Lohusalık Depresyonu ve Lohusalık Psikozu Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

Her on kadından biri, lohusalık depresyonuna girer. Lohusalık depresyonu, loğusalık hüznüne göre daha şiddetlidir ve daha uzun sürer. Lohusalık hüznü doğumdan sonraki ilk haftalarda ortaya çıktığı halde, loğusalık depresyonu doğumdan bir bir buçuk ay kadar sonra gelişir.

Lohusalık depresyonunda annenin bebeğe bakması zorlaşır. Hatta bazen hiç bakamaz. Bazı ağır vakalarda intihar riski bile vardır. Milli futbolcumuz Oktay Derelioğlu’nun ilk eşi, loğusalık döneminde intihar ederek hepimizi mateme boğmuştu.

Genç kuşağın iyi yazarlarından Elif Şafak tarafından kaleme alınan Siyah Süt loğusalık depresyonunu anlatan güzel bir kitaptır. Şafak, bu eserinde kendi yaşadığı loğusalık depresyonunu başarıyla aktarır.

Ailesinde depresyon geçirmiş başka kişiler bulunanlar, kendisi daha önce depresyon geçirmiş olanlar, âdet öncesi gerginliğini şiddetli düzeyde yaşayanlar, küçük yaşta hamile kalanlar, istemeden hamile kalanlar, gebelikte de depresyon geçirenler, loğusalık hüznü geçirenler, bebeği hastalananlar, çevresinde kendisine destek verecek yakınları olmayanlar, evliliklerinde çatışma yaşayanlar, gebelik süresince stresli hadiselere maruz kalanlar loğusalık depresyonuna daha sık girerler.

Lohusalık Depresyonunun Tedavisi

Kullanılan bütün ilaçlar süte geçer. Bu yüzden hekimler, çok mecbur kalmadıkça emziren annelere ilaç vermek istemezler. Öte yandan, bebeği korumak adına loğusalık depresyonunun tedavisiz bırakılması, annenin durumunu iyice kötüleştirerek bebeği de daha fazla tehlikeye atar. Depresyon, annenin çocuğa iyi bakmasına engel olur. Hatta depresyon geçiren anne, bazen bebeğe hiç bakamayacak hale gelir. Loğusalık dönemindeki kadınlardan intihara teşebbüs edenlerin oranı da maalesef pek az değildir.

Süte geçtiği halde bebekte ciddi bir yan tesir oluşturmayan antidepresan ilaçlar vardır. ‘Bebeğin sütle beraber sinir ilacı emmesi’ çoğu kişinin tüylerini ürpertir. Halbuki sinir ilaçlarının diğer ilaçlara göre daha tehlikeli olduğu görüşü tamamıyla bir önyargıdır. Bir sürü sinir ilacı vardır; bunların bazısının yan etkileri çok tehlikelidir, bazısının yan etkileri ise yok denecek kadar azdır. Bazıları bağımlılık yapar, bazıları yapmaz.

Güvenli ilaçların varlığına rağmen, loğusalık depresyonuna giren kişileri ilk etapta ilaçsız tedavi etmeyi tercih ederiz. Bunun yolu da psikoterapidir. Depresyonu çok şiddetli olmayan anneler psikoterapiden epeyce yararlanır ve ilaç kullanmadan düzelirler.

İyice ağır depresyonlarda ise, bilhassa intihar riski olanlarda, anneyi hastaneye yatırmak gerekir. Anneyi bebekten, bebeği anneden ayırmak hiç istemediğimiz bir durum olsa da, ağır depresyonda olan bir loğusa, bebeğine faydadan çok zarar verir. Böyle ağır depresyonlarda elektroşok tedavisi -okuyucular belki şaşıracak ama- en emniyetli yöntemdir. Çünkü elektroşok çok hızlı düzelme sağlar, hastanede yatış süresini oldukça kısaltır. Böylece bebekle anne kısa zamanda birbirine kavuşabilir. Elektroşok uygulananlarda ilaç ihtiyacı da azalacağından, annenin belli saatlerde bebeğini görerek süt vermesi veya sütünü sağarak bebeğine göndermesi mümkündür.

Kadınlık hormonları loğusalık depresyonunun geçmesinde faydalı mıdır? Yapılan araştırmalar, kadınlık hormonlarının genellikle loğusalarda depresyonu düzelttiğini göstermiştir. Ancak hormonların gerek anne gerekse süt üzerindeki olumsuz etkileri, antidepresan ilaçlara göre daha fazladır. Bu yüzden doğum sonrasında hormon tedavisine neredeyse hiç başvurmayız.

Lohusalık Psikozu Nedir?

Loğusalık döneminde görülen ruhsal bozuklukların en ağırı loğusalık psikozu’dur. Psikozda, depresyondan farklı olarak akli denge de bozulur. Yani psikoz hastalarında hezeyan ve halüsinasyonlar ortaya çıkar (gerçek dışı inançlar, kulağa ses gelmesi, hayal görmek gibi…)

Loğusalık psikozuna genellikle depresyon belirtileri de eşlik eder. Şiddetli mutsuzluk, dayanılmaz sıkıntı hali ve uykusuzluk psikozun da belirtileri arasındadır. Ayrıca hezeyan ve halüsinasyonlar da gelişir. Mesela anne, bebek hakkında akla mantığa aykırı görüşler ileri sürülebilir.

Loğusalık psikozuna giren her 20 anneden biri, intihar ederek hayatına son verir, yine 20 anneden biri de bebeğini öldürür. Bu yüzden loğusalık psikozu geçirenler, hiç vakit kaybetmeden mutlaka hastaneye yatırılmalıdır.

Loğusalık psikozu geçiren annelerin hemen hepsi düzelir. Ancak maalesef yarısından fazlasında sonraki dönemlerde de benzer bir hastalık görülür.

Lohusalık depresyonundan korunmak için ne yapılmalıdır?

Pek çok anne adayı elbette bu soruyu soracaktır: Loğusalık depresyonuna hiç girmemek için ne yapmalıyım? Ne gibi tedbirler almalıyım?

Tıbbın bu soruya verdiği en iyi cevap şudur: Gebelik ve loğusalık döneminde annenin vücudunda gerçekleşen bütün değişiklikler nasıl yakından takip ediliyorsa, ruh durumunda ortaya çıkan değişiklikler de takip edilmelidir. Şayet depresyon veya psikoz belirtileri ortaya çıkarsa tedaviye başlanmalıdır. Her üzüntü ve sıkıntı halinin de hastalık olmadığı, genellikle kendiliğinden gelip geçtiği unutulmamalıdır.

Bazı hekimler ‘Loğusalıkta hastalanmaya yatkın olan kadınlara önceden ilaç yazsak faydası olur mu?’ sorusunu sormuş ve bunu denemişlerdir de. Sonuçlar genellikle yüz güldürücüdür. Antidepresan ilaçlar çoğu anneyi depresyona girmekten korur. Ancak yine de peşin peşin ilaç vermemek, annenin psikolojik durumunu yakından gözlemek, ruhsal bir hastalık teşhis edilirse o zaman tedaviye başlamak hekimlerin ekseriyetle tercih ettiği seçenektir.

Manik Depresif (Bipolar Bozukluk) Tedavisi

Manik depresif hastalığın (bipolar bozukluk) tedavisinde iki hedef vardır: Hastalık dönemlerinin tedavisi, Hastalık dönemi düzeldikten sonra tekrarlamaları önlemeye yönelik koruyucu tedavi.

Mani dönemlerinin tedavisinde genellikle şizofreni ilaçları kullanılır. Manide, şizofreni belirtilerinin görülebileceğini yukarıda belirtmiştik. Şizofreni belirtileri görülmese bile, şizofreni ilaçları bu hastalar için de faydalıdır. Şizofreni ilaçlarının özelliği, mani atağı sırasında beyinde fazla miktarda üretilen dopamin hormonunun etkisini azaltmaktır.

Manik atağın ayakta tedavisi çok zordur. Hastanın genellikle hastaneye yatırılması gerekir. İlaç kullanan hasta genellikle 2-4 hafta içinde tam veya tama yakın düzelme gösterir.

Mani atağının çok ağır olduğu veya ilaçlarla düzelmediği durumlarda, halk arasında ‘şok tedavisi’ veya ‘elektroşok tedavisi’ olarak bilinen elektrokonvülsif tedavi (EKT) uygulanır.

Depresyon dönemlerinin tedavisinde antidepresan ilaçlar şüphesiz etkilidir. Ancak antidepresanların en ciddi yan etkilerinden biri maniye yol açmalarıdır. Hele manik depresif hastalıkta bu risk oldukça yüksektir. Bu yüzden manik depresif hastalığın depresyon döneminde antidepresan ilaçlardan mümkün olduğu kadar uzak durulur, ancak çok mecbur kalınırsa bu ilaçlar kişiye reçete edilir. Hastaya ya koruyucu tedaviden kullanılan (aşağıda bahsedilecek olan) ilaçlar verilir (bunlar depresyonun düzelmesini de sağlar) ya ilaçsız tedavi (yani psikoterapi) uygulanır ya da elektroşok tedavisi yapılır. Depresyon ağır değilse, hasta hastaneye yatırılmadan da düzelebilir.

Bipolar bozuklukta (manik depresif hastalık, iki uçlu duygulanım bozukluğu veya bipolar bozukluk diye de anılır) asıl kritik nokta koruyucu tedavidir. Çünkü ataklar geçici tabiattadır, ama tekrarlama riski her zaman vardır.

manik depresif bipolar kadın
Bipolar bozukluğun koruyucu tedavisinde kullanılan ilaçlara ‘duygudurumu düzenleyicileri’ adı verilmektedir. Bu amaçla en çok başvurulan ilaç, 107 elementten biri olan lityumdur. Ama son yıllarda bazı epilepsi (sara) ilaçlarının da (karbamazepin, valproik asit, lamotrijin gibi) manik depresif hastalığın tedavisinde etkili olduğu anlaşılmıştır.

Koruyucu tedaviyle atak sıklığı azaltılır, hasta tekrar mani veya depresyon geçirse bile bunların hafif olması ve kısa sürmesi sağlanır. Bazı hastalar ömürleri boyunca bir daha hiç hastalık atağına yakalanmazlar.

Hasta ömür boyu ilaç kullanmaya mecbur mudur? Böyle bir mecburiyet yoktur. Koruyucu tedavi iki ila beş yıl sürdürülür, hasta bu sırada yeni bir atak geçirmezse ilaç kesilir. Bu süre içinde atak tekrarlanırsa, daha uzun süre ilaç kullanımına devam edilir.

Hastaların küçük bir bölümü, ne yapılırsa yapılsın, sık sık atak yaşarlar. Ancak yeni tedavi yöntemleri bu hastaların acısını hafifletmekte, ümitlerini canlı tutmaktadır.

bipolar bozukluk

Manik Depresif Tedavi Edilmezse Ne Olur?

  1. Mani dönemleri sık sık tekrarlanır. Aşırı para harcama, aşırı riskli iş yatırımları, büyük maddi kayıplar yaşanır. Eğer mani geçiren hasta hemen hastaneye yatırılmazsa, sosyal çevre, taşkın davranışlara şahit olur, kişi tamamen gelip geçici bir hastalık yüzünden itibar kaybına uğrar.
  2. Depresyon dönemleri sık sık tekrarlanır. Bunlar insanın büyük acı çektiği dönemlerdir. Depresyon geçiren kişinin iş verimi düşer, hasta, ailesine karşı sorumluluklarını yeterince yerine getiremez, hatta bazen hiçbir şey yapamaz hale gelir.
  3. Hasta mani döneminde artan cesareti yüzünden, depresyon döneminde ise acısını hafifletmek niyetiyle alkole ve uyuşturucu maddelere yönelebilir. Bu maddelerin kullanımı hastalığın tedavisini iyice zorlaştırır.
  4. Manik depresif hastaların %20’si intihar ederek hayatına son verir. İntihar tehlikesinin en yüksek olduğu durum, manik depresif hastalıktır. Tedavi sadece kişinin acısını hafifletmekle, iş performansını ve sosyal becerilerini yükseltmekle kalmaz, ölüm riskini de azaltır.

Manik Depresif Ünlüler ve Filmler

Manik depresif ünlüler ve bu psikolojik rahatsızlığı konu alan, karakter edinen filmleri ele aldım. Manik depresiflerin beyinlerinde ortaya çıkan bozukluğun onlara bazı avantajlar sağladığı bile ileri sürülmüştür. Bu kişilerin daha zeki olduklarını, daha yaratıcı düşünebildiklerini gösteren çalışmalar vardır.

Manik Depresif Ünlüler ve Filmler

Manik depresif olduğu iddia edilen ünlü kişilere bir göz atalım:

  • Ressam van Gogh, Besteci Mozart
  • Yazarlar Robert Louis Stevenson (Define Adası’nı yazmıştır), Mark Twain (Tom Sawyer ve Huckleberry Finn’in yazarı), Edgar Allen Poe (Morg Sokağı Cinayeti’nin müellifi, polisiye türünün meşhur yazarı ve şair), Victor Hugo (Sefiller’in müellifi, romantik yazar ve şair), Jack London, Agatha Christie (polisiye romanın devlerinden, İngiliz kadın yazar), Kate Millet, Graham Green, Tennessee Williams, Scott Fitzgerald, Alfred Lord Tennyson, Ralph Waldo Emerson, Samuel Johnson, William Blake, Particia Cornwell, Emily Dickinson, T.S. Elliot
  • Filozof Eflatun (öğrencisi Aristo’nun verdiği bilgilere göre)
  • Devlet adamları Napoleon, Abraham Lincoln (ABD’nin en önemli başkanlarından biri), Winston Churchill (20. yüzyılın en mühim İngiliz başbakanı)
  • Bilim adamı Isaac Newton (yerçekimi kanununu keşfeden büyük fizikçi)
  • Oyuncular Marilyn Monroe (36 yaşında intihar eden efsanevi sarışın), Liz Taylor (menekşe gözleriyle şöhret kazanan güzel yıldız), Burgess Meredith, Linda Hamilton, Jean Claude van Damme, Jim Carrey, Cary Grant
  • Film yapımcısı Rod Steiger, Francis Ford Coppola
  • Astronot Buzz Aldrin
  • Hıristiyan dünyasının önemli kişilerinden Aziz Françesko, Aziz Yuhanna, Azize Theresa.

Bu liste daha çok uzatılabilir. Bizde iyi kayıtlar, iyi arşivler ve fazla araştırma olmadığı için ünlü isimlere örnekler vermek mümkün değil. Ancak bizzat tedavi ettiğim çok sayıda başarılı manik depresif kişi olduğunu söylemek isterim.

Manik depresif hastalığı iyi anlatan üç filmden kısaca söz etmek istiyorum: Med-Cezir Manzaraları, Kaçıklık Diploması ve Bay Jones.

Medcezir Manzaraları
Medcezir Manzaraları 1989’da Mahinur Ergun tarafından çekilen, Kadir İnanır ve Zuhal Olcay’ın başrollerini paylaştıkları bir film. Senaryosunu Mahinur Ergun ve Neslihan Eyüboğlu yazmışlar. Kadir İnanır, manik depresif bir bankacıyı canlandırıyor. Hastalığın taşkınlık ve coşkunluk dönemleri net bir biçimde anlatılıyor. Yılmaz Zafer de psikiyatrist rolünde.

Kaçıklık Diploması

Kaçıklık Diploması’nı 1998’de Tunç Başaran çekmiş. Filmde başrolü Selçuk Yöntem’le paylaşan Ayda Aksel, manik depresif rolünde. Son derece başarılı ve gerçekçi bir film olan Kaçıklık Diploması’nın senaryosu, bizzat hikâyenin yazarı Ayşe Nil’in yaşadıklarına dayanıyor. Yani hakiki bir hayat hikâyesi. Manik depresif hastalığı bilenler, kahramanın mani dönemlerinde kendisini ‘En Gerçek Atatürkçü Örgüt’ün üyesi sanmasını, Polis Radyosu’ndan mesajlar almasını, mütemadiyen Taksim Atatürk Anıtı’na çiçekler bırakmasını, sık sık hastaneye yatırılmasını ve çektiği acıları ilgiyle seyredecekler.

Bay Jones

Bay Jones (orijinal adıyla ‘Mr. Jones’) filmi 1993’te yapılmış. Başrollerde Richard Gere, Lena Olin ve Anne Bancroft var. Filmin yönetmeni Mike Figgis. Gere tarafından canlandırılan Bay Jones, mani döneminde, bir binanın tepesine çıkıp uçmaya niyetlenir. Kendini atmaya değil, uçmaya… Çünkü uçabileceğini sanır. Kendine güveni o kadar artmıştır. Görevlilerin müdahalesiyle binadan atlaması önlenir ve hastaneye yatırılır.

Aysel’in Manik Depresif Hikayesi

Aysel 24 yaşında, ailesiyle yaşayan, lise mezunu, kendi halinde, az konuşan, utangaç, mazbut bir genç kızdı. Bir fabrikanın muhasebe bölümünde çalışıyordu.

Bir sabah, işyerinde çalışanlar Aysel’i görünce hayretler içinde kaldılar. Her türlü gösterişten uzak yaşamasıyla tanınan Aysel, o gün minicik bir etek, göğüslerini epeyce belli eden askılı bir bluz, sahneye çıkacak bir şarkıcı havasını uyandıran koyu bir makyajla ortalıkta dolaşıyordu.

Tek değişiklik görünüşünde değildi Aysel’in. O sessiz sakin kız gitmiş; yerine şen şakrak, önüne gelene espri yapan, geveze bir kız gelmişti. Sürekli konuşuyor, hem de yüksek sesle konuşuyordu. İş arkadaşlarına laf yetiştirdiği yetmezmiş gibi, elinde cep telefonu, sürekli birilerini arıyordu. Sabahtan öğlene kadar yaptığı telefon konuşmalarının ücreti, herhalde bir aylık maaşını geçmişti.

Erkeklerle yakınlığı özellikle dikkat çekiyordu. Neredeyse işyerindeki bütün erkeklere açıkça asılıyordu. Müstehcen espriler yapıyordu. Telefonda konuştuğu kişiler de genellikle erkekti. Kendisini ikaz eden arkadaşlarına bağırıp çağırmış, fakat neşesi hızla yerine gelmişti.

İşini her zamankinden hızlı yapıyordu. Çarçabuk biten işinden arta kalan zamanı fabrikanın bölümlerini gezerek geçiriyordu. Üç yüz kişinin çalıştığı fabrikada o gün görüşüp konuşmadığı insan kalmamıştı. Hatta patronun odasına da dalmış, üretimi ve satışları arttırmak için bazı fikirleri olduğunu söylemiş, projelerini peş peşe sıralamıştı. Ortada bir tuhaflık olduğunu gören patron, ne yaptıysa Aysel’i odasından çıkaramamış, yarım saat boyunca onu dinlemek zorunda kalmıştı.

Aysel’in ailesi de hayretler içindeydi. Akşam ezanı okunmadan evde olan, gündüzleri bile yalnız sokağa çıkmayan kız, eve gece yarıları geliyordu. Anne babası “Neredeydin kızım?” diyecek olsalar, büyük bir öfkeyle sesini yükseltiyordu. Zaten o kadar çok konuşuyordu ki, sözünü kesip laf söylemek bile mümkün değildi. Geceleri sadece üç saat uyusa da enerji doluydu. Sabah karanlığında bomba gibi kalkıyor, süslenmeye ve telefon konuşmalarına başlıyordu.

Maddi durumları iyi olmadığı ve kendisi de az bir maaşla çalıştığı halde çok fazla alışveriş yapıyordu. Etekler, bluzlar, ayakkabılar, takılar… Hatta işi iyice büyütüp, taksitlerini ödemesi kesinlikle mümkün olmadığı halde bir de araba almıştı. Aysel’i gece yarısı otomobiliyle evin önünde gören babası çılgına dönmüş, kızının namusuyla ilgili endişelerine bir de giderek borç bataklığına sürüklenme kaygıları eklenmişti.

Aysel buna rağmen bir de kooperatife girip ev sahibi oldu. Onun bu çılgınca harcamalarını kimse durduramıyordu. Bir saniye yerinde oturmuyordu. Sürekli geziyor, konuşuyor, para harcıyor, erkeklere asılıyordu.

Araba ve ev taksitini nasıl ödeyeceği sorulduğunda, akıl almaz projelerden bahsediyordu. Bu projelerin ilk adımı olarak, kendi muhasebe bürosunu açmak üzere işinden ayrıldı. Zaten işyerindekilerin de tepkisini çekiyordu. İkide bir, patronun ve üst düzey yöneticilerin odalarına dalıp iş geliştirme projelerinden söz ediyordu.

Birkaç yıl muhasebe elemanı olarak çalışmıştı; fazla bilgisi ve tecrübesi yoktu, son günlere kadar içine kapalı biri olduğu için sosyal çevresi de dardı. Ama kendine güveni müthiş artmıştı. İstanbul’un göbeğinde lüks bir ofis kiraladı.

Bir yandan da emlak işine el attı, kendisine bir ortak bulup emlakçılığa girişti. Ayrıca konfeksiyon mağazası açmayı, bununla da yetinmeyip tekstil fabrikası kurmayı düşünüyor, sürekli birileriyle iş görüşmeleri yapıyordu.

İş görüşmeleri, aşk görüşmelerine engel değildi. Hayatında bir kere bile bir erkekle beraber olmamışken, şimdi her gün başka biriyle birlikteydi.

O günlerde genel seçimler yaklaşıyordu. Bir siyasi partinin il merkezine giderek memleket meselelerinin çözümü hakkında olağanüstü fikirleri olduğundan bahsetmiş, milletvekili aday adayı olmuştu.

Böylesine hummalı faaliyetler arasında bir de üniversiteye hazırlık, İngilizce ve dans kurslarına yazılmıştı.

Neredeyse etrafında borç almadığı kişi kalmamıştı. Ne yapıp edip insanları borç, bankaları kredi vermeye ikna ediyordu.

Bütün bu işlerin olup bitmesi sadece iki hafta sürdü. Yakınları, Aysel’deki bu ani ve büyük değişiklik karşısında şoke olmuşlardı. Önceleri bunun bir hastalık olabileceği akıllarına gelmemişti. Ama iki hafta içinde olup bitenler, psikiyatriste gitmeyi kaçınılmaz kılıyordu.

Aysel psikiyatriste gitme fikrine elbette karşı çıkmış, büyük tepki vermişti. Zaten, bütün neşesine rağmen, biri yaptıklarına engel olmaya çalıştığında öfkeden gözü dönüyordu. Erkek kardeşi ve amcasının oğlu “Anneni hastaneye götürüyoruz, sen de gel” diyerek Aysel’i kliniğimize getirdiler. Genç kızın ‘mani’ atağı geçirmekte olduğunu, bir uzman tarafından hemen fark edilecek haldeydi. Aysel mutlaka yatırılarak tedavi edilmeliydi.

Genç kız ne olduğunu anlamadan servisin, yani yataklı bölümün içinde buldu kendisini. İlaçlarla önce uykusu düzeldi, sonra aşırı hareket hali ve durmamacasına konuşması azaldı, en sonunda da uçuk projelerinden vazgeçti. Bir ayın sonunda, tamamıyla mantıklı düşünen ve tutarlı davranan biri haline gelmişti.

Ancak hastaneden çıkınca karanlık bir tablo bekliyordu kendisini: İşini kaybetmişti ve borç içindeydi. Arabasını satmak, kooperatif evini devretmek, kiraladığı ofisin kontratını iptal etmek zorunda kaldı. Bankalara dünya kadar kredi borcu vardı. Akrabalarının yardımıyla acil borçlarını ödedi.

Ciddi bir hastalık geçirmiş olduğunu şimdi anlıyordu. Büyük bir pişmanlık içindeydi. Ailesini üzmüş, altından kalkamayacağı harcamalar yapmıştı. Gardırobundaki mini etekleri gördükçe “Ben bunları nasıl giydim?” diyordu. Beraber olduğu erkekler devamlı kendisini aradıkları için telefon numarasını değiştirmeye mecbur kaldı.

Aysel’in hikâyesi burada bitmedi. Genç kız birkaç ay içinde ‘depresyon’a girecek, hastalığın başka bir dönemini yaşamaya başlayacaktı.

Depresyon Nasıl Tedavi Edilir? Depresyon Tedavisi Yöntemleri

Depresyon geçiren birine uygulanabilecek tedavi seçenekleri iki grupta toplanabilir:

  1. Psikoterapi
  2. Biyolojik tedaviler
  • Antidepresan ilaçlar
  • Elektroşok tedavisi
  • Manyetik uyarım tedavisi
  • Işık tedavisi
  • Pille beyin uyarımı tedavisi

Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

Psikoterapi

psikoterapi

Psikoterapi, konuşma yoluyla, depresyona yatkınlık yaratan yanlış düşüncelerin ve kişilik özelliklerinin tespit edilip düzeltilmesidir.

Bazı kişiler “Konuşmakla hastalık mı düzelir?” veya “Ben arkadaşlarımla da sohbet ediyorum” diyerek psikoterapiyi önemsiz bir yöntem olarak görürler. Halbuki hafif ve orta şiddette depresyonda psikoterapi, ilaçlar kadar etkilidir. Ağır depresyonda ilaçların, çok ağır depresyonda ise elektroşok gibi daha ciddi girişimlerin üstünlüğü elbette tartışılmaz. Ama ilaç ve elektroşoktan fayda görmeyen çoğu hasta sadece psikoterapiyle inanılmaz düzelmeler gösterir.

Psikoterapinin temel aracı ‘konuşma’dır, ama psikoterapi ‘sohbet’in çok çok ilerisinde bir şeydir. Depresyonun psikolojik nedenleri: Kendine güvensizlik, mükemmeliyetçilik, titizlik, bağımlı kişilik özellikleri, onaylanma ihtiyacı, hayır diyememek, utangaçlık, içine kapalılık, güvensizlik, şüphecilik, narsisizm, siyah-beyaz düşünme tarzı, aşırı genelleme, seçici odaklanma, keyfi çıkarsamalar, kişiselleştirme… Psikoterapide hastada bu anormalliklerden hangisi varsa ortaya çıkarılır, kişiye, alternatif düşünce yöntemleri öğretilir.

Beynini zehirleyen düşüncelerden kurtulan insan, depresyondan da kurtulur. Hatta depresyona zemin hazırlayan kişilik yapısı düzeldiği için, psikoterapiyle sağlanan düzelme daha da kalıcı olur. İlaç kullansın veya kullanmasın, psikoterapi gören kişilerde depresyonun tekrarlama riski daha düşüktür.

Depresyon tedavisinde genellikle 12 ila 20 seans psikoterapi yeterlidir. Ancak sadece birkaç seansta düzelen hastalar olduğu gibi, yıllarca psikoterapiye ihtiyaç duyanlar da olur. Görüşme süresi yaklaşık 50 dakikadır. Seans sıklığı da başlangıçta haftada birdir, düzelme sağlandıkça seans araları uzayabilir.

Depresyonda Biyolojik Tedaviler

Antidepresan İlaçlar

antidepresanlar

Eskiden antidepresan ilaç deyince kişiyi bol bol uyutmaktan başka bir etkisi olmayan, üstelik kullananda bağımlılık yaratan birtakım ‘uyuşturucu’ maddeler anlaşılırdı. Gerçekten de 1950’lere kadar sinir hekimlerinin hastaları uyutmak ve sakinleştirmek dışında yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Ancak son 50 yıl içinde bu sahada büyük ilerlemeler kaydedildi. Psikoterapi teknikleri gelişti ve çeşitlendi. Elektroşok ve manyetik uyarım sayesinde beyne uyarı vererek ruhsal bozuklukları gidermek mümkün hale geldi. Özellikle 1980’lerden sonra sinir sistemi ilaçlarının yan etkileri çok aza indirildi ve ihtiyacı olanlar bu ilaçları rahatlıkla kullanabilmeye başladı.

Antidepresan ilaçlar, depresyonu iyileştirmeye yarar. Depresyona girmiş her 100 hastadan 70-80’i başka hiçbir müdahaleye gerek kalmadan, sadece ilaç tedavisiyle düzelir. Kalan %20-30’luk grupta ise psikoterapi veya elektroşok türünden ekstra girişimlere ihtiyaç duyulur.

Depresyon geçiren kişinin beyninde (daha önce açıkladığımız gibi) serotonin, noradrenalin ve dopamin maddeleri azalmıştır. Bunlar duygu ve düşünce hayatımızı düzenleyen maddelerdir. Antidepresanlar bu maddelerin miktarını arttırarak tesirlerini icra eder.

Antidepresan ilaçlar konusunda yanlış bilinen bazı noktaları burada önemle vurgulamak istiyoruz:

  1. Antidepresan ilaçlar beyinde suni bir mutluluk yaratmayıp tam tersine bozulmuş olan dengeyi yeniden sağlar. Antidepresanlar, depresyonu olmayan kişilere fayda getirmez.
  2. Antidepresanlar etkilerini geç gösterir (en erken 2-3 hafta sonra). Arada bir iki hap içerek depresyondan kurtulmak mümkün değildir.
  3. Antidepresan ilaçlar, doktor söylemeden bırakılmamalıdır. Kişi haftalar içinde tamamen iyileşse bile, antidepresan ilaca en az 6 ay devam edilmelidir. Çünkü depresyonun düzeldikten sonraki ilk 6 ay içinde tekrarlama riski yüksektir. Hatta bazen daha uzun süre ilaç kullanmak da gerekebilir.
  4. Antidepresanlar bağımlılık yapmaz.
  5. Antidepresanlar uyuşturucu değildir. Antidepresan hastaya keyif vermez, zaten yukarıda belirttiğimiz gibi etkisi en erken 2-3 haftada başlar.

Bazı antidepresanların uyku ve sersemlik gibi yan etkilerinin olduğu doğrudur. Ancak son 10-15 yılın en mühim tıbbi gelişmelerinden biri, uyku ve sersemlik yapmayan antidepresan ilaç çeşitlerinin artmasıdır. Günümüzde genellikle hiçbir ciddi yan etkisi olmadan, ilaçla depresyon tedavisi yapmak mümkündür.

Antidepresan ilaçlar depresyon dışındaki durumlarda da faydalıdır. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) ilk tercih edilen ilaçlar, özellikle beyindeki serotonin miktarı üzerinde etki gösteren antidepresanlardır. Ağrı tedavisinde elimizdeki en önemli silahlardan biri yine antidepresan ilaçlardır. Panik bozukluğunda, çocuklarda gece işemelerinde, kadınlarda âdet öncesi gerginlik durumlarında, sigara isteğinin azaltılmasında, erkeklerde cinsel ilişki sırasında erken boşalmanın giderilmesinde ilk başvurulan ilaç bir antidepresandır.

Elektroşok Tedavisi

elektroşok tedavisi

 

Elektroşok (hekimlerin kullandığı tabirle elektrokonvülsif tedavi, kısaca EKT) depresyonun şu ana kadar bilinen en etkili tedavisidir. Bu tedavi, beynin her iki şakak bölgesine, birer elektrotla düşük voltajlı elektrik akımı verilmesinden ibarettir. Son derece yararlı bir yöntem olduğu halde maalesef haksızlığa uğramış ve bilimdışı eleştirilere maruz kalmıştır.

Elektroşok tedavisine yönelen önyargılardan birincisi, acı veren bir girişim olduğudur. Hatta hastalara işkence etmek için sadist sağlık personeli tarafından kullanıldığı bile söylenmiştir. Halbuki elektroşok sırasında hasta en ufak bir acı bile duymaz.

İnsanların elektroşoktan korkmalarının ikinci sebebi, şok sırasında hastanın sara nöbeti geçirmesidir. Elektroşokun sara nöbetine yol açtığı doğrudur. Eski yıllarda, hasta üzerinde sara nöbetine bağlı birtakım olumsuz sonuçlar görülüyordu, ancak o zaman bile bu olumsuz sonuçlar oldukça nadir ortaya çıkıyordu. Günümüzde elektroşok tedavisi genel anestezi altında yapılır, dolayısıyla sara nöbeti görülmez. Verilen genel anestezi de ancak bir iki dakika sürdüğünden, anestezinin yan etkileri de yok denecek kadar azdır.

Elektroşok etrafında bir korku halesi oluşmasının üçüncü sebebi, ‘elektrik’ kelimesinin yarattığı ürpertidir. “Hastaya elektrik veriliyor” cümlesi gerçekten tüyler ürperticidir. Ancak tedavide verilen elektrik, son derece düşük voltajlıdır. Hiçbir zaman tehlikeye meydan verecek kadar yüksek voltajlara ihtiyaç duyulmaz.

Elektroşokun eleştiri almasının dördüncü sebebi, unutkanlığa yol açmasıdır. Gerçekten de bu tedavinin en sık görülen yan etkisi unutkanlıktır. Üstelik bu şiddetli bir unutkanlıktır. Ama bu durum kesinlikle kalıcı değildir. Bir iki ay içinde büyük ölçüde düzelir. Hasta eskiden bildiklerini hiçbir zaman unutmaz. Ancak elektroşokun yapıldığı bir aylık dönemde, o sırada yaşadığı olayları ve öğrendiklerini unutur. Bu dönemi hayat boyu ya hiç hatırlamaz ya hayal meyal hatırlar.

Yine de genelde hastanın hastaneye yatırılmasının gerekmesi, anesteziye ve anestezi uzmanına ihtiyaç duyulması, geçici de olsa unutkanlığa yol açması ve pahalı olması elektroşok tedavisinin dezavantajları arasındadır. Bu yüzden elektroşok tedavisi 1-Başka tedavilerle düzelmeyenlere, 2-İntihar riski olanlara, 3-Ağır depresyon geçirenlere uygulanır.

Bazı kalp hastalarına ve beyninde kitle olan kişilere elektroşok uygulanamaz. Elektroşok yapılamayan hastalara uygulanmak üzere manyetik uyarım tedavisi ve pil tedavileri geliştirilmiştir.

Elektroşok tedavisi genellikle haftada üç gün (gün aşırı) yapılır. Hızlı düzelen hastalarda erken sonlandırılabilirse de, çoğu hastaya en az yedi seans uygulanır. On seans veya daha fazla şoka ihtiyaç duyan hastalar da vardır.

Hastaların çoğu üçüncü veya dördüncü seanstan sonra çarpıcı bir düzelme gösterir. Kısa bir süre önce hayatına kıymaya kalkışmış ağır bir depresyon hastasının üç dört elektrik şokunun ardından hayata dönmesi, neşelenmesi, şakalar yapmaya başlaması şaşırtıcıdır. Beyne nasıl tesir ettiği, hangi yolla fayda sağladığı hâlâ tam olarak anlaşılamayan bu tedavinin beyin fonksiyonlarında önemli bir düzelme yaptığı kesindir.

Elektroşok tedavisi bittikten sonra ilaç tedavisine devam etmek şarttır. Aksi takdirde hastada depresyonun tekrarlama ihtimali çok yüksektir. İlaçtan fayda görmeyen bazı hastalar, hastaneden taburcu olduktan sonra da belli günlerde (mesela haftada bir, iki haftada bir veya ayda bir…) hastaneye gelirler, elektroşok alıp evlerine geri dönerler. Bu uygulama yıllarca devam edebilir. Elektroşok gün aşırı değil de böyle seyrek uygulandığında unutkanlığa yol açmaz.

‘Depresyonun en etkili tedavisi’ diye takdim ettiğimiz elektroşoktan da fayda görmeyen hastalar vardır. Ancak bu hastalar için de hiçbir zaman ümitler tükenmiş değildir. Daha uzun ve yoğun psikoterapiyle, agresif ilaç tedavisiyle, manyetik uyarım veya pil tedavisiyle iyi sonuçlar almak mümkündür. Depresyon, çarenin hiçbir zaman yok olmadığı bir hastalıktır.

Elektroşok şizofreni ataklarında, diğer psikoz türlerinde ve manik depresif hastalığın mani döneminde de yararlı olan bir tedavi yöntemidir. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) elektroşok yöntemine nadiren başvurulur, yöntemin bu hastalık üzerindeki etkisi ispatlanabilmiş değildir. Panik bozukluğu ve sosyal fobi gibi kaygı bozukluklarında ise pek yararlı değildir ve hemen hiç uygulanmaz.

Manyetik Uyarım Tedavisi

depresyonda manyetik uyarım tedavisi

Elektroşok tedavisinde beyne elektrik akımı verildiğini söylemiştik. Manyetik uyarım tedavisinde ise beyne başka bir akım türü olan ‘manyetik akım’ verilir. Bir cihaz, elektrik akımını manyetik akıma çevirir ve bu akım, 8 şeklinde bir mıknatıs ile sol şakak bölgesine tatbik edilir.

Manyetik akımın en büyük avantajı, vücutta uygulandığı noktadan en fazla 2 santimetre derine gidebilmesidir. Halbuki bilindiği gibi elektrik akımı açısından insan bedeni ‘iletken’dir. Elektrik anında bütün vücuda yayılır (Hatta elektriklenmiş kişiye dokunan diğer vücutlara da yayılır). Manyetik akımla vücudun sadece istenilen noktası uyarılır. Depresyonda uyarılması istenilen nokta, beynin şakak bölgesidir (genellikle de sol şakak).

Dolayısıyla manyetik uyarım tedavisinin yan etkisi çok azdır. Hastaneye yatmak şart değildir, anestezi gerekmez, unutkanlık olmaz; hatta dikkat ve hafızada artış bile sağlanabilir. Ancak beynin küçük bir bölgesinin uyarılması bile bazen sara nöbetine yol açabilir.

Manyetik uyarım tedavisi haftada beş gün uygulanır, en az 15-20 seans sürer, günlük tedavi süresi 10 dakika kadardır. Seans sayısı 30’a çıkınca, hastaların daha büyük bir bölümünde düzelme olduğu gözlenmiştir.

Manyetik uyarım tedavisi Kanada, İsrail ve Avustralya’da standart tedaviler arasında kabul edilmiştir. Amerika ve Avrupa’da ise şimdilik sadece bilimsel çalışmalarda kullanılmaktadır.

1995’ten beri depresyonda kullanılan manyetik uyarım ile ilgili çalışmalara bakıldığında şunu görürüz: Diğer yöntemlerle düzelmeyen hastaların üçte ikisi manyetik uyarımdan yararlanır ve bu uygulamayla kısmi veya tam düzelme gösterir. Bu hastaların diğer tedavilere direnç gösterdiklerini tekrar hatırlatalım.

Hatta bazı çalışmalarda manyetik uyarımın elektroşokla aynı derecede etkili olduğu bile ileri sürülmüştür. Ama başka çalışmalar da, hiç olmazsa ilk haftalarda elektroşokun daha etkili bir yöntem olduğunu ortaya koymuştur.

Bilimsel literatür manyetik uyarımın yararlarını desteklemekle birlikte, yeni bir tedavi yönteminin klinikte uygulanabilmesi için daha fazla veriye ihtiyaç duyulduğunu savunanlar çoğunluktadır.

Işık Tedavisi

ışık tedavisi, ışık terapisi ve depresyon

Sıcak ve güneşli diyarlarda yaşayanların daha mutlu olduğu yönünde yaygın bir inanç vardır. Çoğumuz havanın açık olduğu günlerde kendimizi daha iyi hissederiz, hava bulutluysa karamsarlaşırız. Bazı kişiler sonbahar ve kış aylarında depresyona girerler.

Bütün bu gözlemlerden hareketle, depresyon hastalarına bir tür lambayla ışık verilmiş ve sonuç başarılı olmuştur. Fototerapi adı da verilen ışık tedavisi, depresyonda kullanılabilecek alternatif yöntemlerden biridir.

Pille Beyin Uyarımı Tedavisi

pille beyin uyarımı tedavisi

Pille beyin uyarımı iki ayrı yöntemle yapılır:

  1. Boyna takılan bir pille beyin uyarılır. Aslında boyna takılan pil, ‘vagus’ adlı bir siniri uyarır. Vagus, vücuttaki en büyük sinirdir. Vagusun beyne giden bir dalı uyarılınca, dolaylı olarak beynin serotonin (mutluluk hormonu) salgılayan bölgesi de uyarılır. Bu yöntem Türkiye’de şu ana kadar sadece sara (epilepsi) hastalarına uygulanmıştır. Ancak depresyonda da yararlı olduğunu gösteren güçlü deliller vardır.
  2. Beynin duyguları yöneten bölgesine beyin cerrahı tarafından ameliyat yoluyla pil yerleştirilir. Bu yöntem, şimdilik sadece gelişmiş ülkelerin büyük sağlık merkezlerinde uygulanmaktadır.

Gerçek Depresyon Hikayeleri Ceyda’nın Yükselişi

Ceyda’yı ilk gördüğümde 36 yaşındaydı. Karın ağrısı, sık sık öğürme ve geğirme, sırt ağrısı, bacaklarda ürperti, aşırı üşüme, şiddetli çarpıntı gibi şikayetleri vardı.

Ruhsal bir yakınmada bulunmuyordu. Ama yüzüne bakar bakmaz, son derece kederli, bezgin ve mutsuz olduğunu anlıyordunuz. Hayattan zevk alıp almadığını sorduğunuzda ‘Yıllardır çok mutsuzum’ diyordu. Bedensel şikayetlerinden ötürü bize başvurmuştu, ama ruh durumunu da çok güzel anlatıyordu: ‘Sürekli içim ezik, sürekli gözüm yaşlı.’

1999 Marmara depreminden sonra hafif bir depresyon geçirmiş, ancak tedavi görmeden, birkaç ayda bu depresyonu atlatmıştı. Ölüm ve sevdiklerini kaybetme korkusu, baş dönmesi, sallanma, keyifsizlik, huzursuzluk, gece uykudan uyanma, iştahsızlık gibi problemler yaşamıştı. O günlerde yaşıtı olan bir arkadaşını da trafik kazasında kaybettiği halde, hızla depresyondan çıkmayı başarmıştı.

Depremden iki yıl sonra, 34 yaşındayken, kendisini tekrar mutsuz ve huzursuz hissetmeye başlamıştı. Saçları dökülmüştü. Gittiği bütün doktorlar saç dökülmesini strese bağlamışlardı. Ceyda giderek sebepli sebepsiz her şeye ağlayan bir kadın haline gelmişti.

2001 yazında çocukluğunu geçirdiği Antalya’ya eski bir komşularını ziyarete gitmişti. Erkek kardeşiyle telefonda kavga ettikleri bir günün gecesi, uykudan uyanarak kusmaya başlamıştı. Ev sahiplerinin acile götürme teklifini reddetmişti, ama midesinde kusacak şey kalmadığı halde öğürmelerinin sabaha kadar sürmesi üzerine hastaneye kaldırılmıştı. İki buçuk gün hiçbir şey yiyememiş, serumla beslenmişti.

Sonraki günlerde bir sürü kan tahlili yapılmış; kalp elektrosu, akciğer grafisi, tiroit ultrasonu, batın-göğüs-kafa MR’ı çekilmiş ve nihayet Ceyda’ya mide endoskopisi uygulanmıştı. Hafif bir demir eksikliği anemisi ve yumurtalıklarında küçük bir kist dışında hiç bir şey bulunamamıştı.

Artık ne zaman üzücü bir şey duysa karnı ağrıyor, midesi bulanıyordu; hemen ardından da geğirme, öğürme ve kusma geliyordu. Üzülmediği zamanlarda da hep mutsuzdu. Uykudan gece yarısı ağlayarak uyanıyor, sabaha kadar yatakta debelenip duruyordu. Her gün müthiş bir sırt ağrısıyla yataktan kalkıyordu. Temmuz ayında bile üşüyordu. 66 kilodan 47 kiloya kadar düşmüştü.

Ceyda Konyalıydı. Altı kardeşin üçüncüsüydü. Babası Kon-ya’da tuhafiye dükkanı işletiyordu. Ailesi, Ceyda üç yaşındayken Antalya’ya göç etmişti. Babası Antalya’da önce büyük bir tuhafiye mağazası açmış, sonra işlerini büyüterek konfeksiyon sektörüne girmiş ve küçük bir fabrika kurmuştu. Ceyda’nın çocukluğu refah içinde geçmişti.

Küçükken, annesinin erkek çocuklara daha çok önem verdiğini düşünürdü, hala da öyle düşünüyordu. Annesine de çok defa “Sen oğullarını kayırıyorsun” demişti. Annesi “Evlat ayrılmaz, hepiniz benim yavrumsunuz” dediği halde, Ceyda az sevilen çocuk olma duygusunu bir türlü üstünden atamıyordu.

Babası ise tam tersine kızlarına daha düşkün görünüyordu. Oğullarını döverek büyüttüğü halde kızlarına yüzünü bile ekşitmemişti. Ceyda’ya göre babasının tek kusuru, kız çocuklarını okutmanın doğru olmadığına inanmasıydı. Ceyda, ilkokulu bitirdikten sonra babası tarafından okuldan alınmıştı. Ailenin erkek çocuklarının okutulması için büyük gayret gösterilmişti, ama onların da mektepte medresede gözü yoktu.

Bütün bunlara rağmen çocukluğu ve genç kızlığı oldukça mutlu geçen Ceyda, 17 yaşındayken hayatının en büyük acısıyla karşılaşmıştı. Koyu bir sigara tiryakisi olan babası, henüz 52 yaşındayken, yakalandığı akciğer kanseri nedeniyle hastalığın teşhisinden birkaç ay sonra vefat etmişti. Babadan kalan iki mağaza ve bir küçük fabrika, dört yıl daha geçimlerini sağlamış, ardından iflas patlak vermişti. Ceyda bu felaketi erkek kardeşlerinin sorumsuzluğuna ve beceriksizliğine bağlıyordu.

Birikmiş paralar ve satılan gayrimenkullerden gelen gelir de iki yıl sonra suyunu çekmişti. Ceyda 23 yaşındayken, Antalya’daki evlerini satarak, kendilerine yardım etmeyi vaat eden dayılarının oturduğu İstanbul’a taşınmışlardı.

Yaşadıkları şiddetli maddi sıkıntıya rağmen Ceyda’nın erkek kardeşleri çalışmıyorlardı, çünkü fabrika sahipliğinden işçiliğe geçmek çok zor geliyordu onlara. Annesi de çok mutsuzdu. Sürekli kanepede yatan iki erkek kardeş ve sızlanıp duran bir anne… Evde matem havası vardı. Daha çok bu boğucu atmosferden kurtulmak, biraz da para kazanmak için çalışmaya başladı Ceyda. Dayısının ahbabı olan bir adamın çamaşır satan küçük mağazasında tezgahtar olarak işe başladı. 24 yaşındaydı. Ailesinde kızlar sıkı bir baskı altında tutulduğu halde, içinde bulundukları şartlarda, Ceyda’nın çalışması teşvik bile edilmişti.

Çalışmaya başladığı dükkan aslında kapanmak üzereydi. Dükkan sahibi bile işyerinden ümidini kesmiş, mağazasına uğramaz olmuştu, başka bir yerde başka bir iş kurmaya çalışıyordu. Zamanla, küçük dükkanın tek tezgahtarı olan Ceyda’nın çok iyi bir satıcı olduğu ortaya çıktı. Genç kız, müşteriyle çok iyi diyalog kuruyor, onlara güven veriyordu; ‘bakıcı’ müşteriyi ‘alıcı’, alıcı müşteriyi ‘müdavim’ haline getiriyordu.

Çalışmak ve para kazanmak Ceyda’yı mutlu etmiş, kendine güvenini arttırmıştı. Ama kapalı aile ortamından dışa açıldıkça, ilkokul mezunu olmaktan utanmaya başlamıştı. Dışarıdan ortaokul ve lise bitirme imtihanlarına girmeye karar vermişti.

Boş vakitlerinde harıl harıl matematik, fizik, İngilizce, edebiyat ve coğrafya çalışıyordu. İş hayatında da peş peşe başarılar kazanıyordu. Giderek daha iyi mağazalarda, daha yüksek maaşlarla çalışmaya başlamıştı. 30’lu yaşlarının başına geldiğinde, lise diploması sahibi, büyük bir mağazanın reyon şefliği görevini yürüten bir genç kadındı. Ailesinin maddi durumu çok düzelmese de en azından sefaletten kurtulmuşlardı.

Ceyda’nın hayatındaki en büyük boşluk aşktı. Hiç erkek arkadaşı olmamıştı. Kendisini çirkin buluyor, hiçbir erkek tarafından sevilemeyeceğini düşünüyordu. Hayatında uzaktan uzağa sevdiği bir iki adam olduysa da, bırakın arkadaşlık veya evlilik teklifini, kendisine yakınlık gösteren biri bile karşısına çıkmamıştı. Bu durum, Ceyda’yı epeyce üzdüğü halde iş hayatında elde ettiği tatmin duygusu, liseyi dışarıdan bitirip bir de Açık Öğretim Fakültesi’ne girmesi, sık sık namaz kılıp dua etmesi sayesinde moralini yüksek tutuyordu.

32 yaşına geldiğinde hayatında ilk defa bir erkek, ona aşık olduğunu söyledi. Ziya, Ceyda’dan iki yaş büyüktü, ticaret lisesi mezunuydu, bir muhasebe bürosunda çalışıyordu. Esmer, uzunca boylu, yakışıklı bir gençti. Ceyda da üç gün içinde sırılsıklam aşık oldu Ziya’ya.

Aylar geçtikçe Ceyda, Ziya’nın iyi kalpli, dürüst, merhametli, sakin biri olduğunu gördü. Zamanla daha da çok sevdiler birbirlerini. Bir buçuk sene süren beraberlikten sonra, artık evlilik planları yapmaya başladıkları sırada ikisinin de bildiği ancak kendi aralarında dahi konuşmaya korktukları gerçek, canlarını iyiden iyiye sıkmaya başladı: Ceyda Sünni, Ziya Aleviydi. Her iki aile de bu konuda oldukça tutucuydu.

Ceyda “Ailem Alevi damat istemez, ama ne isteyip ne istemedikleri artık beni ilgilendirmiyor” diyordu. Ziya ise Ceyda’yı rahatlatamıyordu:”Seni çok seviyorum, öl desen ölürüm, ama…”

İşte bu ‘ama’ işleri çetrefilleştiriyordu: “Ama… Annem çok yaşlı ve kalp hastası… Onu üzemem. Bana zaman tanı, bir süre daha bekleyelim.”

Ceyda, erkek arkadaşını çok sevdiği için çaresiz bekliyordu. Ancak bu sonu belirsiz bekleyiş ikisinin de sinirlerini bozuyordu. Sık sık kavga ediyor, bozuşup yine barışıyorlardı. Aralarındaki sorun artık yalnızca mezhep farklılığı olmaktan çıkmıştı. Kediyle köpek gibi sürekli birbirini yiyen bir çifte dönmüşlerdi.

2000 yılının sonlarında Ceyda ve Ziya kesin olarak ayrıldılar. Ayrılık Ceyda’ya çok dokunmuştu. Haftalarca ağladı. 2001 yılında ekonomik kriz patlak verdi. Ceyda’nın çalıştığı mağaza kepenk indirdi. Aşk acısından görevini doğru dürüst yapamaz hale geldiğinden, önceleri işsizliği önemsemedi genç kadın.

Zamanla Ziyasızlık ve işsizlik giderek zor gelmeye başladı Ceyda’ya. 16-17 yıl önce babası gitmişti, şimdi de hayatta en çok sevdiği ikinci erkek bırakmıştı onu. Babasının ölümünden sonra iş hayatını girmiş, diplomalar almıştı; Ziya’nın gidişinden sonra ise işini de kaybetmişti.

Zamanla Ziya’nın yokluğuna alıştı. Onun yüzünden acı çekmiyordu artık. Ancak çirkin ve sevilemez bir kız olduğu şeklindeki inancı yeniden alevlenmişti. Aynaya baktıkça kendinden iğrendiğini söylüyordu.

Ekonomik kriz yüzünden iş bulamaması, zekasına ve yeteneklerine olan güvenini de kaybetmesine yol açmıştı. “Artık genç de değilim, hayat yorgunuyum” diyordu. Sürekli sızlanan annesi ve bütün gün yatan iki erkek kardeşiyle aynı havayı solumaya başlamıştı yeniden.

Antalya’da geçirdiği 2001 yazında, yazının başında bahsettiğimiz kriz patlak verdi. Aslında Ceyda erkek kardeşiyle geçinemiyor değildi ama onunla tartışması bardağı taşıran son damla olmuştu. O sene psikiyatriste gitmeye başladı. Ama gerek maddi sıkıntıları gerekse iyileşeceğine inanmaması yüzünden kendisine uygulanan hiçbir tedaviyi tamamlamadı.

2003’te bana geldiğinde şikayetleri dayanılmaz boyuttaydı. İki yıldır işsizdi. Ziya ile bağları tamamen kopmuştu.

Ceyda’ya ilaç tedavisi uyguladık. İlacın yanı sıra, kendisiyle sorunlarını, duygularını, düşüncelerini uzun uzun konuştuk. Oldukça başarılı biri olduğu, hayatta karşılaştığı problemlerle yetkin biçimde baş edebildiği halde kendine güvenini kaybetmişti. Dürüst, kibar ve güzel bir kadındı ama başkaları tarafından sevilmeyecek biri olduğunu sanıyordu.

Asıl meselenin yaşadığı dertler değil, bu yanlış düşünceler olduğunu söyledik. Yanlış düşüncelerini değiştirmesine yardımcı olduk. İlaç dozlarını ihtiyaca göre ayarladık. Birkaç ay içinde şikayetleri oldukça azaldı. Kendine güvenini yeniden kazandı. Altı ay sonra yeni bir iş buldu. Başka birine aşık oldu ve nişanlandı.

Ceyda’nın yukarıda anlattığımız macerası mutlu sonla biten bir masal gibi algılanmamalı. Depresyon geçiren insanların büyük bölümünün hikayesi, iyi bir tedavi uygulanırsa, mutlu sonla biter.