E=mc² Evrenin Denklemi

E=mc² üzerine. Hadi bir denklem düşünün bakalım. İster sevmiş ister tahammül etmiş olun onca yıllık eğitimin ardından okulda öğrenmiş olduğunuz denklemlerden birinin olsun aklınıza gelmesini beklersiniz. Ama gelmez. Onun yerine, muhtemelen tesadüfen öğrenmiş olduğunuz bu denklem zihninizde beliriverir.

Bu denklem dünyanın en ünlü denklemidir. 1946’da Time dergisinin kapağında çıkmıştı, o zamandan beri de kültürümüzün bir parçası haline gelmiş; sanatçılara, müzisyenlere, yazarlara ve yönetmenlere ilham kaynağı olmuştur. Tüm küreyi dolaşmıştır: Japon bir grafik şirketinin logosunda da karşınıza çıkar, İngiltere’nin kırsal kesiminde bir halkla ilişkiler şirketinde de Toronto’da bir kuaför salonunda da. Peki, ama neden? Çünkü bu denklem modern dünyanın sahip olduğu biçimi nasıl almış olduğunu özetler.

Einstein’ın 1905’te yazdığı bu denklem, dünya onun ne yapabileceğini gördüğünde 40 yaşına gelmişti; bu keşif karşısında titredik. Time dergisinin kapağında, Pasifik’te ateş altında kalmış bir mercan resifinin üzerinde yükselen mantar bulutunun üzerine yazılmıştı. E=mc2 atom bombasının ardındaki denklemdir. İkinci Dünya Savaşı’nı bitirmiş, nükleer güç ve nükleer tehdit dönemini başlatmıştır. Bu denklemle birlikte Soğuk Savaş ve ilk kez insan ırkının topyekûn imha edilmesi ihtimali belirmiştir. Soğuk Savaş’ın artık geride kalmış olduğu şu günlerde bile, yanlış insanların küçücük bir kütleyi muazzam bir miktarda enerjiye nasıl çevirebileceğini öğrenmesi ihtimali tepemizde bir kılıç gibi asılı durmaktadır.

E=mc2
E=mc2

NÜKLEER FÜZYON

Gelgelelim sevindirici hakikat E=mc2’nin bir bombadan çok çok daha güçlü olduğudur. Bu denklem hayatımızın, devam eden varoluşumuzun ve belki de geleceğimizin kökenidir. Gerçekliğin temel doğasını betimler, aşina olduğumuz madde kavrayışı yanılsamasının ne kadar derinlere indiğini gözler önüne serer. Kafanızda bir tek denklem varsa, en azından doğru denklem vardır.
Peki, bu denklem nereden geliyor? Kesinlikle doğruyu söylemek gerekiyorsa, öncelikle, Einstein’dan gelmediğini belirtelim. Einstein kütle ile enerji arasındaki bu ilişkiye dair makalesinde aslında E=mc2 yazmamıştı. L=mv2 yazmıştı, L “canlı” enerjiydi, m kütle, v ise yönlü ivmeydi. Bundan yedi yıl sonra 1912’de Einstein rutin olarak enerji için E’yi, Latince “hızlılık” anlamına gelen celeritas içinse c’yi kullanmaya başladı; c aynı zamanda ışık hızını belirtmek için evrensel olarak kabul gören bir semboldü. Sembol değişikliğini bir kenara bırakalım, Einstein bu denklemi ağaçtan toplamış değildir. E=mc2’nin tohumları ilk kez 17. yüzyılda formüle edilen fizik kanunlarıyla atılmıştır.

Evrenin Defterini Dürmek

“Enerji” kelimesinin uzun bir tarihi vardır, fakat ancak kısa bir süre önce bu kelimeyi bugün enerji dediğimizde kastettiğimiz şeyle ilişkili olarak kullanmaya başladık. Örneğin 1842 tarihli Encyclopedia Britannica’ya göre enerji “bir şeyin gücü, erdemi ya da verimliliği anlamına gelen Yunanca kökenli kelime” olarak tanımlanmıştır. Aristo’ya uzanan bu Yunan köken, aslında işaret noktamıza daha yakındır. Aristo enerjiyi her şeyin varoluşunun ve işlevinin kaynağı olarak tanımlamıştı. “Energeia”, bir şeyin işini bitirmesini mümkün kılan şeydir, diyordu.
Gelgelelim Isaac Newton’ın zamanında enerji hâlâ yetersiz bir biçimde tanımlanıyordu. Kavram yerinde duruyordu: Hareket eden şeylerin -örneğin bir yaydan fırlatılan bir okun- enerjisi vardı. Fakat ok yere konduğunda, öyle görünüyor ki enerji de kayboluyordu. Sokakta iki kişinin çarpışması, birbirlerini yere sermesi halinde de aynı şey oluyordu. Newton’a göre enerjileri birbirini siliyordu. Çarpışma öncesinde enerji vardı, sonrasında yoktu.
Talihliydik ki -en azından Newton’a göre- Tanrı yerli yerindeydi. Newton, yaşayan ve her an her yerde hazır bulunan, ilahi bir varlık olarak Tanrı’nın evrenin bir yerlerinde iş başında olması gerektiğini düşünüyordu. İlahi kudretin hayati önemdeki rollerinden biri, kozmik enerji rezervlerini her zaman dolu tutmaktı. Tanrı saat gibi tıkır tıkır işleyen evreni kurmak, gezegenlerin göklerde hareket etmesini sağlamak için oradaydı; ama gündelik durumlara, mesela çarpışan köylülere de iniyordu.

“Öyle görünüyor ki Tanrı bunu daimi bir hareket haline getirebilecek kadar öngörüye sahip değil.”
GOTTFRIED LEIBNIZ

Bu Newton’ın büyük rakibi ateist Gottfried Leibniz’in paylaştığı bir görüş değildi. Leibniz Newton’ın bakış açısı hakkında kaleme aldığı iğneleyici bir yorumda Her Şeye Kadir Tanrı’nın arada sırada saatini kurmasının gerektiğini anlamakta zorluk çektiğini yazmıştı. Leibniz 1715’te filozof Samuel Clarke’a yazdığı bir mektupta “Öyle görünüyor ki Tanrı bunu daimi bir hareket haline getirebilecek kadar öngörüye sahip değil,” demişti. Newton ile Leibniz, Kalkülüs olarak bilinen, Newton’ın gezegenlerin yörüngesel hareketlerini hesaplamasını sağlayan matematiksel aletin fikir babalığı konusunda zaten birbirlerine rakiplerdi. Enerjiyle ilgili bu çatışma da başka bir matematiksel meseleye indirgenebilirdi.
Newton hareket eden bir cismin enerjisini mv olarak formüle etmişti, kütlesi (m) ile yönlü ivmenin (v) ürünüydü yani. Öte yandan Leibniz enerjinin mv2 olması gerektiğini düşünüyordu, kütle ile cismin ivmesinin karesi. Aradaki farkın ciddi bir etkisi vardı. Newton’ın formülüne göre ters yönlere doğru hareket etmekte olan, birbirine benzer iki cismin enerjileri mv ve -mv olur. Bu iki cisim çarpışırsa enerjileri sıfır olur. Leibniz’in ivmenin karesini alması, “ters” yönün hiçbir farka sebep olmayacağı anlamına geliyordu; çünkü negatif bir niceliğin karesi her zaman pozitif bir rakamdır. Leibniz’in formülüne göre, enerji evrenden kaybolmuyordu.

Birkaç yıl boyunca bu soru bir ideoloji meselesi oldu. İngilizce konuşuyor idiyseniz, Newton’ın çalışmalarını ve fikirlerini seviyor, enerjiyi mv olarak düşünüyordunuz. Almanca konuşuyor idiyseniz Leibniz’in tarafını tutuyor, ivmenin karesini alıyordunuz. Bu şovenizmin üstesinden bir Hollanda-Fransa işbirliğiyle gelindi. Hollandalı bir bilim insanı olan Willem ‘s Gravesende ağırlıkları çeşitli yüksekliklerden kilin içine attı. Ağırlıkların kilin içinde açtığı deliklerin derinliklerinin enerjiyle doğru orantılı olduğu, enerjinin de ağırlıkların bırakıldıkları yüksekliklerle ve çarpma hızlarıyla doğru orantılı olduğunu varsaydı. Bu toplamların işe yaramasının tek yolu, enerjinin gerçekten de ivmenin karesiyle doğru orantılı olmasıdır. ‘s Gravesande bunu kendi başına görememişti. 18. yüzyılın ilk yarısında bulmacanın bütün parçalarını bir araya getiren ve Leibniz’in galip geldiğini iddia eden Emilie du Châtelet adlı Fransız soylusu bir hanım oldu. Hareketten kaynaklanan enerji -canlı yani kinetik enerji- ivmenin karesiyle doğru orantılıydı. E, ivmenin karesine bağlıydı.

‘s Gravesande ve özellikle de du Châtelet bir cismin hareketiyle enerjisi arasındaki ilişkiyi aydınlatma konusunda büyük adımlar atmış olsalar da hareket durduğunda enerjiye ne olduğu konusunda hiçbir fikirleri yoktu. Enerji ortadan kayıp mı oluyordu? Bu sorunun cevabı ancak “korunum” denilen ilkenin keşfinden sonra geldi.

Korunumla İlgili Çalışmalar

Genel bir korunum ilkesiyle ilgili ilk deneysel ipuçları 18. yüzyılın sonlarında elde edilmişti. Fransız bilim adamı Antoine Lavoisier Paris’te devrimcilerin emriyle giyotine gitmeden birkaç yıl önce, hayret verici bir titizlikle düzenlediği bir dizi deneyle çeşitli maddelerin yanma, küflenme ya da başka doğal değişim süreçleriyle nasıl değiştiğini izlemişti. Bu maddelerin kütlelerinin her zaman bir biçimde korunduğunu görmüştü.

Deneylerin her biri kapalı bir kutunun içinde gerçekleştirilmiş; incelenen madde (odadaki hava veya suyla birlikte) deneyden önce ve sonra tartılmıştı. Deneyin sınırları dahilinde, odadaki maddenin kütlesi sabit kalmıştı. Bir maddenin fiziksel biçimini çok radikal bir biçimde değiştiren yanma gibi şiddetli bir şey bile, maddelerin varlık bulmalarına bir son veremiyordu. Kütle ölçümleri Lavoisier’ye maddenin hâlâ deney odasında olduğunu; biçiminin değiştiğini, ama yine de orada olduğunu söylüyordu. Şeyler evrenden kaybolup gitmiyor, dönüşüp farklı biçimler alıyorlardı.

Bu durum muhtemelen sizi şaşırtmamıştır. Lavoisier’nin yaptığına benzer deneylerin birkaç yüzyıl boyunca yapılması sayesinde, evrenin, bir halden diğerine çevrilebilecek sonlu bir miktar “malzeme” içeren, etkili bir “kapalı” sistem olduğunu anlamış bulunuyoruz. En temel dönüştürülebilir -ama her zaman korunan- nicelik ise enerjidir.

Enerji kavramını kavramaya harcanmış binlerce yılın ardından, bilim insanlarının enerjinin doğada her zaman korunduğunu anlaması koca bir 19. yüzyılı aldı. Geri dönüp bakıldığında bu açıklamanın bu kadar yavaş gelmesi, tuhaf görünüyor. Kinetik enerjinin ısıya çevrilebileceği uzun zamandır biliniyordu. Örneğin havan topu varillerini dolduranlar, bu sürecin büyük miktarda ısı yarattığını biliyorlardı. Gelgelelim ancak termodinamiğin, ısı ve sıcaklığı atomların ve moleküllerin hareketiyle ilişkilendiren bu bilim dalının keşfiyle birlikte  bu sürecin nasıl işlediğini keşfetmiş olduk.

Isı Devrimi

Modern dünyaya E=mc2 hükmediyorsa, termodinamik de bu dünyayı yaratmıştır. Isının enerjinin bir biçimi olduğu, bu yüzden de iş gerçekleştirebilecek kinetik enerjiye dönüştürülebileceği fikri her anlamda devrimciydi. Su dolu bir küveti yeterince ısıtın, buhara dönmesi -basınç altındayken- bir pistonu hareket ettirebilir. Hareket eden bir piston ülkelerin kaderini değiştirebilir. Mekanik iş ya da ısıdan güç alan motor ve buzdolabı gibi makinelerin keşfi modern teknoloji devrinin temelinde yatan Sanayi Devrimi’ni yaratmıştır.

Isı enerjisinin bu biçimde kinetik enerjiye dönüşmesi, enerjinin nasıl korunduğuna, çeşitli biçimler arasında gezinip evrenden hiç kaybolmadığına yalnızca bir örnektir. ‘s Gravesande’nin ağırlıklarının yere atılmadan önce “kütleçekimsel potansiyel enerjisi” vardı örneğin. Bu potansiyel enerji, ‘s Gravesande’nin, ağırlıkları yüksekten atmak için kaldırırken kullandığı, kaslarında depolanmış enerjiden geliyordu. Kaslarındaki bu enerji de yediği yiyeceklerden geliyordu; bu da yiyeceğinin nihai enerji kaynağından, günışığından geliyordu. Ağırlıklar çamura çarptığında, nihayetinde gün ışığından almış oldukları potansiyel enerji çamurun içinde kinetik enerjiye (yani harekete), biraz ısı enerjisine (sürtünmeden kaynaklanan) ve ses enerjisine dönüşüyordu. Enerji evrenden kaybolmuyordu.
Benzer şekilde gaz lambası da potansiyel enerjiye sahiptir. Gaz yandığında depolanmış kimyasal potansiyel enerji ısı ve ışık olarak salınır. Isı enerjisi, lambanın çevresindeki havada bulunan moleküllere geçecek ve kinetik enerji olarak tezahür edecektir: Moleküller daha hızlı hareket edecektir.
Fakat şaşırtıcı görünen şey şudur ki enerji kütlenin biçimini alabilir. Kütle kuşkusuz enerjiden çok farklıdır: Kütle sertlikle ilişkilendirilirken, enerji geçici, kısa ömürlüdür. Fakat arada bir bağlantı vardır ve bu bağlantı da James Clerk Maxwell’in elektromanyetizmayla ilgili denklemlerinde bulunmaktadır.

Maxwell’in Yaklaşımı

Michael Faraday 1830’larda, elektrik ve manyetizmanın nasıl ilişkili olduğunu göstermişti: Elektrik manyetizma üretir, manyetizma da elektrik. Bundan kısa bir süre sonra Maxwell bu sürecin nasıl işlediğini ayrıntılı bir biçimde ortaya koyan bir dizi denklem kaleme aldı. Maxwell’in denklemlerine bakan fizikçilerin birçoğu bunların kütlenin özünü içerdiğini görmüştü. Örneğin elektromanyetik alanlar içeren bir kutunun, hiçbir elektromanyetik alan içermeyen bir kutudan çok daha ağır çektiği gayet iyi biliniyordu. Fakat soru, bunun ne anlama geldiğiydi.

Başlıca görüş şuydu: Elektrik yüklü parçacıkları kendi elektromanyetik alanlarının yakınında hareket ettirmenin zor olması atıl kütleye -bir cismin harekete direncine-.işaret ediyordu. Kendisine sadık kalan Einstein genel geçer görüşü takip etmemişti. Onun yerine cevabı denklemlerin kusurlarından birinde bulmuştu.

Maxwell bir keresinde denklemlerinin elektrik ile manyetizma arasında “karşılıklı bir kucaklaşmayı” betimlediğini söylemişti. Gelgelelim aslında bu üçlü bir kucaklaşmaydı: Elektrik ve manyetizma hareket olmaksızın var olamaz; elektrik yüklü parçacıkların hareketi elektrik ve manyetizma yaratır. Ve burada da derin bir sorun yatar. Deneylerin analizi, hareketin denklemleri geçersiz kılabileceğini göstermiştir. Elektromanyetik radyasyon salan şey gözlemciye göre hareket eder konumdaysa, denklemler, elektromanyetik alan için doğru değerleri tahmin edemez.

Einstein’ı, 1905’te özel göreliliği ortaya koyduğu “Hareket Eden Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine” başlıklı makalesini kaleme almaya iten de buydu. Einstein’ın dehası, uzayda nasıl hareket ediyor olursanız olun fizik kanunlarının tutarlı olduğunda ısrar etmesi olmuştu. Bu ısrarını sürdürebilmek için Maxwell’in denklemlerini değiştirmişti; öyle ki ışık hızını mutlak değeri c’den başka bir şey yapacak şekilde hareket edemezdiniz. Işık hızı değiştirilemeyecek bir sabitti. Hareketli bir ışık kaynağına doğru yönelin, ışık size her zaman c hızıyla gelir. Uzaklaşın, yakınınızdan c hızıyla geçtiğini ölçersiniz. İşte enerjiyle kütle arasındaki bağlantıyı bulduğumuz yer de burasıdır.

Işığı Kütle Taşır

Einstein enerjinin -herhangi tür bir enerji- varlığının beraberinde ilişik bir kütle getirdiğini ileri sürüyordu. E=mc2’yi ortaya koyduğu makalesinin yayınlanmasından kısa bir süre sonra yakın dostu Conrad Habicht’e yazdığı bir mektupta belirttiği üzere “Görelilik ilkesi, Maxwell’in temel denklemleriyle birlikte, kütlenin, bir cismin içerdiği enerjinin doğrudan ölçüsü olmasını gerektirir; ışık beraberinde kütle taşır.”

Einstein’ın dikkat çektiği ilk açılım radyoaktiviteyle ilgiliydi: Radyum enerji veriyorsa aynı zamanda biraz kütle kaybetmek zorundadır. Alman fizikçi Max Planck daha sıkıcı (fakat bazı bakımlardan daha sağlam) bir açılım görmüştü. Sıcak bir nesne, diyelim ki kızgın bir tava, soğuk bir nesneden daha ağır çekecektir. Bu devrimci bir fikirdi, bugün bile kulağa biraz tuhaf gelir. Yine de kesinlikle doğrudur. Artık, kütlenin enerjiyi taşımanın bir yolu olduğu yönünde iyi kanıtlarımız var. Hareket edebilirsiniz, kinetik enerji taşıyabilirsiniz; ama aynı zamanda sırf var olarak enerjinizi kilitleyebilirsiniz. Bunun neden böyle olduğunu görebilmek için kütlenin kökenini incelememiz gerekiyor.

IŞINIMIN KÜTLESİ

Kütle Nereden Gelir

Kökenlerinde bağımsız kütlesi olmayan parçacıklardan oluşuyorsunuz. Bu parçacıklar kütlelerini “Heisenberg belirsizlik ilkesi” olarak bilinen kuantum fenomeninden alıyor. Kökeninde bu ilke doğadaki her niceliğin bir bulanıklık taşıdığını, sabit bir değeri olmadığını söyler. Bu durum boş uzayın enerjisi açısından bile geçerlidir: Boş uzayın sıfır enerjiye sahip olduğunu düşünsek de aslında belirdikleri kadar hızlı bir biçimde ortadan kaybolan “sanal” parçacık çiftleri halinde ortaya çıkan enerjiyle doludur. Öyle anlaşılıyor ki bu yüzergezer hayaletimsi parçacıklar kızartma tavasına kütlesini veren şeylerdir.
Ölçeği küçültüp kızartma tavasından demir atomuna, oradan demir çekirdeğine inecek olursanız kendinizi demir çekirdeğindeki protonları ve nötronları oluşturan kuark denilen parçacıklara bakarken bulursunuz. Fizikçiler kuarkların kütleleri üzerine çalışırlarken kızgın tavanın ağırlığını açıklamaya hiçbir biçimde yaklaşmamışlardır. Kütle aslında boş uzayın dalgalı enerjisinde kendini gösteren sanal parçacıklarda mevcuttur. Yüksek enerjiye sahip parçacıkların çarpıştırılmasını ve milyonlarca rakamla işlemler yapılmasını gerektiren deneyler bu “glüonların” proton ve nötrondaki kuarkları bir arada tuttuğunu, bunun için gerekli enerjinin de tavanın ağırlığı olarak gördüğümüz şeyin büyük bölümü olduğunu doğrulamıştır.

İşte bu yüzden sıcak tava daha ağır çekmektedir. Bir kızartma tavasının kütlesinin neredeyse tamamının boş uzayın baloncuklar oluşturan enerjisinden geldiğini düşünürsek sıcaklık biçiminde biraz daha enerji eklediğimizde kütlenin de artacağına inanmak o kadar da zor görünmüyor. Varoluşumuzun kalbinde yatan şey, yüksek enerjili süreçlerin bu enerjiyi serbest bırakma becerisidir. Güneşte hidrojen atomları birleşir de nihayetinde bir helyum atomu oluşturursa bu süreç atomların glüon enerjisinin (kütle dediğimiz enerji) bir bölümünü ısı ve ışık olarak -Dünya’da hayatı ortaya çıkaran ısı ve ışık- serbest bırakır.

Işık hızının muazzam boyutları ve E=mc2 gerçeği sayesinde sıradan maddede kilitli kalmış şaşırtıcı miktarda enerji vardır. Örneğin bir ceviz tanesi, içinde, bir şehri aydınlatacak kadar potansiyel enerji taşır. Elbette ki buna benzer bir şeyi serbest bırakmış bulunuyoruz; cevizlerde değil de uranyum atomlarında. Uygun bir biçimde hazırlandığında uranyum atomlarının glüon enerjisi şehirlere elektrik sağlamak ya da onları bombalamak için serbest bırakılabilir.

Gerek bombalarda gerek elektrik santrallerinde, başlangıçta ve sürecin sonunda parçacıkların kütlesini ve serbest kalan enerji miktarını ölçtük. Her durumda denklemin doğru olduğu görülmüştür: E gerçekten de mc2’ye eşittir. Einstein’ın denkleminin geçerliliğine dair en fazla doğruluk taşıyan kanıt 2005’te ortaya konmuştur. Hiç şaşırtıcı değil; çünkü bu kanıt, ıstırap verici derecede duyarlı ölçümler yapılmasını gerektiriyordu. Denklemin sol tarafındaki enerji ölçülmüş, bir araştırmacılar ekibi bir gama ışını fotonunun enerjisini 1 milyonda bir hata payıyla ölçmüştü.

Bu arada denklemin kütle tarafındaysa, araştırmacıların bir iyonun kütlesinin bir gama ışını fotonu saldığında nasıl değiştiğini ölçmesi gerekmişti. Burada kütle bakımından küçük bir değişim söz konusuydu; New York ile Los Angeles arasındaki mesafede bir kıl genişliği değişim olduğunu görmeye eşdeğer bir değişimdi bu. Çirkin bir sürpriz yoktu: Araştırmacılar iki ölçüm arasında şaşırtıcı bir uyum olduğunu gördüler. Öyle görünüyor ki E gerçekten de mc2’ye eşitti, üstelik 2 milyonda 1’den daha az bir sapmayla eşitti. Rahat olabilirsiniz: Bildiğiniz tek denklem gayet sağlamdır.

Zaman Üzerine Bir Deneme

Zaman nedir?, zaman genleşmesi, evrensel zaman kavramı, beynimizdeki zaman tanımı, ışık hızı… Zaman üzerine.

Beyninizin derinliklerinde striatum denilen bir doku tabakası yatmaktadır. Bu nöron topluluğu, şu sıralar bilebildiğimiz kadarıyla, zamanın bulunduğu tek yerdir. Hayatınızın ilk anlarının kayıtlarını tutar; içinizde, çocukluğunuzun önemli ve büyüleyici bir anlar seçkisi olarak aktığı, yetişkinlik hayatınızın ise gereği gibi takdir edilemeyecek kadar hızlı geçtiği hissini uyandırır.

Fakat bu hislere çok da kıymet vermemelisiniz. Striatumun hediyesi aslında zamanın geçtiği izlenimini -hatta belki de yanılsamasını- uyandırmaktır. Sorun, bu dokunun zamanı ölçmesinin bilinçli zihninizde olup bitenlere dayanıyor olmasıdır. Ne zaman bilinçli bir eylem gerçekleştirseniz, söz gelimi çaydanlığın altını yaksanız beyninizdeki çeşitli elektrik devreleri hep birlikte yükselir. Striatum bu eş zamanlı sinyalleri kaydeder ve bunun sonucunda ön korteks gibi alanlardan gelen elektrik sinyali örüntülerini not almaya başlar. Çaydanlığın içindeki suyun ne kadar zamanda kaynadığıyla ilgili kavrayışınız bir araya gelmiş elektrik sinyallerinin ölçümünden başka bir şey değildir.

Evde durum bu kadar kötü değildir; burada bu hissi mutfak saatine şöyle bir göz atarak ayarlayabilirsiniz. Fakat saatlere erişiminiz engellendiğinde işler ters gitmeye başlar. 1960’ların başlarında Fransız jeolog Michel Siffre saatini çıkarıp kendisini 60 gün boyunca karanlık bir mağaranın içine tıktığında, zamanın geçtiği yönündeki algısı çözülmüştü. Deneyin sonuna gelindiğinde Siffre’ye bir saat dört ya da beş saat gibi geliyordu. Valyum, kafein ya da LSD gibi uyuşturucular da zaman hissinizde benzer bir terslik yaratacaktır. Hafızanızda da…

Genellikle meşgul zamanlarda, hayatın göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini düşünürüz; ama deneyler bunun ancak meşgulken böyle olduğunu göstermektedir. Sonradan varoluşunuz üzerine düşündüğünüzde, meşgul dönemleriniz gözünüze daha uzun görünecektir. Çocukluğunuzun şimdi size, o uzun, altın yaz günleri gibi görünmesinin sebebi budur; o zamanlar deneyimleyecek çok fazla şey olduğu için hayat heyecan vericiydi; beyniniz de bu yüksek sinyal seviyelerinin uzun zaman dilimlerine karşılık gelmesi gerektiğini düşünmektedir. O halde zamanın akışını kavrayışınız, her zaman kuşkulandığınız gibi güvenilmezdir. Fakat öyle anlaşılıyor ki zamanı algılamayla ilgili sorunlarımız, zaman kavrayışının kendisiyle olan sorunlarımızın yanında solda sıfır kalmaktadır.

Evrensel Zaman Nedir?

Bu zamana dek zamanı halletmiş olmamız gerektiğini düşünebilirsiniz. Nihayetinde zaman evrensel olarak anlaşılan bir kavramdır; bütün kültürler zamanı bilir, onun hakkında konuşur, onu hisseder. Zamanın ne anlama geldiğini bin yıllardır düşünüyoruz. Örneğin MÖ 350’de Aristo zaman kavramını oturtma yönündeki ilk girişimlerinden birini içeren Physics adlı bir kitap yazmıştı.

Aristo’nun zamanla ilgili çalışması bir soruyla başlıyordu. “Öncelikle,” diyordu, “zaman var olan şeyler sınıfına mı aittir, yoksa var olmayan şeyler sınıfına mı?” MS ikinci bin yılda bu hâlâ cevaplanmamış bir sorudur. Zihinlerimiz zamanın geçişine aldanıyorsa bunun sebebi zamanın bir yanılsama olması olabilir. Yunanlılardan bugünkü modern fiziğe dek zaman hakkında varılan sonuç değişmeden kalmıştır: Zaman en azından değişimle ilgilidir. Zaman içinde bir şey değişip başka bir şeye dönüşür.

“Öncelikle, zaman var olan şeyler sınıfına mı aittir, yoksa var olmayan şeyler sınıfına mı?”

ARİSTO

Fakat Aristo’nun Yunan meslektaşları evrendeki temel kavram olarak dairelere kafayı takmışken, yani zamanın daireler, döngüler halinde akıyor olması gerektiğini söylüyorken, modern fizik çizgisel süreçlere odaklanmıştır: Başlangıçtan sona varılır, Büyük Patlama’dan kozmik kapanışa ulaşılır. Zaman içinde bu durum zamanın okunun ezici bir biçimde hissedilmesi anlamına gelir: Bizim evrenle ilgili modern bakış açımıza göre zaman geri çevrilemez bir biçimde ileriye doğru akmaktadır. Yumurtalar kırılır, kırılmadan önceki hallerine geri çevrilemezler. Saatler ileriye doğru ilerler, kendiliğinden geriye gittikleri olmaz.
Sistemlerin geri çevrilemez bir biçimde düzensizliğe doğru ilerlediği bu değişim süreci termodinamik zaman oku olarak bilinir. Kaynağında fiziğin en temel yasalarından biri vardır: Termodinamiğin ikinci yasası. Bu yasa bir bütün olarak, evrenin bir düzenin çözülmesi süreci içine sıkıştığını söylemektedir. Bir sistemdeki düzenliliğin ölçüsü olan entropi her zaman artmaktadır.

Düzen ve Düzensizlik

Zamanın oku çok çeşitli kaynaklardan çıkıyor olabilir. Örneğin “kozmolojik zaman oku” evrenin yaratılışının, her şeyin kesin bir düzen içinde olduğu özel bir düşük entropi durumunun bir adım ötesi olduğunu göstermektedir. İş biraz tam anlamıyla çözüme ulaştırılmış bir Rübik Küpü’nün meraklı bir çocuğun eline tutuşturulmasını andırmaktadır; zaman geçtikçe evren daha da düzensiz bir duruma doğru ilerlemektedir; tıpkı Rübik Küpü’nün üzerindeki kesin düzenin, yerini karman çorman bir renk çorbasına bırakması gibi. Bazı şeyler, örneğin galaksiler, genellikle ince bir güzelliği olan yapılarıyla düzenli görünseler de bir bütün olarak evrenin düzeni azalmaktadır. Evrenin sonu yaratılacak bir düzensizlik olmadığında gelecektir; yani Lord Kelvin’in dediği gibi evren “evrensel bir dinlenme ve ölüm durumuna” ulaştığında.

Aşinası olduğumuz zaman oku, kuantum kuramından da doğabilir. Bir (muhtemelen en popüler) düşünce ekolüne göre, kuantum sistemleri ölçüldüklerinde geri çevrilemez bir “çöküş” yaşarlar. Bu durum, bir kuantum nesnesinin, örneğin bir atomun aynı anda tümüyle farklı iki durumda var olma konusunda gösterdiği dikkat çekici beceriden kaynaklanmaktadır. Örneğin bir atom aynı anda hem saat yönünde hem saat yönünün tersine dönüyor olabilir. Fakat ölçüm yapıldığında, bu ikili durum ikisinden biri olmak durumunda kalır: Ölçüme konu alan atomun ya saat yönüne ya da saat yönünün tersine döndüğü görülecektir; atom aynı anda her ikisini de yapıyor olma durumuna geçmeyecektir.

Gelgelelim zaman okuyla ilgili bu tanımlarda bir sorun vardır. Bizi hiçbir yere çıkarmazlar, çünkü değişim kavramını gerektirirler. Ve değişim de Aristo’nun dikkat çektiği üzere zamanın geçmekte olduğunun işaretidir. Zaman okunu değerlendirerek zamanı tanımlama yolunda gerçekten de hiç ilerleme kaydedemeyiz. Elimizdeki tek şey, görünürde zamanın aldığı yönle ilgili varsayılan açıklamadır. Hatta bu açıklama bile baltalanmıştır. Zamanın oku bireysel deneyimimizin bir parçası olabilir; fakat elimizde bunun zamanı gerçek kıldığına dair bir gerekçe yoktur. Daha da kötüsü gerçek olmadığına inanmak için iyi bir sebebimiz vardır.

Zamanda Bir Gerilme

İnsanı telaşa düşüren bu kavrayış için Albert Einstein’a teşekkür etmeliyiz: Bu kavrayış onun özel görelilik kuramının kalbini oluşturmaktadır. Einstein 1905’te fikirlerini yayınladığında o kadar bilinen bir isim değildi. Özel görelilik devrimci bir çalışmaydı, uzayın tamamının eterle, hayali bir sıvıyla dolu olduğu yönündeki kavrayışı tek bir darbeyle yıkıyordu ve ışık gibi elektromanyetik alanların hareket edebileceği bir zemin sağlıyordu.

IŞIK HIZININ SABİTLİĞİ

Bu noktada, artık aramızdan ayrılmış olan Carl Sagan’ın bir zamanlar dediği gibi sıradışı kuramların sıradışı kanıtlar gerektirdiğini, hal böyleyken özel görelilik kuramının kendisini destekleyen olağandışı kanıtlara dayanan birkaç kuramdan biri olduğunu belirtmek gerekir. Birazdan okuyacaklarınız size saçma gelebilir; ama ciddiye almanız için her tür sebep mevcuttur.

Özel göreliliğin merkezinde şu yatmaktadır: Fizik kanunları evrende nasıl hareket ediyor olurlarsa olsunlar herkes için aynı şekilde geçerlidirler. Bunun en önemli sonucu ışık hızının evrensel olarak c diye bilinen bir sabit olmasıdır. Saatte 100 kilometre hızla size doğru yol almakta olan bir aracın tepe ışıklarının çıkardığı ışığın hızını ölçecek olursanız ışık hızı c olacaktır; saatte 100 kilometre (62 mph) artı c değil. Işık hızı, ışığı salanın ve gözlemcinin göreli hareketine bağlı olarak değişmez. c sabitinin olağandışı yönü şudur: Koşullar gerektirdiğinde diğer her şey değişir ve bunlara zaman da dahildir. Zamanın geçişi, zihninizde olduğu kadar gerçek, fiziksel dünyada da esnek bir gelişmedir.

Trafik ışıklarının bulunduğu bir kavşağın 100 metre ötesinde durduğunuzu düşünün. Şaşırtıcı derecede dakik bir kronometreniz, bir cetveliniz ve bir de şimşek hızında refleksleriniz var. Işık değişip kırmızı oluyor ve siz de ilk kırmızı ışık değişiminin sizin metrenizde ne kadar yol aldığını ölçebiliyorsunuz. O sırada yanınızdan bir araba geçiyor, kavşağa doğru saatte 100 kilometre hızla ilerliyor. Arabanın ön koltuğunda oturan yolcu da sizinle aynı becerilere ve aynı donanıma sahip, o da aynı ölçümü gerçekleştiriyor: Işığın cetvel boyunca ne kadar zamanda yol aldığını ölçüyor.

Her ikiniz de ışığın hızını ölçtünüz. Einstein her ikinizin de aynı sonuca ulaşmış olmanız gerektiğinde ısrar eder. Fakat araba yanınızdan geçip trafik ışığına doğru yol aldığında, içindeki cetvel de onunla birlikte yol aldı. Işık arabanın içindeki cetvelin uç noktasına vardığında, cetvelin ucu trafik ışıklarına yaklaşmıştı; bu yüzden de ışığın o cetvel üzerinde alması gereken yol, sizin cetvelinizde alması gereken yola kıyasla daha kısa bir yoldu. Arabanın içindeki yolcunun ölçümlerine göre ışığın daha hızlı olması, bir metrelik bir cetveli aşmayı daha kısa zamanda tamamlamış olması gerekir. Peki o halde, nasıl olur da ikiniz aynı sonuca ulaşmış olabilirsiniz? Cevap farklı durumlarda zamanın geçişiyle ilgilidir. Sizin saatinizle kıyaslandığında, arabanın içindeki saat yavaş ilerlemektedir. Dolayısıyla ışık belirgin olarak daha az mesafe aldıysa da zaman ölçümü sizin yaptığınızdan fazla olmuştur; bu da oluşan etkiyi ortadan kaldırmıştır.

ZAMAN GENLEŞMESİ Nedir?

Bu, bir yanılsamalar bileşiminin sizi doğru sonuca götürdüğü bir el sürçmesi değildir. Zaman genleşmesi olarak bilinen bu etki, sadece saat, ışık hızına yakın bir hızda hareket ediyorsa dikkat çekici bir biçimde fark edilir hale gelir; fakat sizinle göreli bir hareket içindeki saatin elinizde tuttuğunuz saatten gerçekten de daha yavaş işleyeceği kesindir. “Saat” kelimesi zamanın geçişine işaret eden her şeyi ifade edebilir. Bu ifadeyi kesip parçaladığınızda her tür rahatsız edici sonucun ortaya çıktığını göreceksiniz.

Yaşlanan Akrabalar

Hemen kavranabilir olan bir şeyle başlayalım. Pierre ve Marie Curie’nin yaklaşık 100 yıl önce keşfettiği radyoaktif bir malzeme olan polonyumdan bir tutam aldınız diyelim. Polonyumun bir biçimi olan Polonyum 209’un yaklaşık 100 yıl süren bir yarı ömrü vardır; yani bir asır sonra atomlarının yarısı bir radyasyon patlaması salacak ve daha istikrarlı atomlara dönüşeceklerdir.

Curie çifti bu malzemeyi keşfettiklerinde birbirine benzer iki tutam almış olsalardı, bir tutamı Paris’teki laboratuarlarında bırakıp diğerini ışık hızının 0.99’u oranında bir hızla dünyanın etrafında yörüngeye soksalardı, bu tutam Dünya’ya bugün dönseydi iki tutamın saldığı radyasyon miktarında dikkat çekici bir yön olduğunu keşfederdik. Paris’te kalan tutam bu 100 yıl içinde radyoaktif polonyum atomlarının yarısını kaybetmiş olacaktır. Mesele şudur ki ikizinin, uzaya gönderilip geri dönen tutamın sadece yüzde 10’u çürümüş olacaktır.

Bunun sebebi, Dünya’yla göreli hareketin ışık hızının 0.99’u oranında gerçekleşiyor olmasıdır (ivme kazanma, ivmenin azalması ve dönme gibi meseleleri bir kenara bırakırsak); bu yüzden bu tutam için zaman yavaşlamıştır. Bu tutamın “saati”, atomlarının radyoaktif çürümeyi yaşama hızıyla ölçüldüğü biçimiyle, gezegenden hiç ayrılmamış olan ikizinin hızının sadece yüzde 14’ü kadar bir hızla işlemektedir. Bu tutamın radyoaktif atomlarının birçoğunun sapasağlam kalmış olmasının sebebi de budur. Herhalde bunu sindirmek bir parça zor olacaktır. Fakat şimdi sırada gerçekten hiç anlaşılamayacak bir şey var.

Pierre ile Marie Curie’nin iki polonyum tutamını muhafaza ettiğini varsayalım. Pierre uzay yolculuğunda tutamlardan birine eşlik edecektir, Marie ise kendi tutamıyla birlikte Paris’te laboratuarda kalacaktır. Bilim insanlarının bedenlerinde de iç saatler vardır; tıpkı polonyum için söz konusu olduğu gibi, onların atomları da zaman geçtikçe değişir; bir kalp atışı oluştururlar örneğin, bazı hücreler belli sayıda bölünmeyi gerçekleştirdikten sonra kapanır. Biyologlar yaşlanma ve ölümün kökeninde bu fenomenin yattığına inanmaktadır.

Radyasyonun olası feci etkilerini görmezden gelelim; Pierre’in bedenindeki atomlar, dolayısıyla hücreler ve kalp atışı Marie’ninkine kıyasla daha yavaş akacaktır; tıpkı polonyumun radyoaktif çürümesinin Dünya’da daha yavaş gerçekleşmesinde olduğu gibi. Pierre 100 Dünya yılı sonra geri döndüğünde Marie çoktan ölmüş olacaktır, fakat Pierre’in bedeni sadece 14 yıl yaşlanmış olacaktır. Buradan hemen çıkarabileceğimiz bariz bir sonuç, doğru kaynaklarla yürütüldüğünde, geleceğe doğru bir zaman yolculuğunun tümüyle mümkün olduğudur. Fakat bu noktadan hareket edip Einstein’ın özel görelilik kuramının bir ortak gelecek kavramını kenara bıraktığı yönündeki şaşırtıcı kavrayışa doğru ilerlemek için küçük bir adım atmak yeterli olacaktır. Ortak bir şimdi ve ortak bir geçmiş de yoktur.

Kayıp Zamanın Peşinde

Durup trafik ışıklarına bakıyorken iki olayın aynı anda gerçekleştiğini gördüğünüzü söyleyebilirsiniz. Fakat biraz önce görmüş olduğumuz gibi, arabanın içindeki yolcunun saati farklı bir hızla ilerlemektedir. Bu iki olayın zamanlamasıyla ilgili olarak edindiğiniz bilgi pekâla farklı olacaktır. Daha da kötüsü, iki olayın A ile B’nin farklı zamanlarda gerçekleşmiş olduğunu; B’nin A’dan sonra gerçekleşmiş olduğunu görebilirsiniz. Sizinle göreli bir hareket içindeki arkadaşınızın nasıl bir hareket içinde olduğuna bağlı olarak arkadaşınız A’nın B’den sonra gerçekleştiğini görmüş olabilir. Bunun feci sonuçlara yol açması olasıdır: A’ya B’nin yol açmış olduğunu düşünüyorsanız önce B’nin gerçekleştiğini görmüş olan birine bunu nasıl açıklayabilirsiniz?

Geçmiş, şimdi, gelecek, eş zamanlılık, neden ve sonuç; hiçbir şey evrensel değildir. İş zamana ve zamanın yönettiği süreçlere geldiğinde, siz ve striatumunuz yalnızsınız. Gelgelelim bütün bu kargaşaya verilebilecek tek bir cevap vardır ve bu cevap birçok fizikçi, birçok filozof için çekici olan bir açıklamadır. Zamanın var olduğu kavrayışını bir kenara bırakabiliriz.

Bu 17. yüzyıla dek uzanan bir tartışmadır. Newton’ın Hıristiyanlık inancı, uzay ve zamanın Tanrı’nın karakterini yansıtmasını gerektiriyordu; Newton, zamanı gerçek bir varlık, evrendeki her şeyden bağımsız olarak hareket eden bir mutlak olarak değerlendiriyordu. Fakat büyük rakibi Gottfried Leibniz zamanın insan yapımı bir şey olduğuna inanıyordu. Leibniz yapabileceğimiz tek şeyin şeylerin uzaydaki konumlarının birbiriyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu, bu ilişkinin nasıl geliştiğini tanımlamak olduğunu söylüyordu. Örneğin bir saatin sarkacının ileri geri sallanması ve saatin kollarının buna cevaben kadran üzerinde dolanması işe yarar; ama bu, saatin aslında var olan bir şeyi ölçtüğü anlamına gelmez. Bu bakış açısıyla yaklaşırsak, zaman, dünyayı anlama arzumuzdan doğan bir şeydir; fakat yararlı bir odaklanma aracından daha yararlı değildir. Uzamsal bir kavram olan “yukarı” gibi, zaman da bir kestirmedir. Londra’daysam “yukarı” belli bir yönü işaret edecektir; ama aynı yön Sydney’de aslında “aşağı”dır.

Bu bağlantı uygun bir örnek olmaktan biraz daha ileri gider. Einstein genel görelilik kuramını yayınladığında (“özel kuram”daki “özel” özel, yani belli bir duruma işaret etmektedir, özel bir anlama değil), zaman ile uzay arasında bir bağlantı olduğunu öne sürmüştü. Zamanın evrendeki dört boyuttan biri olduğunu söylüyordu. Diğer üç boyut fiziksel bedeninizin hareketinden aşina olduğunuz boyutlardır: yukarı ve aşağı, ileri ve geri. Aradaki tek fark, bilinçli yaratıklar olarak bizlerin uzamsal boyutlarda nasıl hareket edeceğimizi seçerken zaman içindeki hareketimiz üzerinde hiçbir kontrolümüzün olmamasında yatmaktadır.

Uzayı ve Zamanı Esnetmek

Einstein’ın dört uzay ve zaman boyutu -hep birlikte uzay-zaman olarak bilinirler- eğilip bükülebilen, katlanabilen, kıvrılabilen hatta içlerinde kütlesi ya da enerjisi olan bir şey tarafından yırtılabilen bir parça kumaş olarak düşünülebilir. Bu temelden yola çıkarak genel görelilik, kozmosun özelliklerini görülmemiş bir doğrulukla tanımlayan denklemleri donanımımıza katmış; evrenin nasıl işlediğini bulup ortaya çıkarmamızı, çok çok uzak mesafelere uzay araçları göndermemizi ve Dünya’da nerede olduğumuzu söyleyecek küresel konumlama uyduları yelpazesi yaratmamızı sağlamıştır. Fakat herhalde hepsinin en ilginci, Einstein’ın dört boyutlu dokusunun esnekliğinin zamanın kökenine işaret ediyor olmasıdır.

Bir kara deliğin muazzam derecede güçlü bir kütleçekim alanına sahip olması, merkezinin yakınlarında, kara delikten uzaklaşmak için gerekli ivmenin ışık hızından daha fazla olduğu küresel bir bölge bulunduğu anlamına gelmektedir; ulaşması imkânsız bir ivmedir bu. Işık dahil hiçbir şey bu bölgeden dışarı çıkamaz; bu yüzden de bu sınırların ötesine geçen hiçbir şey hakkında bilgi edinemeyiz. Bu durum, bu bölgeye de ismini vermiştir: Olay ufku.

Olay Ufku ve Kara Delikler ile ilgili yazımız.

Olay ufkunda zaman esnemesi sonsuzdur. Siz olay ufkuna doğru düşerken, güvenli bir mesafeden gözlem yapmakta olan biri, zaman ona göre sizin için sonsuz derecede yavaş aktığından hareketlerinizin yavaşladığını, sonra da donduğunu görecektir. Sadece gözlemcinin sonsuz geleceğinde olay ufkuna varırsınız, dolayısıyla gözlemcinin görüş mesafesinden hiç çıkmazsınız. Öte yandan sizin deneyiminiz son derece dramatik olacaktır. Bedeninizin muazzam kütle çekim kuvvetlerinden sağ çıkması son derece ihtimal dışıdır; fakat sağ kalırsanız nihayetinde, göreliliğe göre uzay-zamanın çökmesi diyebileceğimiz şeyle karşılaşırsınız. Kara deliğin merkezindeki “tekillik”, çarpılma sonsuz bir hal alırken ortaya çıkar. Burada bilinen fizik kanunlarının sınırlarına ulaşırız, buradan sonra bu kanunlar işlemez.

Anların Başladığı An

Tekillik sık sık yıkımla ilişkilendirilmiş olsa da yaratılışın anahtarı olduğu düşünülmüştür. 1970’lerin başında Roger Penrose ile Stephen Hawking evrenin kökenini açıklamak için kara delik tekilliğini matematiksel bir kavrayışa uyarlamışlardı. Bir kara delikte her şey tekillik içinde kaybolur. Fakat sürecin matematiğini değiştirdiğinizde, tekillik uzay-zaman dokusunun doğmasına yol açabilir. Otuz yılı aşkın bir süredir bu, Büyük Patlama’ya, zamanın kökenine dair en iyi açıklamamız olarak görülmüştür.

Genel görelilik zamanın nereden geldiğine ışık tutuyorsa da zamanın ne olduğuna dair bize pek fazla bir şey söylemiyor. Dahası, Einstein’ın uzay ve zamanın niteliklerine dair açıklamaları etkileyici olsa da özel ve genel göreliliğin nihai cevap olmadığını biliyoruz.

Tekillik bize bir şey gösterdiyse o da şudur: Genel görelilik birçok senaryoda dikkat çekici derecede iyi işliyorsa da evrenimizdeki en uç fenomenlere dair tatmin edici bir açıklama sunamaz. Kozmosla ve içerdiği her şeyin (kara deliklerin merkezleri dahil) nasıl davrandığıyla ilgili eksiksiz bir betimleme -“kuantum kütle çekimi” olarak anılan bir teoridir bu- hâlâ elimizden kayıp gitmektedir. Anlaşıldığı üzere sorunun kökeninde zamanın niteliği bulunmaktadır.

Kuantum kütle çekiminin göreliliğin zaman kavrayışını kuantum kuramına işlemesi gerekmektedir; kuantum kuramı, moleküller, atomlar ve atom altı parçacıklardan oluşan mikro dünyanın nasıl davrandığıyla ilgili olarak getirdiğimiz en iyi tanımdır. Fakat kuantum kuramı zamanı çok az dikkate alır. Kuramın standart formülasyonunda örneğin, bir sürecin ne kadar sürdüğünü soramazsınız. Sonra şöyle bir sorun vardır ki kuantum kuramı bize atomaltı parçacıkların çoğunun zamanın yönünden bağımsız olarak var olduğunu söyler. Atomaltı parçacıklar aynı anda hem saat yönünde hem saat yönünün tersine dönebildikleri gibi, kuantum durumları da zaman içinde ileriye ve geriye doğru ilerleyebilir. Araştırmacılar, bilginin parçacıkların geleceğinden geliyormuş gibi göründüğü kuantum deneyleri yapmayı bile öğrenmektedirler. Dahası özel görelilik bize kütlesiz parçacıkların, örneğin fotonların ve atom çekirdeklerini birbirine bağlayan glüonların ışık hızında yol aldığını, zamanın geçişini tecrübe bile etmediğini aktarmaktadır.

Büyük fizikçi John Wheeler bir zamanlar “Zaman, doğanın her şeyin bir anda olup bitmesini önleme tarzıdır,” demişti. Bunu söylerken gözünü kırpmış olabilir; zamanın belirgin basitliğinin gerçek doğasını yalanladığına inanıyordu. Aziz Augustinus “O zaman zaman nedir? Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama soranlara açıklamayı istersem ne olduğunu bilmiyorum.”

Augustinus’tan bu yana elde ettiğimiz bütün bilimsel başarılara rağmen, zaman, bir muamma olmayı sürdürmektedir, herhalde bugün bilim adamlarının karşı karşıya olduğu en büyük sorundur. Fakat zaman bir yanılsamaysa en azından yararlı bir yanılsamadır. Sonuçlarıyla ilgili olarak getirdiğimiz yorumlar -geçmişle ilgili hatıralarımız, şimdideki varlığımız ve gelecekle ilgili umutlarımız- insan deneyiminin kalbini oluşturmaktadır. Daha doğrusu striatumunuzun inanmanızı istediği şey budur.

 

Okudunuz mu? : Zaman Makinesi ve Zamanda Yolculuk

Internet’in İcadı ve Tarihsel Gelişimi

Internet’in tarihinde ARPAnet’ten ilk Internet sayfasına ve bugüne uzanan süreçte Internet’in icadı, gelişimi ve yolculuğu anlatılıyor.

“İnternet; yarının küresel köyünde, köy meydanı olmaya doğru gidiyor.”

Bill Gates

Ampul ya da telefon gibi icatların aksine, bugün neredeyse elimiz kolumuz kadar vazgeçilmez hale gelen internetin tek bir mucidi olmadı; zaman içerisinde gelişti.

Her şey 50 yıl kadar önce Soğuk Savaş hamlelerinden biri olarak başlamıştı. Bugünse, birçoklarımız için, onsuz bir hayat neredeyse imkânsız. Gelin hikâyenin başına dönelim…

4 Ekim 1957’de Sovyetler ilk insan yapımı uyduyu yörüngeye yerleştirmeyi başardığında dünya kamuoyu derinden sarsıldı. Bu adamlar neler yapıyorlardı böyle? Sputnik adıyla bilinen uydu, aylak aylak dünyanın etrafında tur atıp dünyaya sinyal göndermekten başka bir şey yapmamış olsa da, bir çığır açtığı kesindi. Özellikle Amerikalılar bir deniz topu büyüklüğündeki bu uydunun tam olarak ne manaya geldiğini gayet iyi biliyordu. Amerika’daki parlak beyinler daha iyi arabalar ve daha güzel TV setleri tasarlarken, en büyük rakipleri olan Ruslar başka bir boyuta sıçramıştı! Uzaya attıkları bu devasa adımla Soğuk Savaş’ı kazanabilirlerdi. O günlerde bu savaşı kazanmak, taraflar için ölüm ya da kalım meselesinden farksız değildi…

Sputnik Amerikalıların gözünü açtı. Bilim ve teknolojiyi daha ciddiye almaya başladılar. Okullarda matematik, fizik ve kimya derslerinin saatleri arttırıldı. Devlet bilimsel araştırmalar yapan şirketlere kredi vermeye başladı. Federal hükümet, uzay çağı teknolojilerini geliştirmek amacıyla şimdi hepimizin yakından tanıdığı Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) ve pek de tanımadığımız Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Dairesi (ARPA) gibi kurumları hayata geçirdi.

arpanet
Arpanet rotası

Özellikle ARPA’daki bilim adamları ve askerî uzmanlar olası bir Sovyet nükleer saldırısı durumunda ülkedeki telefon hatlarına ne olacağına dair kafa yoruyordu. Tek bir füze bile ülkedeki tüm telefon altyapısını çökertebilir ve uzak mesafeli görüşmeleri imkânsız hale getirebilirdi.

1962 Ağustosu’nda Amerika’nın beyni sayılan üniversitelerden MIT’in yanı sıra ARPA’da da önemli görevler üstlenecek olan bilgisayar dünyasının dahi çocuğu Joseph Carl Robnett Licklider (kısaca Lick olarak da tanınır) bu soruna bir çözüm önerdi: Birbirleriyle konuşabilecek geniş bir bilgisayar ağı! Böylesi bir ağ, Sovyetler telefon sistemlerini imha etse bile, devleti yönetenlerin birbirleriyle konuşmasına imkân tanıyabilirdi.

1965’te MIT’ten bir başka bilim adamı ‘paket anahtarlamalı ağ’ (packet switching) adını verdiği bir yöntemle bir bilgisayardan diğerine bilgi yollamanın yolunu buldu. Buna göre mesaj/bilgi küçük parçalara bölünüyor, varış noktasına yollanıyor ve burada tekrar birleşip orijinal mesajın ortaya çıkması sağlanıyordu.

Bu yöntem olmaksızın devletin kullandığı ve ARPAnet adı verilen bilgisayar ağı da düşman saldırısı karşısında en az telefon şebekesi kadar savunmasızdı. 29 Ekim 1969’da ARPAnet, iki bilgisayar arasındaki ilk mesaj alışverişini kısmen gerçekleştirebildi. Biri California Üniversitesi, diğeriyse Stanford Üniversitesi’nde olan bu bilgisayarların her biri küçük bir ev büyüklüğündeydi! LOGIN olan ilk mesaj kısa ve basitti ama henüz emekleme aşamasında olan ARPA şebekesini çökertmeye yetmişti! Alıcı konumundaki bilgisayar, mesajın ancak ilk iki harfini alabilmişti.

1969 sonlarında şebekeye bağlanan bilgisayarların sayısı 4’e çıktı. 1970’ler boyunca genişlemeye devam etti. 1971’de Hawaii Üniversitesi’nin ALOHAnet’i, bundan iki yıl sonra da Londra’daki Üniversite Koleji ve Norveç’teki Kraliyet Radar Enstitüsü şebekeye bağlandı. Paket anahtarlamalı bilgisayar ağlarının sayısı artıyordu ama bunların bildiğimiz anlamda dünya çapında bir ‘internet’e dönüşmesi için henüz erkendi.

1970’lerin sonlarında bu kez sahneye Vinton Cerf isimli başka bir bilgi işlemci çıktı ve dünyadaki bütün mini ağlara bağlı bilgisayarların birbirleriyle iletişime geçebilmesini sağlayacak bir yöntem buldu. Cerf bu buluşunu “Transmission Control Protocol” ya da kısaca TCP olarak isimlendirdi. Daha sonradan buna, ‘Internet Protocol’ olarak bilinen ek bir protokol daha ekledi. Sonuçta ortaya bugün meraklılarının bildiği TCP/IP kısaltması çıktı. Sektörden bir uzman, Cerf’in protokolünü, farklı ve birbirinden uzak bilgisayarların siber uzayda ‘el sıkışması’ olarak tanımlayacaktı.

Cerf’in protokolü, interneti dünya çapında bir ağa dönüştürdü. 1980’ler boyunca araştırmacılar ve bilim adamları bu sistemi bir bilgisayardan diğerine bilgi ve dosya yollamak için kullandı.

1990 Kasımı’nda internetin çehresi bir kez daha değişti. Bu kez İsviçre’deki bir bilgisayar programcısı, Tim Berners-Lee, World Wide Web olarak bildiğimiz kavramı ortaya çıkardı. Yani sadece bir yerden diğerine dosya göndermekten ibaret bir sistem değil, İnternet’teki herkesin ulaşabileceği bir bilgi ağı. Diğer bir deyişle Berners-Lee bugün bildiğimiz internetin mimarı olarak tarihe geçti…

O tarihten bu yana internet bir hayli değişti. 1992’de Illinois Üniversitesi’nden bir grup öğrenci ve araştırmacı, Mosaic adını verdikleri bir web tarayıcı geliştirdi (Sonradan Netscape’e dönüşecekti). Mosaic, ilk kez web’de kolaylıkla araştırma yapmanın kapısını açmıştı. Aynı sayfada yazıları ve resimleri görebilen kullanıcılar, tıklanabilir linklerle tanışıyordu. Aynı yıl kongre web’in ticari amaçlarla kullanılabileceğine karar verdi. Her türden firma web sitesi kurmak için akın etti, internet üzerinden doğrudan müşteriye satış başladı. Zaman içerisinde neredeyse her işin yapıldığı bir mecraya dönüşen internet, kullanıcı sayısı yarım milyarı aşan Facebook gibi sitelerle hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu.

Bildiğimiz manadaki ilk internet sayfası bilim mühendisi Tim Berners-Lee tarafından hayata geçirildi. Berners Lee o dönem, İsviçre-Fransa sınırında yer alan ve günümüzde evrenin başlangıcıyla ilgili bilgilere ulaşmak için bilim adamlarının protonları muazzam bir hızda birbiriyle çarpıştırdıkları araştırma merkezi CERN’de görevliydi. Fizikçiler arası bilgi paylaşımını hedefleyen tarihin bu ilk web sitesi (http://info.cern.ch/hypertext/WWW/TheProject.html) 6 Ağustos 1991’de yayına geçti.

Siyasetçiler arasında internetin bugünkü internet olmasında en büyük rolü eski ABD başkanlarından Bill Clinton’ın yardımcısı Al Gore oynadı. Her ne kadar Al Gore’un internetin mucidi olduğu şeklinde bir şehir efsanesi olsa da, en azından görev zamanında yaptıklarıyla internet devriminin başlamasını hızlandırmıştı.

Radyonun 50 milyon kullanıcıya ulaşması 38 yıl, TV’nin 13 yıl, internetinse 5 yıl aldı.

Her gün ortalama bir milyar kişi internette geziyor.

İnternet kullanımında en yüksek oran yüzde 70’le Kuzey Amerika’da.

Dünyadaki erkek ve kadınların yüzde 74’ü internet kullanıyor. 18–29 yaş grubu en çok kullanan, 65 yaş üzeri en az kullanan kitle.

Google’da günlük ortalama bir milyarın üzerinde arama yapılıyor.

Google’daki sayfa sayısı 10 milyarın üzerinde.

Google’un kurucuları Larry Page ve Sergey Brin, Google ismini ilk olarak 1996’da buldular ve 1998’de hayata geçirdiler. Google’u, 10’un 100. kuvvetine denk gelen sayıyı sembolize eden Googol’dan türettiler.

Sosyal Medyanın Kısa Tarihi de İlginizi Çekebilir.

Her Şey Bir Simülasyon Olabilir Mi?

1998’de sokakta rastladığınız hemen hemen hiç kimse bu soru üzerine bir an olsun düşünmezdi bile. 1999’un sonuna gelindiğindeyse, bu olasılık yerkürenin her yerinde milyonlarca insan tarafından tartışılıyordu. Peki neden? Çünkü Matrix’i izlemişlerdi. Filmin temel tartışması, Dünya üzerindeki insan nüfusunun besin tekneleri içinde yattığı, enerjilerinin bir makineler ırkı tarafından toplandığı yönündeydi.

Bu dehşet verici duruma tepki göstermeyelim diye beyinlerimize doğrudan bir bağlantı üzerinden erişmenin mümkün olduğu, simüle edilmiş bir gerçeklik içinde varoluşa sahip kılınmıştık. Bu durumda bütün bilinçli deneyimlerimiz bir bilgisayar programı ürünü olmaktan öteye gitmiyordu.
Duyulmamış bir fikir değildir bu. Descartes’tan bu yana filozoflar gerçeklik algımızın aldanmanın ürünü olup olamayacağını tartışmış, bilim-kurgu yazarları da benzer bir tartışmayı birçok kez kullanmışlardır. Örneğin 1966’da Philip K. Dick, insanların daha önce hiç yapmamış oldukları şeyleri tecrübe etmelerini sağlayan “takılabilir hafızalar” satın aldığı bir hikâye yayınlamıştı. TV dizisi Dr Who 1976’da Matrix denilen devasa bir bilgisayar sistemini tanıtmıştı; bu sistem de beden dışı deneyimleri mümkün kılmak üzere doğrudan beyne bağlanabiliyordu.

Fakat 1999’daki Matrix’in, beyaz perdeye tam zamanında bomba gibi düştüğü aşikardı. Gösterime girmesini izleyen birkaç yıl içinde, fizikçiler bu fikri bilimsel konferanslarda tartışmaya başlamışlardı; tartıştıkları her seferinde de filme göndermede bulunuyorlardı. Tuhaf gelebilir, ama bunun iyi bir sebebi vardı. Simüle edilmiş bir gerçeklik içinde yaşadığımız fikri, fizikte yeniden su üstüne çıkmış çok eski bir soruya verilmiş pek az akla yatkın cevaptan biriydi.

Gökbilimciler evrene baktıklarında tuhaf bir şey fark etmişlerdir. Bundan bahsetmeye neredeyse tereddüt ederler; fakat bu oturma odasına girmiş fil gibi bir şeydir, varlığının teslim edilmesi gerekir: Bu evren bizim için dikkat çekecek kadar iyidir. Bir parçasını değiştirdiğinizde, diyelim doğa kanunlarından birini biraz bozduğunuzda, bizler ortaya çıkmamış oluruz. O kadar ki sanki evren bizim yaşamamız amacıyla tasarlanmıştır. Eğer durum buysa bütün bunları tasarlayan tasarımcı, varoluşumuzu istemek için bir sebebi olan -belki iş, belki zevk- bir süper zekalı varlıklar ırkı olabilir mi?

Bu tabii ki büyük bir “eğer”dir; herhalde fizikteki en büyük “eğer”dir. Bu “eğer”le ilgili tartışmanın bir ismi bile vardır: “Antropik ilke.” Aslında bu yanıltıcı bir isimdir. Öncelikle bir ilke olmaktan çok bir iddiadır. Ayrıca antropik “insan merkezli” anlamına gelse de bu iddia aslında bununla ilgili değildir. Bu terimi ortaya atan astrofizikçi Brandon Carter, terimin yalnızca insan hayatını değil, genel olarak zeki hayatın varlığını kapsamasını amaçlamıştı.

Carter antropik ilkeyi, fizikçilerin yeni bir paradigmaya, Büyük Patlama’ya ayak uydurmaya çalıştığı sırada ortaya atmıştı. Evrenin bir başlangıcı olduğu fikri yaygın bir kabul görünceye dek fizikçiler, evrenin tarihinde böyle “özel” bir zaman gibi bir şeyin olamayacağını varsaymışlardı. Evren her zaman var olmuştu, her zaman da büyük ölçüde şimdi olduğu gibi var olacaktı.

Fakat 1963’te kozmik mikrodalga arkaplan ışınımının keşfedilmesiyle birlikte her şey değişti. Bu ışınımın yaratılış anının bir yankısı olarak kabul edilmesiyle birlikte, evrenin sayfa sayfa açılan, önemli olayların öne çıktığı bir tarihi olduğu düşünüldü. Sorun şuydu ki gökbilimin temel ilkelerinden biri her zaman, insanların uzayda da zamanda da özel bir yere sahip olmadığını ortaya koyan Kopernik ilkesi olmuştu. Büyük Patlama’yla birlikte Kopernik ilkesi tehdit altına girmiş oluyordu.

Matrix
Matrix

Özel Bir Evren mi?

Carter, ama, diyordu, önyargılarımız ne olursa olsun, evrenle ilişkimizde özel bir şey olduğunu teslim etmemiz gerekir. Bilim insanlarının katıldığı 1974’teki bir toplantıda “Durumumuz mutlaka merkezi konumda olmasa da bir ölçüde kaçınılmaz olarak ayrıcalıklıdır,” demişti. Bu ayrıcalık öncelikle, evrenin evrimini yöneten kanunlardan geliyordu.

Bu kanunların bize rahat bir varoluş sunmak için tasarlanmış olduğunun düşünülebilir olmasının birçok sebebi vardır. Bunların ilki kütleçekimin epey uygunluk gösteren kuvvetidir. Büyük Patlama sonrasında uzay genişliyor, bütün madde parçacıklarını birbirlerinden daha fazla uzaklaşmaya zorluyordu. Kütleçekim kuvveti ise bu genişleme aleyhine çalışıyordu: Parçacıkların karşılıklı kütleçekimi onları birbirine çekiyordu.

Bu sorunun çözülmesinin üç yolu vardır. İlkin, uzayın genişlemesi kütleçekimin çekim gücünü ezici bir biçimde aşmış olabilirdi. “Açık evren” olarak bilinen bu senaryoya göre, her madde parçacığı birbirinden uzağa itilir, sonuçta birbirlerinden giderek ayrılmaları kütleçekimin çekim gücünü daha bir zayıflatırdı. Bu durumda galaksiler, hatta belki yıldızlar da oluşmamış olurdu.

Peki ya kütleçekimin çekim gücü genişleyen uzayın itiş gücünü aştıysa? Bu durumda yıldızlar ve galaksiler kısa bir süreliğine oluşmuş olurdu; fakat kütleçekimin kuvveti, çabucak kendi içlerine çökmeleri ya da birbirleriyle çarpışmaları anlamına gelirdi, evren devasa bir kütleçekim çatırdamasıyla içe doğru çökerdi. Bu senaryoya “kapalı evren” senaryosu denir.

Üçüncü senaryo, “kritik evren” senaryosu ise itiş gücü ile çekiş gücü arasında hassas bir denge kurulmuş olmasını gerektirir. Bu senaryoda evrendeki maddenin yoğunluğu, Büyük Patlama’nın hemen ardından kütleçekimin çekiş gücünün evrenin genişlemesini neredeyse mükemmel bir biçimde etkisiz hale getireceği boyutlardadır. Kütleçekim maddeyi yıldızların oluşmasına, toplanıp galaksiler oluşturmasına yetecek kadar çeker. Kütleçekim kuvvetlerinin karşılıklı etkisi sayesinde yıldızlar ve galaksiler arasındaki genişleme yavaşlamış, evrene uzun ve verimli bir hayat bahşedilmiştir.

Kozmik Bir Tesadüf

Peki, ama bu senaryolar arasındaki farklılık nedir? Gökbilimciler rakamlarla uğraşmaya başladıklarında, önce kritik evrene bakarlar. Bunun için evrendeki maddenin yoğunluğunu incelemeleri gerekir; bu “Omega” dedikleri parametredir. Öyle anlaşılmıştır ki kritik evren senaryosunun gerçekleşebilmesi için Omega’nın, Büyük Patlama’dan bir saniye sonra belli bir değere sahip olması gerekir. Omega dudak uçuklatacak kadar küçük bir değerden -milyon milyarda bir- bir değer daha küçük ya da büyük olsaydı, hayatın bizim Güneş’imiz gibi genç bir yıldızı çevreleyen dostane ortamda yerleşiklik kazanmasına kalmadan ya evren kendi içine çöker ya da madde birbirinden çok çok uzaklara düşerdi.

Tek kozmik tesadüf bu değildir. Kütleçekimin kuvveti, uzayın baştaki genişlemesine karşı uygun; fakat hassas bir biçimde dengelenmiş, bizim Güneş’imiz gibi yıldızların oluşmasını mümkün kılmış olabilir. Ama bir de Güneş’in hidrojen atomlarını birleştirip helyum oluşturarak enerji salmasındaki verimliliği düşünün. Bu verimlilik yaklaşık 0,007’dir. Yani hidrojen atomlarının atomik kütleleri, yeni oluşmuş helyumun kütlesiyle kıyaslandığında, yüzde 0,7’lik bir kayba uğramaktadır. Dünya’da hayata güç veren de bu enerjidir; esasen ısı enerjisi.

Peki ya burada ne kadar hareket alanı bulunuyor? Bu dönüşümün verimliliğini artırmak, bir atomun çekirdeğindeki parçacıklar arasında biraz daha kuvvetli bir “tutkal” bulunuyor olmasını mümkün kılmak anlamına gelir. Bu verimlilik 0, 008’den fazla olsaydı, Büyük Patlama sırasında oluşmuş hidrojenin tamamı neredeyse hemen helyuma dönüşürdü ve yıldızlarda yanacak hidrojen kalmazdı. Başka bir deyişle ölü bir evren doğmuş olurdu. Öbür yöne gidip verimliliği 0,006’ya düşürecek olursak bu da nükleer tutkalın çok zayıf olması, o kadar ki helyumun hiç oluşmayacak, güneşin hiç tutuşmayacak olması anlamına gelirdi. Bu durumda da yine hayat mümkün olmazdı.

Sonra bir de elektrik kuvvetinin kütleçekimden yaklaşık 1040 kat büyük olması meselesi var. Bu durum atomlara temel özelliklerini kazandırır. Pozitif yüklü çekirdek ile yörüngede dönen negatif yüklü elektronlar arasında karşılıklı bir itiş vardır. Fakat aynı zamanda kütleçekimden kaynaklanan karşılıklı bir çekim de vardır. Aralarındaki oranı küçük bir miktar değiştirin, atomların temel niteliklerini değiştirmiş olursunuz, o kadar ki bu da yıldızların temel niteliklerini değiştirir; başka bir deyişle sağa sapın Güneş gibi yıldızların etrafında gezegenlerin oluşmayacağı bir evren yaratmış olursunuz. Sola sapın hayatın kimyasının altında yatan karbon atomlarını ortaya çıkaran süpernovaların varlığını tehdit etmiş olursunuz. Başka örnekler de vardır: Nötronun kütlesini yüzde 1 oranında azaltın, bir tane bile oluşmaz.

Evrenle Oyun Oynamak

Her şey ayarlanmış gibi görünüyor öyle değil mi? Büyük İngiliz astronom Fred Hoyle böyle düşünüyordu. Bir keresinde evrenin çok hayat-dostu olduğundan, o kadar ki “hileli bir iş” gibi göründüğünden yakınmıştı. Biri ya da bir şey, hayatın yaratılmasını kolaylaştırmak için fizik kanunlarıyla “oynuyordu.”

Peki, bir bilim adamı bu konuda ne yapar? Bunu Tanrı’nın yaptığını söylemenin -bu bilim adamlarını cevap arayışlarında hiçbir yere çıkarmaz- yanı sıra üç seçenek bulunmaktadır. İlk seçenek problemi tepe taklak çevirmektir. Evren birazcık olsun farklı olsaydı, biz burada oturmuş bu gibi şeyler hakkında kafa yoruyor olmazdık. Evren, elbette ki hayatın var olması için kesin bir dengeye sahiptir. Biraz farklı bir evrende var olamazdık. Böyle bir yaklaşım bizi, fizik kanunlarının bu önemli rakamlara farklı değerler verdiği başka evrenlerin varlığını değerlendirmeye zorlar. Bunlar ölü evrenler olmanın yanı sıra bilimsel bakımdan da çıkmaz sokaklardır. Onlara ulaşamayız; bu yüzden de evrenimizin hayat için hassas bir dengeye sahip olmasıyla ilgili soruya doyurucu bir yanıt bulamamış olmaya razı olmamız gerekir. İkinci yaklaşım da tıpkı birincisi gibi doyurucu değildir: Hassas ayarı doğaüstü bir tasarımcının, doğa kanunlarını aşan bir varlığın varlığına bağlarız. Burada da bu yaklaşımın doğru yaklaşım olup olmadığını ayırt etme yönünde bir umudumuz yoktur.

Üçüncü seçenekse, ona doğru gitmekte olduğumuz çözümdür: Evren varoluşumuza çok uygundur; çünkü bizim varoluşumuz için tasarlanmıştır. Bu durumda tasarımcılar tanrılar değildir. Bizim gibi varlıklardır. Ama teknoloji üzerindeki kontrolleri bakımından bizden çok daha ileridirler. Aslına bakarsanız o kadar ileridirler ki birbirinden inanılmaz iki şey birden yaratabilirler. Biri, bilinçlilik olarak değerlendirdiğimiz şeyi gösteren varlıklardır. İkincisi ise bu varlıkların bilinçleriyle tecrübe ettiği bir dünyadır. Simülasyon argümanı olarak bilinen mantıksal dizge budur. Bu argümanın parçalarını bir araya getiren ilk kişi filozof Nick Bostrom olmuştur. Bostrom 2001’de “Bir Bilgisayar Simülasyonunda mı Yaşıyorsunuz?” başlıklı makalesini elden ele dolaştırmaya başlamıştı. Bu soruya, büyük ihtimalle evet, diye cevap veriyordu.

Dünyayı Yeni Baştan Yaratmak

Bostrom’un argümanı bir hayli doğrudandır. Durun ve şu anda kullanmakta olduğunuz bilgisayar gücü üzerine bir düşünün. Bunu on yıl önce kullanabildiğiniz bilgisayar gücüyle karşılaştırın. Bir de yirmi yıl öncesiyle karşılaştırın. Şimdi bu düşündüklerinizi geleceğe tercüme edin. Eğer medeniyetimiz bu binyılda ayakta kalabilirse nüfusun elindeki bilgisayar gücü bugün bizim tahayyül edemeyeceğimiz büyüklükte olacaktır.

Şimdi bugüne geri dönelim. En popüler bilgisayar oyunlarından biri nedir? Simülasyon. Second Life adlı simülasyonun olağanüstü başarısını bir düşünün örneğin. İnsanlara alternatif bir varoluş fırsatı sunmaktadır; milyonların dört elle sarıldığı bir fırsattır bu. Başka simülasyon oyunları tanrıyı oynamanızı, başkaları üzerinde denetim kurmanızı ya da sadece kaderlerinin nasıl bir yola girdiğini izlemenizi mümkün kılmaktadır. Bu insan zihninin başka bir dünyada uğraşmayı sevdiği bir şeydir. Peki, işler neden bin yıl sonra daha farklı olsun?

SİMÜLASYON ARGÜMANI

Bostrom’un argümanı, şu üç önermeden birinin doğru olması gerektiği yönündedir. İlk önerme, insanların gerçeklik olarak tecrübe ettiğimiz şeyi yansıtacak bilgisayar simülasyonları – sanal gerçeklik – yürütebilecek derecede sofistike bir düzeye gelmeden, ezici bir ihtimalle tükenip gideceğini söyler. İkincisi, hayatta kalabilecek herhangi bir medeniyetin bu tür simülasyonlar yürütmesinin son derece ihtimal dışı olduğunu söyler. Üçüncüsü ise, böyle bir bilgisayar simülasyonunda yaşıyor olmamızın neredeyse kesin olduğunu söyler.

İlk önerme ihtimal dışı görünmektedir. Kendi kendimizi mutlaka ortadan kaldırmamızın ya da mutlaka ortadan kaldırılmamızın a priori bir sebebi yoktur. İkincisi daha da ihtimal dışı görünmektedir: Simülasyonlardan aldığımız haz, daha da fazla simülasyon gücüne sahip olduğumuzda bunu kullanmayacağımız varsayımında bulunmaya yer bırakmamaktadır. Böylece geriye üçüncü önerme kalır. Uzak bir gelecekten bahsettiğimiz dikkate alınırsa, bu uzak gelecekte “orijinal” evrenin her yerine dağılmış neredeyse sonsuz sayıda medeniyetin simülasyonlar yürüttüğü düşünülürse, bu orijinal evrende olup da bir simülasyonda olmamamız ihtimali nedir? Son derece küçüktür. Başka bir deyişle neredeyse kesinlikle bir simülasyon içinde yaşıyoruz.

Bunalıma girmeye neden olacak bir şey değildir bu; dünya her zaman olduğu kadar gerçektir. Dahası, evrenlerin doğaüstü tanrıların eliyle yönetildiği yönündeki fikirlerin aksine, simülasyon argümanı sınamaya açık olabilir. Kabul edilmesi gereken ilk şey, bu argümanın hassas ayarla ilgili soruyu yanıtlıyor olmasıdır. Bu simülasyonun yaratıcılarının simülasyonu yaratmak için bir sebepleri olması gerekir. Dolayısıyla, simülasyonların ezici bir çoğunluğunun yaratıcıları ve kullanıcılarına ilginç gelecek kadar iyi işliyor olması gerektiğini ileri sürmek akla yatkın görünmektedir. Bizim simülasyon ortamları yaratma tecrübemiz, bunun, bu ortamları “varoluşlarından” memnun varlıklarla doldurmak anlamına geldiğini düşündürmektedir; bu varoluştan duyulan memnuniyet de simüle edilmiş dünya ve sakinleriyle etkileşim kurma becerisini de gerektirme eğilimi göstermektedir.

Bu yüzden akla yatkın bir simülasyon, karmaşık hayat olarak addedeceğimiz şeyin gelişimini teşvik edecektir. Doğa kanunlarına baktığımızda gördüğümüz üzere, bu karmaşıklık sebebiyle, kurgu için hayli dar bir olasılıklar yelpazesi oluşur. Bu da en azından, hassas ayar için akla yatkın bir açıklama sunmaktadır. Şimdi böyle bir açıklamayı bilimsel olarak sınamanın bir yolunu bulmamız gerekir. Bu da yine, bizim simülasyonlar yaratma tecrübemizde bulunabilir.

Muhafazakar Bilgisayar Kullanımı

Bilgisayar programcılığının temel kurallarından biri, değerli bilgisayar kaynaklarını israf etmemenizdir. Bu da herhangi bir simülasyonun sonsuz derecede rahat, pürüzsüz olmayacağı anlamına gelir. Simülasyon bilinçli avatarlarına etraflarındaki dünyada bir süreklilik duygusu verecek kadar iyi kurulmuş olacaktır; ama gereğinden fazla da iyi olmayacaktır. Bu da aniden yakından bakıldığında, programlamadaki açıkların ortaya çıkarılabileceği anlamına gelir.

Aslına bakarsanız bunu çoktan yapmış olabiliriz. Gerçekliğimizi tanımlamak için geliştirdiğimiz kuramların belirgin tutarsızlıklar gösterdiğini zaten biliyoruz. Örneğin, atomaltı ölçeklerde karşılaştığımız şeyleri tanımlıyormuş gibi görünen kuantum dünyası insan zihnine anlamsız geliyor. Kuantum dünyası parçacıkların birçok varlık göstermesini, aynı anda iki uzamsal konumda bulunmasını ya da aynı anda zıt yönlere hareket etmesini mümkün kılıyor.

Benzer bir biçimde, geniş kozmolojik ölçekleri düşünürken gerçekliği tanımlamak için kullandığımız görelilik kuramı da bir kara deliğin içi ya da Büyük Patlama anının geometrisi gibi en uç kozmolojik koşulları tanımlamayı başaramıyor. Kuramlarımızın, bu hayal kırıklığı yaratan sınırlamaları, gerçekliğimizin arkasındaki programlamanın sınırlarını yansıtıyor olabilir mi?

Değerlendirilmesi gereken başka kanıtlar da vardır. Modern bilimin en önemli amaçlarından biri fizik kanunlarını “birleştirmek”tir. Şu sıralar bunun ana dayanak noktası, görelilik kuramı ile kuantum kuramını birleştirmektir. Fakat bu, şimdiye kadar kimsenin arada çöpçatanlık edemediği bir izdivaç olmuştur. Bunun sebebi, böyle bir birleşmenin esasen imkânsız olması olabilir mi?

Bugünkü simülasyonları yaratırken programcılar ince ayrıntıları, örneğin bir kutup ayısının kürkündeki tüylerin hareketini şifrelemek için belli bir yöntem kullanırlar. Pastoral bir manzara görüntüsü yaratmak için kullanılan yöntemlerse farklıdır. Benzer bir şekilde bizim simülasyonumuzun yaratıcıları da bizim gerçekliğimizi farklı ölçeklerde programlamak için farklı yöntemler kullanmış olabilirler; bu yüzden de bu yöntemleri birleştirmeyi ummaktan kaçınmamız gerekir. Eğer mesele buysa bilimin uğradığı hayal kırıklıkları, varoluşumuzun doğasına ilişkin ipuçları olabilir.

Başka bir ipucu genetik şifremizde bulunabilir. DNA’mız kopyalandığında hata verme eğilimindedir. Düzeltilmeden bırakılırsa bu hatalar, herhangi bir türün ömrünün kısa olmasına, hatta belki de gelişemeyecek kadar kısa olmasına yol açmaya yeter. Genlerimizin işleyişine yerleştirilmiş hata düzeltme rutinleri olmasa hayatın simüle edilmiş hikâyesi hızla bozulabilirdi. Biz de kendi bilgisayar programlarımızda aynı şeyi yaparız: İşleri geri döndürülemeyecek şekilde bozulmadan yoluna koyacak hata düzeltme rutinleri yerleştiririz. Dolayısıyla simülasyonun programcılarının aynı yöntemleri kullanmak zorunda olduğunu düşünmek, büyük bir adım değildir.

Ciddi fizikçilerin ileri sürdüğü iddialardan biri, simülasyonda yapılan bir düzeltmenin fizik kanunlarında çatlaklar, hatta kırılmalar yaratabileceğidir. Bazı şeyler beklendiği gibi hareket etmeyebilir. Bu tür gözlemler yapmış mıyız peki? Aslına bakarsanız evet. Örneğin gökbilimciler, Dünya’ya gözlenebilir en uzak galaksilerden ulaşan ışığın fizik kanunlarının uzak geçmişte bir noktada bir kırılma geçirdiği yönünde işaretler verdiğini ileri sürmüşlerdir. Bu ışık 12 milyar yıl önce salınmıştır ve yolculuğu sırasında evrendeki maddeyle etkileşimi, akla yatkın bir biçimde beklenebileceğinden biraz daha farklı bir nitelik göstermektedir.

Öyle görünüyor ki bu gözlem, fizikteki sabitlerden birinin, ışık ve maddenin nasıl bir etkileşim içinde olacağına ilişkin ince ayrıntılara hükmeden sabitin geçmişte ince bir farklılık gösterdiği anlamına gelmektedir. Bu bir programlama hatası mıdır yoksa hata düzeltme rutininin bir parçası mıdır? Değişen sabitle ilgili bilimsel çıkarımlar yeterince sağlam görünse de bunun bir simülasyonda yaşadığımız fikrini desteklediği iddiası hâlâ tartışmalıdır.

Bu “sınamaların” hiçbiri mat edici bir ikna gücüne sahip değildir. Bir bilgisayar simülasyonunda yaşadığımız fikri ilginç bir fikirdir ve modern fiziğin en can sıkıcı problemlerinden birine birçok bakımdan son derece akla yatkın bir cevap verir. Kanıtlanacak mı yoksa yanlış olduğu mu ortaya konacak, bu sorunun cevabı henüz verilmemiştir. Bazı filozoflar, bir simülasyonda yaşadığımızdan kesinkes emin olmamızın tek yolunun, bu fikri yaygınlaştıran insanların, simülasyonun başarısının devamına bir tehdit oluşturdukları için gizemli bir biçimde “silinmesi” olacağını savunurlar; böyle bir savunmanın sebebi belki de bu cevabın verilmemiş olmasıdır. Başka bazı filozoflar aynı derecede oyuncu, ama daha cazip bir iddiada bulunmuşlardır. Bu keşifte bulunduğumuza göre, çok geçmeden gökyüzünü parça parça eden devasa bir mesaj almamız tümüyle mümkündür: “Tebrikler: Lütfen ikinci düzeye geçin.”

Mendel’in Hayatı ve Kalıtım / Genetik Çalışmaları

MENDEL, Johann Gregor (1822-1884) bitkiler üzerinde yaptığı incelemelerle kalıtımın temel yasalarını ortaya koyan ve kalıtımbilimin öncüsü olan Avusturyalı rahip; botanik ve kalıtım bilgini.

Mendel’in Hayatı

Mendel, Silezya’daki Heinzendorf’ta (Hyncice’de) doğdu; Moravya’daki Brünn’de (Brno’da) öldü. Üç çocuklu ailenin tek erkek çocuğudur. Babası çiftçi; annesi ise, eskiden beri bahçıvanlıkla uğraşan bir ailenin kızıdır. Mendel, çok küçük yaşlarında babasından, sonra bir öğretmeninden bitki yetiştirmenin bütün özelliklerini öğrendi. 1833’te Leipnik’teki; bir yıl sonra da troppau’daki bir liseye gönderildi. Burada üstün bir başarı gösterdi. 1840’ta lise diplomasını aldı ve Olomouc Üniversitesi’nde felsefe derslerini izlemeye başladı. Ailesinin ekonomik sıkıntısı nedeniyle 1843’te fizik profesörünün önerisiyle Brünn’deki Augustinus tarikatının manastırına girdi ve Gregor adını aldı. Burada hem din eğitimi gördü hem de Felsefe Enstitüsü’nde tarım ağırlıklı dersleri izledi. 1847’de rahip oldu. 1849’da bir okula yedek öğretmen olarak atandı. Öğretmenliği sevdiğini anlayınca doğa bilimleri öğretmeni olmaya karar verdi. Ancak, girdiği üniversite sınavında jeoloji ve zoolojide başarı gösteremedi. O nedenle bu hakkını yitirdi. Manastır’ın da desteği ile gittiği Viyana Üniversitesi’nde doğa bilimleri ve botaniğin yanı sıra, sonraki araştırmalarında kendisine ilerde yararlı olacak istatistik yöntemleri de öğrendi. 1854’te Brünn Teknik Okulu’nda fizik ve doğa tarihi dersleri için yedek öğretmenlik görevi aldı. Başladığı bitki malzeme çalışmalarını tamamladığı 1861 yılında başrahip oldu.

Mendel, küçük yaşlarında babasından ve bir öğretmeninden öğrenmiş olduğu bitki yetiştirme, bitkilerde aşılama ve çaprazlama konularında, bilimsel araştırmaya değer veren Viyana Üniversitesi’nin kütüphanesinden ve bahçesinden çok yararlandı. Bitki fizyolojisi profesörü Franz Unger’in derslerini ilgiyle izledi. Başta bezelye olmak üzere, birçok bitkinin melezlemesini ayrıntılı olarak öğrendi. Mendel, manastıra dönerek, sonradan bilim tarihinin en değerli deneysel çalışmaları arasına girecek olan incelemelerine, konusunda derin bir bilgiye sahip olarak başladı. On yılı aşkın bir süre, başta bezelye olmak üzere, çeşitli bitkiler üzerinde araştırmalar yaptı. Çalışmalarının sonuçları, meteoroloji alanında değerlendirildi ve kendisine büyük bir ün kazandırdı. Ancak, incelemelerinin botanik ve genetikte çığır açtığını; kendisini en büyük bilim adamları arasına kattığını göremedi.

Mendel’in Kalıtım / Genetik Üzerine Deneyleri ve Çalışmaları

Mendel, 30.000’e yakın bitki üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapmıştı. Bu çalışmalarında çıkış noktası, saf soy bezelye türleri elde etmekti. Bu amaçla 1854-1856 yılları arasında bir dizi denemeler yaptı. Yapay yollardan kendi içinde üretildiğinde her zaman aynı özellikleri gösteren bezelye türlerini ayrıştırmayı başardı. Örneğin, kendi içinde her kuşağı yeşil ya da sarı taneli bezelye veren bitkiler elde etti. Bu saf soyları birbiriyle çaprazlama yöntemiyle çiftleştirerek melezleme çalışmalarına başladı ve saf soy bitkilerin özelliklerinin melez döllerde nasıl ve hangi oranda ortaya çıktığını izledi. Önce, tek basit özelliğin dölden döle nasıl aktarıldığını araştırdı. Bu amaçla, yetiştirdiği yaklaşık 14.000 bitkide uzunluk, cücelik gibi bitki boyu; yuvarlaklık, kırışıklık gibi tanenin biçimi; yeşil, sarı gibi renk; çiçeklerde ve yaprak koltuklarında rengin varlığı ya da yokluğu; çiçeğin bitki gövdesindeki konumu ve tohum kılıfının biçimi gibi yalnızca ikili olasılıkları inceledi. Örneğin, saf soy yeşil ve saf soy sarı bezelyeleri birbiriyle çaprazladığında, birinci melez dölde, ister dişiden ister erkekten gelsin, sarı rengin egemen olduğunu; yeşil taneli bitkilere ilk dölde rastlanmadığını belirledi. Mendel, önemli bir adım olarak, bu kuşakta yeşil rengin yitirilişini ısrarla araştırdı. Bugün Fı denilen bu dölü, kendi içinde çaprazladığında oldukça düzenli bir olguyla karşılaştı. F2 denilen ikinci melez dölde, birinci dölde ortadan kalkan yeşil rengin yeniden görüldüğünü saptadı. Yeni kuşaktaki bitkilerde sarı yeşil oranı yaklaşık 3:1 değerinde beliriyordu (3 sarı, 1 yeşil). Sürdürdüğü araştırmalarda Mendel, Fı dölünde görülen özelliğin, bu kuşakta ortaya çıkmayan özelliğe, F2 kuşağında 3:1 oranında üstünlük sağladığını gözlemledi. Bu düzenli bulgulardan yola çıkarak kalıtıma ilişkin iki temel sonuca vardı:

  1. İlk melez döldeki tüm bitkilerin aynı özelliği taşımasının nedeni, bu kuşaktaki bitkilerin, o özellik bakımından eşit ya da tekdüze oluşudur.
  2. Özyapıların (karakterlerin) ayrılığı yasası adıyla anılan ikinci temel bulguya göre, özellikler dölden döle, bütünlüklerini koruyan, ayrışık özyapılar olarak aktarılıyor.

mendel-ilkeleri-1

 

 

Mendel bezelyeleri ve ilkeleri
Mendel bezelyeleri ve ilkeleri

 

Böylece Mendel, bir kuşaktan ötekine geçen özelliklerin, o güne dek yaygın olarak sanıldığı gibi, anne ve babaların özelliklerinin karışımı biçiminde ortaya çıktığını ileri süren bileşim kuramına köklü bir biçimde karşı çıkmış oldu. Mendel’in buluşu gibi, hep ya da hiç kuralına göre değil de ara değerlerle dölden döle iletilebilen özelliklerin, genelde birden fazla gen tarafından belirlendiği ise, daha sonra ortaya çıkarıldı. Mendel, iki melez döldeki farklılıkları, baskın özellikler ve çekinik özellikler arasındaki etkileşimlerle açıkladı. Örneğin, saf soy yeşil ve saf soy sarı bezelyelerin melezlerinde baskın olarak tanımladığı sarı renk, yeşile baskın çıkıyor. Böylece bu özellik, erkek ya da dişi eşey organınca aktarılışından bağımsız olarak ilk melez döldeki tüm bezelye tanelerinin sarı olmasını sağlıyor. Bu kuşak, kendi içinde çaprazlandığında, iki taraftan da ya da yalnızca bir taraftan sarı renk özelliğini alan tüm bitkiler sarı oluyor. Buna karşılık, ancak, iki taraftan da çekinik özelliği alan bitki (deneydeki her dört bitkiden biri) bu çekinik özelliği göstererek yeşil tane verebiliyor. Mendel bu evrede, birden çok özelliğin çaprazlanmasına yöneldi; iki ayrı baskın özelliği taşıyan bitkiler ile iki çekinik özelliği taşıyanların melezlenmesinden ortaya çıkan sonuçları inceledi. Örneğin, sarı ve yuvarlak tane gibi iki baskın özelliği olan bitkiler ile yeşil ve karışık tane gibi iki çekinik özelliği taşıyan bitkileri çaprazlayarak, melezlerin özelliklerini ve oranlarını araştırdı. Sonuçta, ilk melez döldeki (F1’deki) tüm bitkilerin, daha önceki gibi baskın özellikleri taşıdığını gördü. Çekinik özelliklerin yine ortaya çıkmadığı bu dölde elde edilen yuvarlak ve sarı taneli bitkileri birbiriyle çaprazladığında, ikinci melez kuşakta değişkenlikler, bu kez iki özelliğin de birbirinden bağımsız olarak aktarıldığını gösterecek biçimde ortaya çıktı. Örneğin Mendel, çok sayıda bitkiyle yaptığı inceleme sonucu, iki özelliğin birbirinden bağımsız olarak aktarılmaları durumunda, beklenildiği gibi, ikinci melez kuşakta 9 sarı-yuvarlak; 3 sarı-karışık; 3 yeşil-yuvarlak ve 1 yeşil-karışık taneli bitki oranı elde etti. Mendel’in iki ayrı özelliğin çaprazlanmasını bu biçimde incelediği başka durumlarda da yaklaşık 9:3:3:1 oranını elde etmesi; bu arada daha çok sayıda ikili özelliği içeren bitkiler üstüne yaptığı araştırmalarda bu özelliklerin melezleme nedeniyle etkileşmeden birbirinden bağımsız olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığını saptaması, yeni bir adım daha atmasını sağladı. Onun bu bulgusu, özyapıların bağımsız ayrılığı yasası adıyla genelleştirildi. Mendel, araştırmalarının sonuçlarını ve geliştirdiği kuramı, 1865 yılı Şubat ve Martında Brünn Doğa Bilimleri Derneği’nin iki aylık toplantısında özetledi.

Anne babalarda birer çift olarak yer alan öğelerin, dişi ve erkek eşey organında (yumurta ve çiçek tozunda) teke indiğini; döllenme sonucu bu ikisinin birleşimiyle yeniden bir çift oluşturduğunu düşündü. Böylece her dölde bitkinin belirli bir özelliği, anne babasından aldığı öğelerin niteliğine bağlı olarak belirleniyordu. Mendel’in buluşunu açıklayan Bitki Melezleri Üstüne Denemeler adlı makalesine de toplantıdaki açıklamalarına olduğu gibi, herhangi bir tepki gelmedi.

 

mendel-bezelyeleri

 

Mendel, araştırmalarını benzer amaçla mısır, fasulye ve gecesefası başta olmak üzere birçok bitki üzerinde de yürüttü ve kalıtımbilimde, biyolojide bir devrim gerçekleştirdi. 1900’lere dek, bilim insanlarının dikkatinden kaçan bu gerçekler, ancak 1900’lerde bu konudaki araştırmalarla başka bilim insanlarınca ortaya konulduğunda, bunları çok önceden Mendel’in belirlediği anlaşıldı. Mendelci yaklaşım, insanı da kapsamak üzere, bütün canlılar üzerindeki kalıtım araştırmalarının çıkış noktası oldu. Mendelcilik, Darwin’in evrim kuramında yer alan doğal ayıklanma ile seçilen değişkenliklere de somut bir mekanizma kazandırdı. 1920’lerde Çetverikov’un; 1930’larda da R. A. Fisher, S.Wright ve J. B. S. Haldane’in katkılarıyla Darwincilikle Mendelciliğin bireşimi gerçekleştirildi. Başta T. H. Morgan olmak üzere, 20. yüzyıl bilim insanlarının kromozom kuramının ışığında yaptıkları araştırmalar sonucu, Mendelin bulgularının biyokimyasal ve yapısal temeli belirlendi. Crick ve Watson’un DNA’nın yapısını çözmeleriyle moleküler genetikte başlayan yeni dönem, Mendel yasalarının temelinde yer alan biyokimyasal mekanizmayı ortaya çıkardı. Bu da yasaların genler düzeyinde geçerli olduğunu gösterdi. Ele aldığı yedi özelliğin, bezelyede yedi ayrı kromozomda bulunması, Mendel’in incelemelerini kolaylaştırmış; buna karşılık, ikinci yasasında belirttiği özelliklerin ayrı ayrı iletildiklerine ilişkin olguyu ise aşırı biçimde genellemesine yol açmıştı. Morgan’ın da eleştirdiği bu yasanın, ancak, ayrı kromozomlardaki özellikler (genler) için geçerli olduğu, daha sonra anlaşıldı; aynı kromozomlardaki genlerin birbiriyle ilintili oldukları ölçüde birlikte aktarılma olasılıklarının arttığı, Morgan ve başka birçok araştırmacının incelemeleriyle ortaya konuldu. Kromozomlara ilişkin hiçbir şey bilmemesine karşın, bu konuda iki ayrıntı dışında en temel olguları gün ışığına çıkarıp sağlam istatistiksel yöntemlerle yorumlamayı başaran Mendel’in çalışması, bilim tarihinin en anlamlı başarılarından biri olarak nitelendiriliyor.

Bu da ilginizi çekecek: Kalıtım ve Evrim bağlamında Darwin

Herbert Spencer ve Evrim

Herbert Spencer (1820-1903) evrim kuramını yaşamın bütün alanlarına uygulayan, bilimsel bir felsefe sistemi kurmaya çalışan İngiliz düşünür.

Herbert SpencerÖzgür düşünceli bir öğretmenin oğlu olarak Derby’de doğdu; Brighton’da öldü. Doğa bilimlerine ilgi duyan Spencer, bir süre serbest bırakıldıktan sonra düzenli eğitim görmesi için Bath yakınında oturan amcasının yanına gönderildi. Disiplininden sıkıldığı okulu güçlükle bitirdi. Amcasının göndermek istediği Cambridge Üniversitesi’ne gitmeyi reddederek kendi çabasıyla bilgisini artırmada karar kıldı. 1837’de Derby’de başladığı öğretmenliği üç ay sonra bırakıp demiryolu inşaat mühendisliğine başladı. Bu sırada bulduğu fosiller üzerindeki gözlemlerinin onu evrim konusuna yönelttiği sanılıyor. 1841’de demiryolu tamamlanınca evine döndü. Teknolojik buluşlar, frenoloji, doğa tarihi üzerinde çalışırken genel oy hakkı üzerindeki kitlesel hareketlere katılıp hareketin Derby’deki kolunun başkanlığına getirilince bu çalışmalarını bıraktı. Yazdığı makalelerde devletin iktisadi ve toplumsal yaşama müdahalesini eleştirdi. 1848’de The Economist dergisinin yayın yönetmen yardımcısı oldu. George Eliot, Thomas Henry Huxley gibi dönemin ünlü kişileriyle tanıştı.

1850’de yayımladığı Sosyal Statik adlı kitabında insanın doğal haklarını kullanabilmesi için gerekli koşulların yaratılması ile birey ve çevre arasında denge kurulacağını ve siyasal örgütlenmenin ideal koşulu olan statik uyumun gerçekleşeceğini savundu. 1852’de yayımlanan Gelişme Varsayımı adlı makalesinde canlı türlerinin ayrı ayrı yaratıldığı biçimindeki görüşü reddedip organik evrim kuramını ortaya koydu. 1855’te yayımladığı Psikolojinin İlkeleri‘nde yaşamın tüm biçimlerinin, ileriye doğru bir evrimin sonucunda ortaya çıktığını ileri sürdü. 1857’de yazdığı İlerleme; Yasası ve Nedeni adlı makalede, evrimsel gelişimin yalnızca biyolojik organizmalarda değil; insanlarda da söz konusu olduğunu savundu.

Doğabilimci K. E. Von Baer’in, canlı yaşamının basitten karmaşığa doğru giden bir süreç olduğu biçimindeki görüşünü Güneş sistemlerinin, hayvan türlerinin, insan toplumlarının, endüstrinin, dilin, sanatın evrimine uyarladı. 1859’da çıkan Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabına büyük bir ilgi gösterdi ve eleştirilere karşı onu savundu. Bilimsel verilere ve yöntemlere dayanarak her şeyi kapsayan bir felsefe kuramı ortaya koyma amacıyla metafizik, pisikoloji, sosyoloji ve ahlak konularını evrimci bakışla incelemeye girişti. 1860’ta, Sentetik Felsefe adıyla bu geniş kapsamlı yaklaşımın taslağını yayımladı. Sentetik Felsefe’nin ilk kitabı olan ve evrim ilkesini kapsamlı olarak ele alan İlk Prensipler‘i yayımladı. 1867’de üç araştırmacının yardımıyla çeşitli toplumların kültürel özellikleri ile toplumsal kurumlarına ilişkin verileri değişik başlıklar altında sınıflandırdı ve Tanımlayıcı Sosyoloji genel başlığı ile 8 cilt halinde yayımlamaya başladı. Ancak bu dizi Spencer’in ölümünden sonra tamamlanabildi. Dizi özellikle ABD’de etkili oldu; Spencer ünlendi.

İnsanın evrimi

Düşünür, bilginin madde ile sıkı bir ilişkisi olduğu önermesine dayandırdığı bilgi kuramını Ahlak Biliminin İlkeleri adlı kitabıyla ortaya koydu. O, biri deney; öbürü gerçeklik olarak adlandırdığı iki alanın varlığını kabul ediyor. Ona göre deney, gerçeklik ve tikel insan organizması arasındaki etkileşimden doğuyor. Dışsal uyarıcı var; ama onun nasıl bir şey olduğu kesin biçimde bilinemiyor. Gerçekliğin doğası bilinemeyeceği için bilinemeyene inanmak zorunlu oluyor. Ancak bu Tanrı’nın varlığına inanmak biçiminde anlaşılmamalıdır. Bilgi için tümüyle duyusal veriye bağımlı olmak, bu bilinemeyenin herhangi bir tanrısal töz ile karıştırılıp karıştırılamayacağının söylenmesini olanaksız hale getiriyor. Tanrıcılık’ın da Tümtanrıcılık’ın da yadsınması, bilinemeyenin var olmadığını değil; yalnızca bilinemeyene ilişkin bilgi bulunmadığını gösteriyor. Bilinemezcilik, yalnızca usa uygun inançtır.

Spencer, Darwin’in varsayımının gerçek bir felsefi kuramın çekirdeği olabileceğini düşünüyordu. Her şeyin basit, ilkel bir aşamadan, daha karmaşık işlevler gören aşamaya doğru geliştiğini ileri sürüyor ve evrimi “kesinlikten uzak, belirsiz, homojen bir durumdan göreli kesin, heterojen bir duruma doğru değişim” olarak tanımlıyordu. Her şeyde var olan başlangıç, denge ve son dönemleri, sınırlı bir uzam ve zamanda gerçekleşiyordu. Toplumlar da doğan, olgunlaşan ve ölen insanlar gibi kuruluyor, denge aşamasına ulaşıyor ve iç, dış etkenlerle parçalanıyor. Evrim yasaları her yerde işlediği halde, evrenin bu sürece bir bütün olarak uyup uymadığı hiçbir zaman bilinemiyor. Spencer, Lamarck’ın kazanılan ya da yitirilen yapısal görünümün yeni döllere aktarıldığı biçimindeki görüşünü benimsemekle Darwin’den ayrılıyordu. Daha sonra ise doğal seçmenin biyolojik evrimin nedenlerinden biri olduğunu benimsedi.

Spencer’e göre duygular da evrimle oluşuyor. Haz, yaşamın sürmesi için gerekli bir duygudur. Acı ve keder ise bunu tehlikeye düşüren duygulardır. Organizma, kendini yeniden ürettiği ve yaşamı sürdürdüğü için ödüllendirilmezse yaşamak için çaba göstermeyebilir. Toplumsallık ve sempati duyguları, insanların yaşam savaşımı sırasında duydukları işbirliği gereksinimi sonucu doğmuştur. Toplumsallaşma hazzı, işbirliğinin sürmesi için ödül oluyor. Gelişen toplumsallık ve sempati de yeni toplumu doğurmuş bulunuyor. Batı uygarlığı, olgunluk dönemine gelmiştir. Sempati ve anlayış artmış, uluslar daha az savaşır olmuşlardır. Konuşma, din, basın özgürlüğü güvence altına girmiştir. İnsanlar, daha üst basamaklara daha kolay çıkabilmektedir. Temsili hükümet benimsenmeye başlanmıştır. Doğal seçme yoluyla uyumsuz bireylerin ayıklanması yararlı olacaktır. Her bireyin kendi çıkarı için davranması, iktisadi sistemin iyi işlemesini sağlayacaktır. Anne babaların, çocuklarının eğitimini seçme hakkı olmalıdır. Çocuk, eğitim görmeden de toplumun iyi bir üyesi olabilir. İnsanlara çevreleriyle mücadele etme bilgileri verilmelidir. Spencer’in bireyciliği, onu yararcı bir ahlak sistemi geliştirmeye itmiştir. Spencer’in savunduğu “Bırakın yapsınlar.” ilkesi, ABD’deki acımasız rekabet koşullarına iyi bir ideolojik dayanak oluşturmuştur. 20. yüzyılda bu görüş önemini yitirmiştir. Yalnız, Spencer’in sosyolojiye katkıları kalıcı olmuştur. Spencer, sistemli, karşılaştırmalı sosyolojinin öncüsü olmuştur.

Başlıca eserleri:

  • Social Statics, 1850 (Sopsyal Statik);
  • First Principle, 2 cilt, 1862 (İlk Prensipler);
  • The Principles of Biology, 2 cilt, 1864-1867 (Biyolojinin İlkeleri);
  • Descriptive Sociology, 17 cilt, 1873-1934 (Tanımlayıcı Sosyoloji);
  • The Principles of Sociology, 3 cilt, 1876-1896 (Sosyolojinin İlkeleri);
  • The Man Versus the State, 2 cilt, (İnsana Karşı Devlet);
  • The principle of Eythics, 2 cilt, 1892-1893 (Ahlak Biliminin İlkeleri).

Darwin ve O’nun Evrim Kuramı

John Locke Biyografisi, Düşünceleri ve Eserleri

John Locke (1632-1704) deneycilik öğretisini kuran, toplumsal yönetim kavramını temellendirerek çağdaş demokrasinin doğmasına öncülük eden İngiliz düşünür.

Locke, Somerset’teki Wrinton’da, iç savaşta I. Charles’a karşı parlamentonun yanında yer alan avukat bir babanın oğlu olarak doğdu; Oates’da öldü. Westminster School’da Yunanca, Latince, İbranice ve Arapçayı öğrendi. 1656’da Oxford Üniversitesi’nde Felsefe öğrenimini bitirdi. 1664’te bu kurumda öğretim üyeliğine başladı. Tıp öğrenimi gördü. Değişik ülkelerde diplomatlık yaptı. Krala karşı tutumu nedeniyle Hollanda’ya kaçmak zorunda kaldı. Kral James’in devrilişinden sonra İngiltere’ye döndü; önemli devlet görevlerinde bulundu.

Deneyci yaklaşımın kurucusu olmasına karşın Locke, us ilkelerine bağlılığı önemsedi. Descartes ve Gassendi’nin yapıtlarını inceledikten sonra onların öğretisini temel aldı. Descartes’tan açıklık seçiklik, usa uygunluk, çözümsellik ve varlıkbilim kavramlarını aldı; Gassendi’den de deneycilik ve atomculuk konularında etkilendi. Devlet kuramını oluşturmada ise Hobbes’tan esinlendi. Tasarım (ide), Locke’un bilgi kuramının ana kavramıdır ve ona göre tasarım, zihnin doğrudan kavradığı algı, düşünce ya da duygulanımdır. Buna göre bilgi de bütünüyle tasarımlardan oluşmaktadır. Tüm bilgi, deneyle sağlanan tasarımlardan kaynaklanır. Bu görüş, onun falsefesinin temelidir. Kurduğu deneycilikte, Descartes’ın usçuluğuna karşı çıkmış; doğuştan tasarımlar savını yadsımıştır. Ona göre doğuşta insan zihni düz bir levhadır; ona tüm tasarımlar sonradan deney yoluyla gelmiştir. Zihinde doğuştan getirilmiş tasarımlar olsaydı insan bunların bilincine varırdı. Yalın olan tasarımların da bileşik olan tasarımların da iki deneysel kaynağı bulunuyor. Yalın tasarımlar, beş duyu organından yararlanarak zihne dış dünyadan izlenimler sağlayan, konu olarak dış dünyayı seçen tasarımlar üreten duyum (sensation); bileşik tasarımlar da içduyumdur (reflection’dur). İçduyumun konusu ise zihnin kendi içerikleri, işlemleri ve tasarımlarıdır. Zihnin bu kaynaklardan sağladığı ve yalın olan tasarımları yineleme, karşılaştırma ve birleştirme yetisi vardır. Bu işlemlerle bileşik tasarımlar elde edilir. İşte bu nedenle bilginin tüm öğeleri deneye dayanır. Zihinde yeni, yalın tasarım üretilemez, imgeleme yapılamaz. Yeni diye nitelenen her nesne, yalın tasarımların yeni bileşkesidir. Biçim, devinim, uzam, girilmezlik gibi tasarımlar, görme ve dokunma duyuları ile ayrı ayrı kavranabilir. Rengi görme; ısıyı ise dokunma duyusu ile ediniriz. Yalnızca iç deneyle sağladığımız tasarımlarımız, düşünme ve istençle ilgilidir. Hem iç hem de dış deneyle edindiklerimiz de haz, acı, varlık, güç, birlik ve zamandır. Zihnimiz yalın tasarımları oluştururken edilgin; bileşik tasarımları oluştururken etkindir.

Yalın Tasarımı Sırasında Ruhun Gerçekleştirdiği Üç Edim:

1) Bağlayan Edim: Birkaç tasarımı bileşik duruma getiriyor.

2) Düzenleyen Edim: Yalın ya da bileşik tasarımları bir araya getiriyor.

3) Soyutlayan Edim: Bir tasarımı öbürlerinden ayırıyor.

Bileşik tasarımları tözler, bunların kipleri ve ilişkileri oluşturuyor. Locke’a göre bilgi, tasarımların uyumu, bağlantısı, uyumsuzluğu ya da karşıtlığının zihince kavranmasıdır. Şu üç aşama, bilginin sağlamlık ve güvenirliğini gösteriyor: Aşamalardan biri sezgisel bilgidir. Bu bilgi, zihnin iki tasarımın birbirine uygunluğunu doğrudan ve kendiliğinden kavramasını sağlıyor. Zihin, karanın ak olmadığını, altının sarı olduğunu böyle biliyor. İkincisi ussal bilgi denen dolaylı bilgi türüdür. Zihin bu bilgiyi iki tasarım arasındaki ilişkiyi başka tasarsımlar yardımıyla kavrıyor. Kesin kanıtlara götürebilmesine karşın bu bilgi, açık seçik değildir. Üçüncüsü de duyusal bilgidir.

Algıya dayanmakla birlikte kesin olmayan ve gerçek bilgi değeri taşımayan bu bilgi, insanı kuşatan gerçek bir dış dünyanın bulunduğuna ilişkin inancı konu ediniyor. Lcke’un varlıkbilim görüşüne göre insanı, bir dış dünya çevreliyor. Algıların kaynağı bu çevredir. Dış dünyayı, cisimler ve ruhlar olmak üzere iki türlü töz oluşturuyor. Niteliklerin ve eylemlerin odağı bunlardır. Maddesel tözler olan cisimlerin birincil nitelikleri, girilmezlik, uzam ve devinimdir. Ruhsal tözlerin niteliği ise düşünmeyi, kavramayı ve devinimi başlatan istençtir. Locke’a göre düşünce zihnin öz niteliği değil; eylemi, etkinliğidir. Salt ruh, Tanrı’dır ve yalnızca etkindir. Madde ise yalnızca edilgindir. Algı, maddenin ruhu etkilemesi; eylem ise ruhun maddeyi etkilemesidir. Mekanik yasalara göre devinen cisimler, nedensel ilişkilere bağlıdır. Bir nesnenin, değişik zaman ve yerlerde kendisiyle olan ilişkisi, özdeşlik bağlantısıdır. Kişinin özdeşliği bilincin sürekliliğine; öbür canlıların özdeşliği ise yaşamın sürekliliğine bağlıdır.

Locke’un ahlak anlayışının dayanağı, hazcılıktır (hazcı ahlak). Haz veren iyi; acı veren kötüdür. Ancak insanlar bir eylemin ileride getireceği hazzı kestiremedikleri zaman, kısa süreli hazlar uğruna kendilerine uzun süre acı çektirecek eylemlere girişebiliyorlar. Ahlak ilkeleri doğuştan getirilmiyor; deneysel olarak kuruluyor ve öğreniliyor. İnsanın eylem konusundaki inançları da onun vicdanıdır. Ona göre üç tür yasa bulunuyor. Bunlardan birincisi, insanların nasıl davranması gerektiğini kurala bağlayan ve görevlerle günahların temeli olan tanrısal yasadır. İkincisi devletin kolluk güçleri ve mahkemelerince uygulanan ve suçsuzluk ile suçluluğun temelini oluşturan devlet yasasıdır. Toplumu mutluluğa götüren eylemlerle ilgili deneysel genellemeler, erdem ve kötülük düşüncelerini temellendiren yasalar ise kamu yasasıdır. Son ikisinin birbiriyle örtüşen değerlendirmeleri, temelde yararcıdır. Locke’a göre özgürlük ve eşitlik, insanların doğal hakkıdır. Doğa durumu, insanların devlet örgütü altına girmeden, yalnızca ahlak temeline girmeden bir arada yaşadıkları düşünülen durumdur. Onun insanlar arası ilişkileri çözecek bir varsayımı budur. Doğa durumunda insanlar hem özgür hem de eşittirler; bu durumda insanların birbirine zarar vermemesi gerekir. Bu yasaya karşı gelenler, doğa durumu içinde cezalandırılırlar. Doğa durumu, barış, dayanışma, güven ve eşitlik ortamıdır. Devlet ve toplum, bu ortamın yaratılmasıyla oluşur. Her birey, böyle bir toplumda doğa durumunun sağladığı yaptırım gücünü topluma ve devlet yapısına aktarır ve çoğunluğun oyuna uyma kuralı benimsenir. Doğa durumunda her nesne, insanların ortak mülküdür. Ancak, doğal nesneye emeğini katan insan, nesneyi doğal durumundan çıkararak kendi malı yapmıştır. Böylece mülkiyetin temeli atılmıştır.

Çağdaş demokrasinin ve özgürlükçü devlet düşüncesinin temelini Locke’un bu felsefesi oluşturdu. Ahlakta doğuştan ahlaklılığın temelini yıkarak İngiliz düşüncesini hazcı ve yararcı yöne yöneltti. En büyük etkisi ise deneyciliği ile gerçekleşti. Yalnızca İngiliz deneycilerini yönlendirmekle kalmadı; 18. Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi’ni de etkiledi. 19, yüzyıl pozitivizminin kökeni de Locke’un deneyciliğine dayanıyor.

Başlıca eserleri:

An Essday Concerning Human Understanding, 1690 (İnsan Zihni Üzerine Bir Deneme); Two Treatises of Government, 1960 (Yönetim Üzerine İki İnceleme); The Reasonableness of Christianity, 1965 (Hıristiyanlığın Usa Uygunluğu).

Darwin, Evrim Teorisi ve Darwincilik

Charles Darwin (1809-1882), oluşturduğu evrim kuramıyla bilimin ve düşünce tarihinin gelişimini derinden etkileyen İngiliz doğa bilginidir.

Darwin, Shropshire’ın Shrewsbury kentinde doğdu; aynı kentte öldü. Babasının babası, ünlü şair, düşünür ve bilim adamı Erasmus‘tur. Babası, saygın, başarılı bir hekimdi. Annesi ise İngiltere’nin en ünlü seramik yapımcısının kızıydı. Annesini sekiz yaşında iken yitirince onun bakımını ablası üstlendi. Ancak bu başarılı ailenin en küçük üyesi, yıllarca yakınları için üzüntü kaynağı oldu.

Darwin’in çocukluğu ve gençliği, onun ileriye damgasını vuracak birisinin varlığını müjdelemiyordu. Bağımsız ruhlu, geç öğrenen, öğretilenlere ilgisiz, isteksiz bir çocuk ve gençti. Neredeyse tek tutkusu kuş ve balık avlamak, yakaladığı hayvanları incelemek; bitki, kelebek, böcek, mineral, taş parçası gibi eline geçen her şeyi biriktirmekti. Önce bir devlet okuluna; ardından da bir özel okula gönderildi. Ancak dokuz yaşındaki Darwin için, bu okullarda okutulan Latince ve Yunanca’yı, tarih ve coğrafyayı öğrenmek, yalnızca zaman yitirmekti. Canını sıkan liseyi de tamamlayınca babasının isteği ile tıp okumak için Edinburgh Üniversitesi’ne yazıldı. Ne ki ikinci yılın sonunda hekimliğin kendisine göre bir meslek olmadığını anladı ve tıptan ayrıldı. Babası, ailenin “yüz karası” olacağını düşündüğü oğluna son bir umutla din adamı olmasını önerdi. Darwin bunu kabul etti ve Cambridge Üniversitesi’nde din eğitimine başladı. Orada tanıdığı ve önce öğrencisi olduğu; daha sonra da gerçek dostu olan botanik profesörü J. S. Henslov, Darwin’le yakından ilgilendi. Henslov, bir zamanların küçük koleksiyoncusunun doğa tutkusunu alevlendirerek geleceğin doğa bilginine yön vermeye başladı. Bu okulu bitiren Darwin’e, yıllar sonra geliştireceği kuramına ışık tutan araştırma gezisi olanağını da o dost öğretmeni sağladı.

Türlerin Kökeni ve Evrim Teorisi Ortaya Çıkıyor

1831 yılında Büyük Okyanus’a ve Güney Amerika kıyılarına doğru yelken açan araştırma gemisinin gönüllü ve “amatör doğa bilimcisi” Darwin, bu geziden beş yıl sonra döndü. Gezi notları, 1839’da, ilk kitabı olarak basıldı. Aynı yıl, Royal Society üyeliğine seçildi. Zengin gözlem ve bilgi birikiminden yararlanarak Türlerin Kökeni adlı başyapıtıyla evrim konusunda devrim yaratan kuramını oluşturdu; ancak, yayımlanması için 21 yıl bekledi.

Evrim düşüncesini ilk ortaya atan Darwin değildi; ama o, evrim sürecinin nasıl gerçekleştiğine inandırıcı bir açıklama getirmiş; bu konudaki kuşkuyu ortadan kaldırmıştı. Bu da bir zamanların inançlı Hıristiyanı için, İncil’in “yaratılış” bölümünü yadsımak demekti. Bu nedenle, 1859’da yayımlanan bu yapıta en güçlü tepki, Darwin’in de beklediği gibi din çevrelerinden geldi. Evrim kuramını kanıtlanması olanaksız bir varsayım olarak değerlendiren kimi bilim insanlarının da katılımıyla, tartışma iyice büyüdü. Bu tartışmalara karşı evrim kuramını savunan Darwin değil; T. H. Huxley oldu. Tartışmalar, ABD’ye de sıçradı. Tartışmalar karşısında Darwin yine sessiz kaldı. Kuramını Huxley’in yanı sıra dostları Hooker, Spencer ve Haeckel, ateşli biçimde savundu. Türlerin evrimini açıklamak amacıyla ortaya attığı ve “yaşam savaşımında güçsüzlerin yok olup en güçlü ve uygun olanların varlığını sürdürmesi” demek olan doğal seçme ilkesinin (doğal seçilim) siyaset, iktisat, sosyal bilimler, antropoloji, psikoloji ve ahlak öğretileri gibi, biyoloji dışındaki alanlara da taşınmasını çocuksu bir şaşkınlıkla izledi. Darwin, çok satan bu kitabından sonra, kısa aralarla on kitap daha yayımladı.

Doğa olaylarının yeryüzünü belli zamanlarda değil, aralıksız etkilediğini; yüzey biçimlerinin yağmur, rüzgar ve dalgalarla yavaş; ama sürekli olarak değiştiğini öne sürdü. Bu jeolojik ilkeyi canlıların değişimine de uygulayarak, evrimin kesintisiz ve yavaş bir süreç olduğu kanısına vardı. Darwin, canlıların basit türlerden gelişmiş türlere doğru evriminde izlenen yolu ve bu değişimin etkenlerini tutarlı biçimde açıklamakla bu konunun öncüsü oldu. Darwin’in, uzun gezisinde görüp inceledikleri, bütün türlerin ayrı ayrı yaratılmadığını; ortak bir atadan türeyip zamanla değişime uğradığını kabul ettirecek kadar belirgindi. O, canlıların da yeryüzü ile birlikte değiştiğinden kuşku duymuyordu. Ancak, bu değişimin nedenlerine ve nasıl gerçekleştiğine yanıt bulamamıştı. Kuramının kanıtları arasında şunlar da vardı:

Yaşam savaşımına giren her canlı grubu ya hızla çoğalarak üremesini sürdürmek zorunda kalıyor ya da düşmanlarından daha güçlü, daha hızlı olan bireyler, ortama uyum sağlıyor ve besinleri ele geçiriyor. Bu özellikleri gösteremeyen canlılar, doğal seçme ile ayıklanarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Değişime uğrayan türün değişimle kazandığı özellikler, yeni döllere aktarılıyor. Doğal seçme ile yalnızca en üstün ve en dayanıklılar yaşamını sürdürebildiği için, doğadaki tüm canlılar, en basitten en gelişmişe doğru evrim geçirmiştir. Yaşayan ilkel organizmalar, var olmalarını, bulundukları ortam ve koşullarda kendileriyle savaşacak başka canlıların bulunmayışına borçludur.

İlk çağlarda ilkel canlılarda değişinime (mutasyon’a) yol açacak etkenlerin yaygın olması, Darwin’in bu savını doğruluyor. Örneğin, değişinimin en büyük etkeni olan radyoaktif ışınlar, eski çağlarda şimdikinden çok daha fazlaydı. Darwin, türlerde bireysel ayrılıklara yol açan değişimin nedenlerine tutarlı bir açıklama getirememişti. Bununla birlikte, canlıların evrimi konusundaki kuramında, kendisine öncülük etmiş olan Lamark’ın yanılgılarına da düşmedi. Darwin, Lamark’ın tersine, zürafa topluluğu içinde birdenbire bir değişimle uzun boyunlu bireylerin oluştuğunu; besinini daha kolay sağlayan bu uzun boyunlu zürafaların giderek çoğalmasıyla kısa boyunluların besin savaşını yitirdiğini ve doğal seçimle ayıklanarak yok olduğunu savundu.

Darwin’in açıklayamadığı kalıtsal değişimin nedeni ve yeni döllere nasıl aktarıldığı sorusunu, 1860’larda Mendel, deneysel çalışmalarıyla belirlediği kalıtım yasalarıyla yanıtladı. Daha sonra kalıtım bilimi, değişinim denilen bu kalıtsal değişikliklerin iletilmesinden, genin yapısındaki DNA moleküllerinin sorumlu olduğunu kanıtladı (http://www.beybut.com/mendel/). Darwin, İnsanın Atası adlı yapıtıyla Türlerin Kökeni’nde yalnızca bitki ve hayvanlar için irdelediği değişimle evrim konusunu bu kez insan türüne uyguladı. İnsanın ilk atasının, maymunlardan bile alt basamakta yer alabilecek kadar ilkel bir canlı olabileceğini öne sürdü. Birçok tartışmaya neden olan “insanın maymundan türediği” savını Darwin ortaya koymamıştır. Ona göre, insanın ve çoğu hayvanların evriminde doğal seçme gibi etkin rol oynayan biyolojik ilkelerden biri de eşeysel (cinsel) seçmedir. Erkeklerce öbür eşeyi seçme olgusu, bir var olma savaşına dayanmadığı ve ölümle sonuçlanmadığı için doğal seçme kadar acımasız değildir

Darwin’in evrim kuramı, psikoloji alanında karşılaştırmalı kalıtımbilim ve zihinsel kalıtım araştırmalarına yeni bir yön kazandırdı; antropolojide ırk araştırmalarına ilgiyi artırdı. Bunun sonunda bir yandan ırkların gelişimini çevresel etkenlere bağlayan kuramlar; öbür yandan da saf ırkçı kuramlar geliştirildi. Darwin kuramının din çevrelerinde tartışılması ve sosyal bilimler alanında yaygın biçimde geliştirilmesinin yarattığı sarsıcı etkiler bugün de sürüyor.

Darwin’in Başlıca eserleri:

  • Beagle Gemisiyle Yapılan Yolculukta Dolaşılan Çeşitli Ülkelerin Jeoloji ve Doğa Tarihi Araştırmaları Raporu (1839)
  • Mertcan Resiflerinin Yapısı ve Dağılımı (1842)
  • Beagle Gemisiyle Yapılan Yolculuk Sırasında Dolaşılan Volkanik Adalardaki Jeoloji Gözlemleri (1844)
  • Güney Amerika’daki Jeoloji Gözlemleri (1846)
  • Cirripedia Altsınıfı Üstüne Bir Monografi, 2 cilt (1851)
  • Türlerin Kökeni (1859)
  • Evcilleşmenin Etkisiyle Hayvanların ve Bitkilerin Değişimi (1868)
  • İnsanın Atası ve Eşeyliğe Bağlı Seçme (1871)
  • İnsanda ve Hayvanlarda Duyguların Dile Getirilişi (1872)
  • Böcekçil Bitkiler (1875)
  • Tırmanıcı Bitkiler (1875)
  • Bitkiler Dünyasında Çapraz ve Kendiliğinden Döllenmenin Etkileri (1876)
  • Bitkilerde Hareketin Gücü (1880)
  • Özyaşamöyküsü (1887)
  • Doğal Seçme Yoluyla Evrim (der.) (1958)

Darwincilik: (Darwinism) 1. C. Darwin’in canlı varlıkların doğal seçme sonucu bir evrim geçirdiğini ileri süren kuramı. 2. Genel ve yaygın anlamda, evrimci kuram ya da görüş. 3. En yaygın anlamda, psikolojide davranışın uyuma yararlı oluşuna önem verme. Bu, işlevcilikle eşanlamdadır.

Toplumsal Darwincilik:  (social Darwinism) İngiliz felsefeci Herbert Spencer’in ileri sürdüğü ve doğada olduğu gibi toplumda da güçlü olanın yaşadığını; toplumsal ve kültürel gelişimin rekabet ve zayıfın ortadan kalkmasıyla gerçekleştiğini savunan toplumsal değişim kuramı; sosyal Darwincilik. Bu kurama göre, müdahale olmadığı sürece, toplumsal ve kültürel ilerleme kaçınılmazdır. Burada vurgulanan, özel girişime müdahaledir. En yalın anlatımıyla bu kuram, “Bırakınız yapsınlar.” temeline dayanıyor.

Zamanda Yolculuk ve Zaman Makinesi

Zamanda yolculuk üzerine yayınlanmış en bilimsel popüler makale. Kurt delikleri, görelilik bağlamında zamanda seyahat. Geçmişe ve geleceğe yolculuk mümkün mü?

Göreliliğin bilim kurguyla buluştuğu yer

“Bilim insanları zamanın yalnızca bir tür uzay olduğunu gayet iyi bilirler. Uzayda ileri geri gidebildiğimiz gibi zamanda da ileri geri gidebiliriz.” Bu sözler kulağınıza gelecekten ya da en azından şimdiden gelen bir iddia gibi gelebilir, fakat geçmişten gelmektedirler.

H. G. Wells’in 1898’de yayınlanmış olan The Time Machine (Zaman Makinesi) adlı kitabında Zaman Gezgini’nin sarf ettiği sözlerdir bunlar. Gerçekten de dikkat çekici olan şey, Wells’in bilimden önce davranmış olmasıdır: Albert Einstein bu tarihten ancak yaklaşık 20 yıl sonra, zaman içinde böyle bir yolculuğun kuramsal olarak mümkün olabileceğini öngören kuramını yayınlamıştır; hatta o zaman bile, birilerinin bunu fark etmesi yılları almıştır.

Tuhaftır, Wells’in Zaman Gezgini yalnızca geleceğe seyahat eder. Fakat artık fizik kanunlarının zaman içinde ileri geri seyahat etmeyi mümkün kıldığını biliyoruz. Galaksiler kadar büyük, sonsuz uzunlukta dönen silindirler, tuhaf negatif enerji biçimleriyle açık tutulan kurt delikleri gibi fikirleri, hiç doğmamış olmak ya da serbest iradenizi kaybetmek arasında bir seçim yapma fikrini tasavvur edebiliyorsanız zamanda seyahat bilimiyle uğraşmaya muktedir olabilirsiniz. Heyecanlı iniş çıkışlarıyla biraz sarsıntılıdır. Ama ödülü düşünüldüğünde kesinlikle buna değer.

Zaman İçinde İlmekler

Zamanda seyahat, zamana sıkışıp kalmış olduğumuz için bu kadar baş döndürücüdür. Başka boyutlarda yaptığımızın tersine, zaman içinde nasıl hareket edeceğimizi seçemeyiz. Fakat Wells, nasıl yapabileceğimizi bilseydik zamana tıpkı uzaya yaklaştığımız gibi yaklaşabileceğimiz yönündeki fikriyle turnayı gözünden vurmuştur.

“Bilim insanları zamanın yalnızca bir tür uzay olduğunu gayet iyi bilirler. Uzayda ileri geri gidebildiğimiz gibi zamanda da ileri geri gidebiliriz.”

THE TIME MACHINE, H.G. WELLS

Einstein genel görelilik kuramını 1915’te yayınladı. Bu kuram evreni, üç uzay ve bir de zaman olmak üzere dört boyutlu bir doku olarak betimliyordu. Evrendeki her madde ve enerji parçası dokuyu büker; evrenin şeklini, madde ve enerjinin kütleçekim dediğimiz çekimi deneyimlemesine neden olacak biçimde değiştirir. Örneğin güneş bu dokuda, momentumları olmasa yakındaki gezegenlerin içine düşebileceği bir tür kuyu yaratır. Sonuçta gezegenler güneşin yörüngesinde, bir kumarhanede bir rulet tekerleğinin merkezinin yörüngesinde dönerek hızlanan bilye misali döner.

Kütleçekimin bükülen ortamının uzay içinde hareketi nasıl etkileyeceğini tasavvur etmek kolaydır. Fakat aynı şey zaman içinde hareket açısından da geçerlidir, o da bükülür. Yeterince kütleyi ve enerjiyi yeterince küçük bir uzayda bir araya getirin, zamanı büküp bir ilmek haline bile getirebilirsiniz. Bu tıpkı bir plastik tabakasını uçlarını birleştirecek şekilde kıvırmaya benzer, bitiş noktasına hiç ulaşmaksızın yüzeyin üstünde yürüyebilirsiniz. Evrenin bu yapılanması içinde, bir an, kendisini sonsuzca tekrarlar.

Genel göreliliğin zaman içinde ilmekler yaratılmasını mümkün kıldığını ilk fark eden Avusturyalı matematikçi Kurt Gödel olmuştur. Gödel 1949’da, göreliliğin keşfinin evreni algılama biçimimizi nasıl değiştirdiğini betimleyen bir makalesinde, “bu dünyalarda geçmiş, şimdi ve geleceğin herhangi bir yerine seyahat etmenin, tam da başka dünyalarda uzayın uzak yerlerine seyahat etmenin mümkün olduğu biçimde mümkün olduğunu” yazmıştı.

“Bu dünyalarda geçmiş, şimdi ve geleceğin herhangi bir yerine seyahat etmek, tam da başka dünyalarda uzayın uzak yerlerine seyahat etmenin mümkün olduğu biçimde mümkündür.”

KURT GÖDEL

Gödel Einstein’ın denklemlerini çözmüş ve evren dönüyorsa zamanın ilmekler içinde akabileceğini bulmuştu. Bu onu telaşlandırmıştı; Gödel Einstein’ın yakın bir dostu ve meslektaşı olduğundan ona vardığı sonuçları göstermişti. Einstein kendisinin de bu olasılıktan “rahatsız” olduğunu söylemişti. Gödel’in makalesine cevaben “Bunların fiziksel gerekçelerle bir kenara bırakılıp bırakılamayacağını tartmak ilginç olacaktır,” diye yazmıştı. Görünüşe bakılırsa Gödel de benzer bir fikre sahipti: Bir şeyin, böyle bir şeylerin vuku bulmasını durdurması gerektiğini ileri sürmüştü. Evren, insanların zaman içinde seyahat etmesini mümkün kılıyor olamazdı kesinlikle.

Geçmişe Dönüş

Bazı bakımlardan Einstein’ın hiç endişelenmesi gerekmiyordu. Gödel’in yaptığı çalışma sağlamdı, ama yararsızdı. Galaksilerin hareketi bize, evrenimizin dönmediğini söylüyordu; bu yüzden de doğal olarak zaman içinde ilmekler yoktu. Yararlı bir zaman makinesi yapacaksak bu ilmekleri kendi başımıza yaratmamız gerekiyordu.

Bunu nasıl başaracağımıza dair fikirlerimiz vardır. İlkini 1976’da bir zaman makinesi tasarlayan, New Orleans Tulane Üniversitesi’nden Frank Tipler ileri sürmüştür. Tipler son derece ağır ve sonsuz derecede uzun, hızla dönen bir silindirin evrenin dokusunu zaman içinde bir ilmek yaratabilecek şekilde bükeceğini göstermişti.

Fakat yine de bir zaman makinesi olarak bunun pek geleceği yoktur. Şurası kesin ki bu Wells’in tasavvur ettiği türden bir şey değildir: Wells’in Zaman Gezgini evine sığan bir zaman makinesi inşa etmişti. Sonsuz uzunlukta silindirlerin ne kadar geniş olursa olsun bir fabrikaya sığması pek mümkün değildir. Fakat başka bir seçenek daha vardır: Doğanın çoktan inşa etmiş olduğu zaman makinelerini kullanmak. Princeton Üniversitesi’nde görev yapan astrofizikçi J. Richard Gott 1991’de evrenin, bir zaman makinesinin hammaddesi gibi davranabilecek maddeyi içerebileceğini göstermişti. Bu madde, süper yoğun bir “kozmik sicim” türüdür.

Evrenin nasıl oluşmuş olabileceğiyle ilgili bazı kuramlara göre, kozmik sicimler yaratılışın ilk anlarında oluşmuş olsa gerektir; bugün hâlâ evrenin çevresinde asılı olabilirler. Esasen uzaydaki kusurlardır, evren hızlı bir değişim sürecinden geçerken oluşmuş yaralı bir dokuya benzer şeylerdir. Kozmik bir sicim korkutucu bir hayvandır: Çapı bir atom çekirdeğinin genişliğinden az olsa da bütün evren boyunca uzanır. Hiç şaşırtıcı değil, bunlardan birini bir zaman makinesine çevirmek korkakların harcı değildir. Başlangıç itibarıyla bunlardan bir çifte ihtiyacınız vardır.

Sicimlerin her birinin aşırı bir yoğunluğa sahip olması uzay-zamanda öyle bir bükülme yaratacaktır ki bu, sicimleri yan yana getirip sonra hızla birbirinde ayırarak zamanda bir ilmek yaratabileceğiniz anlamına gelir. Bu kozmik sicimlerin çevresinde bir ilmeğin içinde seyahat ettiğinizde, başladığınız yere her döndüğünüzde kendinizi geçmişinizden bir olayın içinde bulursunuz. Gott bunu Escher’in çizimlerine benzetmiştir. Tıpkı Escher’in perspektifi bükerek geometrik olarak imkânsız efektler yaratmasında olduğu gibi, sicimler çevrelerindeki uzay-zamanın geometrisini o kadar fazla bükerler ki uzay-zaman aşina olduğumuz kurallara uygun olmaktan çıkar.

Gott, aynı efektin süper enerjik parçacıkları birbirine ateşleyerek de elde edilebileceğine işaret etmiştir; öyle ki birbirlerini ancak küçük bir mesafe farkıyla ıskalayacaklardır. Bu parçacıkların enerjisi, her bir parçacığın etrafındaki uzay-zamanı büker ve bu bükülmüş uzay-zaman karşı karşıya geldiğinde zaman içinde bir ilmek oluşturabilir. Fakat bu içine girip dolaşabileceğiniz bir ilmek değildir. Bundan daha da ilginci –ve uygulanabilir olanı– Amerikalı astrofizikçi Kip Thorne’un çizmiş olduğu kurt deliği zaman makinesidir.

Kurt Deliğinden İçeri

Bilim-kurgunun köşe taşlarından biri olduğu için, kurt deliklerini kesinlikle duymuş olmalısınız. Fakat bu tümüyle haklı çıkarılabilir: Sayılamayacak kadar uzun saatler süren araştırmalara konu olmuş olsalar da zamanda seyahatin bu yönteminin ilham kaynağı bir bilim-kurgu hikâyesi olmuştur. Kozmolog Carl Sagan Contact adlı romanını kaleme alırken, kahramanı Vega’yı 26 ışık yılı uzaktaki bir yıldıza bir anda göndermenin makul bir yolunu bulmak istemişti. Sagan Thorne’un fikrini sordu, Thorne da oturup bir çözüm bulmaya çalıştı. Cevabı, Einstein’ın Nathan Rosen’la birlikte 1935’te kaleme aldığı bir makalede buldu.

Einstein ve Rosen kara deliklerle, kendi kütleçekimleri altında çöken yıldızların kalıntılarıyla ilişkilendirilen bir problemi çözmüşlerdi. Bir kara deliğin merkezinde bir “tekillik”, uzay ve zamanda bir kırılma bulunur. Einstein ile Rosen bu merkezi çekirdeğin, uzay-zamanın başka bir bölgesine bağlandığını tasavvur etmişlerdi. Bu Einstein-Rosen köprüsüdür. Thorne çok geçmeden Sagan’ın ihtiyaç duyduğu cevabın bu olabileceğini fark etti.

Bir tepenin öte yakasına doğru ray döşemeye çalışan bir demiryolu mühendisini düşünün. Rayları tepenin bir tarafında yukarı, diğer tarafında aşağı doğru döşeyebilirsiniz. Rayları tepenin etrafından dolandırabilirsiniz. Fakat tepenin içinden geçen bir tünel varsa, bu daha kısa, daha doğrudan bir yol olacaktır. Zaman ve uzay görelilik içinde bu kadar yakından ilişkili olduğu için (fizikçiler ikisini bir araya getirir ve evrenden “uzay-zaman” olarak bahsederler) demiryolu mühendislerinin uzay için yaptığını, zaman için yapabilirsiniz. Bunun ardından, uzay-zaman içindeki bu kestirme yolların geometrisinin analizi, zamanda seyahat için işe yarayabileceklerini göstermiştir.

Zaman İçinde Kestirme Yol

Uzay-zamanda bir noktayı belirtmek için, bir pozisyon ve zaman verirsiniz: Öğle vakti St. Paul Katedrali gibi. Bu, kurt deliğinin bir ağzıysa, diğer ağzı St. Paul Katedrali dün öğle vakti olabilir. Kurt ağzından bugün içeri girin, uzayda aynı noktaya yürümüş olacaksınız; ama 24 saat öncesine çıkacaksınız. Kurt deliğinin girişinden çıkışına doğru hareket etmeniz sonlu bir zaman harcamanıza neden olabilir, fakat bunun bir sorun olması gerekmez. Kuram çerçevesinde, bir ağızdan içeri atlayıp geçmişte belirmeniz ve etrafta dolanıp kendinizi kurt deliğinden içeri atlarken izlemeniz mümkündür.

Elbette ki işler bu kadar basit değildir; alt edilmesi gereken birkaç engel vardır. Bir kere, bir kurt deliğini nerede bulacaksınız? Kurt delikleri Einstein’ın denklemlerinin çözümü olarak var olsalar da doğal olarak var olduklarına dair bir kanıt yoktur. Hızla hareket eden atomaltı parçacıkları çarpıştırarak bir kurt deliği yaratabiliriz; evet, böyle uzak bir ihtimal vardır. Çeşitli kuramsal fikirler, kurt deliklerinin son derece yoğunlaşmış enerjisinin uzay-zamanın dokusunu, bu dokuda bir delik açmaya yetecek kadar bükebileceğine işaret etmektedir. Fakat o zaman bile kontrol bizde olmayacaktır.

Uzay-zaman lastik gibidir: Gerilmeyi sevmez. Uzay-zamanın yırtılıp bir kurt deliği yaratması, kurt deliğinin ağzını çekip kapatmaya yönelen bir enerji dengesizliğine yol açar. Fizikçilerin hatırlattığı üzere, kurt deliğinin ağzını açık tutmanın tek yolu, onu doğal olarak kapanmaya karşı koyan “negatif enerjiyle” doldurmaktır. Negatif enerji taşıyan bir maddenin var olması mümkün olsa da bunun ne olabileceğine ya da böyle bir maddeden biraz bulmak için nereye bakabileceğimize dair hiçbir fikrimiz yoktur. Kurt deliğinin ağzını açık tuttuk diyelim, deliğin uzay-zamanın başka bir bölgesine köprü kuracağını kim söyleyecektir? Delik böyle bir köprü kuruyor olsa bile, gitmek istediğimiz yer burası mı olacaktır?

Öyle görünüyor ki bu probleme getirilebilecek en iyi çözüm (bir kurt deliğinin ve negatif enerjiye bağlı fantastik teknolojik becerilerin varlığı dikkate alınırsa) kurt deliğinin bir ucunu bir nötron yıldızına bağlamayı gerektirmektedir. Bir nötron yıldızı inanılmaz derecede yoğun bir nesnedir. Genişliği yalnızca yaklaşık 12 kilometre olsa da bir nötron yıldızı güneşten daha ağırdır. Dünya’nın kütleçekim alanında bir çay kaşığı nötron yıldızı bir milyar ton çekecektir.

Kütlenin bu biçimde yoğunlaşması, bir nötron yıldızının çevresindeki uzay-zaman açısından ciddi sonuçlara yol açar: kütle yoğunlaşması uzay zamanı ciddi biçimde büker. Bunun sonuçlarından biri bir nötron yıldızının yakınlarında zamanın yavaşlamasıdır. Bir nötron yıldızının yakınında zaman Dünya’da aktığının yüzde 30’u hızla akar. Bir kurt deliğinin bir ucunu bir nötron yıldızına bağlayın, diğer ucun boş uzayda bulunmasına izin verin; kurt deliğinin iki ağzı arasında bir zaman değişikliği gerçekleşecektir. Kuram çerçevesinde bu, diğer uçta belirmenizin ardından kurt deliğine girebileceğiniz anlamına gelir.

Zamanın Akışını Korumak

Peki, bunların hiçbiri kolay değil. Ama neden? Bunun sebebi bir zaman makinesi yaratmanın, bazı temel fizik kanunlarını ihlal etmesi değildir. Bundan daha iyi bir iddia, zamanda seyahat “aleyhine faaliyet gösteren” kurallara göre işlediğimiz olabilir. Belki de Gödel ve Einstein’ın ileri sürdüğü üzere birinin geçmişine seyahat etmesi ihtimalinin rahatsız edici sonuçları, bizi, evrendeki bir şeyin bunu imkânsız kıldığı gerçeğine uyandırmaktadır.

Hollywood’daki bütün senaryo yazarlarının bildiği üzere, zaman içinde geçmişe seyahat bazı harika ve tuhaf ikilemleri beraberinde getirir. Bilinen en klasik örnek “büyükbaba paradoksudur.” Ya zamanda geriye gidip de büyükbabanızı küçük bir çocukken öldürürseniz? Bu ebeveynlerinizden birinin hiç doğmamış olması anlamına gelecektir; peki sizin varlığınızı da ortadan kaldıracak mıdır? Gerçeklikten silinip gidecek misiniz?

Bunun üç olası çözümü vardır. İlki ve zamanda seyahat üzerine çok düşünen fizikçilerin en akla yatkın bulduğu, “kronoloji koruma bağlantısı” olarak bilinir. 1992’de Stephen Hawking’in geliştirdiği bu çözüme göre, neden sonuç ilişkisi tehdit edilecek olursa doğal dünyanın henüz bilinmeyen bir veçhesi devreye girecektir. Temelde fizik kanunları geçmişi korumak üzere işlemektedir. Şık bir fikir.

Fizikçilerin baktığı her yerde, öyle görünüyor ki kesinlikle bir zaman makinesi yaratma girişimlerini baltalayan beklenmedik etkenler vardır. Örneğin kurt delikleri için negatif enerjiye ihtiyaç duyulur. Öyle görünüyor ki Gott’un kozmik sicim zaman makinesi, evrenin, sizin yeterince küçük bir yerde yeterince kütle toplamanıza karşı işlemesinin sebep olduğu geri tepmeden mustariptir. Zaman makinelerinin, henüz doğru düzgün anlaşılmayan, ama bir gün zamanda seyahat değerlendirmelerinde dikkate alınacak olan bir fiziği meseleye eklemlemeye çalışan kuantum versiyonlarının da kendilerine özgü sorunları olduğu yönünde işaretler vardır.

Fakat Hawking’in kronoloji koruma bağlantısı, hâlâ yalnızca bir fikirdir; fizikçileri zamanda seyahatle ilgili araştırmalardan vazgeçmeye zorlamaksızın büyükbaba paradoksuyla ilgili tuhaf sorulardan kaçınmanın bir yoludur. Büyükbabanızı korumakla ilgili ikinci olasılık, tuhaf sorunların her zaman benzer tuhaf çözümler bulabildiği kuantum dünyasından gelir. Bu vakada fikir gayet basittir: Olup biten her şey başka bir evrenle hiçbir bağlantısı olmayan yeni bir evren yaratır.

Hugh Everett’in 1950’lerde hayal ettiği bu fikir, “çok dünyalı hipotez” olarak bilinir ve kuantum kuramında uzun zamandır varlığını sürdüren bir problemi çözmek için kullanılır. Bu hipotezin zamanda seyahatin paradokslarına uygulanması da aynı derecede basittir ve aynı derecede rahatsızlık vericidir. Zamanda geriye gidip büyükbabanız olacağını düşündüğünüz çocuğu öldürürseniz farklı bir paralel dünyaya girmiş olursunuz; tek varoluşunuzun zaman gezgini olduğu, torundan tümüyle ayrı bir varoluş olduğu bir dünyadır bu. Varoluşu sorgulanabilecek “başka bir siz” yoktur. Paradoks çözülmüştür.

Fakat yine de pek tatmin edici bir biçimde çözülmemiştir. Üçüncü fikirse, dış dünya üzerinde sahip olduğumuzu düşündüğümüz kontrole sahip olmamamızdır. Paradoksa bu yaklaşım, serbest iradeniz olmadığını, isteseniz bile büyükbabanızı öldüremeyeceğinizi söyler. Burası karmaşık bir alandır, fizikçilerin cevaplamak için gerekli donanıma sahip olmadığı felsefi sorunlar doğurur. Büyükbaba paradoksunun nasıl işlediğini gerçekten bilmek istiyorlarsa işe koyulup bir zaman makinesi icat etmeleri gerekir.

Geleceğe Seyahat

Bu fikirlerin hepsi de zamanda seyahat edemeyeceğimiz sonucuna çıkıyormuş gibi görünüyor. Fakat hiçbir şey hakikatten bu kadar uzak olamaz. Zamanda seyahatin mümkün olabileceğini biliyoruz; çünkü bunu zaten gerçekleştirdik.

Roketlerle aya gidip gelen Apollo astronotları dünyanın ilk zaman gezginleriydi. Dünyanın en büyük zaman gezgini, Dünya’nın etrafını saatte 27.000 km hızla 800 günde dolaşan Rus kozmonot Sergei Krikalev’dir. Krikalev şimdi, saniyenin 48’de biri kadar gelecektedir.

Zamanda seyahat etmek için kozmonot olmanız bile gerekmez. Son derece hassas atomik saatlerin Dünya’nın etrafında uçurulduğu deneyler, saatlerin geleceğe doğru gittiğini göstermiştir. Bir uçakla Dünya’nın etrafında yapacağınız seyahat size saniyenin birkaç milyarda biri kadar bir şey kazandırabilir. Peki neden? Bu sorunun cevabı Einstein’ın ilk görelilik kuramında, özel görelilik kuramında yatmaktadır.

1905’te yayınlanan özel görelilik kuramı, herhangi biri ya da bir nesne açısından zamanın geçişinin göreli olduğunu, harekete dayandığını söyler. Alpha Centauri’ye giden bir roketle fırlatılırsanız saatiniz Dünya’daki saatlere kıyasla yavaş ilerleyecektir. Roketiniz ışık hızına yakın bir hızda seyahat ederse ölçülen zamandaki bu farklılık ciddi boyutlarda olacaktır. Uzun süren ama hızlı bir geri dönüş seyahatinde dünyaya birkaç yıl daha yaşlı dönmeniz, fakat geride bıraktığınız herkesi çok daha yaşlanmış bulmanız olasıdır.

Bu senaryoya göre bir ikiziniz varsa, artık sizinle aynı yaşta olmayacaktır. İkiz paradoksu olarak bilinen bu tuhaf sonuç, fizik kanunları tarafından tümüyle mümkün kılınmaktadır. Gerçekten dikkat çekici olan şey, zamanın akışındaki bu farklılığın, seyahat eden ikizin Dünya’nın geleceğine seyahat etmiş olması anlamına gelmesidir. Uzaydaki seyahatlerinizden döndüğünüzde, Dünya’da, sizin açınızdan geçen zamandan çok daha fazla zaman geçtiğini görürsünüz. Dolayısıyla gerçekten de zaman içinde seyahat edebileceğimiz ve bazı insanların bunu zaten yapmış oldukları sonucuna varabiliriz. Gelgelelim geleceğe yapılan bu seyahat nispeten kolaydır. Asıl zor olduğu anlaşılan şey geçmişe seyahattir. Bu güçlükleri aşabilecek miyiz? Bunu ancak zaman söyleyecek.

Bilim Sözlüğü Bilimsel Terimler Sözlüğü

Bilim nedir? Bilim ahlakı, bilimin amaçları, bilim antropolojisi, bilimsel araştırma, bilim felsefesi, bilimin ölçütleri, bilimin sayıltıları ve sınıflandırılması, bilim sosyolojisi, bilimsellik ve bilimsel açıklama gibi bilimle ilişkili terimlerin tanımları üzerine hazırladığım temel bilim sözlüğüdür.

Bilim sözlüğü Beybut.com tarafından, belirtilen kaynaklardan (Kaynakça’da belirtildiği üzere) derlenmiş; düzeltmeler ve eklemeler yapılarak sıralanmış ve özgün biçimde yazılarak yayınlanmıştır. Buradaki tüm bilgiler yalnızca Beybut.com kaynak gösterilmek şartıyla referans alınabilir.

Aradığınız belirli bir kavram varsa Ctrl+f tuşuyla sayfa içerisinde arama yapabilirsiniz.

ABCSEL (Alfabetik) Sırayla Bilim Sözlüğü

Ahlak Bilim

(ethics) İnsanın bireysel ve toplumsal ilişkilerini nasıl gerçekleştirmesi gerektiğini; iyi ve kötü söz ya da davranışı belirleyecek ölçütlerin neler olabileceğini inceleyen bilim; etik, ahlak felsefesi.

Aile Toplumbilimi

(sociology of family) Bir toplumsal kurum olarak ailenin yapısını, işlevini ve tarihsel süreç içinde değişik toplumsal yapılardaki gelişim seyrini incelemeyi konu edinen disiplin.

Amaçbilim

(teleology) Yalnızca insan ve hayvan davranışlarının değil; evrendeki her olayın, değişimin ya da hareketin belirli bir amacı gerçekleştirmeye yönelik olarak oluştuğunu savunan felsefe disiplini; teleoloji, erekbilim.

Betimsel Yöntembilim

(descriptive methodology) Bir bilginin bilimsel bilgi sınıfına girebilmesi için uyması gereken kuralları ortaya koymayı amaçlamadan, yalnızca belli bir dönemde egemen olan bilim insanlarınca bilim olarak nitelenen bilgileri ortaya koymayı amaçlayan disiplin; pozitif metodoloji.

Biçimbilim

(morphology) Canlı varlıkların yapılarını ve biçimlerini inceleyen biyolojinin bir dalı; morfoloji, biçimbilgisi. Bu dal, özellikle dil, toplum ve kültür üzerinde biçim açısından ruhsal ve toplumsal incelemeler yapıyor; öze ve işleve ikinci derecede önem veriyor.

Bilim

(science) Geçerliği kabul edilmiş sistemli, nesnel bilgiler bütünü. Ortaklaşa belirlenmiş ölçütlere göre görgül yaklaşımla toplanmış, gözlemlenebilir verilerle elde edilen bilgi. Evrendeki düzeni bulma çabası ve bu amaca ulaşmak için gözlemlenebilir değişkenler arasında yinelenebilir ve sağdanabilir bağlantılar arama yolu. Bilimsel yöntemlerle toplanmış tüm bilgiler. Nesne ve olayların gelişim yasalarını açıklayan yöntemli bilgi; ilim. Bunlar, bilimin değişik anlatımlarla yapılmış olan tanımlarından birkaçıdır. Bu tanımlardan çıkan iki temel ölçütten biri, mantıksal geçerlik; öteki de görgül doğrulanmadır. Bilimin temel nitelikleri; olgusallık, görgüllük, nesnellik, sistemlilik ve örgütlülük, akılcılık, güvenirlik ve geçerlik, kendi kendini yine aynı yöntemlerle düzelticilik, birikicilik, kayıtlılık, yinelenebilirlik ve sağdanabilirliktir.

Bilim Ahlakı

(ethics of science) Bilimsel süreçte bilgi üreten ya da aktaran konumundaki bilim insanlarının sorumluluklarını yerine getirirken, işlerini yaparken uymaları gereken ahlaksal (moral) değerleri konu olarak seçmiş olan disiplin.

Bilimin Amaçları

(goals of science) Bilimin betimleme (description), açıklama (explanation), yordama (prediction) ve denetim (controlling) olarak dört amacı bulunuyor. Betimleme, doğadaki olayların araştırmalar yoluyla görgül düzeyde sınıflandırılıp tanımlanması demektir. Betimleme ile olayın nasıl olduğu, ne olduğu ayrıntılı olarak ortaya konuyor; “Nedir?” sorusu yanıtlanıyor. Açıklama, doğadaki olayların işleyişi ile ilgili açıklamaları kurallar ve örgütlenmiş ilkeler bütünü durumuna getirmek demektir. Açıklama ile olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkileri belirleniyor. Yordama, ilgilenilen olayın öteki olaylarla ilişkisini görgül olarak saptamak ve bir durumdan, bir konumdan bakıp, ileride ne olabileceğine ilişkin ya da incelenen olayların dışında kalan olaylara ilişkin kestirimde bulunmaktır. Denetim ise nedensellik ile duruma, olaya egemen olmak demektir. İncelenecek olayın dışındaki etkenler denetim altına alınınca, söz konusu incelemedeki değişilmemenin etkisi daha açık olarak görülüyor, neden-sonuç ilişkisi kurmaya elverişli duruma geliyor.

Bilim Antropolojisi

(anthrophology of science) Alan antropolojisinin yöntemine uygun olarak bilim insanları topluluklarının içine girip onların çalışma biçimlerini, değer yargılarını, aralarındaki güç ilişkilerini, öbür insanlara ya da başka bilim insanlarının çaba ve ürünlerine bakış biçimlerini ortaya çıkarmayı amaçlayan disiplin.

Bilim Dalı

(discipline) Uzmanlaştığı alan, kullandığı teknik, araç, yöntem ve tertminoloji açısından öbürlerinden ayrılan alt bilim; disiplin.

Bilim Felsefesi

(philosophy of science) 1. Genelde bilimin tanımlama, betimleme, sınıflandırma, ölçme, deney yapma, açıklama, genelleme, yorumlama ve denetleme boyutlarıyla ilgili yapısal sorunlarının; özelde de tek tek bilim dallarının karşılaştıkları sorunların felsefi düzeyde incelenmesi.

2. Bilimin niteliğinin ve sınırlarının sorgulandığı disiplin. Bilimsel bilginin öbür bilgi türleri içindeki yerinin irdelendiği tartışma alanı.

Bilimin Ölçütleri

(criteria of science) Bilimin bilim olması için şu beş ölçütü taşıması gerekiyor. Bunlar özetle şöyledir:

1) Bilimin ele aldığı olaylar, dolaylı ya da dolaysız gözlemlenebilmelidir.

2) Ölçülebilmeli, belirli sayı ya da simgelerle gösterilerek gözlem farklılıkları betimlenebilmelidir.

3) Gözlemlenebilen ve ölçülebilen olaylar, başkalarına iletilebilmelidir. İletimde, herkesin aynı anlamı vereceği kavramlar kullanılmalı, somut işlemsel tanımlama (işevuruk tanım) yapılmalıdır. Eşdeyişle, ortak bilimsel dil kullanılmalıdır.

4) Bilimsel çalışmalar, başkalarınca yinelenebilmeli; doğruluğu, yanlışlığı test edilebilmelidir. Üretilen bilimsel bilgilerin üzerine yenilerinin konulabilmesi, bilimsel çalışmaların yinelenebilir olmasına bağlıdır. Bu yolla bilgilerin geçerliği artıyor ve nesnellik sağlanıyor.

5) Bilimsel olarak gözlemlenebilen, ölçülebilen, iletilebilen olaylar yinelenerek, o olayların, denencelerin doğruluğu sağdanmalıdır (verifiable edilmelidir). Sağdanmış bilginin kesinliği artıyor; bilimsel bilginin dayanakları, mantıksal geçerlik ve görgül olarak doğrulanıyor.

Bilimin Sayıltıları

1) Doğanın Düzeniyle İlgili Olanlar: Her olayın bir nedeni ve sonucu vardır (belirleyicilik ilkesi). Ancak, doğa olaylarının temel nedenleri sınırlıdır; sonsuz sayıda değildir (sonlu nedensellik ilkesi). Doğadaki olaylar, zamanda sabittir (süreklilik ilkesi).

2) Bilim İnsanının Ruhsal Süreçleriyle İlgili Olanlar: Bilimsel çalışma, ne denli gelişmiş tekniklerle, araç gereçlerle yapılırsa yapılsın, sonuçta bilim insanının bilişsel süreçlerini işin içine katıyor. Denenceler kurma ve yorum, insanın bilişsel niteliklerine dayanıyor. Onun için, bilim insanının hata yapma olasılığı da göz önünde tutulmalıdır

3) Özel Alanlar: Özel alanları, bilimsel yaklaşımın içerdiği deneysel ve istatistiksel teknikler oluşturuyor.

Bilim Alanlarının Amaç, İşlev ve Bakış Açılarına Göre Sınıflandırılması: Bunlar, şöyle belirtiliyor: Konusuna göre bilimler:

1) Fen Bilimleri,

2) Sosyal Bilimler,

3) Doğa Bilimleri,

4) Davranış Bilimleri.

Deneysel Teknikleri Kullanıp Kullanmadıklarına Göre Bilimler:

1) Pozitif Bilimler,

2) Normatif Bilimler.

Bilginin Üretimi ve Pratik Yaşamda Kullanımı Açısından Bilimler:

1) Temel Bilimler,

2) Uygulamalı Bilimler.

Bilim Sosyolojisi

(sociology of science) Toplumbilimsel yöntem ve bakış açısıyla bilimsel bilginin üretimini sağlayan toplumsal ve siyasal koşulları, bilim insanlarının yaşadıkları toplum içindeki konumlarını ve öbür toplumsal kesimlerle ilişkilerini, bilime seçenek bilgi edinme yollarını; bilim-toplum, bilim-ekonomik düzey, bilim-siyaset ilişkilerini inceleyen disiplin.

Bilimsellik

(scientific) Bilime uygun, bilime dayanan, bilime değgin. Bilime ilişkin, bilimle ilgili. Bkz. bilimsel açıklama; bilimsel araştırma; bilimsel bilgi; bilimsel çalışma; bilimsel deney; bilimsel devrim; bilimsel hümanizm; bilimsel psikoloji; bilimsel standart; bilimsel tartışma; bilimsel tutum; bilimsel yasa; bilimsel yöntem.

Bilimsel Açıklama

(scientific explanation) Bir durum, olgu ya da sürecin bilimsel kavram ve geçerli sayılan bilimsel yasa benzeri kurallara dayalı olarak ortaya konulması.

Bilimsel Araştırma

(scientific research) Düşünce ve anlayış yapısına yeni ilişkiler getirmeye çalışan ve gözlemlenmiş tüm özellikler ya da davranışlarla uyuşacak buluşlar arasında bir bağlantı arayan araştırma. Bu tür araştırmalara, varsayımsal olarak ortaya konulan sayıltısal bir ilişki özellik katıyor ve yön veriyor.

Bilimsel Bilgi

(scientific knowledge) İncelenecek sorun belirlenip gerekli gözlemler yapılarak, neden-sonuç ilişkileriyle ilgili seçenek oluşturacak varsayımlar düzenlenip, bunlar deneyler yoluyla ya da başka yöntemlerle test edilerek ortaya konulan bilgi; kuramsal çalışmaların en yüksek düzeyde olanı; düzenli bilgi ve bunun sonucu.

Bilimsel Çalışma

(scientific study) Bilimsel ilke ve yöntemlere uygun ve onlara dayanan çalışma; akademik çalışma.

Bilimsel Deney

(scientifıc experiment) Neden-sonuç ilişkilerini anlamak için belli ilişkilerin amaçlı olarak gözlemlenmesi, gözlemden elde edilen sonuçların nedensel ya da başka türlü bir ilişki gösterip göstermediğinin öğrenilebilmesine yönelik olarak olayların benzer yapay ortamlar oluşturularak yinelenmesi.

Bilimsel Devrim

(scientific revolution) Bir bilim alanında ortaya konulan ve yalnızca bilimsel bilginin nicelik ve niteliğinde değil; bilim insanlarının nesneleri algılayışlarında, araştırma konularıyla ilgili seçimlerinde, bilimsellikle ilgili temel ölçütlerinde ve hatta bilgi birikimini yorumlayışlarında da köklü farklılıklar getiren değişim.

Bilimsel Hümanizm

(scientific humanism) İnsani eğerlerin anlaşılıp yaygınlaştırılmasında sanat ve edebiyat yapıtlarına ve onların kökenlerine giden bilgilerden çok bilimsel araştırmaların ortaya koyacağı sonuçlara gereksinim olduğunu savunan görüş.

Bilimsel Psikoloji

(scientific psychology) Ruhsal gerçeklerin araştırılmasında yalnızca olgulara dayanan ya da bilimsel yöntemleri kullanan psikoloji dalları; bilimsel ruhbilim. Bilimsel psikoloji, çoğu kez kurgusal psikolojinin karşıtı olarak görülüyor; ancak, yalnızca psikolojide değil; bütün bilim dallarında kurgu zorunlu olarak yer alıyor.

Bilimsel Tartışma

(colloquium, academic discussion) Ortak araştırma alanında ya da tartışmalı bir konu üzerinde birden çok bilim insanının elde etmiş olduğu ayrı ayrı sonuçları görüşüp bir karara varmak amacıyla bilim uzmanlarının bir arada görüş alışverişinde bulunmaları; akademik tartışma. Bu terim, çoğunlukla üniversitelerde bir bildiri ya da tez üzerinde bilim insanlarının yaptığı görüşme, eleştiri ve tartışma anlamında kullanılıyor.

Bilimsel Tutum

(secientific attitude) Bilimden ve bilimsel yöntemlerden yana olma; bilimsel tavır. Bu terim, fen dersleri eğitiminde zihinsel merak, gerçek tutkusu, kanıtlara saygı ve bilimde özgün düşünce alışverişine değer verme gibi özellikleri içeriyor.

Bilimsel Yasa

(scientifıc law) Bir bilim dalının alanına giren olgular arasında sürekli yinelenen, o alanda çalışan ve egemen bilim anlayışını benimsemiş bilim insanları topluluğunca kesinlikle doğru kabul edilen ilişkilerin neden-sonuç biçimindeki anlatımı.

Bilimkurgu

Aslında bilim–kurmaca. Roman, anlatı, film, radyo oyunu türlerinde, insanlığın gelecekteki gelişimi konusunda bilim ve tekniğin ortaya çıkarabileceği manzaraları işleyen hayal gücü ürünü eser.

Bilimtay

Akademi. 1. Az çok özerk olan ve üniversiteden bağımsız bir yüksek öğrenim kurumu. Güzel Sanatlar Akademisi, Harp Akademisi gibi.

2. Bilim ya da bilimler akademisi gibi bilginler, sanatçılar, yazarlar kurulu.

Biliş Bilimi

(connitive science) Felsefe de içinde olmak üzere, insan aklını, bilişsel süreçleri ve bilgiyi inceleyen bir dizi bilim dalının ortak adı; bilişsel bilimler. Biliş psikolojisi, bilgisayar bilimi, dilbilim, nöroloji, bilgi kuramı, antropoloji, matematik, yapay zekâ, bu bilim dalları arasında yer alıyor.

Boyutsal Varlıkbilim

(dimensional ontology) V. E. Frankl’in bedenle ruhun toplamı olan biyo-psikolojik, sosyo-psikolojik, manevi ya da noetic karşılığı olarak kullandığı terim. Ona göre insan, yalnızca beden ya da ruh olmanın ötesinde bir varlıktır. O, buna noos adını verdiği bir ruhsal boyutu da eklemiştir.

Çevrebilim

(ecology) 1. Canlılarla çevreleri arasındaki dinamik ilişkiyi; özellikle bunların arasındaki etkileşimin bütününü ya da yapısını inceleyen bilim dalı; ekoloji. Canlıların geçmişteki yaşamları, zaman içinde ve coğrafyadaki dağılımları, davranış biçimleri; evren (popülasyon), topluluk ve ekosistem düzeyindeki doğal sistemlerin yapısal ve işlevsel özellikleri de bu alanın konularıdır.

2. Biyolojiden alınmış olup sosyal bilimlerde çok çeşitli kullanım alanı bulan bir terim. Örneğin, K. Lewin, bu terimi kişinin yaşam alanına katkı yapan ruhsal etkenlerin incelenmesi için kullanmıştır.

Çocuk Bilimi

(pedology) Çocuğu büyümesi, duyguları, düşünceleri, yetenekleri, gereksinimleri ve benzeri yönleriyle inceleyen bilim; çocukbilim. Bu terimi ilk kez Jena Üniversitesi’nde bir inceleme yazısında 1894’te O. Christman kullanmıştır.

Davranış Bilimleri

(behavioral sciences) Doğa bilimlerinde olduğu gibi insan ve hayvanların nesnel ve toplumsal çevrelerindeki davranışlarını doğa bilimlerinin kullandığı deney ve gözlem yöntemlerini kullanarak inceleyen genel psikoloji, gelişim psikolojisi, öğrenme psikolojisi, rehberlik ve psikolojik danışma, ruh sağlığı, sosyoloji, sosyal psikoloji, sosyal antropoloji gibi bilimler.

Dilbilim

(linguistics) Dillerin kökenini, yapısını, konuşma alışkanlıklarını ve başkalarını inceleyen bilim dalı; lengüistik.

Doğal Bilimler

(natural sciences) İnsan topluluklarının değil; insanın içinde yaşadığı maddi ortamdaki düzenlilikleri ve ilişkileri araştıran; bu düzenliliklerin bağlı bulunduğu kural ya da yasaları belirlemeye çalışan fizik, kimya, biyoloji gibi bilimler.

Edebiyat Bilimi

Dilbilimle birlikte filolojiyi oluşturur. Edebiyatı konu alan bir bilim dalıdır, edebiyat tarihi ve edebiyat bilgilerinden oluşur.

Eğitim Bilim

(pedagogy) Eğitimin bilimsel temellerini ortaya koyan bir bilim dalı; pedagoji, eğitbilim; eğitim bilimi.

1. Toplumun eğitim sistemine göre oluşturulmuş olan okul örgütüne; eğitim programına, amaçlarına, yöntemlerine ve araçlarına ilişkin bilgi veren ve eğitim çalışmalarını kurallara bağlayan disiplinler arası uygulamalı bir bilim dalı.

2. Öğretmenlik sanatı, uygulaması ya da öğretmenlik mesleği için gerekli bilgi, beceri ve değer duygularını kazandıran bilim dalı.

Eğitim Bilimleri

(educational sciences) Eğitim olay ve durumlarının doğuş koşullarını, bunların oluşup gelişmesini inceleyen bilimler demeti. Bilimler arası bir bilim olan eğitim bilimleri, yaklaşık 15 kadar bilim dalından yararlanıyor. Eğitim bilimleri üç grupta toplanıyor:

1) Eğitim kurumlarının genel ve yerel durumlarını inceleyen bilim dalları:

a) Eğitim tarihi.

b) Eğitim sosyolojisi.

c) Okul nüfusu incelemeleri.

ç) Eğitim ekonomisi.

d) Karşılaştırmalı eğitim.

2) Eğitim olayı ile bu olayın türlü durum ve ilişkilerini inceleyen bilimler:

a) Eğitim fizyolojisi, eğitim psikolojisi, küçük grupların psikolojisi ve sosyolojisi, iletişim bilimleri. Bunlar, eğitim olay ve konularını doğrudan inceleyen bilimlerdir.

b) Türlü bilim dallarını öğreten ve değerlendiren bilimler.

3) Düşünme bilimleri ve yarınla ilgili bilimler: Eğitim felsefesi, eğitim planlaması ve model kuramları.

Fen Bilimleri

(sciences) Fizik, kimya, matematik, biyoloji adı verilen bilim dallarının ortak adı.

Fizik Bilimler

(physicalsciences) Fizik, kimya, astronomi, jeoloji gibi maddenin, enerjinin ve evrenin fizik olay ve özelliklerini inceleyen bilim dalları.

Genetik Bilim

(genetics) Kalıtımın ilkelerini ve mekanizmalarını; özellikle anne babanın özelliklerinin çocuklarına nasıl aktarıldığını; çocukların aralarındaki benzerlik ve farklılıkların kalıtsal dayanaklarını inceleyen biyoloji dalı; kalıtımbilim. İnsan genetikbilimi, genetik hastalıkları kestirmek, onlara tanı koymak ve onları tedavi etmek için insan kalıtımını inceliyor.

Görüngü Bilim

(phenomenology) Felsefede bilinçlilikle ilgili bilgiyi, birincil içgörü kaynağı ve bilinçlilikle ilgili gerçeğin en son karar vericisi olan sezgiye dayandıran; bilinçliliğin temel yapısıyla ilgili bilgi edinme olanağının bulunduğunu savunan ve bunu arayan bir felsefe yaklaşımı; fenomenoloji. Daha yalın deyişle görüngübilim, doğaya, insana, topluma ilişkin bilgimizin doğrudan sürüp giden yaşantıya (doğrudan görüngülerin gözlemlenmesine) dayanması gerektiğini savunan kuramdır. Öncülüğünü E. Husserl’in yaptığı bu kurama göre çözümlemeden ve yorumdan önce, gözlem geliyor. Ayrıca Dilthey, Schutz, Merleaupontij, Ricoeur gibi birçok felsefecinin farklı; dahası çelişkili terimlerle ortaya koydukları bu yaklaşımda, dış gerçeklik reddedilmiş; yalnızca içgörü ve sezgi ile edinilen bilginin öncelikli olduğu savunulmuştur.

Gösterge Bilim

(semiology) 1. Dilsel ya da dilsel olmayan, iletişim amacıyla kullanılan her türlü gösterge sistemlerini, bu sistemlerin yapılarını, işleyişlerini, iletimsel işlevlerini inceleyen bilim; semiyoloji, semiyotik, imbilim

2. Tanılamaya ve sonucu kestirmeye yarayacak yargılara varmak amacıyla hastalıkların belirtilerini inceleyen hekimlik dalı; semiyoloji.

3. Matematiksel mantıkta, göstergelerin özellikle dildeki kullanımları ya da dile uygulanması; semiyotik.

İlaç Bilim

(pharmacology) 1. İlaçları, ilaçların kaynaklarını, yapılarını, özelliklerini ve etkilerini inceleyen bilim dalı; farmakoloji.

2. İlaçların özellikle tedaviyle ilişkili olarak özellikleri ve vücutta yol açtığı tepkiler.

İşlevbilim

(physiology) Canlı organizmaların yaşamsal süreçlerinde gerçekleşen fiziksel ve kimyasal olayları inceleyen biyoloji dalı; fizyoloji.

Kadın Hastalıkları Bilimi

(gynécologie) Kadın cinsel organlarını, bunların fizyolojisini ve hastalıklarını inceleyen tıp dalı; jinekoloji.

Kafatası Bilimi

(phrenology) Yetilerin gücünü, bağlı bulundukları beyin alanının gelişimine dayandıran ve bu gelişimlerin de kafatasının biçim, çöküntü ve çıkıntılarında yansıdığını savunan, geçerliğini yitirmiş bir yaklaşım; frenoloji.

Kalıtım Bilimi

(genetics) Biyolojik soyaçekimin yasalarını düzenli olarak inceleyen bilim dalı; soyaçekim bilimi, genetik.

Kazıbilim

(archaology) Tarihöncesinden ve eski çağlardan kalma yapıtları özellikle tarih ve sanat değeri yönünden inceleyen; bunların yer altında kalmış olanlarını kazılarla araştıran ve ortaya çıkaran bilim; arkeoloji.

Kökbilim

(etymology) Sözcüklerin kökenini ve gelişimini inceleyen bilim.; etimoloji, kökenbilim.

Nedenbilim

(etiology) Kişinin hastalığa yatkınlığını, hastalıkların nedenlerini inceleyen bilim dalı; etyoloji.

Normatif Bilim

(normative science) Davranış, eğitim, sağlık ve benzeri konulardaki normları belirlemeyi, eksik ya da kusurları gidermeyi amaçlayan bilim dalı. Bu bilim, açıklamak ve tanımlamaktan çok, perspektif belirleyicidir. Bu nedenle, gerçek tanımına uygun bir bilim değildir. Örneğin, etik ve estetik gibi dallar da bu nedenle normatif bilim olarak nitelendiriliyor.

Ruh Hastalıkları Bilimi

(psychopathology) 1. Psikolojinin ruh hastalıklarını inceleyen dalı; psikopatoloji. Ruh hastalıkları bilimi gerçekte bir dal değil; biyoloji, fizyoloji, nöroloji, farmakoloji, tıp psikolojisi, psikiyatri gibi disiplinlerin ortak çalışmasını ve farklı alanlarda araştırmayı gerektiren bir daldır.

Sesbilim

(phonology) Dilleri, ses özellikleri ve değişimleri bakımından inceleyen ve bu alanda kuramlar geliştiren bilim dalı.

Sinirbilim

(neurology) (neuroscience) Çeşitli bilim dallarını varlığında toplayan ve sinir sisteminin yapısı, gelişimi, işleyişi, kimyası ve hastalıklarını inceleyen bilim dalı; sinir bilimi. Biliş bilimlerinde bu dalın insandaki biliş süreçlerinin incelenmesine önemli katkıları oluyor.

Sosyal Bilimler

(social sciences) Doğa olaylarının yasalarını saptayan pozitif bilimlere karşılık, insanı, toplum olaylarını ve ağırlıklı olarak onun bir parçası olan bireyin bireylerle, toplumla ve öbür varlıklarla ilişkilerini sistemli bir biçimde incelemeyi amaçlayan, bilimsel yöntemlerle üretilmiş düzenli bilgilerle oluşturulmuş olan bilimlerin ortak adı; içtimai ilimler, toplumsal bilimler. Bu bilimler, yalnızca siyaset, iktisat, hukuk, antropoloji, sosyoloji gibi toplumsal disiplinler; eğitim, ahlak, felsefe, psikoloji gibi yarı toplumsal disiplinler ve biyoloji, tıp, coğrafya, dil, sanat gibi toplumsal yönlü disiplinler olarak üç sınıfa ayrılıyor.

Sözde Bilim

(pseudoscience) Bilimsel olduğu savunulan ya da bilimsel olduğuna inanılan; ancak, bilimle ilgisi olmayan astroloji, biyoritm, duyu ötesi algı, psikokinezi, telepati ve benzeri kuramlar ve yöntemler sistemi; yalancı bilim.

Temel Bilimler

(basic sciences) 1. Fizik, kimya, biyoloji gibi klasik bilim alanları.

2. Bilimin uzmanlık alanları için temel ve ortak sayılan genel bulgu ve ilkeleri.

Tepkebilim

(reflexology) 1. Ruhsal süreçlerin, birer refleks ya da refleks örüntüsü olarak anlaşılabileceğini savunan mekanik, davranışçı yaklaşım; tepkebilim. Bu yaklaşımda uyarıcılara yönelik istemsiz, kendiliğinden tepkilerin (reflekslerin), özellikle insan ve hayvan davranışları üzerindeki etkileri inceleniyor. Refleksoloji terimi, özellikle Pavlov ve Bechterev’in, reflekslerin, sinirsel köklerine dayalı olarak incelenmesi amacıyla geliştirdiği fizyolojik yaklaşım için kullanılıyor.

2. Ayaklar, eller ve kulaklar üzerindeki belli organları temsil ettikleri savunulan özel noktalara baskı uygulanarak gerçekleştirilen ve parmakla akupunktura benzeyen bir alternatif tedavi tekniği.

Terim Bilim

(terminology) Sanatın, edebiyatın, bir bilim dalının, düşünsel ya da siyasal ekolün anlambilim ya da bilgisel çatısını oluşturan ve daha çok terim niteliği taşıyan sözcük ve kavramlar bütünü; terminoloji.

Toplum Bilim

(sociology) İnsan davranışlarını, toplumsal ilişkileri, etkileşim yapılarını; grupların, toplulukların, kurumların oluşumunu, yapısını, işleyişini inceleyen bilim dalı; sosyoloji. Toplumbilimin psikolojiden farkı; insanı öbür insanlarla ilişkisi ve etkileşimi bakımından değerlendirmesidir.

Toplumsal Yaşlılık Bilimi

(social gerontology) Yaşlanmanın bedensel olmayan toplumsal yönlerini inceleyen bilim dalı; sosyal gerontoloji.

Uygulamalı Bilimler

(applied sciences) Bilimsel bilgilerden pratik sonuçlar elde etmeyi kendisine konu etmiş olan bilim kolları; tatbiki ilimler. Eğitim bilimi uygulamalı bir bilimdir.

Uyumbilim

(harmony) Müzik biliminin bir dalı; armoni. Müzik kuramında ana bir dal olan uyumbilim, müzik seslerini uyum oluşturacak biçimde düzenlemeyi ve müzik parçalarını yazmayı konu ediniyor.

Varlıkbilim

(ontology) Doğal dünyada var olan ve insan düşüncesinden, incelemesinden ayrı bir gerçekliği bulunan şeylerin doğasını, temel özelliklerini ya da var olma ilkelerini, nedenlerini inceleyen ve açıklayan metafizik dalı; ontoloji. Çağcıllık (modernizm) öncesi dönemdekilerin dış gerçekliğin; soyut biçimlerin ya da Tanrı’nın planının yetersiz bir taklidi olduğuna inanmasına karşılık çağcıllar, gerçekliğin insan aklından ve isteğinden ayrı olan; ancak bilimsel yöntemlerle varlıkları bilinebilen nesneler olarak var olduğuna inanıyor. Son çağcıllar ise gerçeklikle insan eylemi arasında, bilimsel yöntemlerle belirlenemeyecek karmaşık bir etkileşim bulunduğu inancındadırlar.

Yaşambilim

(biology) Hayvanbilim ve bitkibilimi de içine alan; canlıların doğma, büyüme, gelişme, üreme gibi yaşam dönemlerini konu edinen bilim dalı; dirimbilim, biyoloji.

Yaşlılık Bilimi

(gerontology) Yaşlılık döneminin (ihtiyarlığın) tutum ve davranışlarını inceleyen bilim; gerontoloji.

Yöntembilim

(methodology) 1. Geçerli bilgilerin elde edilmesinde kullanılan bir ilkeler ve kurallar kümesi; metodoloji. Elde edilecek bilgiler ve veriler, yöntembilimin ilgi alanı dışındadır. O, yalnızca geçerli bilgilerin elde edilmesi amacıyla izlenecek yolun ve kullanılacak kavramların neler olması gerektiği ile ilgileniyor.

2. Araştırmada kullanılan yöntemler; araştırma paradigması.

Yüz Anlam Bilimi

(physiognomy) Kişinin yetenek ve öbür ruhsal özelliklerinin yüz biçimi, alın, burun ve çene gibi ayrıntıların görünüşlerinden çıkarılabileceğini savunan görüş; fizyonomi.

 

KAYNAKÇA:

  1. Budak, Selçuk. Psikoloji Sözlüğü. Bilim ve Sanat Yayınları. Ankara, 2000
  2. Akarsu, Bedia. Felsefe Terimleri Sözlüğü. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1975
  3. AnaBritanica. 22 cilt. Ana Yayıncılık. İstanbul, 1986
  4. Arkonaç, Oğuz. Açıklamalı Psikiyatri Sözlüğü. Nobel Tıp Kitabevleri. İstanbul, 1999
  5. Atatürk ve Eğitim. Türk Eğitim Derneği Yayınları. Ankara, 1981
  6. Meslekler Kılavuzu. Bakırcıoğlu Yayınları. Ankara,1987
  7. Ansiklopedik Psikoloji Sözlüğü. Anı Yayıncılık. Ankara, 2006
  8. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi. 24 cilt. Milliyet Yayınları. İstanbul.
  9. Demirel, Özcan, Kâmile Ün. Eğitim Terimleri. Ankara, 1987
  10. Ruhbilim Terimleri Sözlüğü. Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş İkinci Baskı. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 1980
  11. Varoluş ve Psikiyatri. Remzi Kitabevi. İstanbul, 1990
  12. Kültürel Psikoloji. Yapı Kredi Yayınları. İstanbul, 1998
  13. Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 10 cilt. Anadolu Yayıncılık. İstanbul, 1983.
  14. Yıldırım, Cemal. Çağdaş Felsefe Sözlüğü. Bilgi Yayınevi. Ankara, 2000