Psikolojinin Tarihi

Psikolojinin tarihini ilk çağdan günümüze dek ele alan; psikolojinin geleceği ile ilgili çıkarımlarda bulunan kitap tadında makalemiz.

Psikolojinin tarihi, psikolojinin nasıl doğduğunu ve geliştiğini belirten tarihtir. Psikoloji, çok kısaca, şöyle bir tarihsel gelişim gösteriyor:

İlk Çağdan Günümüze Psikoloji

Çağdaş psikolojinin felsefi temeli, Platon ve Aristo’ya dayanıyor. Bu iki düşünür arasında önemli bir ayrılma noktası bulunuyor. Platon, gerçeğe giden yolun, “ruh”un sezgi gücünden geçtiğini savunuyor. Ona göre iki ile ikinin dört ettiğini söyleyebilmek için nesneleri saymak gerekmez; aynı sonuca, matemetiksel mantık yoluyla daha güvenilir biçimde varılabilir. Aristo ise gözlemi önemsiyor. Ancak, gözlemin de kendine özgü sorunları vardır. Örneğin, Aristo, kendi gözlemlerine dayanarak kurbağaların her ilkbaharda kendiliğinden oluştuklarını söylemişti. Bu yanılgı, ondan 2000 yıl sonra Pastör’ün yaşamın kendiliğinden oluşamayacağını kanıtlayışına dek süregeldi. Buna karşın, günümüzdeki kanı, bilimin gözlem olmadan ilerleyemeyeceği yönündedir. Ancak, gözlemin geçerlik ve güvenirliğini artırmak için hata kaynaklarının denetlenmesi gerekiyor. Platon’un etkilerinin Alman psikolojisinde; Aristo’nun etkilerinin de İngiliz ve Amerikan psikolojisine yansıdığı görülüyor.

Ortaçağ ve ardından gelen Rönesans döneminde iki ad öne çıkıyor. Bunlardan ilki olan Sir Thomas Aquinas, Platon, Aristo ve Hristiyan din adamlarının yapıtlarının bir sentezini yapıyor ve bunu Ortaçağ bilim anlayışı olarak sunuyor. Bu çaba, kilisece kabul görüyor ve dinsel yapının ayrılmaz bir parçası oluyor. Onun özellikle özgür istenç konusunda söyledikleri; kişinin başarı ve başarısızlıklarını dıştaki kişi ya da koşullara bağlamak yerine kendisinin yüklenmesi açısından bıraktığı iz, olumlu olmuştur. Daha sonra Rene Descartes, Aquinas’ın dogmatik felsefesi üzerinde bir çatlak yaratıyor. Geleneksel yaklaşımlı bir düşünür olsa da gövdenin bir makineye benzeyişi üzerine yaptığı vurgu, kendisinden sonra gelenlerin, istemli davranışlar da içinde olmak üzere, tüm davranışların belirlenimcilik ilkeleri içinde açıklamalarında etken oluyor. Ondan sonra psikoloji tarihinde, İngiliz deneyimciliği önemli bir rol oynuyor. İngiliz deneyimcileri, deneyime büyük önem veriyorlar. Düşüncelerin çağrıştırılması (birleştirilmesi) ise zihnin temel ilkesi durumuna getiriliyor. Zihnin, içinde Tanrı’nın verdiği değiştirilmez ve ölümsüz düşünceler olan bağımsız ve özgür bir araç olmadığını; doğru ve güzel olarak düşünülen, büyük değişiklikleri yapabilen bir güç olduğunu; bu nedenle bireylerin davranışları arasındaki farklılıkların, onların düşüncelerindeki farklılıklara dek götürülebileceğini belirtiyorlar. Bu yaklaşım, felsefede bir Pandora kutusu açmış oluyor. Güzellik ve doğruluk düşünceleri, Tanrı’dan değil de deneyimlerimizden geliyorsa, o zaman hangi dinin görüşlerinin doğru olduğunu bilemeyiz. Bu görüşün, inançlar üzerinde yıkıcı; hoşgörü üzerinde ise yararlı bir etkisi oluyor. Bu oluşum, kimi direnmelere karşın sürüp gidiyor.

Hume’un çağdaşlarından David Hartley, deneyimcilerin öğretilerini sistemleştiriyor; düşüncelerin çağrışımı ve düşünceleri birleştirme ilkesini popülarize ediyor. 19. yüzyılda James Mill ve oğlu John Stuart Mill, deneyimci görüşleri daha da genişletip vurguluyorlar. Özellikle John Stıart Mill’in yapıtları, Almanya’da Wilhelm Wundt’u etkiliyor ve Wundt, Leipzig’de ilk psikoloji laboratuarını kuruyor. Alman felsefesinin temsilcileri Leibniz, Kant ve Herbart da etkin zihin kavramında birleşiyorlar. Bunlar, zihnin hareket halinde olduğunu vurguluyorlar. Alman düşünürlerine göre insan, ancak, doğuştan getirdiği alan ve zaman düşüncelerine sahip, etkin bir zihin ve kavrama yeteneği ile bu ham deneyimleri anlamlı bir bütün haline getirebiliyor. Zihin yasaları, matematik yasaları gibi evrenseldir; araştırılıp bulunabilir. Bu rasyonel psikoloji, Alman düşünürleri ile İngiliz düşünürlerinin deneyim psikolojisi arasındaki farkı ortaya koyuyor.

Alman düşünürlere göre insan, alan ve zaman yasalarını, deneyim elde etmeden, duyu organlarına gelen çeşitli ve parça parça uyaranlardan anlamlı bir bütün çıkarmak için kullanıyor. Çağcıl psikolojinin bilimsel temelleri, deneysel psikoloji ile atılıyor. Deneysel psikolojinin kurucusu olarak bilinen Wundt’la aynı dönemde yaşayan başka kişilerin, onun kavramlarını değiştirip geliştirdiklerini ve eleştirdiklerini görüyoruz. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ilk çeğreğinde Almanya’da deneysel psikolojinin kurulması, oldukça tartışmalı geçmiştir. Wundt’un çalışmaları, birçok yerden saldırıya uğramıştır. Fizyolog ve psikolog Franz Brentano, onun öğrencisi Carl Stumpf, Würzberg ekolünden Oswald Külpe, bunlar arasında yer alıyor. Wundt, yaşlı bir kişi iken, 30 yaşındaki genç ve zihin gücünün doruğunda olan Külpe ve öğrencileri, Wundt’un “her düşüncenin ona ilişkin bir imgesi (duyum ya da duygusu) olduğu” görüşüne karşı çıkıyorlar. Külpe’nin de içinde olduğu ekol, kimi düşüncelerin imgesiz olduğunu belirtiyor ve imgesiz düşünce ilkesini oluşturuyorlar. Fizyolojinin saygın bir bilim olarak ilerleme göstermesiyle birlikte deneysel psikoloji de kendine bir yer ediniyor. Duyu organlarının fizyolojisinin araştırılması, kendiliğinden, duyumların araştırılmasına yol açıyor. Weber, Fechner, Helmholtz gibi araştırmacıların da uyaran-tepki konusuyla ilgilenmeye başlamasıyla psikoloji, bir bilim olma yolunda adım atmaya başlıyor. Wundt, kurduğu psikoloji laboratuarında, fizyolojik araştırmalardaki son öğretiler ile Locke, Mills, Helmholtz gibi büyük deneyimcilerin öğretilerini bir araya getiriyorsa da bulguları çok kısa bir zaman sonra modası geçmiş, geleneksel görüş durumuna geliyor. Genç psikologlar, Wundt psikolojisinin “engelleyici dogmalar” olarak gördükleri noktaları acımasızca eleştiriyorlar. Wundt psikolojisina tepki olarak, psikolojideki Gestaltçı ve davranışçı yaklaşımlar doğuyor. Bunların doğuşu, elbette Wundt’un, psikolojiyi temellendirmedeki önemli yerini yok edemiyor. Almanya’da bunlar olurken dünyanın birçok yerindeki çalışmalarla işlevselci psikoloji ve işlevselcilik doğuyor.

Galton, Binet ve James, psikolojinin uygulamalı bir bilim olması yönünde uğraş veriyorlar. Galton ve Binet, zekâ testlerinin uygulama sorunları üzerinde çalışıyorlar. James ise konuya daha felsefi ve spekülatif yaklaşıyor ve çok az araştırma yapıyor. Buna karşın, onun görüşleri, birçok kişinin, psikolojiyi fildişi kulesinden çıkarıp gerçek dünyaya uygulama yönünde harekete geçiriyor. Chicago Üniversitesi’nde çok etkin bir düşünür ve eğitimci olan John Dewey, James’in yaklaşımına kendi yaratıcı katkılarını da ekleyerek, onu genişletiyor. 1952’de 93 yaşında ölünceye dek, düşünce dünyasını etkilemek için zaman buluyor. Bu iki kişinin de etkileriyle işlevselcilik (fonksiyonalizm) adı verilen psikoloji ekolü kuruluyor. Bu ekolün asıl kurucusu, James Rowland Angell’dir. Angell, James’in öğrencisi; Dewey’in de Chicago’da çalışan meslektaşıdır. Ona göre işlevselciler, zihnin yapısından çok, nasıl işlediğini araştırıyorlar. Wundt ve Titchener’in zihnin durağan yapısına ilişkin görüşleri, yapısalcılık diye anılıyor. Zihnin pratik sorunları nasıl çözdüğünü araştıran işlevselciler, insan davranışlarında alışkanlıkların rolü ile de ilgilenmişler ve alışkanlıkların bilinç altında olduğunu ileri sürmüşlerdir. İşlevselciler, kuramsal tartışmalara girmek yerine deneylerinden veriler toplamaya çalışmış; bilinç ve içgözlem kavramlarında kimi sorunların bulunduğunu görseler de bu kavramları yadsımamışlardır. Davranışçı psikolojinin kurucusu olan Watson, bu tutumları yüzünden işlevselcileri iki yüzlülükle suçlamıştır. Watson’a göre bilinç ve içgözlemin, öznellikleri nedeniyle nesnel olan bilimde yerleri olamaz. Watson, bu konuda son adımı atıp zihin ve ruh kavramlarıyla ilişkisini tümden kesiyor. Ancak, Watson, işlevselcilerin etkililiğini yok edemiyor. İşlevselcilik, yıllarca etkili bir ekol olarak varlığını koruyor. Amerikan psikolojisi, hâlâ öznel ve nesnel bakış açılarının çelişkili bir karışımı olarak yaşıyor.

Çağdaş psikologların pek çoğu, bilimsel araçları ve nesnel verileri kullandıkları halde, zaman zaman psikolojik bilgi kaynağı olarak içsel deneyimlerin zengin dünyasından da yararlanıyorlar. Bu tür yaklaşım, çeşitli ve karmaşık sorunlar yaratıyor. Pratik kişiler, gergin kuramsal tartışmalar yapmış olsalar da ellerindeki işi bir sonuca vardırabilmek için ortak bir yerde anlaşmak zorunluğunu duyuyorlar. Bu ortak yol yaklaşımı, bugün de varlığını koruyor. Watson, psikolojiyi davranışçılık bayrağı altında birleştirmeyi düşlüyorsa da bunu gerçekleştiremiyor. Bugün, davranışçılar bile klasik davranışçılıktan radikal biçimde ayrılmışlardır. Watson’u izleyen ünlü psikologlar Edwin R. Guthrie, Clark L. Hull, B. F. Skinner ve Edward C. Tolman’ın deneyleri, kuramları ve tartışmaları, psikoloji literatürünün en ilginç konuları arasında yer almıştır.

Davranışçılık, Gestalt psikologlarının, Freudcuların ve pek çok klinik psikoloğunun çeşitli saldırılarına uğramıştır. Örneğin klinik psikologları, davranışçıların, davranışın moleküler yönleri gibi çok önemsiz yönleriyle uğraştıklarını söylüyorlar. Sevgi, evlilik, tutku, olgunlaşma, dinsel yaşam, yaşamda anlam arama gibi davranışlar üzerinde açıklamada bulunamayacaklarını belirtiyorlar. Davranışçılar ise o karmaşık davranışların, daha küçük birimlerden oluştuğunu; bütünü parçalara; parçaları da daha küçük parçalara ayırarak bütünü anlama olanağından söz ediyorlar. Klinikçilere göre koşullu reflekslerin bu tür çözümlenişi, çok yapaydır Bu, Wundt’un zihinsel yaşantıyı ya da bilincin içeriğini duyusal öğelere indirgemesine benziyor. Klinik psikologlarının bu eleştirisini Gestaltçılar da tümüyle desteklemişlerdir. Pek çok kişi, davranışçıların, yalnızca bir alanda; nesnelcilik üzerindeki ısrarlarında kusursuzluklarına inanmışlardır. Psikolojinin, görülmeyenle, bilinmeyenle ilgilenen mitolojiyi bir yana bırakması isteği, pek çok kişiye çekici gelmiştir. Ancak bu konuda bile davranışçı akımın çok tutarlı olmadığı görülmüştür. Eleştiricilere göre Thorndike’ın koşullanan refleksleri ve alışkanlıklar da doğrudan doğruya gözlemlenemezler. Koşullanmış refleks, ancak etkisi ile bilinebiliyor. Kişinin gördüğü, gerçekte koşullu refleks değil; onun yarattığı sonuçtur. Bunu fark eden yeni davranışçılardan Tolman ve Hull, sistemlerinde görülmeyen kavramların da var olabileceğini kabul etmişlerdir. Davranışçıların ölçme sırasındaki nesnellik idealine karşı ileri sürülen en geçerli eleştirilerden birini Wolfgang Köhler yapmıştır. Ona göre, gerçek nesnelciliğe hiçbir zaman ulaşılamaz. Bu fizikte bile olanaksızdır. 10 ayrı gözlemciden ölçme sonuçkarını bildirmeleri istense 10 ayrı yanıt alma olasılığı vardır. Bu durumda, Watson’ın dediği gibi içgözlemi bir psikolojik araç olarak kullanmak zorundayız. Binlerce psikolojik deneyi gerçekleştiren davranışçı psikoloji, her şeye karşın, psikoloji tarihinde en etkin ekollerden biri olmuştur. Gestalt psikoljisinin babası olarak nitelendirilen Max Wertheimer’den sonraki en önemli psikologları Wolfgang Köhler, Kurt Koffka’dır. Köhler’in yer değiştirme ve içgörü konusundaki deneyleri, Gestalt yorumlarının güçlü kanıtlarını oluşturuyor. Kofka, aynı zamanda Gestalt psikolojisini ABD’de tanıtan kişidir. Köhler gibi Koffka da çocuğun en erken davranışlarının bile belli amaçlara yönelik olduğunu savunmuştur. Kofka’ya göre çocuğun belli amaçlara yönelik davranışları, insandaki “bütün biçimleri algılama eğilimini belirten Gestalt ilkesinin (bütünlemenin) bir örneğidir. Yine Koffka, öğrenmenin bütünden parçalara doğru olduğunu söylüyor. O nedenle çocuklar, ezberlemeye değil, parça-bütün ilişkilerini görebileceği problemler aracılığı ile öğrenmeye yöneltilmelidir. Bu yaklaşım, Werthaimer’in Verimli Düşünme’de belirttiği görürlerine benziyor. Gestalt yaklaşımından en çok etkilenen psikologlardan biri de Kurt Lewin’dir. Bu psikolojinin, Amerikan psikolojisi üzerinde önemli etkisi olmuştur. Ancak bu kuram burada Köhler’in mutsuzluğunu belli etmesine yol açacak kadar da değişikliğe uğratılmıştır.

Geştaltçılara karşın ABD’deki akademik psikoloj, davranışçı olarak süregelmiştir. Freud, Jung ve Adler, nevrotikler için önerdikleri yeni tedavi yöntemleri ve bilinçdışı dürtülerini kişilik kuramının temel kavramı olarak göstermeleriyle psikoterapi ve kişilik kuramları tarihinin öncüleri olmuşlardır. Üçü de derinlik psikoloğu olmakla birlikte Jung, türe özgü dürtü kavramı ile insan ruhsal yapısına yeni bir gizil tabaka ekledi. Adler, bunların içinde bilinçdışı dürtülerinden en az söz etti; özellikle insanın bilinçli ve amaca yönelikj davranışlarının araştırılmasına ağırlık verdi. Kimi davranışçılar ve deneysel psikologlar, bilinçdışı dürtü kavramını yetersiz bir kavram olarak görseler de bu kavram, psikiyatrist ve klinik psikologlarına vazgeçilmez gibi görünüyor. Bu üç öncüyü izleyen yetenekli birçok araştırmacı vardır. Örneğin Karen Horney, Erich Fromm bunlardandır. Bu araştırmacılar, Freud’un kuramlarının şu ya da bu yanını farklı yorumlamış, psikanalize yeni katkılar sağlamışlardır.

Çağdaş kişilik kuramları, öbür birçok yazardan da katkı almıştır. Psikolojinin Bugünü Nasıldır; Yarını Acaba Nasıl Olacaktır? Bugün psikolojinin karşısında çözüme kavuşturulmamış birkaç sorun duruyor. Bunlardan biri ruh-beden sorunudur. İnsana beden ve ruh olarak mı; yoksa “beyin ve sinir sisteminin hareketi sonucu oluşan bilinç ve zihin bütünü” olarak mı bakacağız? Çağdaş psikoloji, ikinci görüşte karar kılmıştır. İkincisi, özgürlüğe karşı belirlenimciliktir. İnsan, özgür istenç sahibi midir; yoksa çok karmaşık, ancak sonuçta, davranışları yasalara indirgenebilecek bir robota mı benzemektedir? Bunun yanıtı da deneylerle elde edilemeyecek türdendir. Bu sorulara ancak mantık ve akıl yürüterek yaklaşılabiliyor. Davranışçılıkta ve psikanalizde de belirlenimci bir temel vardır. Bilim nesnel olduğundan, organizmaya dışarıdan bakıyor. Bireyin kendi yaşamına ilişkin görüşleri ise özneldir. Kişi, Soren Kierkegaard, Martin Heidegger ve Jean Paul Sartre’ın yazılarında belirledikleri biçimde varoluşçu yakaşım içinde olabiliyor. Bu düşünürlere göre insan varoluşunun başlangıç noktası, gerçekte öznel alandadır. Her şeyin başlangıç noktası da özneldir. Eğer kişi kendini özgür duyumsuyorsa özgürlük, onun için gerçektir. Varoluşçu bakış, çağdaş psikolojide varoluşçu psikoloji ya da hümanist psikoloji akımını yaratmıştır. Rollo May, Viktor Frankl ve Carl Rogers, hümanist görüşün başlıca sözcüleridir. Bunlar insan davranışını hem bir bilim insanı hem de bir düşünür gözüyle incelemişlerdir. Onlara göre özgürlük ve belirlenimcilik, birbirinin tamamlayıcılarıdır. Üçüncüsü, nativizme karşı deneyimciliktir. Davranış örüntüleri, nereye kadar doğuştan gelen etkenlerin sunucunda oluşuyor? Platon, Kant ve Jung, doğuştan gelen etkenlere; Aristo, Locke, Helmholtz ve Watson da bu konuda tabula-rasa’nın ve öğrenmenin önemini vurguluyorlar. Gerçekte ne biri ne de öbürü tek başına etkendir.

Psikologlar, doğuştan gelen ve öğrenilen etkenlerin aynı andaki etkileşiminin önemini daha yeni fark etmeye başlamışlardır. Davranış genetiği araştırmaları, huyun (mizacın) belli bir aşamaya dek kalıtımla geldiğini gösteriyor. Ancak, bugüne dek kimse kişisel öğrenme deneyimlerinin insan davranışlarının oluşumundaki önemini yadsıyamamıştır. Çağdaş psikologların pek çoğu, orta yolu yeğliyorlar; iki yaklaşımda da değer görüyorlar. Dördüncüsü kliniğe karşı deneysel psikoloji görüşüdür. Klasik yapısalcı, davranışçı, psikanalitik ve işlevselci psikoloji ile Gestalt psikolojisi bugün, özgün yapılarıyla yaşamıyorlar. Yıllar içinde ekoller arasındaki sınırlar, keskinliğini ve belirginliğini yitirmiş bulunuyor. Çadaş psikoloji, deneysel psikoloji ve klinik psikolojisi olarak ikiye ayrılmış gibidir. Deneysel psikolojide kavramlar, gözleme dayalı, deneysel manipülasyon terimleriyle tanımlanıyor. İstatistik yöntemlerle çözümlenen niceliksel veriler önde tutuluyor. Bu psikolojinin amacı, bilimsel yöntemi kullanarak, davranışa ilişkin güçlü ve soyut bir anlayış ortaya koymaktır.

Klinik psikolojisi çözümlenmesi gereken pratik sorun alanlarına eğiliyor. Buna bağlı olarak klinik psikolojisinin ününe, deneysel psikoljiden daha yumuşak ve dada az dakik bulunması nedeniyle kuşkuyla bakılıyor. Klinikçi gerçek psikolojik sorunlar yaşayan insanlarla uğraştığı için daha öznel ve insan deneyimine daha yakın bir dil kullanıyor; kaçınılmaz olarak istekler, korkular, üzüntüler, amaçlar üzerinde konuşuyor. Hümanistik psikologlar da bu öznel bakış açısını benimsiyorlar. Onlara göre psikoterapist, dünyayı hastanın gördüğü biçimde görebilirse ona yardımcı olabilir. Deneysel psikoloji de kendi yöntemiyle psikoterapi uyguluyor. Psikoterapideki en heyecan yaratan gelişmelerden biri, davranış tedavisi olarak anılan yaklaşımdır. Davranış tedavicileri, Clark L. Hull ve B. F. Skinner gibi ünlü davranışçıların düşüncelerinin sistemli bir uygulamasını yapıyorlar. Örneğin, ruh hastalarına, daha işlevsel olan davranışları yeniden kazandırmak için Skinner’in araçlı koşullamasını uyguluyorlar. Bu yaklaşıma göre, olumlu sonuçların pekiştirici bir niteliği vardır. Benzer deyişle belli bir sonuca hizmet eden davranışın yeniden oluşma olasılığı fazladır. Örneğin, yatağını yapmayan; ancak yemek yemeğe düzenli giden ruh hastasına, yemek yiyebilmeci için yatağını yapması gerektiği bildiriliyor. Yatağını yapmadıkça yemek yiyemeyeceğini anlayan hasta, yatağını yapmaya başlıyor. Gerçek dünyada da her davranışın bir karşılığı vardır. Bu tedavide koşullar yeniden düzenlenip, yatak yapma davranışı, yiyecek elde etme davranışı için araç oluyor. Çocuklar da davranışlarını denetlemeyi ve biçimlendirmeyi öğrenirken anne babaları onları ödüllendiriyor ya da cezalandırıyor. Bu uygulamada gerçek hastalığın tedavi edilmediği biçimindeki eleştiriyi davranışçı tedaviciler, belirsiz ve ikili yönü bulunan bir düşünce olarak değerlendiriyorlar. Onlara göre gerçek hastalık, davranış ya da belirtiler arasında ikilem yaratmak, anlamsızdır; ruh hastalığı, gerçekte, hastanın normal dışı ya da sapmış davranışlardır. Hastanın taburcu olduktan sonra yine aynı durumlara düşeceği eleştirisini de bunun başka türlü tedavi gören hastalar için de geçerli olduğu biçiminde yanıtlıyorlar. Gerçekte bu iki psikoloji, zaman zaman ortak noktalarda birleşiyor ve deneysel psikolojinin bulgularının, klinik psikolojisinin uygulamalarına katkı yaptığı görülüyor. Klinikçinin sezgi ve düşünceleri de deneyci için zengin varsayım kaynağı oluşturuyor. Psikologların çoğu, hem deneysel psikolojinin hem de klinik psikolojisinin verilerini bir arada kullanmaya çalışan sağduyulu kişilerdir.

Gelecekte Psikoloji

Gelecekte nasıl bir psikoloji ile karşılaşılacaktır? Dr Jose M. R. Delgado, boğanın subkortikal tabakasına bir elektrod yerleştiriyor. Boğa, arenada insana saldıracağı sırada Delgado, elindeki verici düğmesine basıyor ve boğanın beynine kısa bir elektrik akımı gönderiyor. Boğa o anda duruyor. Çünkü bununla hayvanın beynindeki haz merkezi uyarılmış ve hayvanda artık saldırganlık duygusu kalmamıştır. Çağdaş psikolojik araştırmalarla ortaya çıkarılan bu buluşlar, davranışın denetlenebilirliğini gösteriyor. Aynı deney insanlara da uygulanmıştır. Saldırgan bir hastanın beynine yerleştirilen elektrod, onun kendi davranışlarını kendisinin denetlemesine bile olanak verebiliyor. Hasta, öfkelendiğini duyumsadığı anda düğmeye basıyor. Bu teknik, gelecekte dünyayı insanlıktan uzaklaştırmak için kullanılabilir mi? Psikobiyoloji, araçlı koşullama, bilinçdışı güdülenme alanlarındaki çağdaş araştırmalar, gelecekte kötü amaçlarla kullanılabilecek gizilgücü de barındırıyor. Ruh hastalarının ruhsal dünyalarında değişiklik yapan ilaçlar da bunun bir başka örneğidir.

Şimdi bir başka soruyu soralım: Acaba bir devlet, gelecekte özgür yurttaşlarının davranışlarını bile denetlemeye kalkabilir mi? Skinner’in koşullama tekniği de bilinçdışı güdülenme de kimseden kuşkulanmayan yurttaşları istenen doğrultuda yönlendirmede kullanılabilir. Ayrıca reklam şirketlerinin, tüketim toplumunun bastırılmış kaygı ve bilinçdışı gereksinimleri üzerine kurdukları kimi oyunlarla arabadan sabun tozlarına, her tür gereksinim araçlarına dek satabildikleri biliniyor. Bu konuda günümüzdeki kimi uygulamalar övünülecek nitelikte olsa da bir diktatörün elinde bilinçdışı güdüler, korkunç sonuçlara yol açacak biçimde de kullanılabilir. Hitler’in propaganda danışmanı Dr. Joseph Gebels’in ekonomik bunalım döneminde, halkın doğal sayılabilecek kaygılarını sömürerek onlara tüm sıkıntıların kaynağı olarak Yahudi ırkını göstermesi, bunun somut örneklerinden biridir. Aldous Huxley’in Yeni ve Cesur Dünya’sı; George Orwell’in 1984’ü bir biçimde gerçekleşebilir mi? Psikolojik bilgilerin, şimdiden kötü amaçlarla kullanıldığına göre, gelecekte de aynı amaçlarla kullanılabileceği düşünülebilir. Ancak, bu bilgiler, insanlığı yeniden insanlaştırmak, daha iyi noktalara taşımak için de kullanılabilir. Bugün, pek çok psikolojik teknik, bireylere ve gruplara psikoterapi, evlilik danışmanlığı, çocuk rehberliği, endüstri, eğitim alanlarında, yardım amaçlı kullanılıyor. Psikologların büyük çoğunluğunun buralara yönelmiş olmasından yola çıkarak uygulamalı psikolojinin çok büyük bir kesiminin bu yönde kullanılacağını söyleyebiliriz. Bu noktada bir de şöyle bir soruya yanıt aramalıyız: Psikolojinin kötüye kullanılma gizilgücüne karşı kendimizi korumak için ne yapabiliriz? Bu soruya yanıt olarak şunlar akla geliyor: Sürekli, yeni bilgilere açık olabiliriz. Bilinçli olarak çok okuyabilir ve tartışabiliriz. Örneğin, bilinçdışı güdülenmeler konusunu iyi bilen bir kişi, cinsel çatışmayı ya da kaygıyı sömüren reklamlara aldırmayacaktır. Psikologların büyük çoğunluğu, psikolojik bilgilerini kişilere ve gruplara aktarma yeteneğine sahip oldukları kadar da buna isteklidirler. Psikoloğun amacı, kendisinin ve ailesinin de içinde yaşayacağı daha iyi bir dünyanın oluşturulmasına katkı yapmaktır. Bu konuda karamsar olmamak için nedenlerimiz vardır: Bilimsel konuları okuyup dinleyen ve anlayanların sayısı her gün artıyor. Daha çok sayıda insan öğrenim yapıyor. Kişiler arası iletişim gelişiyor. Bütün bunlar, bizim, geleceğe umutla bakmamızın güvenceleridir.