İçgüdü Nedir? Cinsel İçgüdü ve Ölüm İçgüdüsü Üzerine

İçgüdü nedir? İçgüdüler

İçgüdü nedir? Freud’un içgüdü kuramı, cinsellik ve ölüm içgüdüsünün, korku ve kaygıların, engellenme ve çatışmanın insanlığı nasıl yönlendirdiğini ilgiyle okuyacaksınız.

İçgüdü kuramı, Freud’un geliştirdiği altı kuramdan biridir. Freud’a göre İçgüdü, doğuştan getirilen ve insanı her türlü etkinliğe yönelten bir enerji, sürekli olarak doyumu amaçlayan bir dürtüdür. Doyum ise, duyulan gereksinimin yarattığı gerginliği ya da acıyı belli bir enerji kullanımı ile gidererek bozulmuş olan dengeyi yeniden kurup haz duymaktır. Bu amaca, istenen nesne elde edilerek ya da bir nesne aracılığı ile ulaşılıyor.

İçgüdüler, Cinsel İçgüdüler, Ölüm İçgüdüsü, Kaygılar, Korkular

Kaynaklarına göre içgüdüler iki grupta toplanıyor. Birinci grup açlık, susuzluk, solunum, işeme, dışkılama, uyku, etkinlik gibi bedensel gereksinimleri içeriyor. Bu içgüdülerin her birinin, bedende oluşum ve doyum bölgesi vardır. Kimi bedensel gereksinimlerin yarattığı değişimler, geciktirilemeyen duyular oluşturuyor. Bu duyular, insanı belirli bir eyleme itiyor. O eylemin gerçekleştirilmesiyle, bedende beliren değişim ortadan kaldırılarak, rahatlama ve haz sağlanıyor. Örneğin, işeme ve dışkılama gereksinimi böyledir. İkinci grubu ise, Freud’un ortaya koyduğu ve incelediği içgüdüler oluşturuyor. Bunlar yaşam içgüdüsü (öbür adlarıyla libido, cinsel içgüdü, eros) ile ölüm içgüdüsünden (thanatos’tan) oluşuyor. Haz veren, haşlanım sağlayan her türlü nesne ya da uyarana yönelme yaşam içgüdüsünün; türlü biçimlerdeki saldırganlıklar, yıkıcı davranışlar da ölüm içgüdüsünün türevleri olarak ortaya çıkıyor. İçgüdüler, engellendikleri ve benlikçe bastırıldıkları için çoğu kez, oldukları gibi ortaya çıkamıyor; bu yüzden kılık, amaç ve nesne değiştirerek bilince ulaşmanın yolunu arıyor.

Freud’a göre çocukların belli davranışları, cinsel içgüdüye dayanıyor. Bunun birkaç nedeni vardır. Bunlardan birincisi, insanın geleceğinin, çocukluğunun toprağında yeşermesidir. Örneğin, yirmi iki yaşındaki koşucu, bir yaşında iken emekliyordu. Ünlü yazar, bir zamanlar, anlamsız sesler çıkarıyordu. Üç evlat yetiştirmiş anne babanın da yıllar önce, çocuksu cinsel istek ve eğilimleri vardı. Çocuk, bütünüyle büyüyüp gelişince yetişkin bir insan durumuna geliyor; kendini yetişkinlere özgü devinimlerin; konuşma, yazma etkinliklerinin ve cinsel yaşamın içinde buluyor. İkincisi, cinsel gelişim, bedendeki kimyasal değişim özellikleriyle ilişkili olarak gerçekleşiyor. Bu kimyasal değişiklikler, kişiyi cinsel davranışlara iten cinsel (erojen) bölgeleri uyarıyor ve insanı o bölgede kimi cinsel eylemlere geçmeye yöneltiyor. Çocukluktaki bu basit cinsel süreçler, zamanla karmaşık, zengin ve olgun bir bütünlük kazanıyor.

Freud’un cinsel içgüdüyü öne çıkarmasına ve insan davranışlarının pek çoğunu bu içgüdüye bağlamasına, dün olduğu gibi bugün de karşı çıkanlar vardır. Böyle olmakla birlikte daha önce, cinsellikle ilişkisi olmadığı sanılan birçok tutum ve davranışın cinsel içgüdü ile ilişkili olduğunu Freud’un açıkladığı da bir gerçektir. Örneğin, birçok ruhsal bunalımın dayandığı cinsel nedenleri ve çocuk cinselliğini Freud ortaya çıkarmıştır. Freud’un libido kuramı, çok eleştirilmekle birlikte, saldırganlık (ölüm içgüdüsü) kuramına göre daha çok tutunmuştur. Olumsuz eleştirilerin birçoğuna, cinsellik teriminin dar anlamıyla ele alınması yol açmıştır. Oysa Freud, “cinsel içgüdü” terimiyle “haz veren herhangi bir nesne ya da uyarana yönelme” anlamını dile getiriyordu. Buna göre, “sevilen, hoşlanılan her nesne ve uyaranın cinsel niteliği vardır.”

Libido, oldukça karmaşık dürtü öğelerinden oluşuyor. Her dürtü öğesi, örneğin ağzcıl, dışkıl, genital bölgelerin her biri, kendi kaynağının özelliğini taşıyor. Ölüm İçgüdüsü: İnsanın başkalarını bile bile incitmesi, başkalarının canına kıyması; Nazi kamplarında tüyleri diken diken eden insan kıyımı, arenalardaki boğa güreşleri, boks maçları, Freud’u ölüm içgüdüsünün varlığını düşünmeye yöneltiyor. Ayrıca meşrulaştırılan avcılığa, kişinin sevdiğini çimdiklemesine, ısırmasına, elezerliğine (sadistliğine), özezerliğine (mazoşistliğine) bakarak, onda saldırgan içgüdülerin (ölüm içgüdüsünün) varlığını ileri sürüyor. Freud’a göre kıskançlık, kin, nefret, elezerlik gibi türevleri olan ölüm içgüdüsünün, cinsel içgüdüden ayrı bir kaynağı ve amacı vardır. Saldırganlıkla cinsel içgüdü genellikle çatışıyor; kimi de kaynaşıyor. Freud’a göre bunların ikisi de doyum peşindedir. Bunlara bu doyumu benlik sağlıyor. Üstbenlik de doyumu onaylayan ya da yasaklayan dış dünyanın yasalarını temsil ediyor.

Uygunsuz cinsel istekler, benlik için ne kadar tehlikeli görünüyorsa, yersiz saldırılar, pişmanlık ve suçluluk duyguları da o kadar kaygı verici bulunuyor. Ölüm içgüdüsünün türevi olan saldırganlık içgüdüsünün açlık, susuzluk, solunum, işeme, dışkılama içgüdüleri ve cinsel içgüdü gibi bedende belli bir bölgesi yoktur. Örneğin, sevgimiz gibi öfkemizi de bedenimizin belirli bir parçası ile yansıtmıyoruz. İçgüdülerinin doğal bir beklentisi olan doyumu engellendiğinde insan, saldırgan tepkiler gösteriyor. Malını mülkünü, ülkesini, sınırlarını korumak, varlığını sürdürmek için savaşım veriyor. Daha da ileri giderek başkalarının evine, ülkesine yerleşmeye girişiyor; haklının hakkına el koyma haksızlığını gösteriyor. Hayvanların ise genellikle insanlar kadar saldırgan olmadıkları, birbirini insanlar kadar öldürmedikleri; insanların yaptığı gibi birbirinin evine, ülkesine yerleşmeye çalışmadıkları, kendi bölgeleriyle yetindikleri görülüyor.

Freud’a göre saldırgan, yıkıcı davranışları başlatan ölüm içgüdüsünün enerjisidir. Ne ki çağımız psikologlarının çoğu, bu görüşü reddediyor. Onlara göre saldırgan, yıkıcı dürtülerin ortaya çıkıp gelişmesine yol açan neden, engellenme ve çatışmalardır. Ölüm içgüdüsü eğer doğal bir dürtü olsaydı, her şeye karşın, dünyadaki onca barış yanlısı insan ve kurumların bu yoldaki bilinçli ve inançlı çabaları anlamını yitirirdi. Oysa, ağır da olsa, dünyada barışı kurma yolundaki bilinçlenme savaşımı, amacına doğru ilerliyor.

Engellenme: Engellenme (frustration), önüne geçme yüzünden dürtü boşalımı olmaması sonucu gerginliğin ortadan kalkmaması ve doyum amacının gerçekleşememesi durumudur. Engellenme nedeniyle organizmanın doyma gereksinimi giderilemediğinde, gereksinimin yarattığı gerilim sürüyor. Organizma, bu acı veren durumdan genellikle ya kaçınarak (ite bulaşacağına çalıyı dolaşarak) ya da engeli ortadan kaldırarak gerilimden kurtulmaya çalışıyor. Engellenmeyi ya içten ya da dıştan gelen etkenler yaratıyor. Bedensel güçsüzlükler, suçluluk duyguları, korkular, içselleştirilmiş yasaklar, içten gelen etkenlerdendir. Doğal ve toplumsal çevreden kaynaklanan doğal yıkımlar, çetin doğa koşulları, savaşlar, aşırı toplumsal yasaklar gibi engelleyiciler ise dıştan gelen etkenleri oluşturuyor. Bilinçli engellenmelerin yanı sıra, bir dizi de bilinçdışı engellenme söz konusudur. Ruhsal bozuklukların birçoğunun nedeni, çocukluktan gelen bilinçdışı engellenmelerdir. Örneğin, cinsel korku, fobi gibi nevrozların birçoğu, çocukluğun ilk yıllarındaki engellenme ya da çatışmalar nedeniyle bilinçdışına bastırılan dürtülerin daha sonra kılık değiştirerek ortaya çıkan; gerçek olay ya da nesneyle doğrudan ilişkisi olmayan sonuçlarıdır. Engellenmeye karşı ilk ve temel tepki, önleyicileri ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Kişi, engeli ortadan kaldırmak için engele saldırma, geri çekilme, dürtü nesnesini değiştirme ya da gerçek nesnelerin yerine düşsel nesneler yaratma yollarından birine başvuruyor. İnsanın doğuştan bu yana pek çok engelle karşılaşması, ona bu durumlara karşı dayanıklılık kazandırıyor. İnsan, gereksinimlerini doyurmak için kimi zaman beklemeyi; kimi zaman gereksinimlerinin giderilmesini ertelemeyi; kimilerinden vazgeçmeyi; gereksinim nesnelerini değiştirmeyi; kimi zaman da gereksinimlerini gidermek amacıyla saldırıya geçmeyi öğreniyor. Engellenmeye dayanma gücü ile benlik gücünün birbirine yakın anlam kazanmasının nedeni, kişinin bu süreçte edindiği dayanıklıktan yararlanarak uyum sağlama yollarını öğrenmiş olmasıdır.

Çatışma: Bir engelin bulunmadığı durumlarda ilkelbenlikten gelen dürtü, üstbenliğin izni, çevrenin uygunluğu ve benliğin etkinliği ile kişinin doyum nesnesini bulup boşalımı gerçekleştirerek doyuma (hazza) ulaşmasını sağlıyor. Engelli durumlarda ise kişi, ilkelbenliğinden gelen dürtüyü, üstbenliğinin baskısı karşısında benliğinin zayıf kalması; ayrıca uygunsuz çevre koşullarının (engellerin) varlığı yüzünden, amaçladığı doyuma ulaştırmayı başaramıyor. Dürtülerin sıklıkla engellenmesi, dürtü birikimine, gerginliğin artmasına ve hoşnutsuzluğa yol açıyor. Bunun sonucunda da saldırganlık dürtüleri güç kazanıyor. Bir saldırganlık dürtüsü engellenmeye çalışılırken, başka bir saldırganlık dürtüsü beliriyor ve böylece uyumsuzluk, artarak sürüyor. Ruhsal aygıtın üç yapısını oluşturan ilkelbenlik, benlik ve üstbenlik arasında ortaya çıkan bağdaşmazlık ya da uyuşmazlık, psikanaliz dilinde çatışma olarak adlandırılıyor. Örneğin, ilkelbenlik dürtülerinin doyum istemesi karşısında, benliğin bunu çevresel gerçeklere aykırı bulması ve yasakçı üstbenliğin de benliği tehdit etmesi (benliğe korku salması), bir çatışmaya yol açıyor. Benliğin engellemediği bir ilkelbenlik isteğini üstbenlik suçladığında, benlik ile üstbenlik arasında bir çatışma ortaya çıkıyor. Psikanalitik kuram, kaygıya yol açan çatışmaları, iç (ruhsal) çatışmalar olarak adlandırmıştır. Kişi, bilinçdışında oluşan bu çatışmaları ayırt edemiyor. Onun bilincinde olduğu, bu çatışmalar sonucunda beliren, gerginlik ve kaygıdır.

Freud’a göre ruhsal bozukluklar, çocukluk çağından kalma iç çatışmalardan ileri geliyor. Engellenme ve çatışmalar, benlikte olumsuz izler bırakıyor. Bunların şiddetli olanları ise, ruhsal sarsıntılara (travmalara) yol açıyor. Bunlar, benliğin gelişimini bozarak, saptırarak, yavaşlatarak durduruyor ve geriletiyor. Benliği, kaldıramayacağı ağırlıkta uyaranlar etkileyince ruhsal sarsıntılar ortaya çıkıyor. Örneğin, hem sevdiği kişiyle evlenmeyi hem de öğrenim yapmayı çok isteyen; ama bunlardan birini yeğlemek durumunda kalan; ancak, buna karar veremeyen bir genç için bu çatışma, bir ruhsal sarsıntı nedeni olabiliyor. Ruhsal sarsıntıların güçlü ya da zayıf oluşunu, organizmanın yapısı, gelişim çağı, içinde bulunulan toplumsal-ruhsal ortam belirliyor. Örneğin, anneyi yitirme, çocuk için ağır bir ruhsal sarsıntı nedeni olurken, yetişkin için yalnızca zor bir yaşantı özelliği taşıyor. Benliği zayıf kişiye ise günlük olağan kısıtlamalar bile sarsıcı bir etki yapıyor. Görüldüğü gibi, Freud’un önem verdiği konulardan biri de ruhsal yapılar, güçler, ilkeler ve bölümler arasındaki ikilikler ile bu ikiliklerden doğan çatışmalardır. Cinsel ve saldırgan içgüdüler, bu ikilik ilkesinin en belirgin örneğidir. Cinsel içgüdü (yaşam içgüdüsü), bağdaştırıcı, birleştirici, yapıcı bir işlev görüyor; yani, olumlu durumları belirliyor. Saldırgan içgüdü (ölüm içgüdüsünün türevi) ise, ayırıcı, bozucu, kırıcı, yıkıcı ve dağıtıcı işlevi ile ortaya çıkıyor; yani, olumsuz durumları simgeliyor. Melek ve şeytan, yaz ve kış, yaşam ve ölüm gibi ikilikler arasında değişmeyen tek şey, ikilerin birleşimi ve değişimidir.

Sanıldığının tersine, cinsel içgüdü, insanı çok kez cinsel ilişkiye; saldırgan içgüdü de öldürmeye güdülemiyor. Bunlar insanı; cinsel ilişkiyi, öldürmeyi de kapsayan tüm olumlu ve olumsuz eylemlere yöneltiyor. Örneğin, cinsel birleşmeye, bununla ilişkili öpme, koklama, dokunma, ısırma, sevişme gibi eylemler de eşlik ediyor. Türün yeryüzünde yaşamını sürdürmesini, bu içgüdünün varlığı ile ona boyun eğen organın varlığı sağlıyor. Alınmak istenen onca önleme karşın doğan milyonlarca çocuk, cinsel içgüdünün gücüne; tarih boyunca süren ve bitmek bilmeyen savaşlar, kırım, kıyım ve yıkımlar ise ölüm içgüdüsünün varlığına tanıklık ediyor. İnsan, bu içgüdülerin güdümüyle zaman zaman en vahşi, en ilkel bir canlı olarak varlık gösteriyor. Öte yandan en güzel ezgileri, en değerli bilimsel ve sanatsal yapıtları, en hızlı uçağı, en çabuk iyileştiren ilacı, etkili ve öldürücü silahı da bu içgüdülerin zorlamasıyla yine insan ortaya koyuyor.

Bireyin birbiriyle bağdaşmayan birden çok dürtü ya da dürtü nesnesi ile karşı karşıya kalması sonucu ortaya çıkan üç çatışma biçimi daha tanımlanmıştır. Korkudan ayrı, gerçek dışı tuhaf bir duygu da kaygı (anxiety, endişe, bunaltı) denen duygudur. Korku, gerçek bir tehlikenin varlığından kaynaklanıyor. Kaygı ise, ortada görünür bir tehlike yokken kişiyi boğucu bir sıkıntının, “Kötü, tehlikeli bir şey olacak.” duygusunun, dehşete düşüren, yoğun bir ruhsal acı veren bir korku kuşatması biçiminde ortaya çıkıyor. Örneğin, aslandan korkup kaçmak doğal ise de fındık faresinden korkmayı o kadar doğal sayamayız. Sürekli ev temizleyen, durmadan ellerini yıkayan, başkasının elini sıkamayan, uçağa binemeyen, pistte dans edemeyen, alttan alan, üstten alan, ezen, ezilen insanlar, o anda ya da sürekli olarak kaygı içindedirler. İçgüdüsel istekler, çocukluğun özellikle ilk yıllarında üstbenliğin yasakladığı zaman, yer ve biçimlerde bilince çıkmak isteyince benlikte bir çatışma yaşanıyor. Benlik, bu çatışmanın yarattığı kaygıdan kurtulmak, kendi uyumunu aksatmamak amacıyla ilk iş olarak, üstbenliğin de yardımıyla, gerçeklere ters düşen ilkelbenlik isteklerini bastırıyor ve yok biliyor. Çocuklukta, üstbenliğin benliği suçlaması nedeniyle benlikçe zararlı bulunarak bilinçdışına itilen içgüdüsel istekler, doyurulmamış, değişmemiş, canlı, dinamik ve tehlikeli bir yığın olarak orada duruyor. Bastırılmakla, kişiliğin bir parçası olmaktan çıkarılan bu istekler, her fırsatta bilince çıkmayı bekliyor. Kaygı, işte bu tehlikenin varlığını algılayan benliğin yaşadığı bu bilinçsiz duygunun adıdır. Bastırılan istekler, içten ya da dıştan gelebilecek önemsiz uyarılarla güçlendiklerinde, kimi zaman onları engelleyen karşıt enerjiyi (sansürü) aşmayı başararak bilince çıkıyor. Bunun gerçekleşmesi bir yana, böyle bir olasılık belirdiğinde bile, benlik bunu büyük bir tehlike olarak algılıyor; ilkelbenliğin birdenbire boşalımını durduramayacağı, görevini yapamayacağı korkusuna kapılıyor. Bu korku, benlikte, “İleride tehlike var!” duygusunu; yani, kaygıyı yaratıyor. Duyulan kaygının şiddeti, üstbenliğin sertliğine; kişinin, sorunları gerçekçi tepkilerden yararlanarak çözebilecek kadar güçlü bir benlik geliştirmiş olup olmamasına göre değişiyor. Karşılaşılan bu sorunları birçok kez gerçekçi çabalarla çözerek kaygıdan kurtulmayı ve ruhsal bütünlüğünü korumayı başaramayan benlik, bu amaçla birtakım savunma mekanizmaları geliştiriyor.

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir