Carl Gustav Jung Kimdir? Jung Rüyaları ve Eserleri

JUNG, Carl Gustav (1875-1961) psikoloji uzmanı, analitik psikoloji (çözümsel ruhbilim) okulunun kurucusu. Jung, İsviçre’nin kuzeyinde, ünlü Rhine çağlayanının yakınındaki küçük bir kasaba olan Kesswil’de doğdu. Küssnacht’te öldü. Altı yaşında Latince öğrenmeye başladı. Bu, özellikle antik edebiyata ilişkin ilgisinin başlangıcı oldu. Çağcıl Batı Avrupa dillerinin birçoğunu, Sanskritçe ve Arapçayı ve başka kimi dilleri ileri düzeyde öğrenip okudu. Kendi anlatımıyla, yalnız, yalıtılmış ve mutsuz bir çocukluk geçirdi. Babası, inancını yitirdiği açıkça belli olan huysuz ve alıngan bir rahip; annesi ise duygusal bozuklukları olan, davranışları dengesiz bir kadındı. Bir an, mutlu bir ev kadınıyken, birdenbire anlamsız şeyler mırıldanan bir şeytan görünümüne dönüşüyordu. Anne babasının evlilikleri oldukça mutsuz olan Jung, erken yaşlarda özelde anne babasına; genelde de dış dünyaya güvenmemesi ve onlara açılmaması gerektiğini öğrendi. Bunun sonucunda rüyalarından, imge ve tasarımlarından oluşan iç dünyasına (bilinçdışı dünyasına) yöneldi. Ona çocukluğunda ve yaşamının geri kalan bölümünde sağduyunun bilinçli dünyası değil; rüyaları ve bilinçdışı yol gösterdi. Jung, bilinçdışının, rüyaları aracılığı ile ona söylediklerinin temelinde kararlar alarak yaşamının çok önemli zamanlarında sorunlarını çözdü.

Jung, üniversitede hangi alanı seçeceği konusunda düşünürken, rüyasında kendini tarih öncesi hayvanların kemiklerini toprağı kazarak çıkaran biri olarak görmüştü. Bu rüyasını, bilim ve doğa çalışması yapması gerektiği biçiminde yorumlamıştı. Bu ve kendini üç yaşındayken büyük bir yer altı mağarasında gördüğü rüyası, onun, gelecekteki çalışma yönünü belirledi: Zihnin yüzeyde görünenlerin altında kalan bilinçdışı güçlerdir. Jung, klasik filoloji ve arkeoloj öğrenmek için girdiği Basel Üniversitesi’nde gerçekte tıbba ilgisi olduğunu anlayarak, tıp öğrenimi gördü. 1900’de Basel Üniversitesi’ni bitirdi. 2 yıl sonra Zürih Üniversitesi’nden tıp doktoru unvanını aldı. Ünlü Eugen Bleuler’in yönetinimdeki Berghölzli Akıl Hastanesi’nde psikiyatri uzmanı olarak çalışmaya başladı. Fransa’da Janet ve Charcot’nun da bir süre öğrencisi oldu. 1913’te hastanesindeki görevinden ayrılarak tüm zamanını özel hasta bakımına, araştırma ve eğitime ayırdı. Freud’a ilk mektubunu yazdı. Bir yıl sonra da Viyana’ya gidip onunla tanıştı. Düşünce benzerliğinin etkisiyle iki bilim adamı arasında yakın bir dostluk kuruldu. 1909’da birlikte çağrıldıkları ABD’deki Cılark Üniversitesi’nde bir dizi konferans verdiler. Viyana Psikanaliz Enstitüsü, 1910’da Viyana Uluslararası Psikanaliz Derneği’ne dönüştüğünde Jung, derneğin başkanlığına getirildi. Ne var ki iki dost arasındaki bu yakın ilişki, iki yıl sonra soğumaya başladı; 1913’te de tümüyle koptu. 1914’te Uluslararası Psikanaliz Derneği’nin başkanlığından tümüyle ayrılan Jung’la Freud, bir daha karşılaşmadılar. O günden sonra Jung’un ileri sürdüğü görüşler, “analitik psikoloji” adıyla yayılmaya başladı. Freud’la Jung arasındaki ilişkinin kopmasına birçok karmaşık nedenin yol açtığı söylenebilirse de bunların en belirgin olanı, Jung’un Freud kuramındaki ruha (psyche’ye) ilişkin her şeyi cinselliğe bağlamasını benimsememesidir.

Jung, insanın ruhsal-cinsel dürtülerden çok, manevi ve ahlaksal değerlerle güdülendiğini savundu. Kendine özgü bir kişilik kuramı olarak geliştirdiği analitik psikolojide psikolojik yapıyı benlik, kişisel bilinçdışı ve ortak bilinçdışı olarak üç bölümde inceledi; persona ve gölge ile birlikte bu üç yapının kişiliği oluşturan sistemler olduğunu vurguladı. Psikolojik işleyişte de dinamik bir görüş belirleyen Jung, bu işleyişin karşıtların birliği, eşdeğerlilik ve entropi olarak üç ilkeye göre gerçekleştirildiğini ileri sürdü. Jung, kuramındaki içedönüklük-dışadönüklük, anima-animus, erkeklik-dişilik gibi temel kavramlarını hep bu karşıtlık içinde ele aldı. Örneğin, dışarıdan içedönük olan birinin, içeriden dışadönük olduğunu; dışarıdan kadın olan birinin de içeriden erkek olduğunu savundu. Buna bağlı olarak, ruhsal hastalığı da bu karşıtların dengede olmaması; tedaviyi bu dengesizliği giderme süreci olarak gördü.

Çok üretken; ama kolay okunamayan yapıtları, 20’ye yakın ciltten oluşan toplu yapıtlar biçiminde yayımlandı. Jung, 1933-1941 yılları arasında Zürih’teki Federal Politeknik Üniversite’de ders verdi. Emekliye ayrıldıktan sonra, yetiştirdiği öğrencileri, Zürih’te onun adını taşıyan bir okul açtılar. 1944’te Basel Üniversitesi’nde Jung için özel bir tıpsal psikoloji kürsüsü kuruldu. Ancak, sağlığının bozulması nedeniyle bu kürsüde bir yıl ders verebildi. Jung, 60 yıllık çalışma yaşamı süresince pek çok yapıt verdi. Kişiliğin derinlerindeki süreçleri inceleyen bir ruh hekimi ve duyarlı bir psikolog olarak ün yaptı. Kuramı yalnızca tıpta ve psikolojide saygıyla karşılanmakla kalmadı; her alanda ilgi gördü. Harvard ve Oxfort Üniversitesi’nce onur madalyalarıyla ödüllendirilen Jung, daha çok, ABD’de etkin oldu. Jung’un psikoloji ve psikiyatriyi oldukça etkileyen çalışmaları, bunlardan daha çok da din, tarih, sanat ve yazın gibi alanlar üzerinde etkili oldu. Pek çok tarihçi, yazar, ilahiyatçı, Jung’un kendilerine esin kaynağı olduğunu bildirdi. Bunun yanı sıra önemli bir nokta da bilimsel psikolojinin analitik psikolojiyi görmezden gelmesi oldu. Jung’un geleneksel bilim yöntemlerini küçümsemesinden başka, zor anlaşılan yazış biçiminin de etkisiyle deneysel psikologların, yazılarındaki tüm mistik ve dinsel öğelere karşın, Freud’un yazılarından bile az ilgilerini çekti. Böyle olmakla birlikte Jung’un psikolojik tiplere ilişkin görüşleri, anılmaya değer ölçüde araştırma yapılmasına yol açtı. 1920’lerde yapılandırılan ve bir kişilik testi olan Myers – Briggs göstergesi, hem yapılan psikolojik tiplerle ilgili araştırmalarda temel araç oldu hem de özellikle çalışan seçimi ve danışmanlık gibi alanlarda uygulama amacıyla kullanıldı. Jung’un içedönüklük ve dışadönüklük ile ilgili çalışması bir de İngiliz psikolog Hans Eysenck’e esin kaynağı oldu ve bu kişinin, içedönüklük ve dışadönüklüğü ölçen Maudsley kişilik envanteri adlı testi geliştirmesini sağladı. Bu çalışma, Jung’un düşüncelerinin en azından bir bölümünün deneysel testlere uygun olduğunu gözler önüne sermiş oldu. Ancak, Freud’un çalışmaları gibi Jung’un kuramının karmaşalar (kompleksler), ortak bilinçdışı, ilkörnekler (arketipler) gibi konuları içeren büyük bölümü de bilimsel geçerliği sağlama girişimlerine karşı koydu. Jung’un psikolojiye önemli bir katkısı da standart bir yansıtıcı teknik durumuna gelen sözcük çağrışım testinin, Rorschach mürekkep lekesi testi‘nin geliştirilmesinde güdüleyici olmasıdır. Bir başkası, Maslow’un kendini gerçekleştirme kavramıyla ortaya koyduğu çalışmalarının ve öbür çalışmalarının kaynağını oluşturan yaklaşımları daha önce görmesidir. Yine Maslow ve Erikson’un benimseyip psikolojiye geniş ölçüde uyarladıkları orta yaşın, kişilik değişimi için çok önemli olduğu görüşü de Jung’a aittir.

Başlıca eserleri: Dementia Praecox Psikolojisi Üzerine (1907), Libidonun Değişimleri ve Simgeleri (1911-1912), Psikolojik Tipler (1921), Egoyla Bilinçdışı Arasındaki İlişkiler (1928), Altın Çiçeğin Gizemi (1929), Psikoloji ve Din (1940), Psikoloji ve Simya (1944), Ruhun Simgeleri (1948), Aion, Simgelerin Tarihine İlişkin Araştırmalar (1951), Geçmiş ve Gelecek (1957), Çağdaş Mitos: Gökyüzünde Görülen Şeyler (1958).