MHP’nin Kuruluşu ve Ülkücü Hareket’in Ortaya Çıkışı

MHP’nin kuruluşu, Ülkücü Hareket’in ortaya çıkışı, Alparslan Türkeş, Dokuz Işık ve MHP’nin fikri temelleri üzerine.

Radikal veya etnisist/özcü Türk milliyetçiliği, CKMP‘nin (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) 1965’te Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının yönetimine geçmesiyle birlikte müstakil bir politik hareket/parti olma mecrasına girmiştir. CKMP 1969’daki kongresinde MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) adını aldı. 1968’de kurulmaya başlayan Ülkü Ocakları da CKMP/MHP’nin gençlik örgütü olarak işlev gördü. Hem ideolojik açıdan hem de şiddete dayalı eylemciliğiyle daha radikal, militan bir odak olan Ülkü Ocakları, aynı zamanda radikal milliyetçi akımın 1950’lerde başlayan, popülerleşme, üniversiteli-aydın muhitinin dışına yayılma ve özellikle taşraya nüfuz etme potansiyelini geliştirmiştir. Kökü 1940’ların Türkçülüğüne kadar uzanan etnisist/özcü veya ırkçı milliyetçi akım, 1960’ların sonundan itibaren “ülkücü” ismiyle tescil edilmiştir.

MHP ve ülkücü hareketin 1980’lere dek uzanan fikri-ideolojik seyrini şöyle toparlayabiliriz: 1965-71 döneminde, Türkçü köklerin etkisi belirgindi. Bunun yanısıra, özellikle parti/hareketin ritüel ve sembol levazımatı açısından, faşist/Nazist ilhamlar hayli güçlüydü. Kendisini “toplumcu-milliyetçi” olarak adlandıran bir çizgi, -bir yanıyla yine faşist/Nazist ilhamla bağlantılı olarak- kuvvetli bir anti-kapitalist ve “sosyalizan” söylem geliştirmekteydi. Bu eğilimler, gerek kutsal bir kavram olarak Devlet fikriyle gerekse reel devletle güçlü biçimde özdeşleşen antikomünist mücadele misyonunun şemsiyesi altındaydı. 1969’da partinin MHP adını aldığı Adana kongresinden başlayarak “toplumcu-milliyetçi” ve “Türkçü” ideolojik eğilimler tasfiye edilmeye başlandı. (Nitekim Nihal Atsız 1972’de Türkiye’de Türkçülüğün halen siyasileşemediğini, hiçbir partinin Türkçü olmadığını yazmıştır.)

Alparslan Türkeş

1970’lerde partinin/hareketin antikomünist seferberliği gitgide şiddetlendi ve ideolojik biçimlenmeyi de bu iç savaş ortamı belirledi. Bu dönemde mayalanan önemli bir değişim, İslami duyarlılığın ve ideolojik motiflerin kuvvetlenmesidir. Bunda, özellikle kitleselleşen Ülkü Ocakları‘nın taşralı muhafazakar tabandan harekete/partiye taşıdığı muhafazakar hassasiyetlerin etkisi vardır. (Ülkücüler, 1980’lerde, olağanlaşan ölümlere tahammül için manevi kaynak olarak dine yönelişin güçlendiği yorumunu yapmışlardır.) 1970’lerin sonlarında, MHP’nin Türkeş’te temsil olunan üst yönetiminin devlet politikalarına sadık meşruiyetçi çizgisi ile, Ülkü Ocakları’nın radikalizmi arasındaki açı da büyümüş; Türkeş’in Atatürkçü referans çerçevesi ile güçlenen İslami motifler, Türkeş’in sistemi sorgulamaması ile ülkücü antikapitalist söylem arasında ve kutsal devlet fikrine bağlılık ile yozlaşmış görülen reel devlet aygıtına reaksiyon arasındaki gerginlik büyümüştür. (Ülkücülerin bu dönemdeki sloganlarından “yıkılsın düzen, yaşasın devlet”, bu gerginliğin iyi bir özetidir.)

Sadece dönemin özelliklerinin değil, doktriner yaklaşımın baskınlığının da, sözkonusu kesitte MHP ve ülkücü harekette fikri ve ideolojik üretimi massettiği söylenmelidir. MHP’nin “Lider-Teşkilat-Doktrin” şiarı, fikri-ideolojik mesaiyi tamamen bu otoriter kutsal üçleme içinde işlevselleştirir, kalıplaştırır. Alparslan Türkeş daima “çağımızın bir fikirler -ya da ideolojiler- savaşı” olduğunu vurgulamış ve “Dokuz Işık” doktrinini bu savaşta kullanılacak bir “silah” olarak tanımlamıştır. Kurucu ve lider (“başbuğ”) olarak tartışılmaz bir otoriteye sahip olan Türkeş, bizzat bir figür olarak, denebilir ki programı, ideolojiyi de ikame eden bir işlev görmüştür – fikrin ve “söz”ün yerini sembollerin tutması, yine faşizan bir hususiyettir.

Türkeş’in temel politik metni olan ve “tamamen yerli ve milli doktrin” diye takdim edilen Dokuz Işık‘ı, öncelikle politik ilmihal biçimi ve üslûbuyla, bunun yanısıra içeriğiyle, CHP’nin ve Tek-Parti döneminde resmi ideolojinin 6 Ok’unu anıştırır. (9 sayısının esprisi, bu rakamın eski Türklerde kutlu ve uğurlu sayılmasıdır.) Dokuz Işık, Kemalizmin ilkeleri olarak vaz’edilegelen politik-ideolojik vasatın, yer yer milliyetçi-muhafazakar ama esas olarak etnisist/özcü bir anlayışla aşılanmış bir tekrarından ibarettir.  “Milliyetçiliğin”, açımlamasının “Türkçülük” olduğu belirtilerek ve önce “Ülkücülük” sonra “Ahlakçılık” (“Türk ahlakı”) ilkesiyle pekiştirilerek, birincil ve asli ilke olduğu vurgulanmıştır. (Gerek Dokuz Işık’ta gerekse Türkeş’in 1975’teki -birazdan değineceğimiz- Temel Görüşler metninde, “esir Türkleri kurtarmak”, “Türkiye’nin tehlikeye sokulmaması” şartıyla asla vazgeçilmemesi gereken bir milli hedef olarak geçer.). “İlimcilik”, “Endüstricilik ve Teknikçilik”, “Gelişmecilik ve Halkçılık”, “Köycülük”, keza “Hürriyetçilik” ilkeleri, modernleşme ve kalkınma programına verilen ağırlığı gösterir. “Toplumculuk” ve “Köycülük” ilkeleri, korporatist-solidarist bir toplum modeli tasavvurunu yansıtır. Türkeş, Temel Görüşler kitabında bu “milli doktrin”i, Türkiye’nin politik gündemiyle ve “davalarıyla” bağlantılı olarak açımlamıştır. Bu metinde, MHP’nin 1970’lerdeki politikasına uygun biçimde, “güçlü devlet-güçlü iktidar” talebi öne çıkar. Türklerin tarihi “teşkilatçı millet” ve “asker millet” karakteri vurgulanarak, kuvvetli, “adil ve hızlı icra”yı sağlayacak kuvvetli başkanlık (“tek başkan”) sistemine (ve “seçkin idareci kadrosu”na), dayalı, faşizan-korporatist bir “demokratik milliyetçi devlet” rejimi önerilir. (“Türk Töresi’nde her Türk’ün toplum içindeki yeri, sırası ve vazifeleri belirli kaidelerle tespit edilmiştir.”) Bu metinde, “yabancılaşma”dan ve “yabancı etkisi”nden kurtulma, bir temel ilke olarak vurgulanır. Örneğin önerilen rejim modeliyle erişilecek “milli demokrasi”, yabancı demokrasi anlayışlarından uzaklaşmayı sağlayacaktır ve esas itibarıyla bu yönüyle iyidir. (Milli demokraside, “Türk milletine zararlı olacak faaliyetlere hürriyet tanınmayacak”tır.) Bu milli rejim, yine yabancı sistemler olarak reddedilen sosyalizm ve kapitalizme karşı bir “üçüncü yol” alternatifi olarak sunulmaktadır.

Dokuz Işık Alparslan Türkeş

Türkeş’in dine yaklaşımı, dini devlet kontrolünde yeniden düzenlemeye ve millileştirmeye çalışan Kemalist laikliği milliyetçi-muhafazakar ideolojiyle sentezleyen yaklaşıma yakındır. Dokuz Işık’ta İslam ya da Müslümanlık kelimesi geçmez. Dini motivasyonun MHP ve ülkücü harekette ağırlık kazandığı 1970’ler ve 1980’lerde de Müslümanlığı -İslamı değil!- milletin manevi güç kaynakları arasında sayarak işlevselleştirmiş ve dini münhasıran Türk Müslümanlığı ya da bileşik Müslüman-Türk kimliği çerçevesinde düşünmüştür.

MHP’nin ve ülkücü hareketin oluşum döneminde, Türkeş’in yanısıra ağırlığı olan ideolog, Dündar Taşer’dir. Taşer’in erken ölümünün (1972), bu camiadaki ideolojik gelişmeye ket vurduğu tartışılmıştır. Erol Güngör, Dündar Taşer’e milliyetçi hareket içinde Mustafa Kemal rolünü yükleyecek kadar ileri gider. 27 Mayıs darbesinde Türkeş’in yoldaşı olan Taşer’e atfedilen konum, güçlü ve militanca natıkasının gençlik üzerindeki etkisi yanında, “Osmanlılığa” verdiği öneme ve -Türkeş’te olmayan- milli popülizmine bağlanabilir. O, “Osmanlı kudreti”ni ve bu kudret altında “fena fi’d-devle”yi (devlette fanileşme, erime) yüceltir. “Osmanlı’nın eşkıyasında bile büyük bir devlet şuuru vardır”. Erol Güngör’ün “Türklüğün cevheri” gibi anlatacağı “Osmanlılık”, bu güç/kudret ve devlet algısı, “emperyal ufuk”, onda coşkulu bir ütopizm kaynağıdır. Türk-olmayanlar, azınlıklara “Milli Hareket”in muamele tarzına dair serdettiği “Türk’e zarar vermeyene müsamaha, Türk’e fayda vereni himaye” gibi düsturlar, bu Osmanlıcı emperyal romantizmin izini taşır. Keza “milletimizin en bariz vasfı” olan “nizam fikri”nin “siyasi hürriyetler uygulanmaya başladığından beri yıprana yıprana tükenişi”ne yanarken başvurduğu ibretlik kıyas, Osmanlı hanedanının “Nizam-ı Alem” için kendi öz evlatlarının katline rıza göstermesidir. Bu Osmanlı ve “büyük devlet” ma’şeri (ortak, topluluğa ait) şuurunun ve “milli iman” olarak “İlay-ı Kelimetullah”ın (hak sözü bütün dünyaya yayma davası) damgasını vurduğu “milli telaki”yi Türk milliyetçiliğini biricik kılan bir hususiyet olarak tasvir eder. Böylelikle aynı zamanda, Türk milliyetçiliğinin “yaşayan”, organik karakterini vurgular – milli popülizmin belirginleştiği bir moment budur. Bir diğer moment, komünistleri/solcuları, “gayrı Türk olma şuuru taşıyan”, halktan kopuk, her türlü konforun keyfini süren ve “analarının iffetinden mesuliyet taşımayan” bir yozlaşmış kozmopolit zengin çocukları güruhu olarak tasvir ederek sürdürdüğü faşizan karalama edebiyatında kendini gösterir. Dündar Taşer’in, sonradan mitleştirilen ifadesiyle “ipeğe sarılmış çelik” diye hitap ettiği ülkücü gençliğin -“bozkurtlar…komandolar”- antikomünist mücadelesini milli unsurların gayrımilli unsurlara karşı “milli beka mücadelesi”, “bitaraf olanın bertaraf olacağı”, “kesin neticeli bir savaş” olarak tanımlamış; “müfrit milliyetçilik” tabirini, “millet için ölmek ve öldürmenin mükellefiyet olduğunu; ölümden öte bir ifrat olmayacağını” söyleyerek reddetmiştir.

1970’li yıllarda MHP ve ülkücü hareket çevresindeki yoğunlaşan yayın ve düşünce faaliyetinin de doktrinin pekiştirilmesine hizmet ettiğini tekrarlayalım. En uzun ömürlü yayınlardan, “Ey Türk kendine dön” lejantıyla çıkan haftalık Devlet gazetesi (1969-1979), MHP’nin antikomünist misyon üzerinden devletle özdeşleşme stratejisinin en belirgin adresiydi. Devlet adı, “tarih boyunca Türklüğün yaşama gücünü ve üstün vasıflarını en iyi şekilde belirten yüce mefhum olduğu için” seçilmişti. Söz konusu özdeşleşme 12 Mart ve sonrasında iyice belirgindir. Devlet yazarı İlteriş Metin, 1972’de “Türk ordusunun Ülkü Ocakları için adeta bir sevgili olduğunu” yazmış, gazetenin Haziran 1973’teki başyazısında “Türk devletini yıkmak iseyenlere karşı cansiparane mücadele eden ülkücülerin bu görevini 12 Mart’ta şanlı Türk ordusunun aldığı” belirtilmiştir. Dev-Genç ve THKP-C davalarının iddianameleri Devlet’te “Türk milletinin hislerine ve ruhuna tercüman olan, Türk siyasi tarihinin sayfalarına altın harflerle yazılacak” metinler olarak anılmıştır. Dündar Taşer’in teşvikiyle ve Erol Güngör’ün katkısıyla, “Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” şiarı ile çıkan Töre dergisi (kurucusu: Halide Nusret Zorlutuna), daha uzun ömürlü olmuştur (1971-1985) ve “fikir dergisi” kimliği ile hem “doktrin”i zenginleştirmeye, hem de MHP fikriyatıyla sağ çevreler arasındaki bağı kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Daha kısa ömürlü Bozkurt ve Ocak dergileri ise, daha çok ülkücü gençliğe hitap eden ajitasyon yayınları niteliğindedir.

70’lerin MHP doktrinologları arasında özgün figürler tespit etmek yersizdir. “Doktrin”i, özel bir üslûp da geliştirmeden, “ilmi” bir izlenim vermeye gayret ederek yineleyen “müfredat” içinde öne çıkan yazarlar, Necmeddin Hacıeminoğlu, Kurt Karaca ve Ayhan Tuğcugil’dir. Necmeddin Hacıeminoğlu, Devlet gazetesinin aktarılan devletçi çizgisinin temsilcilerindendir. Ülkücü okuma listesinin demirbaşlarından olan, Kurt Karaca’nın (ki Prof. Fikret Eren’in müstear adıdır) Milliyetçi Türkiye’si, radikal-faşizan içeriği takviye edilmiş bir Dokuz Işık tefsiridir. Aslında 1970’lerin başında terkedilmiş olan “milliyetçi toplumcu düzen” formülünü ihya eder; milliyetçiliğin tek geçerli -ideoloji olmanın ötesinde- norm kabul edildiği, ferdiyetin millet varlığında eridiği, tek ve mecburi sendikacılığın olduğu bu düzene “organik”, “özcü”-muhafazakar bir devrimle ulaşılacağını söyler. Ayhan Tuğcugil’in Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi, tam “ideoloji el kitabı” mantığıyla hazırlanmış ve bir hayli yayılmıştır. “Hissi milliyetçilik” ile “bilimsel milliyetçilik” arasında, uygulama/pratik için yol gösteren ideoloji kademesini ikmal etme iddiasındadır; “tarih milletler mücadelesidir” tezinin yanısıra Türkeş’in “fikir sistemleri savaşı” motifini yineleyerek, “ideolojik donanım”ın önemini kavratmaya çalışır. Bu çerçevede, eski milliyetçiler kuşağından Galip Erdem’in, MHP’ye yöneltilen politik suçlamalara (ırkçılık, faşizm vb.) karşı yaptığı derleme ve polemikler de anılabilir.

Daha “teknik” konularda, Orhan Türkdoğan’ın sosyoloji çalışmaları dikkat çeker. Türk Tarihinin Sosyolojisi ile, milli kültürün cevherinin ezeli-ebedi sürekliliği izleğine sosyolojik bir veçhe kazandırmaya çalışmıştır. “Milliyetçi-toplumcu kalkınma” formülü altında muhafazakar (Japon) modeli modernleşmeyi savunur. Türkdoğan, gecekondulaşma, kitle kültürünün gelişmesi, “anarşi ve terör” konularını işleyerek, Türkiye’nin içinde bulunduğu manevi-sosyal boşluğa yoğunlaşır. (MHP’nin yarı-resmi yayın organı niteliğindeki günlük Hergün gazetesi yazarı -ve parti yöneticisi- Taha Akyol da daha çok komünizm tehdidine hasrettiği günlük yazılarında, Türkiye’nin içinde bulunduğu hızlı sosyal değişme ve sanayileşme sürecinin getirdiği sorunlarla ilgili hamaset-dışı değerlendirmelerde bulunabilmiştir. Türkdoğan’ı -ki araştırmayı, yazmayı hala (artırarak) sürdürmektedir-, 70’lerde ve 80’lerde öne çıkan milliyetçi sosyologlardan ayırdeden özelliğinin, son derece eklektik ve analitik açıdan zayıf olmasına karşılık, hamaratlığı, merakı ve literatüre açıklığı olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin laiklikten insan haklarına bütün insanlık değerlerini Türk manevi değerlerine özgüleyen Amiran Kurtkan (Bilgiseven) ya da zayıf bir Erol Güngör taklidi olduğunu söyleyebileceğimiz Mustafa Erkal’da, böyle bir özgünlük de bulunmaz. Yine teknik bir saha olarak ekonomide, MHP yöneticisi Agah Oktay Güner, teknik bilgi ve donanım sahibi kadroların ender olduğu camiada, üstelik ekonomi gibi giderek sihirli bir önem kazanan bir alanda, otorite izlenimi veren bir uzman kimliği ve itibarı kazanmıştı. Verim Ekonomisi ve İsraf Ekonomisi kitapları, kapitalizmle sosyalizm arasında bir üçüncü yol gösterme iddiasını ortaya koyan istatistik ve teknik malûmat yığınlarıdır; eninde sonunda, “doktrin”in ve “Milli Devlet, Güçlü İktidar” hedefinin tekrarlanmasına dayanırlar.

Ele aldığımız kesitte ideolojik-doktriner (yeniden-)üretim içinde ağırlıklı bir sektör olarak ajitasyon edebiyatına da değinmek gerekir. MHP’nin “Eğitimciler” grubunun önde gelen figürlerinden Namık Kemal Zeybek’in Ülkü Yolu broşürü, bu edebiyatın yarı-resmi hüviyet atfedebileceğimiz bir unsurudur. Hamasete dayanan, “doktrin”in ve ülkücü hareketin devraldığı, esinlendiği ideolojik birikimin bir vulgerizasyonu niteliğini taşıyan bu broşürde, “ülkücülüğün” üstün, seçkin bir kimlik olarak yüceltilmesi ağırlıklı yer tutar. “Türk kahramanlığının, bahadırlığının, cesaretin” imgesi “alplik” ile insanın İslami anlamda olgunluk mertebesi olan “erenliği” birleştiren “alperenlik”; ülkücülerin kuşanacağı bir “rütbe” olarak telkin edilir. Daha çarpıcı bir ajitasyon materyali, Necdet Sevinç’in Ülkücüye Notlar’ıdır. Tam anlamıyla bir mücadele/savaş talimnamesi karakteri taşıyan bu kitapçıkta, faşist ilham çok belirgindir. Propaganda, toplantı ve gösteri taktikleri aktarılır; leitmotiv, hedefe ulaşmak için her yolun geçerli olduğudur. Söylemin merkezinde, mutlak disiplin ve itaat isteyen, “toplum hayatının her sektörüne uzanan bir hiyerarşi kuran” örgüt mitosu yer alır (“herşey teşkilat içindir”). Atsızvari bir yalınlık ve sertlikle, aslolanın aklilik değil inanç (dini anlamda iman değil!) ve kahramanlık olduğunun altı çizilir.