Karantina Tarihçesi

Karantina tarihinde, karantinanın ortaya çıkışı ve nasıl uygulandığına tanık olacaksınız.

Latince ‘quarante’ (‘kırk’) sözcüğünden türeme ‘karantina’ (‘kırk günlük yalıtım’) sözcüğü, dilimize Osmanlı döneminde İtalyanca’dan (‘quarantena’) geçmiş olup, bulaşıcı bir hastalığı taşıdığından kuşkulanılan bir geminin limana girdiğinde 40 gün süreyle kıyıyla ilişki kurması yasaklanarak bekletilmesi uygulamasından kaynaklanmıştır.

Hastaların tümü boş inançlardan medet umuyor, kocakarı ilaçları kullanıyor, astroloji ve kehanetlere başvuruyordu. Yaygın kötü beslenme koşullarının getirdiği rahatsızlıklara ve veba, verem, çiçek gibi salgın hastalıklara, dönemin tıbbî yöntemlerinin hiçbir yararı olmuyordu. En etkili yöntemler, karantina gibi önleyici önlemlerdi. ‘Kara Ölüm’ adı verilen ve 1347-1349 yılları arasında Avrupa’yı kıran büyük veba salgını, Ekim 1347’de Sicilya’ya, Mart 1348’de Floransa’ya varmıştı. Doğu’dan gelen gemilerin yolcularına, Hz. İsa’nın doğada geçirdiği 40 gün örnek alınarak ilk kez karantina uygulaması başlatılmıştı. Veba salgını, 1346’da Tataristan’a ulaşmıştı ve yalnızca Kırım’da 85 bin kişinin bu salgında öldüğü tahmin edilmektedir. Kırım’ın Feodosia (Kefe) adlı liman kentinde surlarla çevrili bir ticaret merkezine yerleşmiş olan Cenevizler’in bu hastalığı getirdiklerine inanan Tatarlar, kenti kuşatmaya aldılarsa da, salgın, ordularını kırmaya başlayınca, kuşatmadan vazgeçmek zorunda kaldılar. Ancak, Hıristiyanlar’ın da cezalandırılmaları için, vebadan ölenleri, mancınıklarla surların üzerinden Cenevizler’in bulunduğu bölgeye attılar.

O zamanlar geçerliliğine inanılan ‘miasma (miyasma) kuramı’na göre; enfeksiyonlar, çöplerin mayalanması ve bozunması yoluyla oluşarak havaya karışan ‘bozuk ve zehirli pis kokulardan (‘miasma’) kaynaklanmaktaydı. Yeniçağ’da hekimler, tıbbî uygulama olarak tütsüleri kullanmaya yöneldiler ve çoğu hekim, korkulan hastalıklar olan veba ve frenginin günlük (Lat. ‘liquidambar orientalis’), mür/sarısakız (Lat. ‘myrrha’), Mekke balsamı (‘commiphora gileadensis’) ve akgünlük/aselbent (Lat. ‘styrax officinalis’) reçinelerinin yakılmasıyla o bölgeden def edileceğine inanıyordu. Parfüm üreticilerinin ve aromatik (kokulu) reçinelerle temasta olan diğer kişilerin salgın hastalıklara yakalanmadıkları söyleniyordu. Özellikle, büyük bir cam gözlükle birlikte içi çeşitli koku maddeleriyle doldurulmuş olan gaga şeklindeki bir maskeyi ağız ve burnunun önünde taşıyan ‘gagalı hekimler‘ iyi tanınmaktaydı.

eski karantina
Görsel: Kara gözlüklü veba hekimi: Bunlar, hastalıktan korunmak için giydiği özel giysideki gaga içine, ‘veba buğusu’nu uzak tutmak için çiçek doldurur, karakteristik olarak gözleri korumak üzere kristalden yapılmış kara gözlük takar, ayrıca da bir elinde, ucunda, ‘miasma kuramı’na uygun olarak yakıldığında havayı temizlediğine inanılan günlük reçinesi bulunan bir çubuk taşırlardı [J. Columbina’ya göre Paulus Fürst’ün (~1605-1666) bakır kazıma resmi, 1656; Kupferstichkabinet, Münih].

1837-1838’de Bab-ı Seraskerî’de (Harbiye Nezareti) ‘Sıhhiye Dairesi’, 1838’de ‘Meclis-i Umûr-ı Sıhhiye’ (Karantina Meclisi), 1840’da ise Mekteb-i Tıbbiye’de ‘Meclis-i Umûr-ı Tıbbiye’ kurulmuştur.87 ‘Karantina’ sözcüğünün Osmanlı Türkçesi’nde karşılığı olarak, hekimbaşı ve karantina nazırlarından Abdülhak Molla tarafından ‘usûl-ü tahaffuz’, karantinahane ya da aynı anlamdaki ‘lazaret’ veya ‘lazeretto’ya karşılık olarak da ‘tahaffuzhane’ terimleri konmuştur. 101 ‘Lazaret’ sözcüğünün kökeni, cüzam illetine tutulmuş Aziz Lazarus’a adanmış olan ve 809 yılında yapılan manastırdan gelmektedir. Bugün bütün Batı dillerinde bu sözcükle, hastaların ya da yoksulların tedavisine ve bakımına yönelik kuruluşlar ifade edilmektedir.

Karantinaya alınacak kimsenin, üzerinde bulunan elbiseyi çıkarıp, suya girerek her tarafını iyice ovalaması ve sudan çıktıktan sonra daha önce giymekte olduğu giysilere dokunmayarak temiz giysiler giymesi gerekmekteydi. Osmanlı’da bu işleme, İtalyanca ‘spoglio’ (‘soyunmuş olmak’) sözcüğünden gelme terimle ‘ispolyo‘ denmekteydi.

‘Buhar’ (Ar. ‘tebhir’) sözcüğünden gelen ‘tebhirhane‘ terimi, bulaşıcı hastalıkların yaygın ve salgın olduğu dönemlerde hastaların ya da bu hastalıklardan ölenlerin kullandıkları çamaşır ve her türlü eşyayı, hastalığın görüldüğü ev, işyeri, okul, araba, kayık gibi her türlü mekanı, kuşkulu görülen ticarî mal, hayvan ve bunların artıklarını, dışarıdan gelen gemileri, postadan gelen mektup ve paketleri dezenfekte eden sağlık kurumu ya da dezenfeksiyon istasyonu anlamına gelmektedir. Dezenfeksiyon işlemi, etkin maddenin buhar ya da tütsü haline getirilerek basınçlı su buharı eşliğinde eşyalara ve mekana püskürtülmesi ya da giysi ve eşyaların etüvden geçirilmesiyle yapılıyordu. Osmanlı’da ilk ‘tebhirhaneler’ Dr. André Chantemesse’in (1851-1919) önderliğinde Gedikpaşa’da (1893), Tophane’de (1894) ve Üsküdar’da (1894) kurulmuştur.

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir