgesiydi. İdrarın rengi, kıvamı, tortu durumu, kokusu ve tadı, tanı, tedavinin yürüyüşü ve hastalık seyrinin kestirimi konularında yardımcı oluyordu. Cerrahlık, saygın bir konum kazanmışsa da kesme, dağlama, yara sarma, kan alma, şişe çekme ve hacamat yapma gibi uygulamalar, eğitimsiz kişiler, acemiler ve şarlatanlar tarafından da yürütülüyordu. Fıtığın giderilmesi ve idrar kesesi taşlarının uzaklaştırılması (litotomi) gibi büyük oranda olumsuz sonuçlar veren karmaşık ameliyatların uygulanmasından kaçınılıyordu. Arap hekimlerinin en yaygın cerrahi tekniği, hem iç hem de dış hastalıklara uygulanan ‘dağlama’ydı. Narkotik madde emdirilmiş bir sünger (Lat. ‘spongia somnifera’: kurutucu sünger / İng. ‘soporific sponge’: uyuşturucu sünger), burun ya da ağza tutulmak suretiyle anestezi yapılabiliyordu. İtalya’da Bologna Okulu’ndan ünlü cerrah Cervia’lı Theodoric (Theodorico Borgognoni de Lucca) (1205-1298) ya da Henri de Ugo Borgognoni de Lucca (Lucca’lı Hugo) (1260-1320), 13. yüzyılda Haçlı Seferleri sırasında Selçuklu ordu cerrahlarından öğrenilen bu yöntemi Avrupa’ya yaymıştır.

İslam tıbbında, İbn Sina ve döneminden gelen ve anatominin tıp eğitimi için önemini belirten güçlü bir eğilim vardı. Bunun sonucunda İbn el-Nefis, İbn Ebi Usaybia (1198-1270), Ebu’l-Ferec ibn el-İbri (‘Bar Hebraeus’) (1226-1286) gibi cerrah ve anatomistler, Galenos anatomisine katkıda bulunmuşlardır. Bu tutum, Avrupa’da tıp eğitimi için otopsi yapılabilmesi ve anatomi biliminin gelişmesinin en önemli etkenlerinden biri olmuştur. Nitekim Haçlı Seferleri ile başlayan bu etkileşim, o dönemde Avrupa’da yeni kurulan tıp okullarına, ölüler ve hayvan cesetleri üzerinde anatomi çalışmalarını getirmiştir. Hatta Haçlılar ile Suriye’ye gelen ve orada İbn Sina ve diğer İslam hekimleri tarzında tıp öğrenen hekimlerden biri olan Ugo Borgognoni, Avrupa’ya dönüşünde, Bologna’da İslam tıbbına dayalı cerrahlık okulu kurmuştur.

İslam’ın erken dönemlerinde tıbbi uygulamalar, Hıristiyan ve Musevi hekimler tarafından yapılıyordu. Başka dinden olanlara karşı olumsuz bir önyargı yoktu ve Hz. Muhammed bile bir defasında inançsız biri tarafından tedavi edilmişti. Batı’da olduğu gibi İslam toplumunda da kadınlar, erkeklere göre ikinci sıradaki bir konumda bulunduklarından, ancak ebelik yapmaya izinliydiler. Arap hekimler, sosyal tabuları yıkma ve kendilerine yabancı kadınların cinsel organlarını muayene etme konularında çekingen davrandıklarından, kadın hastalıkları ve doğum konularındaki uygulamalar, ebeler eliyle gerçekleştirilmiştir.

İslam tıbbı hastalıklardan korunmaya, hastalıkları tedavi etmekten daha çok önem vermiştir. Bu yüzden sağlık koruma (hıfzısıhha) konusu ve koruyucu hekimlik, gerek kuramsal gerekse pratik değerlendirmelerde önemli bir rol oynamıştır.

Aşağıda, el-Hariri‘nin (1054-1145) Makamat (Sohbetler) adlı ünlü eserinin 1237’de Yahya ibn Mahmud el-Vasıti (13. yüzyıl) tarafından resimlenen nüshasındaki bir minyatürde, hekimlerin bir hastayı muayenesi görülmektedir.

İslamiyette eski muayene, vizite
İslamiyette eski muayene, vizite

Hekimler bir hastayı yoklarlarken (‘vizite’) (el-Hariri’nin Yahya el-Vasıti tarafından resimlenen Makamat adlı eserinin bir 13. yüzyıl nüshasından) (Die Österreichische Nationalbibliothek, Viyana).

Tıbb-ı Nebevi

İslam tıbbında, Kur’an’ın sağlıkla ilgili ayetleriyle Hz. Muhammed’in yaşamında karşılaştığı çeşitli hastalara karşı yeme-içme konusundaki öğütleri, maddi ve manevi olarak yapılmasını önerdiği ve tıbbın önemini vurguladığı sözleri (tıbbi hadisler), daha sonra bir alternatif tıp sistemi olarak ‘Tıbb-ı Nebevi‘ (Peygamber Tıbbı) şeklinde kitaplaşmış ya da hadis kitapları içinde ayrı bir bölüm olarak yer almıştır. Tıbb-ı Nebevi’nin koruyucu hekimlik dışındaki tedaviye yönelik bilgileri, eski Arap toplumunun halk tıbbı öğelerini içerir.

Batı’nın Tıp Anlayışı ve Trajikomik Olaylar

12. yüzyıl Arap yazarı Usame bin Munkız‘ın (1095-1188): Kitab el-İ’tibar li Usame bin Munkız el Kinani (İbn Munkız Haçlılar’a Karşı) adlı eserinde yer alan bir yorumda, o dönemin Doğu ve Batı tıbbı arasında ilginç bir zıtlık göze çarpmaktadır. Burada bir Doğulu Hıristiyan hekim, söze şöyle başlar: “Bana bacağında çıban bulunan bir savaşçı ve ateşi olan bir kadın getirdiler. Savaşçıya biraz yakı uyguladım; çıban açıldı ve iyileşmeye başladı. Kadına gelince, belli yiyecekleri yemesini yasakladım ve ateşini düşürdüm. Bir Frank hekim geldiğinde oradaydım. Benim için onlara dedi ki: ‘Bu adam, onları nasıl tedavi edeceği konusunda hiçbir şey bilmiyor’. Sonra, savaşçıya dönerek sordu: ‘Hangisini istersin, tek bir bacakla yaşamayı mı, yoksa iki bacakla ölmeyi mi?’. ‘Tek bir bacakla yaşamayı isterim’ diye yanıtladı savaşçı. Hekim, ‘O zaman bana, keskin bir baltayla güçlü bir asker getirin’ dedi. Hekim, hastanın bacağını bir kütüğün üzerine koydu ve askere, ‘Bacağı baltayla kes, tek bir vuruşta kopar!’ dedi. Gözümün önünde asker sert bir darbe indirdi, ama bacak kopmadı. Talihsiz adama ikinci bir darbe indirdi ve bunun üzerine kemikten ilik aktı ve hasta hemen öldü. Kadına gelince, hekim onu muayene etti ve ‘Bu kadının kafasında şeytan var; saçını kazıyın!’ dedi. Tıraş ettiler; (hasta) yine soydaşları gibi sarmısak ve hardaldan oluşan perhiz yemeğini yemeyi sürdürdü. Ateşi daha da yükseldi. Hekim o zaman, ‘Şeytan, kafasının iç taraflarına gitti’ dedi. Usturayı kaparak kadının kafasını haç biçiminde yardı, yarığın ortasındaki deriyi çekerek kafatası kemiği görününceye dek soydu. Sonra kafasını tuzla ovdu. Kadın hemen öldü. Onlara, kendilerine hizmetimin hala gerekli olup olmadığını sorduktan ve olumsuz bir yanıt aldıktan sonra, onlardan daha önce, hakkında bilgisiz olduğum sorunları öğrenmiş olarak geri döndüm”.

Kitab el-Agdiye

Günlük ibadetler için temizlik, Müslümanlar’ın sürekli olarak yıkanmalarını gerektirmektedir. Aynı konu, oruç tutmayı, karnı tıka basa doldurmamayı, yavaş yemeyi ve tıbbi sonuçları olan diğer birçok buyruğu içine alan beslenme uygulamaları için de geçerlidir. 12. yüzyılda Endülüslü Ebu Mervan ibn Zühr‘ün (1091-1161) beslenme düzeni konusunda Kitab el-Agdiye (Gıdalar Üzerine Kitap) başlıklı ilk bilimsel kitabı yazması, rastlantı değildir. İbn Zühr’ün diğer önemli eserleri arasında Kitab el-Teysir fi el-Müdavat ve’l-Tedbir (Tedavi ve Beslenmeye İlişkin Kolaylıklar Kitabı) ve Kitab el-İktisad fi Islah el-Enfûs ve’l-Ecsad (Ruhların ve Bedenlerin Islahına İlişkin Kitap) da bulunmaktadır.

İslam’da Hacamat

Müslüman hekimler, sindirim organlarının düzenli çalışmasını yeniden sağlamak için bir dizi müshile başvurdular. Ayrıca gerek bedenden zehirleri atmak, gerekse mevsim değişiklikleriyle gelen yeni iklim koşullarıyla bedeni uyumlu kılmak için kan alma işlemini (hacamat) de uyguladılar. İslam dünyasında kan alıcılar (hacamatçı) hamamlarda da çalışırlardı. Ellerindeki neşteri maharetle kullanırlar, deriyi kestikten sonra, dibinde deliği bulunan bir şişe ya da cam bardağı kesik yerin üstüne ters çevirerek koyarlar ve kanı çekmek için ağızlarıyla şişenin içindeki havayı emerler, sonra da yaranın üzerine hindistancevizi suyu sürüp sararlardı.

El-Razi

Adını, doğduğu Rey kentinden alan ve en önde gelen Arap hekimlerinden olan el-Razi (864-930), akılcı bir filozof olarak aklın gücüne değer vermiş, çağdaşları tarafından her türlü önyargıdan uzak, özgür düşünceli biri olarak nitelenmiştir. Bağdat’ta laboratuvar kurmuş, bir tıp eğitmeni olarak tıbbın tüm dallarında öğrencileri çevresine çekmiş, zengin ya da yoksul her kesimden hastalara şifa dağıtmaya çalışmıştır. Onuruna adı verilen kurumlar olarak günümüzde Tahran’da ‘Razi Enstitüsü’ ve Kirmanşah’ta ‘Razi Üniversitesi’ bulunmaktadır. İlk dönemlerinde simya ve eczacılıkla uğraşan Razi, 30’lu yaşlarına geldiğinde yaptığı simya deneyleri gözlerinde rahatsızlıklara yol açtığından simya çalışmalarına son vererek tıbba yönelmiştir. Bu konudaki öğretmeni, Ali ibn Rabban el-Taberi (780-850) idi. Kitab el-Tıbb el-Mansûri adlı eserini Rey Valisi Mansur ibn İshak ibn Ahmed ibn Esad’a (yön. 902-908) adamıştır. El-Razi, bir maymuna civa içirtmiş, hayvan elleriyle karnını tutup, dişlerini gıcırdatarak karnının ağrıdığını göstermiş, sonra civa olduğu gibi dışkıyla dışarı çıkmış ve maymun ölmemiştir. Bunun üzerine, civa bileşiklerinden ‘kalomel’ ile ‘süblimen’in, zehirli olduğunu belirtmiştir. El-Razi, vebalı evlerde kızgın çakıllar üzerine sirke döktürmek suretiyle (formaldehit buharı verir), evlerin dezenfeksiyonunu sağlamış ve ameliyat dikişlerinde ip olarak ilk kez koyun bağırsağı kullanmıştır. Kızıl (Lat. ‘rubeola’) ile kızamık (Lat. ‘scarlatina’) hastalıklarını ilk kez birbirinden ayıran el-Razi’nin Kitab fi’l-Cederi ve’l-Hasbe (Çiçek ve Kızamık Üzerine Kitap) adlı ünlü eseri Latince’ye Liber de pestilentia, İngilizce’ye On Small-Pox and Measles ve Fransızca’ya De la variole et de la rougeole başlıkları altında çevrilmiştir. El-Razi Avrupa’da bir simyacı olarak değil de ‘Rhazes‘ adı altındaki tıp metinlerinin yetkin yazarı olarak daha iyi tanınmaktadır. Onun yazdığı kitaplara ilişkin bir listede 89 tıp, 21 simya ve 74 de astronomi, felsefe ve diğer bilim alanlarında olmak üzere 184 kitap yer almaktadır.

İslam Tıbbında Göz Doktorluğu

İslam tıbbının özel özen gösterdiği bir dal da, göz hekimliğiydi ve İslam dünyasının her yerinde göz hekimi/doktoru (Ar. ‘kehhal‘), öteki hekim grupları arasında ayrı bir kimliğe sahipti. Bu dalın ünlü simaları, Tezkiret el-Kehhalin fi el-Ayn ve Emraziha (Göz Hekimleri İçin Seçme Yazılar) adlı kitabın yazarı Hıristiyan göz hekimi Ali ibn İsa (‘Haly Jesu’ / ‘Canamusali’) (ölm. 1038) ile Nûr el-Ayn (Göz Nuru) adlı yapıtı, bu alanın pratisyenlerine yüzyıllarca rehberlik etmiş bulunan en büyük İranlı göz hekimi Zerrindest Rûh Muhammed el-Cürcani‘ydi.

Göz hekimliğine özellikle Mısır’da önem verilmişti. Bunun nedeni, belki de Mısır’ın çöl rüzgarlarıyla gelen tozun göz hastalıklarına sıkça yol açtığı bir ülke oluşuydu. Ali ibn İsa’nın yapıtı, her yerde okutulmuştur. Nitekim kitabı, daha sonra Tractus de Oculis Jesu ben Haly adıyla Latince’ye çevrilmiştir. İslam hekimlerinin sayısız katarakt ameliyatı yaptığı bilinmektedir. Eski Mısır’dan Yunanlar’a, onlardan da Araplar’a geçen tıp bilgileri sonucunda Müslüman hekimler, kataraktı, ‘beyaz su’ ya da ‘göze inen suyun oluşturduğu yara’ şeklinde adlandırmışlardır.

İbn-i Sina

Geleneksel İslam tıbbının zirvesi olan İbn Sina (İbni Sina’nın hayatı ve eserleri), bol hasta tecrübesi ve engin zekasıyla tıbbı kesin bir biçimde kurallaştırmıştır. Ebu Ali Hüseyin ibn Abdullah İbn Sina (980-1037), Buhara yakınlarında Afşene’de doğmuştur. Onun adı İbranice yapıtlarda ‘Aven Sina‘, Latince’de ise ‘Avicenna’ biçimini almıştır. Babası Samanlılar yönetiminin önemli bir görevlisiydi. Küçük yaştan itibaren dilbilim, geometri, fizik, tıp, fıkıh ve kelam eğitimi görmüştür. Tıp konusundaki ünü öylesine yayılmıştır ki, 17 yaşındayken Samanlı Emiri Nuh ibn Mansur’un (964-997) tedavisi için çağrılmış, onu ağır hastalığından iyileştirmeyi başarınca, Asya’nın en zengin kütüphanesinin kapısı ona açılmıştır. Babası ölünce Horasan’dan yolculuğa çıkarak çeşitli yörelere gitmiştir. Yaşamı boyunca hiçbir zaman İran çevresi dışına çıkmamıştır. Hazar Denizi’nin güneydoğusundaki Cürcan’da hükümranlık kuran Muhammed Şirazi’nin dostluğunu kazanmış, burada 14 ciltlik bir tıp ansiklopedisi niteliğindeki Kitab el-Kanun fi’t-Tıbb (Tıp Kanunu) (1025) adlı büyük yapıtını yazmaya koyulmuş, daha sonra da Kitab el-Şifa adlı büyük felsefe külliyatını kaleme almıştır.

Hemedan hükümdarı Şemsüddevle’nin (yön. 997-1021) ölümü üzerine İbn Sina, Isfahan hükümdarı Alaüddevle ile gizlice yazışmıştır. Tedbirsizliği, hapse girmesine yol açmış, buradan kaçarak Isfahan’a gitmiş, orada hükümdarın yakın çevresine girerek yeniden çalışmalara başlamıştır. 1030 yılında Gazneli Mahmud’un (970-1030) oğlu Mes’ud (998-1041), Isfahan’ı ele geçirince, bu arada İbn Sina’nın eşyaları da yağma edilmiştir. Şaraba ve kadınlara düşkün olduğu söylenen İbn Sina, Hemedan yakınlarında ölmüştür. Hemedan’daki mezarı üzerinde yükselen güzel anıt-mezar, 1954’de İran Ulusal Anıtlar Derneği’nin çabasıyla açılmıştır.

Yaşamöyküsüne ilişkin bilgilerden çoğu, öğrencisi Ebu Ubeyd el-Cüzcani‘nin (ölm. 1070) yazdığı küçük bir kitapta yer almaktadır. Bu kitap, birincisi İbn Sina’nın el-Cüzcani’ye bizzat yazdırdığı, ikincisi ise bu öğrencinin yazdığı iki bölümden oluşmaktadır. İbn Sina özgeçmişini şöyle anlatmaktadır:

“Kur’an ve edebiyat öğrenimine başladım. 10 yaşımı doldurduğumda Kur’an ve edebiyat derslerini bitirmiş ve bu konularda herkesi şaşırtacak ölçüde ilerlemiştim. Babam İsmailiye mezhebindendi. Babam ve onun gibi bu mezhebi kabul etmiş olan kardeşim, beni mezheplerine sokmak isterlerdi. Bazen aralarında felsefe, geometri ve Hint hesabı konuşurlardı… Mantık bilimini ve Öklid’in geometrisini iyice kavradım… Sonra ‘Macesti’ye geçtim… Sonra Cürcan’a gittim. Doğa bilimi ve din bilimi metinlerini incelemeye başladım. Sonra tıp kitaplarını okumaya başladım. Kısa sürede o kadar tanındım ki, ileri gelen hekimler benden tıp dersleri almaya başladılar. Tüm bu uğraşlarım sırasında fıkıh derslerini de izliyor ve tartışmalara katılıyordum. O sıralarda henüz 16 yaşındaydım. Bundan sonra bir buçuk yıl mantık ve felsefe sorunlarını yeniden inceledim. Böylece mantık, doğa bilimleri ve matematiği sağlam bir şekilde kavradıktan sonra Aristoteles’in ‘Metafizik’ adlı kitabını okudum. Belki 40 kez okumuş ve ezberlemiş olduğum halde, yine anlamıyor ve bunun niçin yazıldığını bir türlü çıkaramıyordum. El-Farabi’nin ‘Metafizik Üzerine Yorumlar’ başlıklı incelemesini okuduktan sonra, o güne dek anlayamamış olduğum ‘Metafizik’i tümüyle kavradım”.

Dünya bilim tarihi, İbn Sina ölçüsünde verimli bir yazar görmemiştir. Felsefe, fizik, metafizik, psikoloji, matematik, mantık ve tıp alanlarında yazdığı kitaplarının sayısını 276’ya çıkaranlar var ise de, 57 yıllık nispeten kısa ömründe tıp dışı konularda 156 kitap ve tıp konusunda 16 kitap yazdığı, onun üzerine araştırma yapanlar tarafından kabul edilmektedir.

İbn Sina’nın tıpta hem Doğu’da, hem Batı’da çok önem kazanmış olan Kitab el-Kanun fi’t-Tıbb (Tıp Kanunu) adlı çok ünlü yapıtı, 13. yüzyıldan 17. yüzyıla dek Batı üniversitelerinde temel ders kitabı olarak okutulmuştur. Günümüzde bile kimi İslam ülkelerinde hala okutulmaktadır. 1470 ile 1500 yılları arasında 15 kez Latince ve bir kez de İbranice basımı yapılmıştır. İbn Sina, bu yapıtında Galenos tıbbı üzerine incelemeler yapmış, kendi özgün düşünce ve gözlemlerini eklemiştir. Örneğin göğüs orta zarı iltihabıyla zatülcenbin birbirinden ayırt edilmesi, bulaşıcı hastalıklarda suyun ve toprağın rolü, deri hastalıklarının nitelendirilmesi ve tanımlanması gibi pek çok konuyu ele almıştır. Bu yapıt Batı dünyasında Canon Medicinae adıyla bilinir.

Arapça ‘kanun’ sözcüğü, Yunanca ‘ilke, kural, yöntem’ anlamındaki ‘kanôn’ sözcüğünden gelmedir. Tıp Kanunu’nda dönemin uygarlıklarına ilişkin tıp bilgilerinin eşsiz bir bireşimine varılmıştır. Eserin içeriği İbn Sina’nın kendi hekimlik deneyimlerine, Ortaçağ İslam tıbbına, antik Yunan hekim Galenos’un yazılarına, antik Hint geleneğinin hekimlerinden Sushruta ve Charaka’ya ve antik Arap ve İran tıp geleneklerine dayanmaktadır. Eserin bilinen en eski nüshası 1052 tarihli olup Ağa Han Koleksiyonu’nda yer almaktadır. Eser 12. yüzyılda Cremona’lı Gerard (~1114-1187) tarafından Canon medicinae başlığı altında Latince’ye çevrilmiş, 1279’da İbranice çevirisi yapılmış, 1450 yılı dolayında matbaanın bulunmasıyla, ilki 1473’te olmak üzere pek çok kez basılarak İncil’den sonra en çok basılan kitap durumuna gelmiştir. Yalnızca 15. yüzyılın son 30 yıllık döneminde 15 kez Latince ve bir kez de İbranice olmak üzere 16’şar kez basılmıştır. İbranice’ye Natan Hameati tarafından çevrilmiştir. 16. yüzyılda ayrıca yeniden 20’den fazla kez basılmıştır. Bu sayılar, yapıtın kimi bölümlerinin ayrıca kısmi basımlarını içermemektedir. Bu kitap üzerine Latince ve İbranice sayısız yorum ve göndermeler yapılmıştır.

Ansiklopedik bir yöntemle kaleme alınan Tıp Kanunu, kuvvetli bir sistematiğe sahiptir. Kitap özellikle sistematik deney ve ölçümün fizyoloji çalışmalarında kullanımını başlatması, bulaşıcı hastalıkların doğasının keşfi ve yayılımının kontrol altına alınabilmesi için karantina uygulamasını ortaya atması, kanıta dayalı ve deneysel tıbbı, klinik deneyleri ve klinik farmakolojiyi, nöropsikiyatriyi ve fizyolojik psikolojiyi ve belirli hastalıkların tanısında belirti (sendrom) fikrini ortaya atması açılarından önem taşımaktadır. Yapıtta, dönemin bilinen bütün hastalıklarının belirtileri (semptom) yer almaktadır. Bunların dışında iklim ve çevrenin insan sağlığına etkisinden, perhizin öneminden ve cerrahi müdahalelerde ağızdan verilen anestetiklerden de söz edilmektedir. Tıp Kanunu’nun ne denli büyük bir yapıt olduğunu anlamak için dönemin tıbbına yaptığı katkılardan örnek vermek gerekir. Sözgelimi beyin damarlarındaki tıkanma ya da kanamalardan ileri gelen inmeler, menenjit, şeker hastalığı ve sarılığın nedenleri, ilk kez bu yapıtta ayrıntılı bir biçimde tanımlanmıştır. Kitapta psikiyatriye de yer verilmiş, melankoli, uykusuzluk, unutkanlık gibi ruhsal bozukluklar anlatılmıştır. Ameliyatlarda anestezi kullanılması önerilerek bunun için şarap, afyon, sarısabır, adamotu ve hindistancevizi karışımının hastaya içirilmesi salık verilmiştir. Tıp Kanunu, şu bölümlerden oluşuyordu:

  1. Tıbbın genel ilkeleri (tıp felsefesi, anatomi, fizyoloji, hijyen ve hastalık tedavisi),
  2. Basit ilaçlar (farmakoloji),
  3. İç ve dış organların hastalıkları (anatomi ve patoloji),
  4. Bütün bedeni etkileyen ve tek bir organla sınırlı kalmayan hastalıklar,
  5. Karışım ilaçlar ve tedavi yöntemleri.

Tıp Kanunu’nun kimi bölümleri bugün de geçerliliğini korumaktadır. Bunlardan kimileri şöyledir:

  • Psikiyatri ve psikoterapi konusunda söyledikleri, günümüz anlayışına uygundur. Ruh sağlığında müziğin olumlu etkisinden söz etmiştir.
  • Sağlığın korunmasında beden hareketlerine, yıkanmaya, masaja yer vermiştir. Sağlık korumaya ve koruyucu hekimliğe önem vermiştir.
  • Özellikle yaşlıların yürüyüşü bırakmamalarını, akşamları az yemelerini, yemeklerine az tuz koymalarını önermiştir.
  • Nabzın çeşitlerine göre hastalıkların tanısını doğru ve anlaşılır biçimde tanımlamıştır.
  • İdrar muayenesine göre böbrek hastalıklarının tanı yöntemlerini belirtmiştir.

İbn Sina, ayrıca menenjitin keşfi, salgın hastalıkların yayılma biçimi, tüberkülozun bulaşıcı niteliği gibi pek çok yeni buluş ve gözlemde bulunmuştur. Anne sütünün çocuğa en iyi gelen besin olduğunu, anne hastaysa yerine başkasını bulmanın gerektiğini ve iyi bir sütannede aranması gereken nitelikleri belirtmiştir.

İdrar muayenesi konusunda İbn Sina şunları der:

“İdrar muayenelerine, ancak belirli koşullar altında güvenebiliriz. İdrar sabahleyin alınmalıdır; ama uzun zaman bekletilmemeli ya da geceden alınmış olmamalıdır. Hasta, idrar alınmadan önce ne bir şey yemeli ne de çok su içmelidir. Boyayıcı bir madde, örneğin safran ya da nar yememiş olmalıdır… Her zamankinden başka türlü hareketler ve işler yapmamış olmalıdır, örneğin yatmak, oruç tutmak, sabahleyin geç kalkmak, bedeni fazla yormak gibi; çünkü bunlar da açlık ve hiddet gibi, idrara etki yapar. Cinsel ilişki idrarı bulandırır; bulantı ve kusma da rengini ve bileşimini değiştirebilir… İdrardan elde edilen belirtiler ise, onun rengine, koyuluğuna, duruluk ya da bulanıklığına, çökeleğine, miktarına, kokusuna ve köpürmesine bağlıdır”.

Arapça yazılmış olan Tıp Kanunu, 1776’da Osmanlı Padişahı III. Mustafa’nın (yön. 1757-1774) buyruğuyla hekim Tokatlı Mustafa Efendi (ölm. 1782) tarafından Tebhiz el-Mathûn adıyla Osmanlıca’ya çevrilmiştir. Oysa Latince’ye 1250’de Montpellier’de, 1510’da Padua’da, 1544’de ise Venedik’te ve ayrıca da Toledo’da çevrilmiştir. Latince çevirilerinde fiiller Latince, adlar ise Arapça olarak yer almıştır. Tıp Kanunu 17. yüzyıla dek Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinde (örneğin Roma, Viyana, Münih ve Paris tıp fakültelerinde) zorunlu ders kitabı olarak okutulmuştur. Bundan da öte Avrupalılar, İbn Sina’yı Hippokrates ve Galenos’tan da üstün kabul ederek pek çok gravür ve süsleme resimde İbn Sina’yı bu ikisinin ortasında ve başında tıbbın krallık tacı bulunur şekilde resimlemişlerdir. Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunun duvarında, İbn Sina ile el-Razi’nin portreleri günümüzde hala görülebilir.

İbni Sina Avicena

Görsel: İbn Sina’nın Kitab el-Kanun fi’t-Tıbb adlı eserinin Padua’da 1510 yılında yayımlanan Latince çevirisinde yer alan bu resimde İbn Sina (Avicenna), taçlı bir hükümdar olarak tahtta oturmuş; solunda bir elinde idrar şişesiyle Hippokrates, sağında Galenos görülmekte ve her birinin dizleri üzerinde birer kitap bulunmaktadır.

İbn Sina’nın zamanında teşrihe olanak tanınmadığı halde, kimi yazılarında maymunlar üzerinde teşrih yapmış olduğu izlenimini vermektedir.

İbn Sina’nın öteki yapıtları içinde belki de en popüler olanı, El-Urcûze fi’t-Tıbb (Tıp Konusunda Şiir) adlı manzum tıp eseridir. Burada tıp ilkeleri, tıp öğrencilerinin kolayca ezberlemelerini sağlamak amacıyla şiir formunda özetlenmiştir. Esrar el-Cima (Cinsel Birleşmenin Gizi) adlı eseri, modern seksolojinin bin yıl öncesine uzanan anıtsal bir eserdir. El-Bevl (Üroloji) adlı eserinde ürolojinin (bevliye) temellerini kaleme almıştır. Bağırsak hastalığı hakkındaki El-Kulûnç (Şiddetli Ağrı), kardiyoloji hakkındaki Ahkam el-Ecviyet el-Kalbiyye, kan almanın ve beslenmenin anlatıldığı El-Agdiye ve’l-Edviye (Gıdalar ve İlaçlar), hummalı (ateşli) hastalıklar üzerine yazdığı Urcûze fi Esbab el-Humeyyat, diğer eserleri arasındadır. Kitab el-Şifa adlı 18 ciltlik ünlü ansiklopedisi matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve müzik konularını içerir. Felsefe alanında Kitab el-İşarat ve’l-Tenbihat, psikoloji alanında Kitab el-Nefs adlı eserleri de vardır.

İbn Sina, Antikçağ tıbbını çok iyi incelemiştir. Bunlar arasında Hint tıbbı, Uygur tıbbı, ayrıca Adanalı Dioskorides, Bergama’lı Galenos, İstanköylü Hippokrates ile Roma İmparatoru Neron’un (yön. 54-68) hekimi Andromakhos’un (1. yüzyıl ikinci yarısı) olduğu söylenen yapıtları bulunmaktadır. Kendinden önceki ünlü hekim Ebubekir el-Razi’den çok yararlanmıştır. Avrupalılar,

“Tıbbı Hippokrates yarattı, ölmüştü; Galenos diriltti, dağınık durumdaydı; el-Razi toparladı; ama eksiklerini İbn Sina tamamladı.”

derler.

İslam Tıbbında Cerrahi

İbn Sina, Tıp Kanunu’nun büyük bir kısmını, Ali ibn Abbas el-Mecûsi (‘Haly Abbas’) (ölm. 994) ise Kamil el-Sınaat el-Tıbbiye’sinin (Tıp Sanatının En Yüce Noktası) ‘Kitab el-Meliki‘ (Latince’de Liber Regius adıyla da tanınır) başlıklı bölümünü cerrahlığa (‘ilm el-ciraha’) ayırmıştır. Bu bölüm, Liber Pantegni adıyla 1060 yılına doğru Afrikalı Konstantin (Constantinus Africanus) (1015-1067) tarafından Güney İtalya’da Napoli’nin 5 kilometre güneyindeki Salerno kentindeki Latince’ye çevrilmiş ve Salerno Tıp Okulu’nda (‘Instituto Universitario di Salerno’) ders kitabı olarak okutulmuştur. Eserde, cerrahi işlemlerde burun ya da ağza tutulmak suretiyle anestezi amacıyla kullanılan ve banotu, baldıran, afyon ve adamotundan hazırlanan sulu çözeltiye batırılmış uyuşturucu süngerle (Lat. ‘spongia somnifera’, İng. ‘soporific sponge’) ilgili bir reçete de yer almaktadır. İslam biliminin Avrupa’ya aktarılma merkezleri arasında Norman Sicilyası ve İtalya’nın güney ucu, çok büyük bir öneme sahip olmuştur. Kartaca/Tunus doğumlu ve Arap kökenli olan Afrikalı Konstantin, Mısır ve Bağdat’ta tıp öğrenmiş, bir tüccar olarak beraberinde çok sayıda tıp yazmasıyla birlikte Tunus’tan Güney İtalya’ya gitmiş, orada Arap tıp literatürünün gücünü fark ederek tıp eğitimine karar vermiş, üç yıl Tunus’ta kalarak çeşitli Arapça eserleri toplayıp, 40 yaşlarında yeniden İtalya’ya geçerek Salerno Tıp Okulu’nda hocalık yapmış, daha sonra Hıristiyanlığa dönerek Benedikten rahibi olarak Monte Cassino Manastırı’na çekilmiş, orada en önde gelen 25 kadar Arapça tıp kitabının Latince çevirisini gerçekleştirmiştir. Onun özgün eserleri sayılarak ona yakıştırılan ve büyük ün kazanan bu çeviri eserler, Arap tıp literatürünün Batı’ya ilk aktarılmasını işaret etmektedir. Arapça bilgisi, Afrika kökenli olmasından kaynaklanıyordu. ‘Magister Orientis et Occidentis’ (Doğu’nun ve Batı’nın Ustası) lakabıyla tanınan Afrikalı Konstantin, bütün Doğu’yu gezmiş; İslam ve Yahudi bilginlerinin tıp eserlerini ve Hippokrates’in Aforizmalar’ıyla Galenos’un iki kitabını Arapça’dan Latince’ye çevirmiştir.

İslam dünyasında cerrahiyi saygın bir düzeye yücelten kişi, Ebu’l Kasım Halef ibn Abbas el-Zehravi‘dir (936-1013). Kısaca El-Tasrif (Güvenirliğin Kitabı) diye bilinen 30 bölümlük ansiklopedik tıp eserinin ‘el-Makale fi amel el-Yed‘ (El ile Yapılan İşler Üzerine Makale) adlı 30. bölümünde, Aegina’lı Paulus’un Epitomae (Özetler) adlı çalışmasından da yararlanarak cerrahi işlemler ve kullanılan aletler konusunda ayrıntılı bilgiler vermiştir. Üç bölüme ayrılmış olan eserin birinci bölümünde dağlama demiri ve dağlayıcı ilaçlar eşliğinde yapılan dağlama (koterizasyon) konuları; ikinci bölümde kesi, damar açma, delme, kan alma ve okların çıkarılması gibi konular; üçüncü bölümde ise kırık ve çıkık sonrasında kemiklerin düzene sokulması ve eski yerlerine yerleştirilmesi işlenmiştir.26 El-Zehravi, adının işaret edeceği şekilde Kordoba’nın 6 mil kuzeydoğusundaki El-Zehra kentinde doğduğu sanılmaktadır ve aynı kentin Hıristiyanlarca yağmalanmasından iki yıl sonra ölmüştür. Halife II. el-Hakem’in (yön. 961-976) Kordoba Sarayı’ndaki özel hekimi olup ünlü eserinde cerrahlık başta olmak üzere tıp, ortopedi, oftalmoloji, farmakoloji, beslenme gibi konuları işlemiş ve 50 yıl boyu topladığı deneyim ve bilgilerini sergilemiştir. Farmakoloji ve tedaviye ilişkin bölümde kalp ilaçları, kusturucular (emetik), müshiller (laksatif), kozmetik malzemeler, perhiz ilaçları, ‘materia medica’, ilaç hazırlamaya ilişkin tartı ve ölçüler de verilmiştir.

El-Zehravi, Müslüman cerrahların çoğu gibi dağlamaya büyük önem vermiş; kanı durdurmak (hemostaz) için parmakla bastırmayı, ardından da sıcak demirle dağlamayı önermiştir. Kullandığı aletlerin resimlerini çizmiş, nerede ve nasıl kullanılacağını açıklamıştır. El-Zehravi, karnın alt kısmında, bağırsaklarda ameliyat dikiş tekniği konusunda ‘karınca dikişi’nden söz etmiştir. Buna göre, bağırsak ameliyatında, karınca önce kafasından yakalanır; sonra dikilecek kesiğin iki dudağı yan yana getirilerek her iki taraftan karıncaya ısırtılır; karınca ağzını kapattığı anda karıncanın başı kopartılır. Böylece karıncanın hem kıskaçlarından dikiş yerine, hem de hayvanın karınca asiti (formik asit) içerikli bedensel sıvısının antiseptik özelliğinden yararlanıldığı söylenir. Bir kimya laboratuvarının nasıl donatılması gerektiğini ilk kez betimleyen kişi olan Ebubekir el-Razi’nin, karıncaları damıtarak karınca asiti elde ettiği bilinmektedir. En eski ameliyat iğneleri, kemik, fildişi ve tunçtan üretilirdi. Kan damarlarını dikmede iplik olarak kenevir, ağaç lifleri, saç, hayvan siniri; bağırsak ve iç organları dikmede ise hayvan bağırsağından hazırlanmış ince lifler kullanılırdı. Yara dikmede iplik olarak sıklıkla insan saç telleri kullanıldığı bilinmektedir.

El Zehravi Aletleri

Görsel: El-Zehravi’nin ünlü tıp kitabının İbranice çevirisinden cerrahi aletleri (Marsilya, 14. yüzyıl).

Geç dönem İslam cerrahlarının esinlendikleri kaynaklar arasında, el-Zehravi’nin de kuvvetle etkilendiği Aegina’lı Paulus ve Antikçağ’ın ve Ortaçağ Bizans dünyasının diğer hekimlerinin eserleri dışında, ayrıca Hintliler’in …-Samhita şeklinde sonlanan üç büyük derlemesi, özellikle de İÖ 500’lü yıllarda oluşmuş bulunan Sushruta-Samhita yer almaktadır ve bu sonuncu eserdeki bilgilerin bir kısmı, Ali ibn Rabban el-Taberi tarafından İslam dünyasına aktarılmıştır.

Ortaçağ İslam dünyasında tıp tarihiyle ilgili ilk bağımsız eser, aynı zamanda bir göz hekimi olan İbn Ebi Usaybia‘nın (1198-1270) Uyûn el-Enba fi Tabakat el-Etibba (Tıp Bilginlerinin Biyografilerine İlişkin Peygamberler Kaynağı) (1242) adlı eseridir. Eserde antik dönemlerden o zamana kadar gelen 400’ü Müslüman olmak üzere 500 hekimin yaşamöyküsü ve eserleriyle birlikte Hint ve Yunan tıbbi konusunda da geniş bilgiler verilmektedir.

Aegina’lı Paulus, el-Zehravi ve Şerefeddin Sabuncuoğlu (1385-1470), Yeniçağ’ın eşiğine dek, Doğu’da ve Batı’da, yara hekimliği (cerrahlık) konusunda bilgileri zenginleştirmişlerdir. Kafatası delme ya da kafatasından bir kemik parçası çıkarma (İng. ‘trepanation’ / ‘craniotomy’) işlemi, İslam hekimleri tarafından ender uygulanmış olup, savaş yaralanmalarında, özellikle de topuz, gürz ve lobutla olan yaralanmalarda kafatası üzerindeki baskıyı azaltmak amacıyla uygulanmıştır. Dağlama (‘koterizasyon’ / ‘kostik’), genelde kızgın demirle, ama ayrıca da kızgın iğnelerle (‘akukostik’), kor halindeki ahşap çubuklarla ya da kamış çöpüyle, yavaş yanmakta olan preslenmiş bitki tozlarından oluşan disk ya da koni şeklindeki malzemeyle, nihayet kaynar su ya da yağla uygulanıyordu.

El-Zehravi’nin El-Tasrif adlı eseri, 12. yüzyılda Cremona’lı Gerard tarafından Concessio başlığı altında Latince’ye çevrilmiş ve 12.-17. yüzyıllar arasında, İbn Sina’nın Tıp Kanunu (Canon medicinae) ile birlikte Avrupa üniversitelerinin temel tıp kitaplarını oluşturmuştur. Onun diğer bir önemli eseri, Latince’de Liber servitoris de preparatione medicinarum simplicium (Hizmetkarların Kitabı…) diye bilinir ve farmasötik teknikle bağlantılı olan kimyasal karışımlar, tablet hazırlama, özsuların süzülmesi gibi konulardan söz eder. Ünlü eserinin cerrahi bölümü önemlidir. Burada sergilenen aletlerin bir kısmını kendisi geliştirmiştir. El-Zehravi, cerrahide kullanılan aletlerin resimlerini sunan ilk tıp yazarıdır ve eserde böyle yaklaşık 200 alet resmi vardır. Fransız cerrah Guy de Chauliac (Guido de Cauliaco) (1300-1368), yaklaşık 1363 yılında tamamladığı Chirurgia magna (Büyük Cerrahi) adlı eserde, El-Tasrif’e 200’den fazla kez atıf yapmıştır. Onun ünlü eserini Latince’ye çevirenlerden biri olan Pietro Argellata (ölm. 1423), el-Zehravi’den, “kuşkusuz gelmiş geçmiş en büyük cerrah” diye söz etmiştir. Başka bir Fransız cerrah olan Jaques Delechamps (1513-1588), kendi yorumlarında, El-Tasrif’ten çok fazla yararlanmıştır.

Görsel açıklaması: Petrus de Ebulo’nun (Pietro da Eboli, Ebulo’lu Petrus) (12. yüzyıl ikinci yarısı) bir eserinden, Sicilya Norman Kralı II. (İyi) Wilhelm’i (1166-1189), Palermo’daki sarayında bir Arap astroloğunun eşliğinde bir Arap hekim tarafından tedavi edilirken gösteren bir minyatür yer almaktadır.

Arap hekim

Görsel: Sicilya Kralı II. (İyi) Wilhelm’in Arap hekimlerce tedavisi: Soldan sağa doğru, bir Arap hekim tarafından idrar muayenesi, ferahlaması için hastanın yelpazeleme, bir Arap astroloğun astrolabla en uygun astrolojik tedavi zamanını saptaması, hasta ziyareti gibi sahneler görülmektedir [Petrus de Ebulo, Liber ad Honorem Augusti, Palermo (?), 1195-1196; Bürgerbibliothek, Bern].

İslam’da anatomi bilgisi de bir ölçüde gelişmişti ve 17. yüzyılda organ işlevlerinin hemen hepsi tümüyle anlaşılmıştı. Bundan daha da eski bir geçmişi olan klinik gözlemler ve sistemli bir şekilde tutulan hasta kayıtları, çok sayıdaki hastalığa, başarılı tedavi uygulama olanağı sağlamıştı. İslam’da cerrahlık, Ortaçağ Batı dünyasında yaygın bir şekilde uygulanmış ve dinsel kaynaklarda desteklenmiş bulunan dağlama tekniğini de kullanmıştı. Dağlama yalnızca bir yaranın çevresindeki enfeksiyonu gidermek ve kan akmasını durdurmak için değil, aynı zamanda basur (hemoroid) gibi özel vak’alarda da başvurulan bir teknikti. Hiç kuşkusuz, gerektiğinde kol ve bacak gibi organların kesilmesinin ardından, kimi tümörlerin yok edilmesi için ve buna benzer durumlarda da dağlama, önemli bir rol oynamıştı. İslam dünyasında dağlama işlemlerinin kimileri, Batı’da da olduğu gibi berberler tarafından uygulanırdı.

Hippokrates tıbbında hekimlerin, iyileşmesi olanaksız hastalara yardımı öngörülmüyordu. Tedavisi olanaksız hastalara da hekimin yardım etmesi gerektiğini ısrarla ileri süren, el-Razi olmuştur. El-Razi, bu konuda gerçek bir hekim için büyük bir görev bulunduğunu görmüş ve şöyle demiştir:

“Bir hekim, hastasını her zaman iyi olacağına inandırmalı ve ona, isterse kendisi bundan emin olmasın, umut vermelidir. Beden, ruhun iradesine boyun eğer; hekim ölüm döşeğinde bulunan bir hastaya bile cesaret ve yaşama gücü aşılamalıdır.”

İbn Sina ise bu konuda şöyle der:

“Hekim, hiçbir zaman hastasından umudunu yitirdiğini ve onun için artık kurtuluş olanağı kalmadığını ona sezdirmemelidir.”

Tedavisi olanaksız kişilerin ve akıl hastalarının tedavilerinde el-Razi ve Arap meslektaşları, Batı’ya parlak bir insanlık örneği sunmuşlardır.

İslam Tıbbında Psikoloji, Psikiyatri ve Ruh Hastalıkları

Batılı hekimlere göre, ruh hastalarını iyileştirmek, hastayı ‘tutmuş’ olan kötü ruhu kovmak demekti. Zararsız hastalar eğer erkekse, sokak çocuklarının kolayca tanıyabilmeleri için, alacalı bulacalı kumaş parçalarından yapılma elbise giydirilmiş ve ellerine çıngırak verilmiş olarak dışarı salıverilir ve böylece herkese eğlence konusu olurdu. Ciddi vak’alarda hasta, zincire vurulur ve bir daha çıkmamak üzere zindana ya da zindanların yanında bulunan tımarhanelere atılırdı. Tımarhanelerde bu zavallılar sürekli olarak ve insafsızca dövülür, iflah olmayacaklarsa odun yığınları üzerinde yakılırdı. Arap ülkelerinde ise ruh hastaları Bağdat ve Kahire’deki özel hastanelerde uzman hekimler tarafından rehabilitasyon yoluyla özenle tedavi görürdü. Araplar, ruh hastalıklarını uykuyla ya da afyon yutturarak tedavi ederlerdi. Ruhsal tedavi açısından ünlü fizikçi İbn el-Heysem (‘Alhazen‘) (965-1040), müziğin insanlar ve hayvanlar üzerindeki etkisini incelemiş, Ebubekir el-Razi, el-Farabi ve İbn Sina’nın da bu yolda çabaları olmuştur. El-Farabi, müzik makamlarını, ruha etkileri bakımından sınıflandırarak

“Rast makamı insana sefa verir; Neva makamı insana lezzet ve ferahlık verir; Rehavi makamı insan beka verir…”

demiş ve böylece makamların etkilerini Isfahan, Uşşak, Zirgüle, Saba, Puselik, Hüseyni, Hicaz şeklinde sıralayıp gitmiştir.