İnsanın Sekiz Çağı

Erikson insanın sekiz çağı evresi

İnsanın Sekiz Çağı kuramında, psikanalizi benimsemiş olup ona yeni boyutlar kazandıran ve insan yaşamını doğumdan ölüme dek değerlendiren psikolog Erikson’a göre insan yaşamı, aşağıdaki gibi birbirini izleyen sekiz toplumsal-ruhsal gelişim evresinden oluşuyor. Bu sekiz evre ve bu evrelerin başlıca özellikleri şunlardır:

1) Temel Güvensizliğe Karşı Temel Güven Duygusunun Gelişimi

Yaşamın ilk bir yılını kapsayan bu evre, Freud’un ağızcıl dönemiyle örtüşüyor. Çocuk, doğduğu andan başlayarak toplumla bir alışveriş içine giriyor. Bu yaşta bebek, tümüyle bir alıcı yapıdadır ve annenin ilgisine, bakımına bağımlıdır. İç içe olan biyolojik ve ruhsal gereksinimleri karşılandığında haz; karşılanmadığında ise acı duyuyor. Karşılıklı işleyen bir bütünü oluşturan bu alıcı yapıya karşı annenin vericiliği, denge ve düzeni sağlıyor. Bunun sonucunda, bebeğin içinde bir iyi olma, kendini iyi duyumsama duygusu gelişiyor. Çocukta temel güven duygusunun çekirdeğini, işte annesinin kendini hep seveceğine, bırakmayacağına, isteyeceğine inanma duygusu oluşturuyor. Anne, farkına varmadan, toplumun gerçeklik varsayımlarını da bebeğe aktarıyor. Çocuk, sevgi içinde büyüme olanağı bulamaz ya da süreklilik, tutarlılık, aynılık göremezse, temel güvensizlik duygusu oluşturuyor. Temel güvensizlik, yoksun kalmışlık, bölünmüşlük ve itilmişlik duygularının güçlü bir bileşimi olarak ortaya çıkıyor.

2) Utanç ve Kuşkuya Karşı Bağımsızlık Duygusunun Gelişimi

Bu evre, Freud’un dışkıl dönem olarak adlandırdığı ve ikinci yaşı kapsayan, çocukta bağımsızlık duygusunun temellerinin atıldığı gelişim evresidir. İlk gelişim bunalımını atlatan çocuk, bu evrede istemli hareketleri yaptıran kas ve hareket sisteminin gelişimine koşut olarak örneğin, ayakta durmaya, yürümeye, istediğini almaya, atmaya, konuşmaya başlamakla bağımsızlık yolunda çabaya girişiyor. Büzgen kasları olgunlaşınca işeme ve dışkılama işlevlerini de denetliyor. Çocuk artık, tutma ve bırakmayı, isteğine göre gerçekleştiriyor. O, bu dönemde istemli hareketleri denetlemekten haz duymaya başlıyor. İsteme ya da istememe; yapma ya da yapmama gibi yeni bir yeteneğin gelişmesi, çocukta bu birbirine karşıt istek ve eğilimler arasında bir seçim yapabilme gücü olan bağımsızlık duygusunun gelişimi anlamını taşıyor. Bu sırada yetişkinler, tuvalet eğitimini gerçekleştirmek amacıyla çocuğu kısıtlamaya başlıyorlar. Tuvalet eğitimi, çocuğa kendi ürünlerini başkalarının isteğine göre tutmayı ya da bırakmayı öğretmeye çalışma biçiminde sürüyor. Bu karşıt iki eğilim arasında bir seçim yapabilme evresinde dış denetimin ve öğretilenlerin güven verici olması; çocuğun seçim yapma yetisini aşırı uçlara zorlamaması gerekiyor. Bu olmazsa, seçim, inatçı bir tutma ya da istenilmeyen yer ve zamanda öfkeyle bırakma tepkilerine yol açabiliyor. Bu tutabilme ya da bırakabilme, giderek toplumsal bir anlam taşıyan davranış örüntülerine dönüşerek genelleşiyor. Ya insanları, parayı, eşyayı, alışkanlıkları, sevgiyi tutmak, bunlara tutunmak ya da bunları bırakmak, bırakabilmek söz konusu oluyor. Tutma ve bırakmanın, toplumsal uyum için birçok olumlu yönlerinin yanı sıra, olumsuz yönleri de gelişebiliyor. Örneğin, tutmak; kin, yıkıcılık, saldırganlık yüklü kısıtlayıcı bir tutuculuk eğilimi ile kendini gösterebiliyor. Bırakmak ise, kırıcı, yıkıcı, yok edici eğilimler olarak ya da rahat bırakma ve boş verme biçiminde belirebiliyor. O nedenle anne babanın, tutum ve davranışlarıyla çocuğun seçim yapma yeteneğini, bağımsızlığını zedelememeye özen göstermesi; kesin ve tutarlı davranması gerekiyor. Kimi şeyleri, örneğin kakasını, çişini tutarak, uygun yer ve zamanda bırakmayı öğrenmekte olan çocuk ağır biçimde utandırıldığı, cezalandırıldığı zaman, onda utanç ve kuşkuculuk duyguları yerleşiyor. Bu ise seçim yapabilme ve istenç yeteneklerinin gelişimini engelliyor. Utanç, “Yer yarılsa da içine girsem.” isteği yaratıyor.

Suçlama, kimse izlemez ve üstbenliğin sesi dışında bir ses duymazken, kişinin yalnız başına duyduğu bir kötü olma duygusudur. Aşırı utandırılmanın, meydan okuyan bir utanmazlık tepkisine yol açma olasılığı da vardır. Kuşku da utanca çok yakın bir ruhsal durumdur; bir önü ve arkası olmanın bilinçliliği ile ilgilidir. Bedenin büzgenler ve kalçalar üstündeki saldırgan ve cinsel odaklanmanın yer aldığı arka yüzünü çocuk göremiyor; dahası, burayı, başkalarının istekleri yönlendirebiliyor. Bedenin bu kesimi, küçük varlığın, başkalarınca büyüsel bir biçimde yönetilebilecek karanlık alanıdır. Arka yüzünü yönlendirenler, çocuğun bağırsaklarından geçerken iyi olarak duyumsadığı ürünlerini kötü olarak niteleyebiliyorlar. Bu temel kuşku duygusu, yetişkin yaşlarda, ardındaki kişilerce arkasından tehdit edildiği biçimindeki gizli düşmanlıklara ilişkin kuruntusal (paranoyak) korkulara dönüşebiliyor. Bu durumda paranoyanın oluşumuna, yansıtma mekanizmasından çok, çocuğun başkalarınca aşırı denetlenmesi ve çocuğa, bağımsızlığına saldırıldığı duygusunun yaşatılmış olması neden oluyor. Onun için, utanç ve kuşkuya karşı bağımsızlık kazanmada belirleyici, sevgi ve kızgınlığın; işbirliği ve bencilliğin; kendini ortaya koyma özgürlüğü ve içinde tutmanın birbirine orantısıdır. Kalıcı bir olumlu düşünme ve gurur duygusu, benlik saygısını koruyan bir denetim ve istenç gücüyle yaratılıyor.

3) Suçluluk Duygusuna Karşı Girişim Duygusunun Gelişimi

Bu evre, Freud’un üretken dönem olarak adlandırdığı 3 -6 yaşları arasıyla örtüşüyor. Bu oyun çağında, çocuğun büyüme ve gelişim mucizesinin merak ve girişim duygusu ile bunun her yana dağılan belirtileri ortaya çıkıyor. Çocuk bu dönemde daha rahat, bilinçli, sevgi dolu ve etkindir. Girişim duygusu, daha önce kazandığı bağımsızlık duygusuna, etkin olma ve başarma uğruna bir görevi tasarlama ve üstlenme niteliğini katıyor. Başarılı olma, tüm yaşam savaşımları ve çabalarını kapsıyor. En küçük bir işi becermekten, en karmaşık bilimsel ya da sanatsal çalışmalara; en yoğun sevişme ve cinsel birleşmeye dek her etkinlikte bu iki sözcüğün içerdiği anlam geçerli oluyor. Girişimcilikte erkek çocukta ağırlık, üretken (fallik) dalıcı tutumlara; kızda ise, yakalama tutumlarına, saldırganca kapmaya ya da ılımlı biçimde kendini çekici kılma ve sevdirme tutumlarına yöneliktir. Çocuğun zihinsel ve devimsel güçleri arttıkça eylem alanı genişliyor; istek ve merakları artıyor. Cinsel ayrılıkları tanıdıkça, çocukta bu ayrılıklarla ilgili başka birçok şeyi bilme isteği güç kazanıyor. Çocuk, Oedipus karmaşasını, iğdişlik karmaşasını ve yasak aşkı da bu evrede algılıyor ve kavrıyor. Çocukta törel sorumluluk duygusu, zamanla gelişiyor. Çocuğun cinsel konulara ilgi göstermesi, tükenmeyen öğrenme merakı; anne, baba yerine geçmeye özenmesi ve bu yöndeki amaçları, onun girişim duygularına öncülük eden etkenlerdir. Çocuğu bu evrede bekleyen ana tehlike, suçluluk duygusudur. Çocuksu istek ve eylemleri, atılımları, soruları, cinsel ilgileri nedeniyle sıklıkla korkutulan, cezalandırılan çocuk, ağır bir suçluluk duygusu geliştiriyor. Bu duyguyu, bu dönemin başlarında oluşmaya başlayan ve ilkel, katı, acımasız olan üstbenlik yaratıyor. Bu nitelikteki bir üstbenliğin denetimine giren çocuk, aşırı uysal, ürkek ve girişim duygusundan yoksun olarak büyüyor ve yaşıyor. Gelecekte küçük bir işe, yalın bir sevişmeye başlamak bile, bu kişiye çok güç geliyor. Ceza korkusu ve suçluluk duygusu, onun girişim ve becerme gücünü kısıtlıyor. Kısıtlanma ve suçluluk duyguları, bu insanları edilgin, bağımlı ve ürkek davranmaya zorluyor. Bunlar, kimi de histerik tepkiler gösteriyor, cinsel güçsüzlükler ve yetersizlik duyguları yaşıyorlar. Ağır geleneksel, toplumsal ve politik baskılar yüzünden, bu kişilerde belirgin bir toplumsal girişim eksikliği de görülüyor.

4) Yetersizlik Duygusuna Karşı Çalışma ve Yapıcılık Duygularının Gelişimi

Yaklaşık 7-11 yaşlarını kapsayan bu evre, Freud’un gizil (latent) dönemini karşılıyor. Çocuk, bu aşamada, gerçek yaşama girmeye hazır gibidir. Ancak, gerçek yaşama girmeden önce, onun okul eğitiminden geçmesi gerekecektir. Okul öğrenimiyle, sınıflardaki öğrenim etkinlikleriyle birlikte ev, bahçe, tarla, orman gibi yerlerdeki öğrenim de söz konusudur. Çocuk, gerçek anne baba olmak için bu evrede, toplumun beklentilerine göre bir şeyler yapmayı öğreniyor, gerekli becerileri kazanıyor. Anne baba olabilmenin, önce çalışma ve yapıcılıkla kendine bir yer edinmeyi gerektirdiğini kavrıyor. Okul çocuğu olarak o, bu evrede benlik sınırları içine giren araç gereçleri kullanma becerilerini kazanmaya hazırdır. Her toplum, çocukları bu gelişim evresinde düzenli ve tutarlı bir eğitimden geçirmeye çalışıyor. Bu dönemde çocuğun yaşayabileceği tehlike, yetersizlik ve aşağılık duygusudur. Olanaksızlıklar nedeniyle umudunu yitiren çocuk, öğrenim dünyasını benimseyemiyor; sahip olduğu beceri, girişim duygusu ve öğrenme yeteneğinin yetersizliğine inanıyor. Bu olumsuz inanç da onun aile içi bağımlılığa dönmesine yol açıyor. Çocuğun bu duruma düşmemesi için, toplum, teknolojisi içinde belli bir yeri olan rolleri (kimlikleri), çocuğa anlamlı gelecek biçime sokmalıdır. Toplumda geçerli olan araçların, çocuk zihninde anlam kazanmasına önem vermelidir. Bu aşamadaki bir tehlike de çocuğun, öğretilenleri olduğu gibi almakla yetinmesi, bunların dışına çıkmaması ve görüş alanını daraltmasıdır. Bir kişi, işini biricik yükümlülüğü; işe yaramayı da değerliliğinin tek ölçütü olarak görüyorsa o kişi, kendini, sömürme konumundakilerin uydusu, düşüncesiz bir kölesi yapmış demektir.

5) Kimlik Karmaşasına Karşı Kimlik Duygusunun Gelişimi

Bu aşama, 12-20 yaşları arasındaki ergenlik (adolescence) ve gençlik (youth) dönemidir. Bu dönemde, ilk çocukluk dönemindekine yakın hızda bir bedensel büyüme ve cinsel olgunlaşma sürdüğü için, daha önceki aynılık ve süreklilikler, yeniden sorgulanıyor. Yetişkin görevleriyle yüz yüze gelen ergen ve genç, bu görevlerden başka iki sorunu daha çözmek durumunda kalıyor. Bunlardan biri, kendini ne olarak gördüğü ile başkalarının gözünde ne olduğunu karşılaştırmak; edindiği kimlik ve becerileri, günün meslek örneklerine nasıl bağlayacağını belirlemektir. İkincisi ise, yeni bir aynılık ve süreklilik duygusu arayışı içinde, önceki savaşımlarından birçoğunu yeniden vermektir. Kimlik arayışında yaşıt gruplar ve grup önderleri, genç için büyük bir önem taşıyor. Onlarla özdeşleşmeler, kimlik yitimi noktasına bile varabiliyor. Grup üyeleri, aynı duygu ve düşünceleri taşıyorlar. Dahası, aynı kişilere düşman oluyorlar. 14-15 yaşlarında, bir ölçüde cinsellik içermeyen aşklar yaşanıyor. Ergenlik aşkları, bir yere dek, kendi kimliğini tanıma çabalarıdır. Ergenlik aşklarının çok kez konuşmalarla geçme nedeni budur. Bu evrenin ikinci yarısını oluşturan 17-20 yaşları arasındaki ergenler ise, kendi değerlerini bulmaya ve benimsemeye, anne babadan bağımsız davranmaya; kısacası, kendi kimlik bütünlüğünü oluşturmaya önem veriyorlar. Temel güven duygusu tam gelişmemiş olan genç, bu dönemde, güven duyabileceği insanları, sığınacağı, dini, ülküyü, dünya görüşünü arama çabasına düşüyor. Bağımsızlık duygusu gelişmiş olan genç ise bir yandan bağımsız karar verme fırsatları kolluyor, öte yandan da kendi bağımsızlığından kuşkuya düşebileceği işlere girişip zorlanmaktan korkuyor. İş ve meslek seçme, bu yaşlarda önem kazanıyor. Onu en çok, gelecek belirsizliği ve meslek ülküsünü benimseyememek tedirgin ediyor. Çok önem kazanan bir başka şey de yeni değerler bulmak ve onları benimsemek oluyor. Bu evrede genç, hem bulduğu değerleri korumak hem de her şeyi yenilemek, yaşarlığını yitirmiş olanları kökten düzeltmek için devrim yapmaktan; dahası, bu uğurda yaşamını duraksamadan ortaya koymaktan çekinmiyor. Benliği bütünleştirme yeteneğinin kişiliğe yerleşmesi demek olan kimlik duygusu, şimdi gelişiyor ve toplumsal anlamlar kazanıyor.

Genç, bu dönemde “Ben kimim?”, “Ben neyim?” sorularına daha açık yanıtlar verebiliyor; kendini kabul ediyor. Böylece kişiliğini cinsel, toplumsal ve mesleksel yönden tamamlıyor. Bu evrede karşılaşılabilecek en büyük tehlike, kimlik karmaşasıdır. Bu, kendini bulamama, kendi olamama biçimindeki ağır kimlik sorununun varlığıdır. Kimlik bunalımı ise, normal birçok gençte özellikle duygusal bağlılıklara girişildiğinde; iş, meslek seçimine karar verme sırasında; önemsenen yarışmalara girildiğinde ortaya çıkıyor. Kimlik karmaşası, geçici de olsa, kimlik bunalımının ağırlaşması sonucu, uyumun ağır biçimde bozulması olarak yaşanıyor. Kimi genç, bunu eğitimi, işi benimsemeyerek, dağınık bir yaşam sürdürerek; kimi de önceki yıllardan gelen kuşkuların etkisiyle cinsel kimlik karmaşası biçiminde yaşıyor. Cinsel kimlik, gencin biyolojik olarak sahip olduğu kadınlığı ya da erkekliği, ruhsal anlamda da benimsemesi ya da reddetmesiyle başlıyor. Erkekçe ya da kadınca rolleri reddetme biçimindeki terslik, ilerde kadın-erkek ilişkilerinde, anne baba sorumluluğu yüklenildiğinde türlü çatışmaların yaşanmasına yol açıyor. Kimlik karmaşası, zamanında ele alındığında giderilebilen bir sorundur. Genç, önceki evrelerle ilgili sağlıklı ve sağlıksız tüm gelişmeleri bu evrede bir kez daha değerlendirerek kimliğini biçimlendiriyor. Bağımsız ve olgun bir benlik gelişimini gerçekleştirebilen kişiler, elverişli kalıtsal ve çevresel koşulları yakalayabilenlerdir.

6) Yalnızlığa Karşı Yakınlaşma Duygusunun Gelişimi

21-34 yaşları arasında süren genç yetişkinlik evresi, yakınlaşma duygusunun geliştiği dönemdir. Kimlik duygusunu yerleştirmiş genç yetişkin, kendi kimliğini başkalarınınkiyle birleştirip kaynaştırmaya hazırdır. Bu hazır oluş, kendini somut bağlılık ve eşleşmelere bırakabilmenin üstesinden gelebilecek güç ve yeteneği kazanmış olmaktır. Sağlıklı genç yetişkin, yakın bağlılıklardaki dayanışmaya, cinsel birliktelik ve orgazmlara, yakın dostluk ve arkadaşlıklara kendini bırakabiliyor. Bu durum ve konumlarda, benliğinin bir parçası yitiyormuş gibi kaygılar yaşamıyor. Bu güce ulaşamayan genç, benlik yitimi korkusuyla bu türlü ilişkilerden kaçınmasına yol açan derin bir yalnızlık duygusu oluşturuyor; o da genci kendini yiyip bitirmeye yöneltiyor. Uzak tutma, varlığı kendisi için tehlikeli görülen kişi ve güçleri soyutlama, gerekirse yok etme eğilimidir. Bu eğilimde olanlar, bu evrede, kendine benzeyen kişilerle hem yakınlaşma hem de yarışma ve savaşma gibi tehlikeli ilişkiler yaşıyorlar. Bu bozukluk, önemli kişilik sorunu yaratıyor; eşleri, ikili yalnızlıklar yaşamaya itiyor. Bunlar, yarışçı çarpışma ile cinsel kucaklaşma farklılaştığında, törel duygunun buyruğuna girerek tehlike olmaktan çıkabiliyorlar. Gerçek eşeysel (genital) uyumun sağlandığı evre, genç yetişkinliktir. Sağlıklı cinsel ilişki, erkekle kadını, düşle gerçeği, nefretle sevgiyi, düşmanlıkları ve kızgınlıkları yumuşatıyor. Cinsellik, kişinin saplantılarını, aşırılıklarını azaltıp elezer denetimleri ortadan kaldırıyor.

7) Durağanlığa Karşı Üretkenliğin Gelişimi

Üretkenlik, yaklaşık 35-60 yaşları arasında yaşanan yetişkinlik evresinde gelişim gösteriyor; evrimsel gelişim içinde öğrenen, öğreten ve kurumlaştıran insanı anlatıyor. “Gelecek kuşağı oluşturup yönlendiren ilgi” demek olan üretkenlik, “yaratıcılık” anlamını da içeriyor. Bu çaba ve ilişkiler sırasında çocukların yetişkinlere bağlılığı abartılınca, yaşlı kuşağın, genç kuşağa bağlılık gereksinimi gözden kaçabiliyor. Bedenlerin ve zihinlerin buluşmasında kendini yitirebilme yeteneği, zamanla benlik ilgilerinin genişlemesini ve üretilen, yaratılan üzerine bir libido yatırımının yapılmasını sağlıyor. Benlik; üretme, yaratma ve ortaya konulan ürünlere sevgiyle bakma işlevini bu yolla yerine getiriyor. Çocuk gibi, bilim, sanat yapıtları da bu üretkenlik içinde yer alıyor. Üretkenlik, bu anlamıyla toplamsal-ruhsal gelişim programında da temel evredir. Bu zenginliği yaratamayanları, kısırlık, durağanlık, verimsizlik ve benlik yoksulluğu gibi tehlikeler bekliyor. Orta yaş depresyonları, böyle bir durağanlık ve benlik yoksulluğunun yansımalarıdır. Böyle kişilerce yetiştirilen çocuklarda, birtakım yetersizlik ve yoksunluk duyguları görülüyor. Çocukluklarında kişiliklerine aşırı emek verilmiş olan kimi genç anne babalar, özseverlik duygusu nedeniyle, bu evreye ulaşmakta zorlanıyorlar.

8) Umutsuzluğa Karşı Benlik Bütünlüğünün Oluşumu

Yalnızca nesnelerin ve insanların bakımını üstlenmiş; varlıklara yönelik düş kırıklıklarına ve başarısızlıklara uyum sağlamış; başkalarının, nesnelerin ve düşüncelerin zorunlu bir üreticisi ve yaratıcısı olan kişi, yedi evrenin meyvesini yavaş yavaş olgunlaştırarak bu sekizinci ve sonuncu evrede benlik bütünlüğünü ortaya koyuyor. Bu bütünlüğü, düzene ve anlamlılığa doğal bir eğilim gösterdiğinin kanıtı olan benliğin birikmiş güvenliği oluşturuyor. Benlik bütünlüğüne kavuşan kişi, özseverliğin ötesinde, kendi benliği ile birlikte tüm insanların benliğini de seviyor. Sonuçta, kendi anne babasına yönelik değişik bir sevgi anlamı yansıtıyor; uzak çağların ve değişik uğraşların yalın ürün ve değerlerinde beliren düzenlerine bağlanıyor. Kendini insanın uğraşlarını anlamlı kılan türlü yaşam biçimlerinin onurunu korumaya hazır görüyor. Çünkü o, kişinin yaşam sürecinin, tarihin bir kesitiyle rastlantı sonucu çakışmış olduğunu biliyor. Ancak bu biçimdeki bir son çözümün önünde ölüm korkusu duyulmuyor. Benlik bütünlüğü, yalnızca bu korkusunun duyulmadığı yerde var olabiliyor. Ölün korkusu duyulduğunda, biricik yaşam süreci, yaşamın amacı olarak benimsenmemiş oluyor. Benlik bütünlüğüne ulaşmak için bireyin din, siyasa, ekonomik düzen ve teknolojinin, soylu yaşamın, sanat ve bilim öncülerinin izleyicisi olması gerekiyor. Önceki evreleri sağlıklı geçirmiş olan bir yaşlı, ölümü huzurlu bir ağırbaşlılıkla, yaşamın doğal bir parçası olarak değerlendirdiği için ondan korkmamuyor. Umutsuzluk, ölüm korkusu duymaktır. Benlikleri, anne babalarınca ölümden korkmayacak kadar bütünlenmiş olan çocukların, yaşamdan korkmama olasılıkları yüksektir.

 

Sekiz Çağ

 

Erikson sekiz çağ

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir