Edebiyat ve Medya İlişkisi

19. yüzyılın ikinci yarısında, gazeteciliğin televizyonla birlikte gücünü hissettirmeye başlamasıyla bu alanı bilimsel inceleme ve araştırmalara konu alma gereği ortaya çıktı. Bilindiği gibi “medya” sözü Batı dillerinde “araç”, “aracı” anlamında Latince kökten (Medium) gelir. Bu anlamda alınca, edebiyatın, yazının yayılmasında araç, aracı olan her şey medya kapsamına girer. Elyazmaların çoğaltılmasından tutun da kitaplaşma serüvenine, matbaaya, yayınevleri sorununa kadar her basamakta aracı kuruluşlar medya görevi üstlenmektedir. Ama günümüzde medya, daha çok gazetecilik ve televizyonculuk alanları için kullanılmaktadır.

20. yüzyıl Alman yazar ve şairlerinden Hermann Hesse (1877–1962), “Glasperlenspiel” (Boncukoyunu) başlıklı ütopyasında (1943), 2200 yılından geriye bakarken 20. yüzyılı “gazetecilik çağı” olarak niteleyip küçümser. Hesse’nin “Feulletonistisches Zeitalter” dediği bu çağ, edebiyatın gazetelerin kitap sayfalarına “düştüğü” çağdır. Hermann Hesse’ye göre bu bir düşüştür çünkü okuyucu sayısının artması gazeteciliğin bir bakıma kitaba oranla avantajıdır ama öte yandan bu, kitap okuru düzeyinin gazete okur düzeyine doğru yükseklik kaybetmesini beraberinde getirir.

Edebiyat eserlerinin (roman, tiyatro, senaryo) filme aktarılması, sinemayı da bu bağlamda hatırı sayılır bir medya yapmıştır. Keza radyo, edebiyatın geniş bir kitleye aktarılmasında uzun süre önemli bir rol oynamış, edebiyat türlerinden radyo oyunu, kulağa hitap etmesiyle bu medya türünün edebiyata özel katkısı olmuştur. G. Benn’in (1886–1956) Sprich damit ich dich sehe (Konuş ki seni göreyim) başlığıyla yayınladığı radyo oyunları, radyonun etki gücünün konuşmaya, işitmeye dayalı oluşunu çarpıcı şekilde dile getirir.

Film ve radyoya edebiyatçıların gösterdiği rağbet televizyon konusunda başlangıçta biraz yavaş olmuştur. Televizyon Amerika Birleşik Devletleri’nde yığınlara hitap eden bir yayın aracı olarak kendini kabul ettirdikten sonradır ki Almanya’da 1950’lerden sonra televizyonu kültürel açıdan çokyönlü değerlendirme gereği hissedilmiştir. Filme “düş fabrikası” (Traumfabrik) nitelemesi uygun görülürken televizyon “gerçeklere ya da dünyaya açılan pencere” olarak görülmüştür. Radyoya yüklenen eğitim ve kültür işlevi artık televizyondan da beklenmeye başlamıştır. Radyo oyununun yerini şimdi televizyon dizileri almıştır.

Öte yandan televizyon, seyircisine filmin sinemada tiyatro oyununun tiyatroda verdiğini kendi evinde sunmakta, onun zaman ve mekân kavramlarını yeniden kurgulamaktadır. İsviçreli yazar Max Frisch (1911–1991) televizyon varken artık seyahat ancak balayı için düşünülebilir, der. Globalleşmeye ve Postmodernizme, denebilir ki televizyon büyük ölçüde zemin hazırlamıştır.

1950’lerde televizyon, özellikle de ütopyacı ve fütürist yazarlarca (mesela Samyatin, Orwell, Bradburg) göklere çıkarılırken 20. yüzyıl sonlarına doğru yazarların bu tavırları değişmiş, televizyon kültürüne daha mesafeli bir tutum almaya başlamışlardır. TV’de ticari ölçülerin kültür ve sanat değerlerinin önüne geçmesinin önlenmeyişi bu tutuma yol açmıştır.

1940’larda 1950’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde pozitivist temelde bir iletişim araştırması gelişmişti ve medyanın etkilerini istatistiksel olarak belgelemeyi amaçlıyordu. Oysa 1960’ların ilk yıllarından başlayarak H. M. McLuhan’ın (1911–1980) çalışmaları yeni bir bakış açısı getirmiştir. İngiliz edebiyatı profesörü olan Mc Luhan, modern medya ve iletişim bilimlerinde çığır açıcı üç araştırmasıyla ünlenmiştir. Son iki araştırması The Gutenberg Galaxy (1962) ve Understanding Media. The Extensions of Mané (1964), elektronik medyanın yazılı medya karşısında oluşturduğu karşı kutbu ele alır. The Gutenberg Galaxy’de matbaanın Batı tarihini nasıl etkilediğini ve insan organizmasını nasıl biçimlendirdiğini gösterir. Ortaçağın sözlü kültürü kulağı ve işitmeyi ön plana yerleştirmişken matbaanın icadıyla görme duyusu önem kazanmıştır. Understanding Media başlıklı kitabında bugünkü elektronik medya dünyasına yönelir. Sözlü kültürün elektronik medya sayesinde yeniden keşfi ve gelişmesiyle sınırlar ötesi bir iletişimin, küreselleşmenin mümkün olduğunu savunur.

Medya ile edebiyat ilişkisinde edebiyatın başka alanlarla bağlantısını, onun güdümlülüğünü pekiştirip geniş kitlelere yayma imkânını da göz önünde tutmak gerekir. Edebiyatı belli ideolojileri (Marksizm, Liberalizm, Dincilik, Feminizm vb.) yaymada araç olarak kullananlar için medya büyük bir zenginliktir. Medyanın edebiyat biliminde değerlendirilmesinde edebiyat bilimi kuramları arasında ideolojik kuramlar için bol malzeme vardır. Son zamanlarda medya araştırmaları sözelden çok görüntüsel (visuel) süreçle ilgilenir olmuşlardır. Metin–resim ve bunların karışımının seyirci üzerinde etkisi çözümlenmek istenmektedir. Alımlama araştırmalarının etkisiyle de medya kuramları yeni bir yön kazanmış, medyanın insanları nasıl etkilediği sorusu, yerini insanlar medyayı nasıl değerlendiriyor sorusuna bırakmıştır

Sigmund Freud ve Edebiyat

Freud edebi metni rüyaya benzetir ve bu nedenle de rüya yorumlama ilkeleriyle edebiyata yaklaşır. Ona göre rüya, bilinçsiz, aslen müstehcen arzuların doyuma ulaşmasıdır. Bunlar “rüya süreci” (Traumarbeit) ile dolaylı yoldan ifadesini bulur, yani rüyanın sahibi bunların ne anlama geldiğini fark edemez. Freud, korkulu rüyaları, kabusları da örtülü arzuların bir çeşit tatmini olarak görür ve süperego, yani vicdan arzularının gerçekleşmesinden söz eder. Rüya sürecinin işlevi bir yandan arzuları dile getirmektir ama öbür yandan da bu arzuların müstehcenliğini yok sayıp rüya sahibinin hatasını ıska geçmektir. “Manifestocu rüya içeriği” böylece rüya görenin hem müstehcen arzularına hem de hatalarına yarayan rüya süreci sayesinde bir çeşit uzlaştırıcı çözüm üretir.

Freud, bu hipotezleri edebi metne, hatta her türlü sanat eserine uygulamaktadır. İlk planda gündüz rüyalarını ve hayalleri gece rüyalarına benzer şekilde yorumlar. Gece rüyasından tek farklılık, gündüz rüyasında dile gelen arzunun hayal kuranın kendisi için değil, yalnızca onun toplumsal çevresi için ayıp olması ve böylece “ben-ayarlanışı” oluşudur. Gündüz rüyalarının sahibi kendi arzularını kabul ederse de bunları başkasından gizlemeye çalışır, yani onlardan utanır. İkinci aşamada Freud, edebiyat eserini gündüz rüyası olarak değerlendirir. Bu anlamda sanat eserinin esası, aslında utanç verici ve “egoist” ve bu yüzden başkaları için de yadırgatıcı karakteri rüya sürecindekine benzer “değiştirme ve gizlemelerle” yumuşatılan bir arzunun doyuma ulaşmasıdır. Sanat eserinin oluşumunda gözlenen bu “değiştirme ve gizlemeler” nasıl oluyor da okuyucuda haz uyandırıyor sorusunu da Freud, aynı “şaka” konusuna getirdiği açıklamalarla cevaplar. Yazar, okuyucuya önce “salt biçimsel, yani estetik haz”la “rüşvet verir” (bestechen) der. Bu ise bir çeşit tuzak ya da haz öncesi gibi bir şeydir. Şaka da (fıkra) Freud’un haz öncesi (Vorlust) olarak nitelediği, “haz gelişiminin imkanı”dır ve bu da kişinin tabuları yüzünden engellenmiş başka bir haz imkanına geçmeyi sağlar. Böylece başka (engellenmiş) haz imkanı yerine önce sadece bu haz öncesine varılır ve bu da ayıp arzuyu peşinden sürükler ve “sonuç, eklenen imkandan yani ‘haz öncesinden’ çok daha büyük bir haz gelişimi”dir. Edebi eserden alınan estetik tat, Freud’a göre öyle bir haz öncesidir ki okuyucunun bir yandan eserin biçimsel niteliğinden zevk almasını sağlar, öte yandan da onu doyumun başka ve çok daha derin bir çeşidine götürür.

Edebi eserin sağladığı asıl zevk sayılan bu derin doyum, Freud’a göre “ruhumuzdaki gerilimlerin gevşemesi”dir. Bu “gevşeme”nin nasıl oluştuğu hakkında da tahminler vardır. Yazarın başarısı olan bu sonuç, onun okuyucuyu kendi hayallerinden utanmadan zevk alacak hale sokmasıyla gerçekleşir. “Ruhumuzdaki gerilimlerin gevşemesi”, bir çeşit arındırıcı etki (Katharsis) sayılır ki aslında ayıplanan ve bu yüzden de bilinçsiz arzulara dayanır; bu arzuların bastırılması için eskiden gerekli olan ve şimdi açığa çıkan enerji ise sanat eserinden alınan “tat”a eklenir.

Özetle şunu söyleyebiliriz: Bu kurama göre edebi eser, bir arzu gerçekleşmesinin sunuluşudur. Böylece arzunun toplumsal ayıbı, rüya mekanizmasına benzer mekanizmalarla hafifletilmiş olur, eser okuyucusuna zevk verir ve bu zevk salt biçimsel nitelikleri sayesinde bir haz öncesidir ve asıl zevk ise “ruhumuzdaki gerilimlerin gevşemesi” ile sağlanır.

Freudcu Edebiyat Kuramına Gelen Eleştiriler ve Yeni Yapılanmalar

Freud Kuramı çeşitli açılardan eleştirilmiş ve bu eleştiriler bazı yeni yapılanmalara neden olmuştur. Bunlar üç ana noktada toplanabilir: 1) Freud kuramının edebiyat bilimindeki yorumlamaya uygulanışı, 2) Edebi eserle gündüz rüyalarının birbirine benzetilmesi, 3) Edebi biçimin, “haz öncesi” kavramıyla açıklanması.

Eleştirilerden biri, Freud kuramının biyografik bir çalışma tarzını getirdiği konusundadır. Bu tip eleştiriler çoğunluktadır. Mesela Theodor W. Adorno, “İnce ruhlu hekimlerin, en işe yaramaz objelere bile, Leonardo veya Baudelaire”e uyguladıkları dar kafalılığı (Banausie) uyguladıklarından söz eder. Adorno’nun bu yargısı, Freudcu edebiyatçıların edebiyat eserini, rüya yorumlaması gibi, çözülecek bir malzeme olarak görmelerine karşıdır. Eski Freudcu edebiyat kuramı yazarı ve şairi psikanaliz hastası gibi divana yatırıp sorguluyordu. Yazarı, edebiyat bilimi incelemesinde ilgi odağı yapan bu görüş, eseri yazarın ruhunu yansıttığı ölçüde açıklamaktadır. Oysa yazarın eserde işlenen olayları bizzat yaşamış olması gerekmiyor.

Gündüz rüyaları-edebi eser benzetmesine yapılan eleştiriler ise bu benzerliklerin, eserin estetik özel kalitesini açıklamaya yetmediği konusunda odaklaşmaktadır. Gündüz rüyaları kendiliğinden oluşan bir hayal gücü faaliyetiyken bir sanat eseri karmaşık bir oluşum süreci sonunda ortaya çıkar ve bu süreçte estetik, tarihi, toplumsal ve metinlerarası görüşler yer alır. Ayrıca modern eserlerde yazarın sanatçı kişiliğini ortaya koymayı amaçlamayan, sanat kavramını genişletmiş örnekler de vardır. Bunlar ve şablonlar (Ready-Mades) Freudcu bir kuramla açıklanamaz. Dolayısıyla Freudcu analizin her esere uygulanabilirliği söz konusu olamaz.

“Haz öncesi”ne yöneltilen eleştirilere gelince: Acaba estetik biçimden alınan tat, bu tür bir “haz öncesi”ne mi dayanıyor? Freudcu kuramlar arasında en çok eleştiri çeken onun bu tezidir. Her şeyden önce biçim kalitesi hakkındaki yargılarımızın duyusal kategorilerle bağlantılı olması gerekmiyor.

Freud’un “haz öncesi” teziyle ilgili olmayan ama sanat eserinin biçiminden duyulan zevki irdeleyen başka psikanalist açıklamalar da var. Mesela bunun süperegonun bir yansıması olduğu açıklaması. “Eser, estetik biçimiyle okuyucuda ‘süperego’yu harekete geçirip onu mevcut suçluluk duygularından arındırır” gibi. Bu tez bazı sanat eserlerinin biçim disiplinini vurgulamaktadır. Biçimle ilgili diğer psikanalist tezler şunlardır: Form özellikleri, savunmanın hizmetindedir çünkü eserin biçim incelikleri sayesinde mevcut arzular frenlenip kanalize edilir. Veya biçim özellikleri ‘narsistik’ güç fantezilerinin ifadesidir çünkü yazarın konusuna yüzde yüz hakimiyetini ifade eder. Veya, biçim özellikleri öyle bir sınır koyar ki bunlar ya eserde ifadesini bulan hayal gücünü gerçeklikten ayırır ve onu gerçeklerden korur ya da okuyucuyu da hayale sürükler. Bu sınır sayesinde bir çeşit “koruma” sağlanır, yani okuyucu gerçeklere bulaşmadan rahatlıkla kendisini o hayallere dahil eder çünkü istediği zaman çıkabileceğini bilir.

Freud Hakkında Her Şey

Edebiyatta Feminizm Üzerine

Feminist edebiyat bilimi teriminin doğuşu, 20. yüzyılın ikinci yarısında, 1960’larda, başlamış bir sosyal ve politik harekete uzanır. Bugün artık postfeminist sayılan bir döneme girmiştir. 20. yüzyılın öteki edebiyat bilimi kuramları arasında günümüze kadar ulaşmış ve bu kadar çeşitli kuramla bütünleşmiş başka bir kuram yok gibidir. Hatta eklektik tarzını, uzun ömürlü olmasının asıl nedeni sayanlar var. Edebiyatı politik-sosyal bakış açısıyla inceleyip “kadın” problematiğini vurgulayan çalışmaların ardından kadın yazar ve şairlerin eserlerini edebilik açısından metne bağlı açımlama, yorumlama çalışmaları, giderek de bu eserlerin alımlanmasını, etkileşimini araştıran çalışmalar hep feminist edebiyat biliminin çeşitlemeleri olarak devam etmektedir.

Feminist edebiyat biliminde kuram oluşturmada Fransız ve Anglo-Amerikan ekolleri etkilidir.

1928 yılında Virginia Woolf (1882-1941), A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) başlıklı kitabında Shakespeare’in kurmaca kız kardeşi Judith Shakespeare’i konu edinir ve bir kadın edebiyatı tarihinin imkânlarını irdeler, aynı zamanda da erkeksi ve kadınsı üslubun tarihsel farklarını gözler önüne serer.

1949 yılında ise Simone de Beauvoir’ın kitabı Le Deuxieme Sexe (İkinci Cins) yayımlanır. Ele aldığı problem, kadınlığın toplumsal yapısı, kadının tarihteki yeri, “kadın”la “doğa”nın ideolojik olarak özdeş görülmesidir. Kitabın ikinci bölümünde yer alan “Kadın olarak dünyaya gelinmez, kadın olunur” cümlesi çok ünlenmiş ve hemen her feminist incelemede anılmış, “kadın” ve “dişilik” kategorilerinin sosyo-psikolojik ve tarihi şartlarını araştırmada adeta yol gösterici bir slogan olmuştur.

Gerek Woolf, gerekse Beauvoir, kadının gerçi edebiyat tarihi ve kültür tarihinde bir mit, bir imge olarak hep fazlasıyla var olduğunun ama tarihçilikte pek yeri olmadığının altını çizmişlerdir. Genel tarihte olduğu gibi edebiyat ve kültür tarihinde de adları geçmeyen kadınlar, hayat şartları yüzünden bu alanlara girememişlerdir. Feminist hareketin edebiyat bilimi açısından ilk başarısı, Virginia Woolf’tan başlayarak yaratıcı yazar ve şair kadınların karşılaştıkları güçlükleri araştırmak, bir çeşit kültür geleneği arkeolojisi oluşturmaktır: Her dönemin unutulmuş kadın yazarlarını ve kadın şairlerini keşfetmek, onların hayat hikâyesini ve eserlerinde dile getirdikleri yaşantı ve mücadeleleri yeniden gün ışığına çıkarmak. Feminizmin bu keşif çabaları, edebiyat tarihlerinde zaten mevcut olan kadın yazarları incelemenin ötesine geçmeye kalktığında, özellikle 19. yüzyılda, edebiyat kalitesini zorlamak problemiyle karşılaşmıştır. “Kadın edebiyatı”nın kendine özgü bir tür mü olduğu sorusu tartışıldığı gibi, daha sonra “kadınlar nasıl yazıyor?” problemi araştırma konusu olmaya başlamıştır. Başka deyişle, kadın imgesi araştırmalarından kadın imgesi oluşturma sürecinin araştırmalarına geçilmiştir. Bu ise estetik ölçütlerin devreye girmesi demektir. Yeni feminist yazılar, kadın imgelerinin yaratılması sürecinin bir çeşit hayal gücü ve kurmaca eseri olduğuna dikkat çekiyorlar. Edebiyatta kadın-erkek ayrımının nasıl dile geldiği de araştırma konularından bir başkası.

Kadın edebiyatından kadınsı yazma eylemine geçiş, feminist edebiyat biliminin ikinci önemli aşamasıdır. Çünkü artık kadın imgesi, kadın sorunsalı gibi içerik konularından kadınlar nasıl yazıyor, onların yazma tarzındaki kadınsılık nedir gibi “biçim”e yöneliniyor.

Kadının yazarlığını araştırmak isteyen feminist eleştiri Woolf’la (1924) başlasa da asıl etkinliğini 70’li yıllardaki yayınlarla göstermiştir. Bunların belli başlı temsilcileri, Janet Kaplan’ın Feminine Consciousness in the Modern British Novel’ı (1975), Patricia Meyer Spack’ın The Female Imagination’ı (1975), Ellen Moers’in Literary Women’i (1976), Elaine Showalter’in A Literature of Their Own’u (1977), Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın The Madwomen in the Attic’idir (Tavan Arasındaki Çılgın Kadın, 1979).

Yazan kadının problematiğini romanının konusu yapan çağdaş kadın yazarlardan Barbara Frischmuth (d. 1941) dilimize Pembe ve Avrupalılar adıyla çevirdiğim eseri Kai und die Liebe zu den Modellen romanında (1979) kadının yazarlıkla annelik eğilimlerini birleştirmek için verdiği savaşımı işler. Bizim edebiyatımızda da yazarlık-kadınlık sorunsalını romanlarına konu almış yazarlar var. Keza çağdaş Türk edebiyatında Peride Celal (d. 1916) Üç Kadın ve Kurtlar romanlarında kadın yazar sorunsalını kırk yıl arayla iki kez ele alıp sanat katına yükselterek irdelemiştir.

Dünya edebiyatında 1960’lardan bu yana birçok kadın yazar yeniden ön plana çıkarıldığından onların nasıl yazdığı ile ilgilenmek yeni bir araştırma alanı olmuştur. Virginia Woolf da bu alana el atmıştır. 19. yüzyılın kadın romancılarının çoğunluğu kadının sosyal konumundan kaynaklanan duygusal yaşantılarını işlemiştir. Amerikalı feminist kadın araştırıcılar, Woolf’un başlattığı çizgiyi sürdürerek kadını azınlıkların edebiyatı bağlamında yani tarihi bir süreç sonunda sesini duyuranlar olarak ele alırlar.

Yine Virginia Woolf, kadının yaşadığı “ani bilinç çatlağı”ndan söz eden ilk feministtir. Bu, kadının biyolojik varlığıyla eleştirel kimliğinin arasındaki çatlaktır. Myra Jehlen’in Archimedes and the Paradox of Feminist Criticism (Arşimed ve Feminist Eleştirinin Paradoksu, 1981) başlıklı etkili denemesinden bu yana bu dilemma, feminist edebiyat teorisinin ana öğesi olmuş ve iki farklı kuramsal doğrultuya yol açmıştır. Bunlardan biri, Fransız kökenli feminist kuramdır ve kadınsı yazma eyleminde (écriture féminine) kadına özgü bedensel yaşantıları esas alır. Diğer feminist kuramda ise, kadın yazarın özne ve nesne olarak iki statüsünde, cinsler ayrımının ikili mantığından kurtulma stratejileri görülmüştür. 70’li yılların sonlarında karşımıza çıkan feminist teorinin psikoanalitik alımlanışı da bu çizginin devamı sayılabilir. Écriture féminine (kadınca yazma) teorisinin önemli temsilcisi Hélène Cixous (d. 1937) aslında Jacques Derrida’nın etkisindedir. Yapmak istediklerinin başında, logosentrik bir karşıt sistem oluşturmak gelir. Dile dayalı bir karşıtlıktır yaratmaktır istediği. Ve bunu kadın üslubu olarak adlandırabileceğimiz “écriture féminine” ile gerçekleştirmeyi planlar. Bu tarz, Logosentrizmin marjinalleştirildiği özellikler üzerine kuruludur. Akıcı, belli anlamlara bağımlı kalmayan, sürekli oluşum halinde bulunan bir kadın üslubudur Cixous’un kastettiği. Ama öte yandan da bu tarzın biyolojik türden bağımsız, yani erkekler tarafından da benimsenebilir olduğunu ileri sürer. Akılcılık, ona göre, Derrida’nın da savunduğu gibi, birçok özelliği bastırıp onların su yüzüne çıkmasını engellemiştir. Yazı, içimizden gelen, herhangi bir güçlendiriciye ihtiyaç duymadan çağlayan bir “akım”dır, der. “Bizler, sudaki balıklar gibi, dilimizdeki duyular, lisanımızdaki anlamlar, bilinçaltımızdaki değişimler gibi yazıda kendimiziz.” (La venue à l’écriture, 1977)

Fransız kuramcısı Julia Kristeva’nın 1974 yılında yayımlanan kitabı Edebiyat Biliminin Devrimi, psikoanalizi edebiyat teorisiyle birleştirir. Bu çabasında Jacques Lacan’ın psikoanalitik teorisinden yola çıkar, yani her türlü ‘ben’ oluşu, “babalık yasası”na girişle kurulmuş bir dil düzeniyle başlatır. Her iki cinste var olan, kadınsı bir ana-çocuk birliği ile dilin ‘erkeksi’ düzeni arasındaki bir ikilemi varsayar. Kristeva, babanın “sembolik düzeni”ni yansıtan dile karışmış ve preödipal, “semiotik” yaşantıya yaklaşan bir yazma tarzını yeniden kurgular. “Semiotik” olanın “sembolik” yaşantıya girişini Kristeva, Lautréamont ve Mallarmé’nin şiirlerinde araştırır ve bunu fragmanlaştırmada, soyut şiirde, semantik açıklıkta, dil anlam birimlerindeki çatallaşmada bulur. Modern klasiklerin o bilinen edebi teknikleri şimdi cinse özel ve psikoanalitik ama yazarların biyolojik erkek cinsiyetinden bağımsız gelişen süreçler olarak değerlendirilebilmektedir. “Kadınsı yazma tarzı” kuramı böylece, dil oluşumunun ve cinsel karşıtlıkların ikili değişim oyununun belgelendiği bir yazma kurgusuna işaret eder. Kristeva’nın başlattığı bir teori böylece ne kadın hareketinin erkeğin statüsüyle uğraşan eşitlikçi tezini tekrarlar ne de kadın-erkek farklılığını, kadına özgü olanı, kadınsılık kalitesini ortaya çıkarmaya çalışır. Burada da söz konusu olan, daha çok ikili cinsler karşıtlığını, kırılma noktaları, farklılığın içindeki çözülme görüntüleri doğrultusunda araştırmak ve aynı şekilde ikiliği etkisiz hale getirmektir.

Edebiyatta Hermeneutik (Yorumlamacılık)

Batı edebiyat biliminde bir açıklama kuramı olan yorumlamacılık için kullanılan “Hermeneutik” terimi, tarih, felsefe ve edebiyat alanlarında birbirinden az çok farklı anlamlardadır.

Yunanca “hermeneuein”, “hermenéia”, “hermeneus” kelimeleriyle akraba olan bu kelimenin asıl anlamı “ifade etmek, söylemek, açıklamak”tır. Fiil olarak hem söylemeyi hem de anlamayı, yorumlamayı dile getirir.

“Hermeneutik” kavramının edebiyattaki yeri, Platon’un diyaloğu Phaidros’la başlar. Hermes, mitolojide tanrıların elçisidir, onların isteklerini insanlara dil aracılığıyla iletir. Söz konusu Platon diyaloğunda Sokrates, bir tür aracı olan Asklepios’a sanatından dolayı özendiğini söyler. Asklepios onun gözünde bir yorumcudur. Şairler ise tanrıların sözcüsünden başka bir şey değildir, “her biri, kendisine sahip olanla doludur”.

Aristoteles’in de Hermeneia başlıklı bir eseri vardır ama bu yorumlamacılık kavramı anlamındaki hermeneutik değildir. Dil terimlerini, ifade ettikleri düşüncelerle ve kastettikleri nesnelerle ilişkisi açısından ele alan bir eserdir. Ama yine de ilk bölümü Aristoteles’in dil ve ifade anlayışını büyük ölçüde anlatır. Metinde bir semiotik kurum, bir işaretler öğretisi vardır. Sözlü ve yazılı kelimeler buna göre ruhsal olayları, düşünceleri sembolize eder ve kastedilen şeyleri yansıtır.

Platon, konuşulan dilden kazanılmış bilgiler yoluyla düşünceye ulaşırken, Aristoteles De interpretatione’de onun tersine, düşüncenin incelenmesi, düşünceyi ifade eden dil hakkında bilgi verir, der. Bu teziyle yorumlamanın çeşitli kuramları için büyük bir anlam ifade eder. Von Peter Rusterholz, yorumlama probleminin gelenek krizi dönemlerinde, dinsel, kültürel, ahlaki ve estetik normların değişim dönemlerinde güncel olduğunu belirtiyor.

Gramer-retorik ölçütlü açıklamalar, dil mantığı aracılığıyla ve anlam araştırması yoluyla, artık kolay anlaşılmayan metni modern dile yaklaştırır. Oysa alegorik yorumlama, sıradan manaya mecazi bir anlam verir. Bu iki yorumlama biçimi antik dönemde Homeros’un açıklanmasında ortaya çıkar. Homeros o devirde, daha sonra Ortaçağda İncil’in taşıdığı önemi taşıyordu. Wehrli’nin dediği gibi, düşüncenin, somut mitos imgelerinden felsefenin soyut refleksiyonlarına geçişi, Homeros’u başka türlü yorumlamaya sebep olur.

Yorumlamacı, bir aracı, bir tercümandır. Dil bilgisine dayanarak artık anlaşılmayan ifadeleri anlaşılır hale getirir, anlaşılmayan kelimenin yerine anlaşılanı koyar. Bu demektir ki yorumlamacının işi, tarihsel mesafeyi aşmaktır. Homeros yorumlamalarında yapılan budur.

Yorumlama, özellikle din kitaplarına uygulanmıştır. İslam dininde tefsirin bir ilahiyat branşı olarak gelişmesini hatırlayalım. Öte yandan Hıristiyanlıkta da İncil’in ilk din büyükleri (kilise babaları) sonra da Luther tarafından yorumu uzun süre etkili olmuştur.

Yorumun din alanından edebiyat alanına aktarılması, 17. yüzyılda gerçekleşir. Strassburglu ilahiyatçı J. Conrad Dannhauer, hitabet derslerinde “hermeneutica” terimini kullanmış ve Aristoteles’in Peri Hermenéias adlı eserini örnek aldığını açıklamıştır. Yalnızca açıklama kurallarını toplamakla kalmayan Dannhauer, Aristoteles’in haber ve şart cümlelerine ek olarak doğru ve yanlış kavram bileşikleri üzerine bir öğreti geliştirmiştir. “Signa voluntaria” dediği geleneksel ifadelerle “signa doctrinalia” adını verdiği mantık terimleri arasındaki ilişkileri ön plana çıkarmıştır.

Aydınlanma Çağı için yön verici yorumlama tarzı ise filozof Christian Wolff’unkidir ki yalın bir gerçekçilik temeline dayanır. Bu yorum tarzında hedef, yorumlanabilir hakikatin, yani yazarın fikrinin yeniden kurgulanması için onun (yazarın) düşüncelerini araştırmaktır.

Halle Üniversitesi profesörlerinden ve Baumgarten’in öğrencisi Friedrich Meier (1718-1777), 1748 yılında Anfangsgründe Aller Schönen Künste und Wissenschaften (Bütün Güzel Sanatların ve Bilimlerin Başlangıç Nedenleri) adlı kitabıyla Alman estetiğinin kurucularından sayılır. Versuch Einer Allgemeinen Auslegekunst (Genel Bir Açımlama Denemesi) başlıklı kitabında açımlama sanatını “incelenmesiyle anlamların göstergelerinden tanınabildiği kuralların bilimi” (die Wissenschaft der Regeln, durch deren Beobachtung die Bedeutungen aus ihren Zeichen können erkannt werden) olarak tanımlar. Yorumlama, bir gösterge yorumlamasıdır ve genel gösterge bilgisiyle ilişkilidir, bugün Saussure ve Roland Barthes’in temsil ettiği gibi.

Romantik filozof Schleiermacher’in (1768-1834) yorumlama sanatı hem geleneklerarası köprü hem de yeni tarzların mayası olmuştur. Schleiermacher ne meselenin hakikatine ilgiyi odak alır ne de tespit edilmiş bir anlamı. Onun önem verdiği şey, dil iletişiminin bir sahnesini, bir olayını “anlamak”tır. “Anlamak”, Schleiermacher’e göre, Aydınlanma yorumlamacılığından farklı olarak, yazarın niyetine dönüşle (Rekurs) aynı şey değildir. Anlamayı, konuşmanın ters yüz edilmesi (Umkehrung) olarak alır ve böylece yorumlamacılığı “gramerin ve kompozisyonun ters yüz edilmesi” olarak tanımlar. Bu ters yüz ediş (Umkehrung) işleminde linguistik ve poetik dallarının kalıplaşmış kurallar sisteminin olduğu gibi, verilenin hipotezleşmesinin de arkasından geriye gidilir ve hem öncüller ve göreceliliklerin hem de verilerin diyalektiği araştırılır. Szondi, Schleiermacher’in böylece Pozitivizmi aştığını ve yorumlamacılığı eleştirinin bir aracı olarak gördüğünü belirtir. Hem sözlü hem yazılı dil ürünleriyle ilgilenir. Onun yorumlaması, dil aracılığıyla anlaşmayı belirleyen diyalektiğiyle bağlanabilir. Bu diyalektik, konuşmayla düşünmenin görece özdeşliği esasına dayanır. Dil, düşünmenin öznelliğini sınırlar, buna karşılık düşüncenin öznelliği ise dilin bireyselleşmesinin yaratıcı enerjisidir.

Schleiermacher’in psikolojik yorumlamasının etkisi çok eskiden fark edilmiştir. Dilthey’in onun hakkındaki tanıtımının bunda payı büyüktür.

Wilhelm Dilthey’e (1833-1911) göre her türlü öğrenmenin temeli hayatla ilişkide yatar. Hayatı ancak yaşantı ilişkisinden anlayabiliriz. Kendi yaşantımız başkalarının yaşantısıyla aydınlanır:

“Anlamak, ‘ben’i ‘sen’ içinde yeniden bulmaktır; düşünce, kendini bağıntının daima daha yüksek basamaklarında yeniden bulur; düşüncenin ‘ben’de, ‘sen’de, bir topluluğun her öznesinde, kültürün her sisteminde ve nihayet düşüncenin evrenselliğindeki bu kendiliği (Selbigkeit), manevi bilimlerdeki farklı başarıların birlikte etkisini mümkün kılar.”

Dilthey, aynı yazıda “yaşantı”yı şöyle tanımlar:

“Bütüncül bir anlamı olduğu için zamanın akışı içinde şimdide bir birim oluşturan şey.”

Ona göre anlamanın “temel” ve “yüksek” biçimleri vardır. Edebiyat bilimi açısından önemli en ayrıntılı yüksek biçimler hakkında açıklamaları asıl ölümünden sonra yayımlanan fragmanlarındadır. Ama Das Erlebnis und die Dichtung adlı eseri, Dilthey’in uzun süre burada dile gelen “nüfuz etme” teziyle tanınmasına sebep olmuştur. Oysa “nüfuz etme”nin sadece kendi yaşantılarını başkasının ifadesine yansıtmaktan ibaret olmadığını, bunun “yüksek anlama” olduğunu ileri sürer. Nüfuz, hem kendi yaşantılarını başkasının ifadesine yansıtmayı hem de ardından kendininkiyle yabancınınkini karşılaştırmayı gerektirir. Yani anlamak, “reproduktiv-produktiv” bir süreçtir.

Edebi-estetik anlama süreci, çok özel tarzda bir “induktion” (tümevarım) sonucudur ve akraba anlam ilişkilerinin benzerlik ve farklılıklarını titiz bir şekilde belirler. “Anlama sürecinde her denemenin, kelimeleri bir manada ve bir bütünün tek tek öğelerinin manasının onun kurgusunda birleştirmesi gerekir. Kelimelerin her biri hem belli hem belirsizdir. İçlerinde anlamlarının değişkenliği vardır. O kelimelerin sentaks ilişkileri sağlam sınırlar içinde de çeşitli anlamlar taşır: Böylece, belirsizin kurgu sayesinde belli olduğu mana ortaya çıkar.”

Martin Heidegger (1889-1976), yorumcu bir filozoftur. Heidegger’in Varlık ve Zaman (Sein und Zeit, 1927) başlıklı eseri bir yorumcu fenomenoloji denemesidir.

Anlama süreci, kilitli bir metnin anahtarını çevirmek ve içindeki sabit mesajı ortaya çıkarmak değildir. Kilidi açılan şey bir metin değil, varlığın ta kendisidir. Anlama, varoluşsal (“existential”) bir şeydir, yani anlarken varoluşun imkânlarından haberdar olan insanın bir temel özelliğidir.

Bir şeyin bir şey olarak yorumlanması, bizim şeyleri “bizatihi” değil, bizim kendi dünyamıza özgü anlayışımızla bir şey olarak görmemizdir. Heidegger bunu çeşitli örneklerle somutlaştırır ve der ki mesela aynı orman parçası, korucunun dünyasına özgü önanlayışla, kesilecek odunlar açısından görülebilir; buna karşılık bir arsa emlakçısı oranın hemen gerçekleşebilecek servet değerini görür; gezgin, dinlenme yerini algılar; sevgililer orada rahat sevişip sevişilemeyeceğini tartar; mantar arayanlar oranın toprak ve bitki örtüsünün mantara elverişli olup olmadığına bakar; avcı ise aynı bölgeyi av hayvanlarının nerede bulunabileceği sorusuyla gözden geçirir.

Emil Staiger, Heidegger’in öğretisine dayanarak Şairin Hayal Gücü Olarak Zaman (Die Zeit als Einbildungskraft des Dichters, 1939) adlı kitabında zaman öğesini anlamanın temeli olarak görmüştür; bir edebi eserin çeşitliliği içindeki birliği görmek, ona göre bu temelle mümkündür. Yorumlamanın ya da metne bağlı yorumlamanın uzun yıllar alfabesi olan bu kitap, Heidegger’in felsefesinden izler taşır.

Geleneği etki tarihi bağlamında anlama tezi, Hans Georg Gadamer’in Wahrheit und Methode (Hakikat ve Yöntem, 1960 başlıklı kitabında işlenir. Heidegger’in izinde yürüdüğünü kabul eden Gadamer, Dilthey’e karşıdır. Ona göre “anlamanın genel yapısı, tarihi anlamada somut haline ulaşır.”

Wahrheit und Methode (1960), Gadamer’in en önemli ve en uzun etkili eseri sayılır. Burada hakikatin sanat deneyiminden çıkartılmasından hareketle manevi bilimlerdeki “anlama” konusunu ele alır ve hermeneutiğin ontolojik bir dönüşümünü, dil izleğinde gerçekleştirir. Amacı bir metot geliştirmek değildir ama şunu göstermek ister ki tabiat bilimlerindeki kural oluşturma metodu, manevi bilimlerde uygulanamaz çünkü o metot tarih bilgisini dışlar. Manevi bilimlerde yalnızca bilginin kesinliği değil, “hakikat” de temellendirmede ölçüdür. Buradaki “anlama” süreci, var olanın tanınmasıyla gerçekleşir ve hayat bilgisinden kaynaklanan ve dil denen araçta oluşan bir önbilgiyi gerektirir. Her yorumdan önce gelen bir mana bütünü vardır ki bu, sürekli revizyona tabi tutulur. Anlama eylemi bu sırada dairevi işler: Mana bütününden parçaya doğru gidip gelir ve böylece bütünün kurgusu gittikçe netleşir. Dil ve düşünce, tabiatları gereği iç içedir, dünya deneyiminin dilselliği, var olanı tanımaktan önde gider. Gadamer hermeneutiği, anlama eyleminin evrensel başlangıcı olarak görür çünkü insanın dünyayla ilişkisi dile ve anlamaya bağlıdır.

Gadamer, “Vorgriff der Vollkommenheit” (Mükemmelliğin Atılımı) diye nitelediği, her türlü biçimsel anlamayı yönlendiren bir koşuldan söz eder. Buna göre yalnızca mükemmel bir “mana birliği” ifade eden şey anlaşılabilir. Anlama süreci “yoğunluklu alanlarda anlaşılmış mananın birliğini genişletmek”le gerçekleşir.* Gadamer’in yorumlama sanatı, hem çok eleştirilmiş hem de yandaş bulmuştur. Emilio Betti Teoria generale della interpètazione (Manevi Bilimlerin Metot Bilgisi Genel Açıklama Öğretisi, 1955) başlıklı kitabında Heidegger-Gadamer geleneğinden ayrılır ve kendi açımlama öğretisini özne-nesne ilişkisi halinde gelişen yorumlayıcı ile manalı biçimler formülüne sokar.

Gadamer’in Wahrheit und Methode başlıklı kitabında tarihçiliğin “çıkmazları” (Aporien) dediği şey, gramerci-tarihsel açımlamanın kendisini şüpheli hale sokmuştur. İnsanın eskiden gerçekliğin nasıl olduğunu anlayabilmesine kuşkuyla bakılıyorsa, o zaman vaktiyle neyin kastedildiğini tespit etmek de şüphelidir. Geleneksel, yani tarihsel ve içinde bulunulan durumdan apayrı işleyen bir filoloji, çağımızın yorumlamacılığını belirlemektedir. “Edebi yorumlama” gerçi filolojik yorumlamadan apayrı tutulamaz ama edebi yorumlama filolojinin estetikle barışmış bir açımlama öğretisidir. Bu nedenle de günümüzün sanat anlayışına dayanmalıdır ve bu nedenle de tarihsel temellidir ve zamanüstü, genel geçerliği olamaz.

Jürgen Habermas ise Gadamer’in tersine ama onunla hesaplaşarak “hermeneutik”in sosyal bilimler için anlamını açıklamaya çalışır. Ona göre anlamak demek, bir gelenek içine sokulmak demek değildir, “davranışa yön verici bir özü anlayış”ın kazanılmasıdır. Habermas, Gadamer’i, anlamanın peşin hüküm yapısını görmekle kalmayıp peşin hükmü yeniden canlandırmak ve geleneği eleştirmeyi engellemekle suçlar. Fakat her iki düşünürün ortak yanı, Pozitivizme karşı çıkışlarıdır. Gadamer’de metodun kökten eleştirisinin tersine, Habermas manevi bilimlerdeki “anlamak” ile tabii bilimlerdeki “açıklamak” arasındaki karşıtlığı hafifletir. Rusterholz’a göre, “Dil göstergeleriyle iletilen bilginin hem açımlayan anlamaya hem de anlam (Bedeutung) ve mana (Sinn) kurgusunun metotlu biçimde düzenlenmiş açıklanmasına ihtiyacı vardır”.

Hans-Georg Gadamer, Kunst als Spiel, Symbol und Fest (Oyun, Sembol ve Bayram Niteliğiyle Sanat, 1977) başlığıyla yayımladığı edebiyat derslerinde sanatın oyun niteliği üzerinde dururken “oyun”un seyirciyi, izleyiciyi gerektirdiğini, onların da oyunun “katılımcıları” sayıldığını belirtir. İllüzyonu kırıp okuyucuyu birlikte düşünmeye davet etmenin epik tiyatro örneğinde olduğu gibi eserle okuyucu ya da seyirci arasındaki mesafeyi kaldırmanın modern edebiyatın genel eğilimi olduğunu vurgular.

Sanat deneyimimizin antropolojik temelinin ne olduğunu incelediği bu kitabında Gadamer’in sanatta gelenekçi olduğunu söyleyemeyiz. Adı geçen kitabında, sanat eleştirmenliğinde ölçütün, eskiyle yeniyi bir arada değerlendirmekten geçtiği dile getirilir:

“[Asıl görev] bize hakiki sanatın biçim gücü ve yaratma seviyesi sayesinde kendini ulaştıran şeyi kabul etmek ve benimsemektir. Sonuçta, tarihi eğitimle aktarılan bilginin burada ne dereceye kadar geçerli kılındığı boş bir sorun ya da ikincil bir sorundur. Eski zamanların sanatı bizlere sadece zamanın ve canlı tutulmuş, canlı dönüştürülmüş geleneğin süzgecinden süzülmüş özü sayesinde ulaşır. Modernin konusuz sanatı (kuşkusuz sadece en iyileriyle […]) […] doğrudan hitap etmenin aynı imkânına sahip olacaktır. ‘Tereddütlü zamanda bazı şeylerin tutulabilir olması’ – işte bugün de, dün de eskiden de sanat buydu.”

Yorumlamacılığın bir çeşidi de “Tiefenhermeneutik” denen “derinlik” yorumculuğudur. Schleiermacher, Dilthey ve Gadamer tarzı bütüncüllük iddiasina karşı Jürgen Habermas, yorumlamada “derinlik” boyutunu önemsemiştir. Habermas’ın amacı, yıpranmış iletişime, psikanaliz ve ideoloji eleştirisi yardımıyla ışık tutmaktır.

Edebiyat Terimleri Sözlüğü

Edebiyat terimleri sözlüğünde, edebiyat bilimi kapsamında sıkça bahsedilen birçok terim, alfabetik sırayla ve özgün dillerindeki karşılıkları verilerek açıklanmaktadır. Sayfa içerisinde CTRL+F tuşuyla arama yapabilirsiniz.

A

Abartma (Alm. Hyperbel): Duygu yoğunluğunu en yüksek derecede aktarabilmek ve inanılmaz derecede yabancılaştırmak için büyüterek ya da küçülterek anlatma. Heyecan yaratma amacını taşıdığı gibi, kendinden geçişin canlı bir belirtisi de olabilir.

Absurdite (Alm. Absurdität, absud; Lat. Kulağa hoş gelmeyen anlamında): Saçmalık. Aklın özel bir işleyişiyle ortaya çıkar. Düşünce çözümsüz çelişkilere takılır, bunlar absurd dramatik biçimlemenin temelini oluşturur.

Açıklama (Alm. Interpretation; Lat. Açma, çözme anl.): Çağdaş edebiyat biliminde bir edebi eseri elden geldiğince yalnız kendi verilerine dayanarak yorumlamayı deneyen yöntem.

Açımlama (Alm. Paraphrase; Yun. Konuşmaya eklemek anlamında): Bir dil birimini açıklayan ve ondan daha uzun olan sözler.

Aforizma (Alm. Aphorismus; Yun. Tanımlama): Nesir halinde, esprili ve hazır cevapça formüle edilmiş, düşünce ağırlığı olan ifade; bilinen bir şeyi şeffaf bir kalıpla dile getiren fikir kırıntısı. Alman Edebiyatında aforizma ustaları: Lichtenberg, Goethe, F. Schlegel, Novalis, Nietzsche, Karl Kraus.

Aile Romanı (Alm. Familienroman): Konusunu ya da ana problemini soylu ya da kentsoylu aile hayatının oluşturduğu roman çeşidi. Genellikle toplumun siyasal baskı ya da çaresizlik içinde bulunduğu dönemlerde evin, ailenin bir kaçış, bir sığınak imkânı vermesi nedeniyle rağbet görmüş bir türdür.

Akılcılık (Alm. Rationalismus): Aydınlanmanın temeli, felsefi bir düşünce doğrultusu. Dünya ve tarih görüşünü akıl temeline dayandırarak akıl ölçülerini, eleştiriyi esas alan, gelişim ilkesine dayanan iyimser bir görüş.

Aktarmalı Metin: Gerçek yazar ile anlatıcı ya da şiirsel ben arasında metinden yola çıkarak ulaşılan ayrım.

Alımlama (Alm. Rezeption): Eserlerin ve üslupların tarih boyunca ve farklı uluslarca nasıl değerlendirilip nasıl yorumlandığı meselesi. Temelde bir karşılaştırmalı edebiyat terimi olan bu kavram, 60’lı yıllardan bu yana anlam genişlemesi göstererek edebiyatın ve her türlü iletişimin her bir okuyucuda, dinleyicide farklı etkiler yaratması ilkesine dayalı bir inceleme eleştirme tarzı sayılmıştır.

Alımlama Estetiği (Alm. Rezeptionsästhetik): Edebi eserin belirleyicisi, okuyucunun hazmetme (alımlama) sürecidir, diyen edebiyat anlayışı.

Alıntı (Alm. Zitat; Lat. Çağırılan şey): Bir kimsenin anılmaya değer sözlerinden kelimesi kelimesine tekrarlanmış bir bölüm. Alıntının anılmaya değer oluşu, ona bir çeşit özdeyiş karakteri kazandırırken, sözlerin sahibinin de tanınmış bir şahsiyet olması önemlidir. Alıntı, bilimsel eserlerde araştırıcının kendi tezini destekleme, edebi eserlerde de bir yapı öğesi işlevi yüklenir.

Ana Konu (Alm. Thema; Yun. yasa): Ana düşünce, işlenmiş ya da işlenmek istenen konu.

Anagram: Bir kelimenin yapısındaki harflerin yerinde ufak bir değişiklik yaparak kelimeye bulmacamsı bir şekil vermek.

Anahtar Roman (Alm. Schlüsselroman): Kastedilen kişilerin, olayın veya yerin okuyucu tarafından ancak bilmece çözer gibi kafa yorarak anlaşılabileceği, üstü kapalı bir şekilde anlatıldığı roman.

Analoji (Alm. Analogie; Yun. ilgi): Örnekseme, farklı iki şey arasında benzerlik, şartların eşitliği.

Anaphora (Alm. Anapher; Yun. geriye götürme): Etkiyi artırmak amacıyla aynı kelimenin birbiri ardından gelen iki cümle başında tekrarlanması.

Anıştırma (Alm. Anspielung): Konunun yabancısı olmayan birine ima yoluyla, yani üstü kapalı olarak anlatma, sezdirme; anahtar romanın temel öğesi.

Anlatı (Alm. Erzählung): Orta uzunlukta nesir türü: Gerçek ya da kurmaca (fiktif) olayların art arda sıralanmasıyla elde edilen hikâyeden daha az özen gösterilen nesir türü.

Anlatı Süresi (Alm. erzählte Zeit): Anlatılan olayı kapsayan süre.

Anlatıcı (Alm. Erzähler):
1) Olayları okuyucu ya da dinleyiciye aktaran aracı.
2) Anlatı eserlerini kaleme alan kişi. İlk anlamdaki anlatıcı, kurmaca (fiktif) ve yazarlarla özdeş olmayan bir figür olabilir ki bu durunda anlatı eser, onun bakış açısından ve belli bir tutumla anlatılır.

Anlatım Konumları: Anlatıcının anlattıklarını ya
1) Olimpik konumdan (her şeyi bilen bir kuşbakışıyla) ya
2) Kişisel konumdan (bir figürün görüşüyle) ya da
3) Nesnel konumdan bakarak aktardığına ilişkin terimler.

Anlatım Süresi (Alm. Erzählzeit): Bir edebi eserin okunması için gerekli zaman süresi.

Anlatım Tutumu (Alm. Erzählhaltung): Anlatıcının, dinleyici ya da okuyucuya ve aktardığı olaya göre takındığı tavır.

Anonim: Yazarı bilinmeyen ve anılmayan eserlere verilen sıfat.

Antiroman (Alm. Antiroman; Yun. karşı roman): Kendi varlığını okuyucu karşısında şüpheli hale sokan, romanın nasıl oluştuğunu ortaya koyarak roman haline gelemeyen romanın romanı. Nouveau romanın bir çeşitlemesi.

Antitez (Alm. Antithese; Yun. karşıt): Bir tezin karşısına çıkarılan tez. Bir üslup aracı ve retorik bir figür olabilir çünkü karşıtlık etkisini ve imge gücünü artırır, uçların yan yanalığı dilin etki alanını genişletir.

Antoloji (Yun. Çiçek derleme): Seçki, güldeste. Bir şairin, bir yazarın, bir dönemin, bir türün tipik metinlerinin seçilip bir araya toplanılması.

Antonomazi (Alm. Antonomasie; Yun. dolaylı anlatım): Bir adın yerine onun bir çeşitlemesini kullanmak. Mesela bir özel isim yerine onun baba adını anarak onun oğlu olduğunu söylemek, mesleğini anmak ya da bir tür adı yerine onun en büyük temsilcisini söylemek.

Apollonik (Alm. Apollonisch; Yun. Işık, şiir ve müzik tanrısı Apollo gibi anlamında): Ölçülü, uyumlu, biçime sokulmuş.

Apoloji (Alm. Apologie; Yun. savunma anlamında): Bir dünya görüşünün ve temsilcisinin savunulması.

Arabesk (Alm. Arabeske; İt. Magrip, Arap tarzı): Önceleri Helen Roma sanatında stilize edilmiş kenar süsü; Ortaçağdan bu yana süsleme çizgisi, edebiyatta dolambaçlı, süsleme amaçlı ayrıntı, trivial.

Ardıl (Alm. Epigone): Büyük ustaların taklitçisi, özgün yaratıcılık göstermeyen edebiyatçı.

Arıksayış (Alm. Litotes): Bir kavramın karşıtını zayıflatma ya da yadsımakla onu pekiştirme sanatı. Mesela kötü değil (iyi), aptal değil (akıllı).

Arı Şiir (Alm. Absolute Poesie): Şiiri doğrudan gerçeklikle ilişkilerinden koparıp salt dil ilişkileri bakımından geliştirmeyi amaçlayan ve Baudelaire, Mallarmé, Valéry, George, Benn gibi şairlerin temsil ettiği şiir anlayışı.

Arınma (Alm. Katharsis): Aristoteles’in trajedi kuramının temel kavramı. Ona göre trajedi acı ve ürperme etkisi yaparken seyircinin ruhen arınmasını sağlar.

Arkaizm (Alm. Archaismus): Eskisellik. Modern dille yazılmış bir metinde, anlatımda geçmişi daha somut canlandırmak amacıyla eskimiş kelime ya da deyimlerin kullanılması.

Aruz Vezni: Hecelerin uzunluk ve kısalık değerlerine göre çeşitli ses kalıplarından oluşan nazım ölçüsü.

Atektonik: Tektonik olmayan gevşek yapı.

Avangard (Alm. Avangarde; Fr. öncü): Biçim ve öz bakımından yeni bir edebi akımın çığır açıcısı, yenilikçi edebiyat.

Avangard Edebiyat: Yenilikçi, öncü edebiyat. Konu ve biçim yönünden yeniyi, alışılmamışı ortaya koyan avangard eserler, söz konusu yenilik, alışılmamışlık fark edilmeyecek hale geldiğinde avangardlığını yitirmiş olur.

Aydınlanma (Alm. Aufklärung): 1720 1785 yılları arasında Almanya’da egemen olan, İngiliz duyumcu felsefesi ile deneyciliğine ve Fransız rasyonalizmine dayalı bir kültür ve edebiyat akımı. C. W. Leibniz ile C. Wolff’un iyimser akılcı felsefesi ve Kant’ın bilgi teorisi, akımın Alman kaynaklarını oluşturur. Tolerans, gelişim ilkesine inanç, bilim hayranlığı, kurala, ilkeye bağlılık, akılcılık, eleştiricilik, Aydınlanmanın temel öğeleridir. Başlıca Alman temsilcileri Bodmer, Gellert, Gleim, Gottsched, Haller, Lessing, J. Schlegel, Suzler, Wieland’dır.

Ayraç (Alm. Paranthese): Bütün bir cümlenin içine tırnak ya da iki virgül veya iki tire arasında bağımsız bir cümlenin sokulması.

B

Bakış Açısı (Alm. Perspektive): Bir anlatıda olaylara bakış. İngilizce terminolojideki “point of view”; anlatanın özdeşliği sayılması gereken; algılamada perspektif odağı.

Barok (Alm. Barock; Port. oval inci, sonra aşırı ince anlamında): 1600 1720 yılları arasında Avrupa edebiyatında egemen olan akım. Otuz Yıl Savaşlarının hazırladığı kötümser, ölüm düşüncesinden kendini alamayan, akıldışı güçlere inanan, karşıtlıklardan zevk alan bir dünya ve sanat görüşü. Roman ve dramdaki başlıca temsilcileri: Grimmelshausen, Gryphius, Lagau, Opitz, Angelus Sillesius, Zesen.

Beklenti Ufku (Alm. Erwartungshorizont): H. R. Jauss’un 1970 yılında edebiyat bilimine kazandırdığı bir terimdir ve her eserde, alımlanışı hakkında belli beklentiler olduğunu, aynı zamanda bunun okur topluluğuna aktarıldığını, bu durumda da okuyucunun o âna kadarki okuma deneyimlerinden getirdiği beklentilerin tümü anlamına geldiğini gösterir.

Ben Anlatım (Alm. Ich Form): Anlatı edebiyatında, birinci tekil kişi ağzından dile getirme biçimi. Bu anlatıcı ‘Ben’ kendini anlatır. Olayları, bizzat yaşamış bir sözde anlatıcı nakleder.

Benzetme (Alm. Vergleich): Dilin muhtemelen en eski imgesel söylemleri arasına giren benzetmede karşılaştırılan nesneler veya kavramlar bizzat anıldığı için belki de gerçek anlamda tam dolaylı imge sayılmazlar. Benzetmede “gibi” ya da “kadar” kelimesi, benzeyenle benzetilen arasındaki bağı kurar. Benzetmenin üslup işlevi, anlatılmak istenen şeye somutluk kazandırmak, netlik vermek, pekiştirmektir.

Bestseller (İng.): Çok satar. 1905 yılında ilk defa ABD’de kullanılmış bir terim. Özellikle bir mevsim ya da daha uzun bir süre ortalamanın üstünde satışı yapılmış edebi eser. Kitabın ticari ürün sayıldığı pazar ekonomisinde önem kazanmış bir terim. Daha çok da edebiyat sosyolojisi açısından değerlendirmelere elverişli, istatiksel bir olgu.

Beylik Belgeç (Alm. Epitheton ornans; Yun. Eklenti, katılan şey anlamında): Bir isme yakıştırılan yaygın sıfat; Masmavi gökyüzü, kahraman ordu vb.

Biedermeier: Alman edebiyatında 1815-1848 arasında oluşan bir edebiyat akımının adı. Hegel’in devlet kavramı ile vatandaşı uyarmakla yükümlü saydığı bir ahlaklılık ve hukuk, adalet anlayışı temeline dayanır. Gelenek, tutuculuk tevazu, saygı, toplama ve koruma merakı gibi değerleri yaşatır. Alman edebiyatında en tipik örnek, Stifter’in romanlarıdır.

Biçim (Alm. Form): Bir sanat eserinin varlık görünümü: Konunun, bir tür, bir üslup, bir vezin içinde işlenmesi (iç biçim) ve yine konunun özelliğine göre yaratıcı duyarlılığıyla bir yapı kazanması (iç biçim).

Bilimkurgu (İng. Science Fiction): Aslında bilim kurmaca. Roman, anlatı, film, radyo oyunu türlerinde, insanlığın gelecekteki gelişimi konusunda bilim ve tekniğin ortaya çıkarabileceği manzaraları işleyen hayal gücü ürünü eser.

Bilinç Akımı (İng. Stream of consciousness; Alm. Bewusstseinsstrom): Bilincin, bilinçaltının ve bilinçdışının kaynaklarından beslenen bir akış. İç monolog tekniğiyle, fakat bölük pörçük düşünce ve duygu imgeleriyle gerçekleşir.

Bireysel Üslup (Alm. Individual Stil): Egemen ve yaygın olan çağ ve tür özelliklerinin dışında, yaratıcı sanatçının kendi tarzı.

Birincil Yazın (Alm. Primärliteratur): Edebi eserin, metnin kendisi.

Biyografi (Alm. Biographie; Yun. hayatı yazmak): Yaşamöy-küsü.

Blankvers (İng. Saf, yani kafiyesiz vezin): Genel olarak Batı edebiyatlarında beş vurgulu Jambus vezni.

Bütüncül Sanat Eseri (Alm. Gesamtkunstwerk): R. Wagner’in 19. yüzyıl ortalarında geliştirdiği bir görüş. Yunan trajedisinden bu yana birbirinden ayrılan tek tek sanatları birleştirerek, yani dansı, müziği, edebiyatı, hatta mimariyi ve resmi bir araya getiren “hakiki dram” geleceğin bütüncül sanat eseri olacaktı.

Bütüncül Yapı İlkesi (Alm. Tektonisches Aufbauprinzip): Kurguda yapı öğelerinin bir bütün oluşturacak biçimde özenli, dakik bir şekilde bir araya getirilmesi.

C

Commedia Dell’arte (İt. komedi+sanat): 16. yüzyılda ortaya çıkmış bir çeşit tuluat komedisi. Saray komedisi commedia erudiata’nın karşı kutbu.

Coşku (Alm. Pathos; Yun. acı): Bir bayram havası içinde kendinden geçercesine, heyecanlı bir anlatım tutumu. Günümüzde, aşırı duygululuğu nedeniyle olumsuz karşılanmaktadır.

Cümle Kesme (Alm. Anakolut; Yun. arkası yok): Başlamış bir cümlenin yarıda kesilmesi, cümlenin kuralca uygun olmayan ya da değişik devamı, cümle yapısının zedelenmesi.

Ç

Çağ Romanı (Alm. Zeitroman): Toplumun genel görünümünü, çağın görünümü halinde yansıtan roman çeşidi. 19. yüzyılda gerçekliğe gösterilen rağbete koşut olarak ortaya çıkmıştır. Çağ romanı objektif bir çağ görünümü vermeyi amaç edinirken, düşünsel bir analizi de beraberinde getirir.

Çağrışım (Alm. Assoziation; Lat., Fr. Birleşme, topluluk oluşturma): Zaman ve mekânca birbirinden uzak tasarımların bir imajda birleşmesi. Geçmişe ait olanın yaşanmakta olanla benzerliği sonucu gerçekleşir. Kelimelerin tınlama ya da imajları arasında sebep sonuç esasında bir ilişki doğurur. Bu ilke, modern edebiyatta önemli bir yapı öğesidir.

Çapraz Deyiş (Alm. Chiasmus): Cümle öğelerinin çaprazlama yerleştirilmesiyle (abba) yapılan söz sanatı. Ör. “Anlamadan dinledik, dinlemeden anladık.” (Y. Emre)

Çatışma (Alm. Konflikt): Karşıt şeylerin çarpışması, tartışılmasıyla karşıt değerlerin ortaya konulması. Mesela; Dramda görev ve aşk karşıtlığı gibi.

Çelişki Cümlesi (Alm. Paradoxon; Yun. karşı+düşünce anlamında): Birden çok anlam içeren, hem doğru hem yanlış olabilen iki cümle. Belli bir iç çelişkide bir hakikat gizlidir ilkesine dayanır. Çelişki cümlesi birçok özdeyişte yer alır: “Her şey hiçbir şeydir; hiçbir şey de her şeydir” gibi.

Çerçeve Anlatı (Alm. Rahmenerzählung): Bir ya da birçok anlatı birimini bir çerçeve gibi sararak, onlarla daha büyük anlamda bir anlatı birliği oluşturan anlatı biçimi. Çerçeve anlatının kökeni Doğu edebiyatında Bin Bir Gece Masalları’dır. Rönesans’ta çok rağbet görmüş bir biçimdir.

Çift Katman (Alm. doppelte Ebene): Nesirde, dramda veya nazımda birbirinden ayırt edilebilen iki anlatım katmanı kullanarak, gerçeklik ve hayal gibi, iki dünyayı bir arada dile getirme imkânı.

Çocuk Edebiyatı (Alm. Kinderliteratur): Çocuklar için, onlara hitap eden konuları, onların anlayabileceği bir üslupta kaleme almış edebiyat.

Çok Kültürlülük (Alm. Multikulturalität): Birden çok ulusal kültürün yan yana yaşadığı ülkelerde bu kültürleri tanımak esasına dayalı hoşgörülü bir dünya görüşü.

D

Dadaizm (Alm. Dadaismus): 1961 yılında H. Ball, T. Tzara, R. Huelsenbeck, K. Schwitters, B. Arp tarafından Zürih’te Cabaret Voltaire çevresinde geliştirilmiş bir sanat ve edebiyat akımı. Ekspresyonizm, Fütürizm, Kübizm akımlarının görüşlerinin sentezi ve güçlendirilmesi esasına dayanır. Belirleyici özellikleri: Burjuva sanatını ve toplum idealini yadsımak, soyutlamalara eğilim, ilkel olana karşı sempati; deneyi, oyunu, tesadüfü sanatın uyarıcıları olarak benimsemektir.

Daktilus (Yun. daktylos = parmak kelimesinden gelme): Antik vezinde vv biçiminde (iki vurgulu) mısra ayağı.

Dedektif Romanı (Alm. Dedektivroman): Polis romanının özel bir çeşidi: Bir cinayetin ortaya çıkarılışını ve cinayetin hikâyesini değil, onu ortaya çıkaran kişiyi esas alır.

Dekadens Edebiyatı (Alm. Dekadenzdichtung; Fr. düşüş anlamında): Burjuva döneminin çökmekte oluşu bilinciyle yaratılan bir kriz edebiyatı. Tanıtıcı özelliği pesimizm, dünya derdi, yalnızlık eğilimi, sarhoşluğa ve acı veren zevklere susama. 1890’ların başında Viyana Empresyonistlerinde ve Yeni Romantiklerde izleri görülür.

Deneme (Alm. Essay; İng., Fr. deneme): Montaigne’nin yerleştirdiği bir edebi tür. Kısa, anlaşılır ama çokyönlü, edebi ve en önemlisi bireysel düşünce yazısı.

Deneyci Edebiyat Bilimi (Alm. Empirische Literaturwissen-schaft): Eserlerin estetik kalitesiyle değil, sadece iletişimsel işlevleri ve koşulları ile ilgilenen ve deneyci sosyolojinin araştırma metotlarını eserlere ve alımlamalarına uygulayan edebiyat anlayışı.

Destan (Alm. Epos; Yun. söz, mısra, anlatı): Uzun manzum anlatı. Bir kavmin, bir milletin hayatında yer eden önemli kişileri ve olayları çoğu zaman masalsı bir abartmayla işleyen bu en eski anlatı türü, hem sözlü hem de yazılı edebiyatta örnekler vermiştir.

Deus Ex Machina (Lat. Makine ile [gökten inen]): Önceleri dramda düğümün, olayların akla yatkın tabii gelişimiyle değil de ani ve dışardan adeta tanrının ya da mutlakiyetçi bir kralın müdahelesiyle çözümlenmesi. Giderek edebiyatın her alanında ani ve mantıki bir gerekçe olmadan çözüme varılması.

Devlet Romanı (Alm. Staatsroman): İdeal toplum ve devlet yapısını çoğunlukla ütopya halinde konu alan roman çeşidi.

Diafora (Yun. farklılık): a) İki şeyin farklılığını dile getirmek: Tek ümidim, ümitsizliğimdir. b) Bir kelimeyi anlamını değiştirerek tekrarlamak: Başkasının mutluluğu, benim mutluluğumdur.

Dionistik (Alm. Dionysisch; Antik şarap tanrısı Dionisos’un adına dayanarak): Sınır, ölçü tanımayan, coşkulu bir hayat tarzını benimseyen kişilik yapısı ve bunun dünyanın, evrenin özüyle birleşmesi.

Diyalog (Alm. Dialog; Yun. ikili konuşma): İki ya da daha çok kimse arasında sürdürülen konuşma. Olay ve karakterlerin gelişimini göstermeye yarayan bir sanat aracı.

Diyaloglaşma (Alm. Dialogizität): Bir söylem ya da metin içerisinde, birbiriyle uyuşmayan sosyal ya da düşünsel bakış açılarının bir arada dile gelmesi.

Doğaçlama (Alm. Improvisation; Lat. önceden tasarlanmamış): Hazırlıksız, düşünmeden, içine doğma sonucu.

Dolaylama (Alm. Periphrase): Dolaylı yoldan anlatma. Bir kişi ya da nesneyi özelliklerini sıralayarak anmak, örneğin Atatürk için çağdaş Türkiye’nin kurucusu… Retorik ve stilistikte bir kelimenin yerine onun tanımını vererek kalıplaşmış, aşınmış anlatımdan sıyrılmak. Bazı çirkin sözleri kullanmaktan kurtulmak amacıyla güzel adlandırma (Euphemismus) olarak da kullanılır. Mesela mezar yerine ebedi istirahatgâh, savaş yerine savunma vb.

Dramaturji (Alm. Dramaturgie):
1) Tiyatro oyununun kompozisyon ilkeleri.
2) Onun etki kurallarının ve tekniklerinin teorisi.
3) Uygulamada: Bu işi yerine getiren kişi demek olan dramaturgun görevi.

Durağan Dram (Fr. drame statique): Yüzyıl dönümü Sembolizm tiyatrosu için Maeterlinck’in bulduğu ad. Bu tiyatronun özellikleri, kahraman diyalog ve olayı psikolojik bir zemine oturtmadan, günlük hayatın akışı içinde gizli kader güçlerini ortaya çıkararak insanı bu güçlerin kuklası gibi göstermek.

Duyguluk Akımı (Alm. Empfindsamkeit): Almanya’da 1740 1780 yılları arasında, Aydınlanma’nın akılcılığına karşı tepki halinde gelişen bir edebiyat akımı.

Dünya Edebiyatı (Alm. Weltliteratur): Goethe’den kaynaklanan bu terim hem nitelik hem de nicelik yargısıdır. Bir yandan dünya uluslarının en değerli edebiyat ürünlerinin toplamını, öte yandan da edebiyat alanında dünyada mevcut her eseri içine aldığı düşünülebilir.

E

Edebi İmge (Alm. poetisches Bild): Poetik imgeler içeren, eğretileme (metafor) ve benzetme için kullanılan genel bir terim.

Edebiyat Bilimi (Alm. Literaturwissenschaft): Dilbilimle birlikte filolojiyi oluşturur. Edebiyatı konu alan bir bilim dalıdır, edebiyat tarihi ve edebiyat bilgilerinden oluşur.

Edebiyat Dili (Alm. Literatursprache): Edebiyat eserlerinin dili, dolayısıyla bu eserleri yaratan dildir. Dilin işlenmiş, zengin bir üst düzeyini oluşturur, yazı diline dayalıdır. Edebiyat dili gelişmiş bir kültür biçiminin bir öğesi ve belgesidir.

Edebiyat Eleştirisi (Alm. Literaturkritik): Bir edebiyat eserinin eleştirici gözle incelenip değerlendirilmesi. Aslında büyük bir sorumluluk bilinci gerektiren edebiyat eleştirisi, eleştiri ölçütlerinin ve değerlerinin sulandırılması, kişisel ilişkilerin ve duygusallığın etkisi altında yargılara varılması halinde amacından saptırılmış, güvenirliği kaybolmuş bir uğraş niteliğine bürünebilir.

Edebiyat Sosyolojisi (Alm. Literatursoziologie): Edebiyatla toplumun karşılıklı etkileşimini aydınlatmaya çalışan ve edebiyat biliminde 1900’lü yıllarda ortaya çıkan bir buluş doğrultusu. Edebiyatın toplum hayatındaki rolü ve edebiyatın toplum şartlarından etkilenişi konusunda yoğunlaşmıştır.

Edebiyat: Sanatlı yazın ürünlerinin tümü.

Edebiyat-ı Cedide: Servet i Fünun dergisi yazarlarının, Batı’nın çağdaş edebiyat gelişimini izleyen yenilikçi yazarlarının ekolü.

Edebiyatın Bağımsızlığı Anlayışı (Alm. Autonomieästhetik): 19. yüzyıl başında edebiyat olgusunu bağımsız, başka söylemsel ve diğer uygulamalardan ve değer ilişkilerinden ayrı toplumsal eylem alanı olarak görme. Edebiyat dışı amaçlardan arınmış, özgür bu edebiyat anlayışı, edebiyatta özel bir bilgi, sezgi ve yazarda yaratıcı bir dâhi görme eğilimindedir. Seçkinci edebiyatla kitle edebiyatı ayrımını önemser ve 20. yüzyılda New Criticism’de (Yeni Eleştiricilik), metne bağlı açımlamalarda yeniden güncelleşir.

Efsane (Alm. Sage): Yer, zaman ve tarihi bir ad üzerine anlatılagelen masalımsı öykü, söylence.

Eğitim Romanı (Alm. Erziehungsroman): Gelişim ve oluşum romanına yakın bir roman çeşidi. Bir insanın eğitim sürecini konu alır; dış etkilerin, yani eğitici güçlerin, kişi, çevre ve bilim sanat gibi güçlerin eğitimdeki etkisini vurgular.

Eğlencilik Edebiyat (Alm. Trivialliteratur): Kolay anlaşılır, sürükleyici, sıradan edebiyat. Kalıp ifadelere itibar eder.

Eğretileme İstiare (Alm. Metaphor): Anlatımda değişiklik ve pekiştirme sağlar; kelimelerin günlük gerçek anlamları dışında aktarmalı anlamda kullanılmaları sanatıdır. Alışılmış, geleneksel eğretilemelerin yanı sıra cesur, özgür eğretilemeler de vardır.

Eğretilemelerin Etkileşim Kuramı (Alm. Interaktionstheorie der Metapher): Eğretileme kuramlarından olan etkileşim kuramı, eğretilemeli konuşmanın edimsel (pragmatik) bağlamını vurgular. Bir konuşmanın eğretilemeli (mecazi) olup olmadığı, buna göre, ifadenin konusal bağlamından anlaşılır. Eğretilemelerin etkileşim kuramı, eğretilemelerin oluşturduğu imgeselliğin dinamik, şaşırtıcı öğesini vurgular.

Eksilti (Alm. Ellipse): Bir cümlenin anlam bütünlüğüne zarar vermeksizin bir kelimesini bilerek ya da farkına varmadan eksik bırakmak. Çoşkulu anlatımda, duyguları doğrudan dışa vurma eğiliminde sık sık ortaya çıkar.

Ekspresyonizm (Alm. Expressionismus; Fr. “ifade”den): Dışavurumculuk. Almanya’da 1910 1925 yılları arasında kendini gösteren ve bütün sanat dallarını etkileyen bir sanat devrimidir. Başkaldırma, değişim ve aşırılılık sloganlarıyla ortaya çıkmış, edebiyatta insanın tamamıyla teknikleşmiş bir dünyada kendini kurtarmasını, yeni ve mutlak değerlere, normlara kavuşmasını savunmuştur. Sanatla politikayı, ahlakla estetik varsayımları bağlayarak geçmişin üstesinden gelmeyi denediği için kısa zamanda coşkusunu kaybetmiş ve kendi içindeki birçok çelişkiyle sönüp gitmiştir.

Elegantia (Lat. Seçilmişlik, incelik): Antik hitabet sanatında net, somut, berrak ifade tarzı. Hümanizm ve Barok dönemlerinde Antik üslubu örnek alan yazarların tarzı.

Empresyonizm (Alm. Impressionismus; Fr. izlenim sanatı anlamında): Aslında bir resim terimi. Edebiyatta (1890 1910) nesnel dünyanın, algılayan kişinin anlık izlenimi olarak yansıtılması ilkesine dayalı, Natüralizm karşıtı bir akım.

Epigraf (Alm. Motto): Bir metnin, bir eserin başına konmuş, ekseriya edebi bir metinden alıntı ya da özdeyiş.

Epik (Alm. Epik): Anlatı türlerinin (destan, roman, hikâye, masal, fabl, idil, novel vb.) tümünün yer aldığı sınıf. İnsanın iç ve dış dünyasını bir anlatıcının bakış açısından ve olmuş bitmiş şeyler olarak dile getirme sanatı.

Epik Tiyatro: E. Piscator ve B. Brecht’in, “Aristotelesçi olmayan” tiyatro anlayışı. Bir olayın anti illüzyonist temsilidir ve illüzyoncu etkiyi epik işleme araçlarıyla sağlar. Ulaşmak istediği mesafe ve düşünmeye davettir ve buna bildik şeylerin yabancılaştırılmasıyla ulaşır.

Epifrase (Alm. Synonyme): Kökeni farklı, anlamca yakın, hatta aynı anlamda kelimeler. Bakmak görmek, duymak işitmek gibi.

Epizot (Alm. Episode; Yun. Koronun girişinden sonra gelen anlamında): Romanın, destanın, dramın esas olayına giden ve onunla bütünleşen yan olay.

Estetik (Alm. Ästhetik; Yun. duyulara ilişkin bilim dalı): Felsefenin bir alanı. Tabiatta ve sanatta güzel öğretisi. Edebiyatın niteliği, biçim ve yasaları bağlamında estetik, poetiğin bir alanıdır.

Eşdeğerlilik (Alm. Äquivalenz): Yapısalcı edebiyat teorisinde Jakobson’un edebi konuşmanın tanıtıcı özelliği olarak nitelediği birbirini izleyen öğelerin (bir trilojinin dizelerinden bölümlerine kadar) aynı değerde oluşu.

Eşzamanlılık Artzamanlılık (Alm. Synchronie Diachronie): İncelemede zaman esaslı farklılık. Eşzamansal inceleme yöntemi objenin yapısını belli bir zamanda ele alırken artzamansal inceleme bunu zaman akışı içindeki değişimlerini sorgulayarak yapar.

Ezoterik (Yun. esoterikos = iç, dahili): Yetenekli ya da elit bir grubun anlayacağı, salt hevesli olanlara bir şey söylemeyen öğreti ve yazılar.

F

Fabl (Alm. Fabel; Lat. Hikâye): Eğlenceli, ders veren hayvan hikâyesi. İnsan özelliklerini belli hayvanlara atfederek yazılmış çoğunlukla eğitici veya hicvedici hikâye.

Fecr-i Ati: 1908’den sonra yeniden yayımlanmaya başlayan Servet i Fünun dergisinde yazmaya başlayan genç yazarlara verilen ad. 1909’da bir bildiri yayımlayarak çığırlarına “geleceğin şafağı” anlamında bu adı verirler. Köprülü, Refik Halit Karay, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yakup Kadri Karaosmanoğlu başlıca temsicileridir.

Fin de Sièce (Fr. yüzyılın sonu): Edebiyat tarihinde (19. yüzyıl sonunda) Burjuva değerlerinin endüstri devrimiyle yok olacağı sezgisini taşıyan kötümser bir dönem.

Figür (Alm. Figur):
1) Söz sanatlarında estetik kaygılar ve etkiyi artırma amacıyla alışılmış dil geleneğinden uzaklaşma. Bu anlamda söz figürleri olduğu gibi, düşünce figürleri de vardır ve her ikisinde de alışılmış ifadeden uzaklaşma söz konusudur.
2) Kurmaca metinlerde “kişi”.

Filoloji (Alm. Philologie; Yun. Philos = Söz, kitap): Edebi eserlerin ve onların ardındaki kültürel ve sosyal fonun anlaşılmasına ve iletilmesine çalışan bilim dalı; modern dünyada edebiyat bilimi ve dilbilimi çalışmalarının ortak paydası.

Formalizm (Alm. Formalismus): Biçimcilik; Rusya’da 1915 1930 arasında görülen ve o dönemin Avantgardisleri sayılanların edebiyat ve sinema sanatı tezi.

Fragman (Alm. Fragment; Lat. Parça): Yarım kalmış, tamamlanmamış ya da yazarı tarafından bilinçli olarak tamamlanmamış biçimde, yani yarım yaratılmış eser. Özellikle Romantizmin sanat felsefesine çok uygun düşen fragman tarzı, düşüncenin sonsuzluğu karşısında duyuların yetersizliği ilkesine dayanıyordu.

Frekans (Alm. Frequenz): Anlatım Kuramına G. Genette’in yerleştirdiği bir terim. Olayların gerçekte görüldüğü sıklığıyla anlatıdaki sıklığı arasındaki ilişkiyi belirler. Bir kerelik bir olay tek olarak (singulativ) veya çok kereler (repetitiv) anlatılabilir, genellikle de aynı eser içinde bu ilişkinin iki türüne yer verilebilir ama biri daha yaygındır.

Fütürizm (Alm. Futurismus; Lat. gelecek sözüyle ilgili): Gelenekçiliğe protesto olarak 1909 1912 yıllarında bildirilerde ortaya çıkan Filippo Tommaso Martinetti’nin başlattığı bir çığır. Akılcılığa karşı bir tutumla dinamizmi, çağdaşlık ülküsüyle savaşı, eylemi, kahramanlığı göklere çıkarıp sonunda faşizmle birleşmiştir. Cümle yapısında yıkıcılık, kelimelerin özgürlüğe kavuşturulması, şiirde “ben”in yok edilmesi gibi ilkelerle çalışmıştır.

G

Garipçiler: 1941’de yayımlanan Garip başlıklı eserde şiirleri toplanan Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat üçlüsü. Özellikleri: Edebiyatta biçimciliğe, duygusallığa karşı çıkıp söyleyiş güzelliğini temel saymaktır.

Gazel: Divan edebiyatında en yaygın nazım biçimi. 5-15 beyitten oluşur. İlk beyiti (matla) kendi içinde kafiyelidir. Son beyitte şairin adı bulunur. Gazellerde konu birliği şart değildir.

Gerilim (Alm. Spannung): Nesirde ve tiyatroda merak ve ilgi uyandırmak amacıyla gerçekleştirilen heyecan.

Gelişim Romanı (Alm. Entwicklungsroman): Bir insanın ruhsal ve fiziksel gelişimini, kişiliğin olgunlaşma sürecini, bunu hazırlayan dış etkileri ve ulaştığı olgunluğu konu alan roman çeşidi.

Gestalt Estetiği (Alm. Gestaltästhetik): O. Walzel’in psikolojiye kazandırdığı ‘gestalt kuramı’ndan türetilmiş bir edebiyat bilimi terimi. Biçim ile içerik ikiliğinin, her ikisini birden kapsayan ‘gestalt’ terimiyle aşılması gerektiği düşüncesine dayanır.

Gevşek Yapı İlkesi (Alm. atektonische Aufbauprinzip): Açık biçimde (offene Form) yer alan her bir ünitenin özel değeri olduğu görüşüyle, bütünün organik birliğinin ve mükemmelliğin aranmaması.

Gezi Notları (Seyahatname): Gezi ve gezi izlenimlerinin kaleme alınışı. Gezi notlarının edebi değeri olabilir.

Gölge Oyunu (Alm. Schattenspiel): Kukla oyununun iki boyuta sığdırılmış özel bir tarzı, Türklerde Karagöz.

Grotesk: Aslında İtalyancada (Grotten’deki) bir duvar resminden gelir ve Grotten resimleri tarzında demekti. Bitkisel ve hayvansal öğelerden oluşur; okuyucuyu giderek dünyaya yabancılaştıran ve onu eğlenceli hayali bir alana götüren, içinde esrarengiz, tekin olmayan güçlerin egemenliğinin yansıdığı, aslında bir araya gelemez gibi görünen şeylerin, mesela trajikle komiğin, adilikle yüceliğin bir oyun havasında birleştirildiği biçimsizliliğin biçimi, tabiata aykırılığın tabiiliği anlamına gelir (Dürrenmatt’ın Fizikçiler dramında olduğu gibi).

Güdümlü Edebiyat (Alm. Tendenzdichtung; Lat. amaç, niyet): Sanat dışı bir amacı ön plana alıp sanatsal biçimlemeyi bu amaca araç yapan edebiyat.

Güdümlülük (Alm. Engagement): Bir yazarın dünyayı değiştirebilme ümidiyle yaratıcılığını politik, sosyal, dini ya da ahlaki bir amacın hizmetine adaması.

Günce (Alm. Tagebuch): Yaşantıların kişisel monolog tarzında içten geldiği gibi günü gününe not edilmesinden oluşan ve bu notların sahibi hakkında güvenilir biyografik bilgi niteliği taşıyan yazıların tümü.

Güzel Adlandırma (Alm. Euphemismus): Kaba, sarsıcı deyişlerden kaçınarak dinleyenin kötü tepkisini önlemek için ince deyişler kullanma, güzel buluşlardan yararlanma sanatı. Mesela ölmek yerine ruhunu teslim etmek; mezar yerine ebedi istirahatgâh kullanmak.

H

Hece Vezni (Alm. Silbenzählende Versprinzip): Mısraların belli hece sayısına dayandığı vezin.

Hexametre (Alm. Hexemeter): Altı birimli Antik vezin.

Hiciv (Alm. Satire; Lat. satura’dan): Bir tür değil, bir tutumdur; edebiyatın her türünde ortaya çıkabilir ve neşeli alaydan somurtkan melankolik bir sarsıntıya kadar çeşitlilik gösterir. Amaç, ters bir dünyanın sergilenmesi, bireyle toplumun bozukluklarının ortaya konmasıdır.

Hiciv Romanı (Alm. satirischer Roman): Temel anlatım tutumu hiciv olan roman.

Hümanizm (Alm. Humanismus): İtalya’da başlayıp 15. 16. yüzyıllarda Avrupa’da yayılan, Antik Yunan Roma kültürünün yeniden canlandırılması, yaşama sevinci, akılcılık, insancıllık ilkelerini benimsemesi gibi özelliklerle belirlenen bir edebiyat ve kültür akımı.

Hypotaks (Alm. Hyptaxe): Temel ve yan cümleciklerin sanatlı biçimde iç içe yerleştirilmesiyle kurulan cümleler.

İ

İrrasyonalizm (Alm. Irrationalismus; Yun. akla aykırıdan): Duygu, sezgi, içgüdü, rüya, hayal vb.’de, yani aklın kavrayamayacağı şeyde bilginin kaynağını gören felsefe anlayışı.

İçerik (Alm. Inhalt): Biçimi yani ‘nasıl’ı dolduran, onun içinde yer alan şey, anlatılabilir olan (malzeme, motif vs.).

İçkin Okuyucu (Alm. Impliziter Leser): W. Iser’in etki estetiğinde adı geçen, bir metni okuma edimi sırasında gerçekleşecek okuyucu rolü, yani metnin içerdiği ve yazarın öngördüğü tüm düşünsel eylemleri algılayacak okuyucu.

İç Monolog (Alm. Innerer Monolog): Anlatı kapsamında yer alan bir figürün ruh varlığının doğrudan doğruya ama onun ağzından söze dökülmeksizin, onun düşünceleri hatıraları, çağrışımlarıyla ve bilinç akımı tarzında kendi kendine konuşmasına tanık olurcasına anlatıma aktarılması.

İkincil Yazın (Alm. Sekunderliteratur): Edebi eser üzerinde yazılmış olanlar.

İmaj (Alm. Bild): İmge. Yoğunlaştırılmış bir içeriği olan ve yorumlamaya, açıklamaya elverişli, çok katlı bir anlatım. İmajda kelime, bir dil göstergesi olma özelliğini aşarak düşünme ve hissetmeyi harekete geçirici simgeselliğin açıklığına ulaşır ki stilize etme ve edebileştirme de buna dayanır.

İman Tazeleyici Edebiyat (Alm. Erbauungsliteratur): Din duygularının canlanması, tazelenmesi, manevi tatmin amacı ile yazılmış dini konulu eserler. Daha sonra belli bir siyasal ülküye bağlılığı pekiştirmek amacını güden eserler için de aynı terim kullanılmıştır.

İmge Alanı (Alm. Bildfeld): Eğretileme (mecaz) ve eğretileme bileşiklerinin alışılmış dilsel ve edebi, açık ve çeşitlemeli imge gruplarına ait olması. Odak eğretilemeler demek olan karmaşık imge alanlarının anlamı ve anlam tarihi çoğunlukla, insanın dünyayı ve kendini algılayışının toplum ve kültür tarihi temelleridir.

İroni (Alm. Ironie; Yun. Ters yerleştirme anlamında): Bkz. tersinme.

İşçi Edebiyat (Alm. Arbeiterdichtung): Konularını ve malzemesini işçi dünyasından alan eserler.
1) Alman edebiyatında 19. yüzyıl ortalarında Herwegh ve Freiligrath’dan başlayarak Natüralizm ve Ekspresyonizmde doruğa varan bir edebiyat çeşidi.
2) İşçilerin yarattığı edebiyat: 20. yüzyıl başında Almanya’da, 2. Dünya Savaşı sonrası özellikle Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde gelişmiştir.

İşlev Çözümlemesi (Alm. Funktionsanalyse): P. Bürger’in edebiyat sosyolojisine getirdiği bir terim. Edebiyatın belli bir toplumdaki işlevlerini ve işlev değişimini araştırmaya dayanır.

İtirafname (Alm. Bekenntnisdichtung): Kişisel yaşantının doğrudan dile getirilmesini öngören edebiyat çeşidi. Goethe’nin yaşantı edebiyatında zirveye ulaştığı kabul edilir. Örnek: A. Augistinus, J. J. Rousseau ve Tolstoy’un “İtiraflar”ı.

K

Kadın Edebiyatı (Alm. Frauenliteratur): Kadını ve kadın olmanın sorunlarını işleyen, kadın yazarların eserleri.

Kadın Üslubu (Fr. é criture féminine): Fransız feminist kuramında, erkeksi üsluptan farklı olduğu savunulan kadınsı yazma tarzı ki kadın yazarların eğilimli olduğu konulardan çok onların dil ifade tarzında psikanaliz görüşlerine dayanarak başkalık görür.

Kafiye (Alm. Reim; Fr. rime): Uyak, mısra sonlarında ses benzerliği.

Kahraman (Alm. Held): Anlatı ya da tiyatro edebiyatında odak figür, başrol.

Kalıp (Alm. Klische; Fr. basma, matbaa çubuğu): Çok kullanılmış, aşınmış deyim ya da düşünce ve anlatım şeması, yavan taklit.

Kara Mizah (Alm. Schwarzer Humor): Sinik etki bırakan, aksi, kinayeli bir edebiyat çeşidi. Mizahtaki olumlu, anlayışlı ve gülümseyen o temel tutumu sözde tabii bir jestle birleştirerek insancıl olmayanın, kötü olanın, oyunla ciddiyetin tuhaf bir biçimde karıştığı grotesk etki sayesinde ortaya çıkarır.

Kara Romantizm (Alm. Schwarze Romantik): Avrupa Romantizmi içinde tekyanlı olarak gizli korkular, rüyalar ve sayıklamalar, hortlaklar, doğaüstü yaratıklar vs. gibi akıldışı konulara yer veren bir eğilim.

Karikatür (Alm. Karikatür, İt. Yükselmek, doldurmak): Kişilerin ya da nesnelerin karakteristik özelliklerinin abartılarak yani bütüne olan oranlarını uyumsuza götürerek yansıtıp gülünç ya da eleştirici, hicivci bir etki uyandırmak.

Karmaşık Zamanlama (Alm. Anachronie): Olayların, gerçek zaman sırasıyla anlatım sırasını karıştırmak.

Karnavallaştırma (Alm. Karnavalisierung): M. Bahtin’in diyaloglaştırma kuramına göre: Monologcu bir kültürün veya edebiyatın, akrabalık, tuhaflık, kötü evlilik ve dünyevilik süreçleri yoluyla diyaloglaştırılması ve dengelenmesi.

Karşıt Anlam (Alm. Antithese): Karşıt kavramların bir araya getirilmesiyle yapılan söz sanatı. (Örn. Deniz uyuyor, kör talih vb.)

Kaside (Ar. Kaşida): Divan edebiyatı övgü şiiri, 30 99 beyitli olur: Bölümleri:
1) Başlangıç: (Nesip, teşbig) Kasidede konu sevgi, sevgili, doğa vb.
2) Övgü (kasit): Asıl övülmek istenen kişinin övüldüğü bölüm.
3) Fahriye: Şairin övüldüğü bölüm.
4) Tegazzül: Bir gazelin katıldığı bölüm.
5) Dua: Övülen kişi için edilen dua.

Kaynak (Alm. Quelle): Yazarın işlediği konunun nereden geldiği, kökeni.

Kaynak Metin (Alm. Ausgangstext): Çeviribilimde başka dile çevrilecek orijinal metin için kullanılan terim.

Kısa Öykü (Alm. Kurzgeschichte): Kısa anlatı.

Kişisel Roman (Alm. Personaler Roman): Anlatıcısı olmayan ve anlatıcı, karakterler arkasına gizlendiği için, kendi kendine anlatılır izlenimi bırakan roman. Burada okuyucu, yansıtılan dünyayı bir roman figürünün bakış açısından görür, adeta onun maskesine bürünür.

Kitap Tanıtımı (Alm. Rezension; Lat. Recensere = İyice incelemek): Edebiyat, tiyatro, sinema, televizyon programları, konser ve bilim kitaplarını gazete ve dergilerde incelemek ve değerlendirmek.

Klasik (Alm. Klassisch; Lat. Sınıf): Değer yargısı, birinci sınıf: Zaman ve mekân kavramlarını aşan, evrensel.

Klasisizm (Alm. Klassik): Edebiyat ekolü: Goethe’nin İtalya gezisinden (1786) Schiller’in ölümüne (1805) kadar süren, akıl duygu dengesini, kişiselle evrenselin birleştirilmesini, insancıllığı, kişilik eğitimini amaç edinen bir akım. İyi, hâkiki, güzel gibi insanlık ereklerini dile getiren semboller yaratmış, vücut ruh, tabiat sanat, gönül akıl uyumunun estetik yaratıcılığının eğiticiliği sayesinde gerçekleşebileceğine inanmıştır.

Kolaj (Alm. Collage; Fr. yapıştırma): Resim alanından gelme bu terim, hazır ünitelerin bir araya getirilmesiyle yeni bir kompozisyon oluşturma demektir. Burada her bir unsur, sembol niteliği taşıyan bir bütün içinde organik bir yapı öğesi kazanır.

Kolaya Kaçma (Alm. Eskapismus; Lat. Kaçamak): Çelişkilerle dolu gerçeklikten kaçıp toz pembe gösterilen, sözde problemsiz bir hayal gerçekliğine sığınma. Her şeyden önce eğlencelik edebiyatın (Triviallit.) belirleyici özelliği.

Komedi (Yun. “kosmos”: Şarkı, sonradan güldüren oyun, Alm. Lustspiel): Antikitede Dyonissos şenliklerinden kaynaklanmış bir oyun çeşidi: Kişilerin, ilişkilerin gülünçlüğünün gün ışığına çıkarılmasını amaçlar. Güldürücülüğünü komik durumlarla, abartılmış tipik karakterlerle veya görünürde çözümsüz problemlerin şaşırtıcı çözümleriyle ve esprilerle sağlar, komedi çeşitleri de buna göre adlandırılır: Karakter komedisi, entrika komedisi vb.

Komparatistik (Alm. Vergleichende Literaturwissenschaft): Karşılaştırmalı edebiyat bilimi.

Koşutçuluk (Alm. Parallelismus): Bir üslup aracı olarak art arda gelen cümle ve cümle bölümlerinde kelimelerin aynı zamanda eşanlamlarını vermekle, pekiştirmek amacıyla simetrik yerleştirilmesi.

Köy Edebiyatı (Alm. Dorfgeschichte): Köyü ve çiftçi çevresini konu alan edebiyat.

Kronik (Alm. Chronik; Yun. Zaman belirleme): Tarih olaylarının zaman sırasına göre tespiti demektir. Aile kroniği, soy kroniği şekliye Ortaçağ edebiyatında karşımıza çıkar.

Kurgu (Alm. Aufbau): Edebi eserde yapı öğelerinin bileşimi ve bunun gerçekleşmiş hali. Dış kurgu: Bölüm, perde, kıta vb. İç kurgu: Konunun gelişim çizgisi; dil kurgusu ise ritm, kelime seçimi vb.’dir.

Kurgu İlişkileri (Alm. Strukturhomologie): İki farklı alan kurgusunda benzerlik, ilişki. Mesela Toplum yapılarıyla edebi eser kurguları, sosyal grupların hayal gücü dünyalarıyla eser kurgusu, keza farklı toplumlarla alanlar (Feld) arasındaki benzerlik ilişkisi (ekonomi ile kültür alanları arasındaki güç yapısı ilişkisi).

Kurmaca: (Lat. Fiktio: Bulma, uydurma; Alm. Fiktion): Gerçek gerçekliğe uyma iddiasında olmayan yani “mümkün” ve “muhtemel” olanı anlatan veya oynayan eserler. İngilizcede “fiction” anlatı türüyle eşanlamlıdır ve asıl sınıflandırma konuya göre değişir: “Sciene fiction”, “Mystery fiction”, “Pulp fiction” gibi.

Kurmaca Dünya: Bir yazarın hayalinde kurduğu ve kurmaca nesir bir eserde anlattığı, figürleri, olayları gerçek gerçeklikle değil yazarın o gerçeklikten süzüp çıkardığı gerçeklikle ilişkili dünya.

Kurmaca Gerçeklik: Edebi eserde gerçek gerçekliğin, yazarın yaratıcı gücü sayesinde dönüştüğü yeni bir gerçeklik.

Küçük Öykü (Alm. Kurzgeschichte; İng. Ame. Short story): Sıradan gibi görünen bir olayı ilginç kılarak kısa bir anlatı halinde işler. Başı ve sonu açık olarak nitelendirilen küçük öyküde kesin bir başlangıç ve bitiş yoktur.

L

Leitmotiv (Alm. Leitmotiv): Aslında bir müzik terimidir ve özellikle kişileri, nesneleri karakterize eden, tekrarlanan motif anlamındadır. Edebiyatta sık sık tekrarı bir çeşit karakterize edişe ya da hatırlatmaya yarayan motif, durum, formül ya da nesne demektir ki, aynı zamanda bir kurgu aracı anlamı da taşıyabilir. Mesela nesne semboliğinde olduğu gibi.

M

Makame (Ar. Makama = Önceleri soy toplantısı anlamında): Sonraları o toplantıda yapılan konuşmalar ve nihayet edebi hitabet): Arap edebiyatında, serbest nazım ve ritmik nesir tarzında yazılmış, nadir kelimelere, edebi alıntılara ve araştırmalara itibar eden anlatı.

Malzeme (Alm. Stoff): Yazarın kişisel ve sanatsal eğilimleri sonucu seçtiği somut ve nesnel gerçeklik elemanları. Bunlar sanat eserinde motifleştirme süreci içinde ilk edebi işlemi yaşar.

Manierizm (Alm. Manierismus): Özenti, anlatımda yapmacıklık eğilimi.

Masal (Alm. Märchen): Zamanı ve yeri belirsiz, tuhaf, olağanüstü olayların bir bütün oluşturacak biçimde anlatıldığı bir edebiyat türü. Aslında sözlü edebiyata aitse de sonraları, özellikle Romantizmde ve türevi devirlerde sanatlı masallar (Kunstmärchen) yazılmıştır.

Metalepse, Metalepsis: Metanominin bir tarzı: Sonucun öncesiyle yer değiştirmesi: Ölüm yerine mezar gibi.

Mektup (Alm. Brief; Lat. Kısa yazı): Mektup yazma kültürü Antik edebiyatta vardı, sonra 18. yüzyılda Almanya’da Duygululuk akımında dostluğun bir değer oluşuyla gelişti. Klasisizm ve Romantizmde kişisel haberlerle felsefe, bilim ve sanat görüşlerinin bir arada ifadesi anlamını kazandı. 20. yüzyılda giderek önemini kaybetti.

Mektup Roman (Alm. Briefroman): Bir roman biçimi. Ben anlatımın bir çeşitlemesi olarak mektup yazan bir ya da birden çok kişinin anlatıcı rolünü üstlenmesi.

Melez Kurgu (Alm. Hybride Konstruktion): Gramer ve üslup özellikleri konuşanın konumuna atfedilebilen, ama içkin olarak başka bir ‘sözlü ideolojik’ konumu ele veren ifade (M. Bahtin’in Diyaloglaşma Kuramında olduğu gibi).

Merdiven (Alm. Klimax; Yun. Merdiven): Kelimelerin ya da cümlelerin etkiyi güçlendirmek amacıyla derece derece pekiştirerek ya da etkiyi zayıflatmak için son derece yumuşatarak sıralanması (antiklimax). Mesela: Para kaybetmek, bir şey kaybetmektir, şeref kaybetmek çok şey kaybetmektir; cesaret kaybetmek her şeyi kaybetmektir.

Metinlerarasılık (Alm. Intertextualität): İster edebi ister teknik hiçbir metnin dışa kapalı olmadığı görüşüyle edebi metin dokusuna hem edebiyat alanından hem de başka alanlardan metin parçaları katılabileceğinin, böylece de dilin bütüncül bir deney (Unviversalexperiment) olma niteliğinin ortaya konması.

Metin Eleştirisi (Alm. Textkritik): Manevi bilimler, hukuk ve ilahiyat alanına ait hakikiliği kesin olmayan metinlerin eleştirisel incelemesinde kullanılan filolojik metot.

Metin (Alm. Text): Edebiyat biliminin çeşitli anlamlarda kullandığı odak kavram. Edebiliğin tartışmalı olduğunun kabul edilişinden bu yana her türlü yazılı şey anlamında eser yerine kullanılmaktadır. Dilbilimde ise, kullanılan dilin bir birimi, tümcelerden ibaret olmayan, ancak tümcelerle gerçekleşen anlambilimsel bir birim olarak ele alınır. Tümcelerin birbiriyle bağlanarak bir metne dönüşmesi demek olan metinselliğin (Textualität) gerçekleşmesi için metinin bağdaşıklılık (Kohäsion), tutarlılık (Kohärenz), niyetlilik (Intensionalität), benimsenebilirlik (Akzeptabilität), bilgi aktarıcılık (Infomativität), durumsallık (Situationalität) ve metinlerarası ilişki (Intertextualität) gibi, özellikleri.

Metne Bağlı Yorumlama (Alm. Werkimmanente Interpretation): Bir edebiyat analizi ve eleştirisi biçimi. Ek bilgilere (edebiyat dışı, mesela sosyolojik, tarihi, felsefi vb. şartları hesaba katmak gibi) gerek duyulmaksızın metnin içinde kalarak ve metni yine metnin kendisine dayanarak anlama ve değerlendirme yöntemi. Burada edebi eserin salt dil ürünü oluşu ilkesinden yola çıkarak, üslup, ritim, imaj, yapı vb. öğelerin araştırılması amaçlanır. Amerika’da New Criticism, Fransa’da Explication de texte ve Rusya’da Formalizmden esinlenmedir.

Metonomi (Alm. Metonymie; Yun. Değiştirerek adlandırma): Düz değişmece, mecaz ı mürsel. İçerik açısından akraba olan ya da birbiriyle ilişkili kavramların yer değiştirmesiyle yapılan söz sanatı. (Mesela: Haşim’i okur musunuz? Bir bardak içer misin?)

Mısra: Şiirin her satırı, dize.

Mikroroman (Alm. Mikroroman): Çok küçük roman. Duyu organlarıyla algılanabilir küçük gerçeklik birimlerinin, art arda sıralanması esasına dayanır. Anlatıcı ‘ben’, psikolojik vb. yorumlara girmeksizin gördüklerini, duyduklarını küçük ayrıntılar halinde kaydeder. Natüralizmde saniye üslubu ile birlikte oluşmuştur.

Mimesis (Yun. Taklit etme): Aristoteles’in edebiyat kuramından gelme bir terim. O, edebiyatın temelinde tabiatı taklit etmeyi görüyordu. Edebiyat=Gerçekliğin ifadesi tanımı Rönesans ve Klasisizmde yeniden önem kazanmıştır.

Mistisizm (Alm. Mystik; Yun. Myein = Gözlerini kapamak): Dini tutumun özel bir biçimi. Erek, tanrıyla bir olma, ona ulaşmadır. Dinin kalıplarını aşarak belli yorumlarla çalıştığı için çoğu zaman engellemelerle karşılaşmıştır.

Monolog (Alm. Monolog): Kişinin kendi kendine konuşması. Nesir eserlerde figürlerin karşılaştıkları durumlar hakkındaki yorumlarını tasvirde yararlanılır. Düğüm monolog (Konflikt monolog) çeşidi, eser kahramanının, olayların akışı içinde vardığı en önemli noktada karar vermek, kendiyle mücadele etmek, tartmak, seçmek hallerinde kendi kendine yaptığı konuşmadır.

Montaj (Alm. Montage): Filmde, şiirde, roman ve tiyatro eserinde uygulanan bir anlatım tekniği: Gerçekliğin çeşitli alanlarından alınma türlü parçaların doğrudan doğruya, biçimci görüşler esasında, bir araya getirilmesi. Amaç ya bir çeşit yabancılaştırma sağlamak ya da yeni bir bütünlüğe ulaşmak ve sarsmak, düşündürmektir.

Motif (Alm. Motiv; Lat. Harekete geçirici neden): Edebiyat eserlerinde tipik hale gelmiş, bu nedenle de soyutlanmış kalıpları gösterir. Mesela zengin kızıyla yoksul delikanlının aşkı ya da iki kadın arasında kalan erkek.

Müstehcen Yazın (Alm. Obszöne Literatur): Ahlaka aykırı bulunan, utanç duygusunu hiçe sayan, cinsel dürtüleri harekete geçirmeyi amaçlayan yazın.

N

Natüralizm (Alm. Naturalismus): 1880 1900 yılları arasında Avrupa edebiyatında görülen ve Realizmin sanatta objektiflik ve tabiata bağlılık ilkelerini tutarlı bir biçimde aşırılaştıran bir edebiyat akımı. Dünya görüşü yönünden Pozitivizmden kaynaklanmıştır ve insan tabiatını, tabiat bilimlerine dayanarak kalıtım, çevre ve tarihi şartların bir ürünü olarak yorumlamıştır.

Neologizm (Alm. Neologismus; Yun. Yeni+kelime): Yeni kelime türetimi.

Nouveu Roman (Fr. Yeni roman): 1950’lerde Fransa’da oluşan ve M. Butor, R. Pinget, N. Sarraute, Claude Simon vd. tarafından temsil edilen bir roman biçimi. Başlıca özelliği, geleneksel anlamda konu, figür ve tutarlılığa önem vermeyerek, henüz psikanaliz ve sosyolojinin egemenliğine girmemiş bir gerçeklik alanını sezgiler yoluyla fethetmek eğilimidir. Alman edebiyatında bu roman biçiminden etkilenen yazarlar M. Johnson, M. Walser, Th. Bernhard, Jürgen Becker’dir.

Novel (Alm. Novelle; İt. Yenilik): Aslında duyulmamış derecede yeni bir olayı işleyen kısa, yoğun, disiplinli bir kurgusu olan nesir anlatı türü.

O

Odaktan Uzaklaştırma (Alm. Dezentrierung): Fransız Yapısalcılığına karşı Derrida’nın getirdiği bir yapı modeli: Anlambilimsel faklılaşma hareketleri, sabitleştirilebilir ve her öğesi hiyerarşik düzenlenebilir bir odaklaşmayı dışlar tezine dayanmaktadır.

Okuma Tarzı (Alm. Lektüre): Yorumlamacı bir kavram olan ‘açıklama’nın (Interpretation) aksine ve yapısalcı bilimsellik idealinin aksine bu terim, Yapıbozuculuk’ta, metnin içinde sabit olmayıp okurun okuyuş tarzında değişen anlamı ifade eder.

Okur (Alm. Leser): Alımlama kuramlarının her biri kendi okur tipolojisini yaratmıştır ve buna uygun terimleri vardır: Kurmaca (fiktif okur) edebi metinlerde doğrudan hitap edilen, anlatıcının karşısında hayal ettiği okur; metnin içerdiği bütün anlam düşünce sanat boyutlarını anlayabilen okur; örtük (implizit) okur: Metin yapısı içine gizli yerleştirilmiş okur.

Olay (Alm. Handlung): Anlatı ve dramda işlenen olay, konu.

Olumlu Kahraman (Alm. Positiver Held): Toplumu ve onun idealini temsil eden, geleceğe yönelik örnek kahraman. Yükselen ve ilerleyen sınıfın temsilcisi olarak olumlu kahraman, Sosyalist Realizmin benimsediği bir roman ve dram kahramanıdır.

Olumsuz Kahraman (Alm. Negativer Held): Var olan ya da ulaşılmak istenilen toplum açısından “başarısız” sayılan kahraman: Harekete geçirici, etkileyici değil etki altında, pasif kahraman.

Oluntu (Alm. Episode): Yan olay niteliğiyle romanın ana olayına katılan, onunla bağlandığı halde kendi içinde bir birlik oluşturan bölüm, ikinci derecede olgu.

Oluşum Romanı (Alm. Bildungsroman): Gelişim romanının bir çeşitlemesidir. Kahramanın kültürle belirlenmiş bir çevrede öğrenme ve deneyimlerle düşünsel ve ruhsal yetileri yüksek, karakterli ve uyumlu bir bütün oluşturacak şekilde geliştirilerek belli bir kültür idealini gerçekleştirmesini işler. Alman edebiyatı tarihinde klasik örnekleri: Wieland’ın Geschichte des Agathon’u, Goethe’nin Wilhelm Meister’i, Hesse’nin Das Glasperlenspiel’i.

Ortak Simge (Alm. Kollektivsymbol): Yeni edebiyat sosyolojisinde bir görüş biçimi terimi. Bu sayede bir toplumun kendine özgü söylemleri hakkında bilgi, somut ve herkesçe anlaşılan bir şekilde, söylem sınırlarını aşmayı başaran bir değiş tokuş şeklinde anlaşılabiliyor.

Otobiyografi (Alm. Autobiographie; Yun. Kendi hayatını yazma anlamında): Özyaşamöyküsü: Kendi hayatını edebiyat katında anlatma. Örnek: Alman edebiyatında Goethe’nin Dichtung und Wahrheit’ı, Türk edebiyatında Aziz Nesin’in Böyle gelmiş Böyle Gitmez ve Yokuşun Başı kitapları.

Ö

Örtmece (Fr. Comouflage): Bir metnin gizli, her okuyucu tarafından algılanamayacak bir anlam düzeyine yerleştirilmesini ve böylece yasaklar, tabular, sansür kurallarından sıyrılmasını sağlayan edebiyat stratejileri.

Örtük Okur (Alm. Impliziter Leser): W. Iser’in etki estetiğinde, metnin okuma edimi sırasında oluşturulacak ‘okuyucu rolü’. Tutarlı bir şekilde alımlayan okuyucudan beklenebilecek metnin yapısı içine yerleştirilmiş düşünsel işlemlerin tümü.

Öz (Alm. Gehalt): Biçim içinde yer alan soyut (düşünsel) içerik.

Özdeyiş: Bkz. Aforizma.

Özenti (Alm. Manierismus): Üslup ve biçimi belirgin bir titizlikle amaç saymak; konuyu, özü ihmal etmek, anlatımda süse, gösterişe fazla önem vermek.

Özerk Estetik: (Alm. Autonomieästhetik): 1800’lerin başlarında edebiyatın bağımsız, her türlü uygulama ve diğer ilişkilerinden ayrı toplumsal bir sistem olarak yerleşmesiyle ortaya çıkan bir estetik program. Edebiyatı, edebiyat dışı her türlü hedeften uzak tutar ve edebiyatta bilginin, bilgeliğin özel bir tarzını bulur, yazarı şairi yaratıcı olarak görür.

Özişlev (Alm. Autofunktion): Formalizmde, bir metnin her öğesinin öbür dil çeşitleriyle (mesela günlük konuşma diliyle) ve öbür kültür dizgeleriyle (mesela başka sanatlarla, basınla vb.) olan ilişkisi.

Özyaşamöyküsü: Bkz. Otobiyografi.

P

P.E.N. (Alm. PEN Club): Şair, dram ve deneme yazarlarının baş harfleriyle oluşturulmuş bir edebiyatçı kulübü adı. Merkezi Londra’da olan uluslararası bu dernek, 1921 yılında İngiliz yazarı Bayan C. A. Dawson Scott tarafından kurulmuştur. Amacı, savaş ve kriz dönemleri dahil, edebiyatın her zaman dünya çapında yaşatılmasıdır.

Parabol: Mesel (Alm. Parabel; Yun. Benzetme, ders). Sembole yakın, akılda yer edici, ders veren bir örnek olayı anlatarak okuyucuyu inandırmak, aydınlatmak amacını taşıyan anlatı. Alegoriden farklı olarak parabol, bilinmeyen, ama öğrenmesi, aydınlatılması istenen, ders çıkarma yeteneği olan herkese hitap eder.

Paralel İşleme (Alm. Parallele): Figürlerin ve olayların paralel işlenmesiyle farklılıkların yansıtılması ve zorunlu karşılaştırmadan ortaya çıkan etki gücünden yararlanma.

Paralipse (Yun. Dışarıda bırakma, atlama): Bir şeyi atlamak istediğini söyleyerek dikkati ona çekmek, bu yolla vurgulamak. Örnek: “Sizin hakkınızda söylediği ağza alınmaz sözleri açıklayacak değilim.”

Parataks (Alm. Parataxe; Yun. Yanına koymak): Temel cümleleri yan yana sıralamak. Halk edebiyatı ve empresyonist nesirde yaygındır.

Parnas Ekolü (Fr. Parnassiens): Fransız edebiyatında 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış bir ekol. Sanat için sanat ilkesiyle özdeşleşmiştir.

Parodi (Alm. Parodie; Yun. Karşı şiir): Bir edebi eserin biçimini konusundan koparıp, o konunun yerine başka ve aykırı bir konu yerleştirerek gülünç bir uyumsuzluğu (idealle gerçeklik arasında) ortaya çıkarmak ve böylece alaya alan bir taklit etkisi uyandırmak.

Pastiche (İt. pasticco’dan Fransızcaya geçmiş bir terim): Aslı karmakarışık, çorba anlamında ya orjinallikten uzak ya da özellikle bir kişi ya da dönem üslubunun taklidi.

Perspektif: Bkz. Bakış açısı

Pikaro Romanı (Alm. Schelmenroman, Pikarischer Roman): Macera romanlarının 16. yüzyıl İspanya’sında tutulan bir çeşidi. İçinde çoban romanıyla şövalye romanı öğelerini bir sosyal protesto belgesi halinde birleştirir. Pikaro romanında esas figür, dünyayı ve toplumu aşağıdan yukarı doğru yönelmiş bir bakış açısından görür ve yaşar.

Pléiade (Yun. Pleias’dan, Yedili takımyıldız): Yedi üyeli şair grubu. Fransız edebiyatında Rönesans’ın en önemli şiir ekolü. Antik edebiyata ve İtalyan edebiyatına hayranlık bu şairlerin tanıtıcı özelliğiydi.

Poésie Fugitive (Fr. Uçucu şiir): Hafif şiir: Fransız Rokoko ekolünün erotik, ironik ve hicivci tonda neşeli şiirlerine verilen ad.

Poésie Pure (Fr.): Salt şiir, angajmanı olmayan, amacı kendinde olan şiir.

Poeta Doctus (Lat. Bilge şair): Antikiteden bu yana, Tanrı vergisi yeteneğini zengin teorik bilgiyle ve devrin kültürüyle birleştirerek yetişmiş kültürlü, bilgili ve yetenekli şair.

Peata Eruditus (Lat.): Aydın şair.

Poeta Laureatus (Lat.): Taçlandırılmış, ödüllendirilmiş şair. Antik Yunan’da şair yarışmalarında birinci gelenin defne tacı giymesiyle ilgili.

Poeta Vates (Lat.): Kâhin, yol gösterici şair.

Poéte Maudit (Fr.) Lanetlenmiş, dehası fark edilmemiş, toplumun değerlerini hiçe sayarak sırf şairlik idealiyle yaşayan şair.

Poetik (Yun. Poietike):
1) Şiir öğretisi.
2) Doğru ve güzel yazmanın normatif rehberliği
3) Edebiyat eleştirisi.

Polisiye Roman (Alm. Kriminalroman): İlk olarak haydut romanlarından çıkmıştır. Cinayetlerin planlanmasını, uygulanmasını ve ortaya çıkarılmasını anlatır.

Pop Art (İng.): Demokratik Realizm görüşüyle sanata, bugünkü sanatın bir mal eşya, tüketim aracı karakterini savunan bir sanat akımı. Dadaizmle akrabadır ve seçkin, nadide olanı reddeder. Hazır ürünlerin montajını, bulunmuş, rasgele karşılaşılmış nesnelerden yararlanarak faydalı olmayı amaçlar.

Pop Edebiyat (Populer = Herkesçe anlaşılır’dan): Pop art kavramına dayanan, pop kültür edebiyatı. Eğlencelik edebiyatın yer aldığı ticari edebiyatla seçkin sanatlı edebiyata bilinçli bir şekilde karşı çıkan ahlaksız, ilkel, porno yazın, bu terimin içeriğini oluşturmaktadır.

Popülist Edebiyat (Lat. Populus=Halk’tan): Fransa’da 1929 yılında L. Lemonnier ve A. Theérive tarafından kurulan ve 19. yüzyıl Rus edebiyatının halkçı yazarlarına dayanan bir edebiyat çizgisi. Amacı toplumcu eleştiriye dayalı angaje bir sanattır.

Pornografik Yazın (Yun. Pornos, porne = Fahişe’den): Erotik edebiyatın tartışmalı özel bir alanı. Aslında fuhuş ve fahişe sorunsalını ele alan kitap.

Portre (Alm. Portät): Bir kişiliğin edebi karakter görünümü.

Postfigürasyon (Lat. Post = Sonra, Figurato = Sunma): Bir olayın ya da kişinin İncil veya bir mite göre, bilinçli tipolojik stilizasyonu.

Postmodernizm (Alm. Postmodernismus): Modern sonrası, modernizme karşıt dönem.

Prefigürasyon (Lat. Prae = Ön, Figurato = Sunma): Eski çağ kişilerini, olaylarını Hıristiyanlığın habercileri olarak yorumlayan tipolojik bir düşünce tarzı.

Psikanalitik Roman (Alm. Psychonanalytischer Roman): Psikolojik roman çeşidi. Frued’un rüya ve bilinçaltı konularındaki keşiflerini, ruh analizleri ve yorumlarını esas ilke olarak kullanan roman. Alman edebiyatındaki temsilcileri: Musil, Broch, Döblin, Th. Mann, St. Zweig, H. Hesse.

Psikogram (Alm. Pyschogram; Yun. ruh yazı, not): Bir kişinin ruh portresi, onun ruhsal düşünsel özelliklerinin ve yeteneklerinin tüm görüntüsü.

Psikolojik Roman (Alm. Psychologischer Roman): Olayları, kişilerin ruh hayatının gözlem, analiz ve yorumuna dayanarak geliştiren, bu nedenle daha çok ruh manzaraları veren roman türü. Rousseau’nun Nouvelle Héloise’i (1761) ile başlar, Realizmde (Keller, Meyer) ve Natüralizmde (Hauptmann, Wassermann) ve Ekspresyonizmde (Schnitzer) doruk eselerini verir. Ekspresyonizmden bu yana zayıflama gösterir.

Purizm (Alm. Purismus): Bir dili yabancı etkilerden arındırmayı, uzak tutmayı amaçlayan çabalar; arı dilcilik.

R

Ready Made: M. Duchamp’ın buluşu olan, herhangi bir mevcut nesneyi sanat eseri sayan “sanat türü”.

Realizm, Gerçekçilik (Alm. Realimus): İdalizmle (Klasisizm, Romantizm) Natüralizm arasındaki edebiyat dönemi. Bütün Avrupa edebiyatında çok çeşitli görünümlerle ortaya çıkan bu akım, Almanya’da 1830 1880 yılları arasında etkili oldu. Fransa’da Stendhal, Balzac, Flaubert; İngiltere’de Dickens, Thackeray, Bronte; Rusya’da Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev gibi temsilcilerle daha önce kendini gösteren Realizmin en belirgin özelliği, Klasisizmin idealizminden bilinçli bir uzaklaşma, burjuva gerçekliğinin sakin ve yansız bir gözlemi ve tasviridir. Alman edebiyatında baştemsilcileri Keller, Raabe, Storm, Meyer, Fontane, Hebbel, Grabbe, Büchner’dir.

Retorik Soru (Alm. Rhetorische Frage): Bir cevap almak için değil de olumlu ya da olumsuz bir ifadeyi vurgulamak ve etkili olmasını sağlamak için soru kipinden yararlanma sanatı.

Risale (Alm. Traktat; Lat. Tractatus): Dini, ahlaki ya da bilimsel bir problem üzerine nesir biçiminde kaleme alınmış inceleme. Almanya’da 16. yüzyılın başından itibaren popüler teolojik, iman tazeleyici yazılar.

Ritmik Nesir: İçinde bazı ritmik figürlerin veya metrik modellerin, metni günlük konuşma dilinden ayırdığı, ama şiirden ve manzum destandan farklı şiirsel nesir. Ritmik nesrin en belirgin özellikleri, cümle yapısındaki paralellikler, aliterasyon ve kafiyedir. Eski dualar, ritüel kalıplar; büyü tekerlemeleri, muhtemelen rituel dans ritmiyle dilin koordinasyonundan doğma ritmik nesir örnekleridir.

Rokoko (Alm. Rokoko; Fr. Midye kabuğu biçiminde geliştirilmiş bir süs motifi): Mimari ve resim sanatından edebiyata aktarılmış bir terim. Fransa’dan Alman edebiyatına geçen Rokoko üslubu, akılcı, ama aynı zamanda kıvrak, alımlı bir salon edebiyatı oluşturmuştur. Alman edebiyatında en ünlü temsilcisi Chr. Martin Wieland’dır.

Roman (Alm. Roman): Uzun bir nesir anlatı türü. Hayat gerçekliğinden kaynağını aldığı halde kurmaca bir gerçeklik yaratır ve bunu anlatım tekniklerinin yardımıyla organik bir parça bütün ilişkisini gerçekleştirecek yapı mükemmelliği içinde dile getirir. Avrupa edebiyatlarında destandan kaynaklanan bu tür, 16. yüzyıldan itibaren bağımsızlaştı ve sürekli değişim ve gelişim kaydetti. Roman bireyin ya da bireyler topluluğunun kader ve çevre gibi güçlerin etkisi altında bulunduğu bir dünya ve hayat kesitini yaratıcı bir biçimde ortaya koyan tasvir, hikâye etme, konuşma vb. sunuş biçimlerinden örülü bir anlatı dokusudur.

Romantizm (Alm. Romantik): 1798 1835 yılları arasında Almanya’da ortaya çıkan ve Alman idealizminin son gelişim aşamasını içeren bir edebiyat akımı. Duygu kültürüne verdiği önem, sanatta bütüncül tutumu, milliyetçiliği, geçmişe, Asya kültürüne, Hıristiyanlığa sempatisiyle kendini gösterir.

Rominsonad (Alm. Robinsonade): D. Defoe’nun macera ve seyahat romanı Robinson Crusoe’nın taklitleri için kullanılır.

Röportaj (Fr.): Basın veya radyo televizyon için aktuel bir olay hakkında haber rapor. Dakiklik ve nesnellik ister, öte yandan sanatlı işlenişi sayesinde güncelliğin üstüne çıkarak belgesel edebi nitelik kazanabilir.

S-Ş

Sanatçı Romanı (Künstlerroman): Sanatçı kişiliğin ve sanatçı varlığının odak problem olarak işlendiği roman çeşidi.

Saniye Üslubu (Alm. Sekudenstil): Natüralizmde yaygın olan tasvir tekniğidir, gerçekliği duyularla algılanabilir en küçük ayrıntısıyla (hareketler, sesler, renkler vb.) ve an be an oluşumunu tümüyle yansıtmayı amaçlar ve filmdeki ağır çekim tekniğine benzer.

Sembolizm (Alm. Symbolismus): 19. yüzyılın son çeyreğinde Natüralizme karşı akımlar arasında Fransa’da özellikle şiir alanında başlayan bir edebiyat akımı Alman Romantizminin kültür mirasıyla beslenen bu akım. Mallarmé çevresinden Stefan George aracılığıyla Almanya’ya geçti. Sanat için sanat, sözün tınlama ve çağrışım gücü, sembollere verilen önem, akımın ana çizgileridir.

Servet i Fünun Edebiyatı: 1889’dan beri fen dergisi olarak yayımlanan Servet i Fünun Dergisinde 1895 yılında Recaizade Mahmut Ekrem’in öncülüğünde Batı’ya yönelen yazarların oluşturduğu edebiyat çevresi, Tevfik Fikret, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, İsmail Safa, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın başlıca Servet i Fünunculardır.

Sığınmacıların Edebiyatı (Alm. Emigrantenliteratur; Lat. Göç etmek): Politik nedenlerle ülkelerini terk eden şair ve yazarların eserleri.

Silik Baş Figür (Alm. Antiheld): Olumlu kahraman, olumsuz kahraman terimlerinin karşıtı olarak, kahraman olmayan figür: Zaman ve toplum şartlarının bireyin sivrilmesini, kahraman olmasını imkânsız hale soktuğu savının gereği olarak pasif, silik figür.

Simge (Alm. Symbol; Yun. Tanıtıcı belirti): Üzerine soyut bir anlam, bir düşünce yüklenmiş somut şey. Anlam yükleme işi bir topluluk, bir çevre tarafından adeta ortaklaşa, sözleşerek bir şifre gibi gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle simge bir tam imgeden (kişi ya da şey) yola çıkılarak onun duyularla algılanabilir görüntüsünün ardında yatan genel anlam ilişkisine yönelir. Arı, çalışkanlık; gözleri bağlı, elinde terazi tutan genç kız adalet simgesidir gibi.

Sinestezi (Yun. Birlikte algılamak; Alm. Synästhesie): Farklı duyu organlarının görev alanlarına ait uyarıların birbirine karıştırmasıyla oluşan bir tür anlam aktarması olarak tanımlanabilecek Sinestezi (Alm. Synästhesie) edebi ve gündelik dilde sık sık başvurulan bir söz sanatıdır. Acı söz, tatlı bir ses, soğuk bir bakış, çiğ renk gibi.

Sinizm (Alm. Zynismus): Antikitede bir felsefe ekolü, Köpeksilik.

Somut Şiir (Alm. Konkrete Poesie): 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve tamamıyla dil malzemesinin, cümle kuruluş biçimlerinin ya da görsel (visuel) olduğu gibi, grafiksel biçimlenişin okumada esas nesne olarak önemsendiği şiir.

Sone (Alm. Sonett; İt. Sonetto; Fr. Sonnet): İtalyan kökenli şiir formu; bütün Avrupa edebiyatlarında rağbet görmüştür. Esas biçimi 14 mısradan oluşur, bunların iki dörtlü, iki üçlü kıtası vardır. Kafiyesi genellikle abab ve abab veya abba ve abba; cdc, dcd ve cde cde şeklindedir.

Söylem (Alm. Diskurs; Fr. Discours): Avrupa’da Aydınlanma döneminde, hakikati arayan felsefi söyleyiş. Yeni edebiyat biliminde daha çok “söylem çözümlemesi” terimi olarak geçer ve Foucault’un kastettiği anlamda: Medyaya, kurumlara ve maddi örgütlere bağlı olan, özel bir kuralsallığı bulunan, tarihsel edimsel (effektiv) ifadelerin tümü.

Söz Sanatı (Alm. Rhetorische Figur): Anlatıda dilin alışıla gelmiş (normatif) kullanımından farklı olarak biçimlendirme esnasında bir ifade tarzı.

Sturm und Drang: 1767 1785 yılları arasında Almanya’da kendini gösteren edebiyat akımı. Hayal gücü ve duygu dünyasına önem vermiş, devrimci ruhta, Rousseau’nun doğalcılığına sempati duymuştur ve akılcılığa, dolayısıyla Aufklärung, Rokoko ve Klasisizme karşıttır.

Sürrealizm (Alm. Surrealismus): Gerçeküstücülük. Birinci Dünya Savaşı sonunda özellikle Fransa’da oluşmuş ve İkinci Dünya Savaşına kadar sürmüş bir sanat akımı. Dadaizmin devamı gibi görünse de Ekspresyonizm ve Sembolizmle ilişkilidir. Devrimci bireyciliğiyle Sürrealizm, bilinçaltına ve onun ortaya çıkış biçimlerine büyük önem vermiş ve soyut sistematik düşüncenin karşısına rüyamsı ve mucizevi olanı çıkarmıştır.

Synedoche (Alm. Synekdoche): Bölümün yerine bütün (Totum pro parte) ve bütünün yerine bölümün (Pars pro toto) kullanılmasıyla yapılan söz sanatı. (Bütün insanlar için insan; ev yerine ocak.)

Şifre (Alm. Chiffre; Fr. İşaret): Modern edebiyatta sembol tarzı yoğun bir işaret niteliği taşır ki, anlamı ancak bağlam içindeki yeriyle tahmin edilebilir.

Stilistik: Üslup bilgisi.

T

Takma Ad (Alm. Deckname): Kişilerin kimliğini saklamak amacıyla aldıkları ad. Edebi eserlerde tarihi kişileri yansıtan figürlere verilen, herhangi bir nedenle kendini saklamayı uygun gören yazarların kendilerine verdikleri adlar.

Takvim Hikâyesi (Alm. Kalendergeschichte): Küçük, halkın hoşlanacağı tarzda eğlendirici; gerçek hayatla ilgili, ders verici hikâye.

Tablo (Alm. Tableau): Romanda yapı ünitesidir, içinde durağan imge ve hareketli sahne öğelerini birleştirir.

Tarih Romanı (Alm. Historischer Roman): Konusunu tarihi şahsiyetlerden ya da olaylardan alan, tarih gerçekliğini kurmaca (fiktif) olayların yaratılmasında kullanan roman çeşidi. Almanya’da Sturm und Drang döneminde tarih bilincinin gelişmesiyle başlamış, bir ara duraksayıp geriledikten sonra 19. yüzyılda Realizmin desteklediği çağ romanıyla yeni bir yarış havasıyla yine ortaya çıkmıştır.

Tasavvufi Halk Edebiyatı: Tasavvuf duygu ve düşüncelerinin yarattığı halk edebiyatı: Hikmet, ilahi, nefes, nutuk, devriye gibi şiir türleri vardır.

Tasvir (Alm. Beschreibung): Betimleme. Kişilerin ya da nesnelerin, okuyucunun hayal gücünde net imajlar uyandıracak şekilde ayrıntılı olarak adlandırmalarla yansıtılması.

Tektonik (Yun. Mimari): Sıkı, özenli, sanatlı kurgusu olan edebi eserin özelliği.

Teknik (Alm. Technik; Yun. Beceri): Edebi biçimleme sanatının öğrenilmesiyle elde edilen beceri yanı.

Tersinme (Alm. Ironie; Yun. Ters yerleştirme ): Sözlerle ve davranışlarla tersini ortaya koyma sanatı. Kastedilenin tersini söyleme, ironi. Mizahın (Humor) tersine ironi daha çok eleştirici, saldırgan ve komik bir tarzda yıkıcıdır. İroninin en yüksek biçimi ise yazarın kendini söylediği şeyden ustaca ve fark edilmeyecek şekilde uzak tutması, araya mesafe koyması sanatıdır.

Textlinguistik: Linguistiğin bir dalı. Fonoloji, morfoloji, sentaks, semantik gibi dil sisteminin parçalarıyla değil, biçimlenmiş metinlerle, çeşitli metin türleriyle ilgilenir.

Tip (Alm. Typus; Yun. Typos): Genelde benzer görüntülerin asıl, ilk biçimi: Kişi veya nesnelerin örnek modelleri. Edebiyatta: Bireysel özellik göstermeyen daha ziyade belli sınıf, meslek ya da yaş gruplarının özelliklerini taşıyan figür.

Toplum Romanı (Alm. Gesellschaftsroman): Bir toplumun ve dönemin panaromasını, çoğunlukla eleştirici amaçla yansıtan roman.

Toplumcu Gerçekçilik (Alm. Sozialistischer Realismus): Sosyalist ve komünist ülke ve partilerin çoğunun benimsediği resmi edebiyat kuramı. Lenin’in savunduğu, edebiyatın tümüyle parti hizmetine adanması gerektiği hakkındaki tezi esas alıp, edebiyatın estetik bir değeri olamayacağı, dünyayı olduğu gibi değil olması gerektiği gibi göstermekle yükümlü tutulacağı gerekçesiyle sanatın tamamıyla ideolojinin emrine sokulmasına dayanır.

Topos (Alm. Topos; Yun. Yer): Retorik alana ait olup Avrupa edebiyatında kendini gösteren klişeler (düşünce ve anlatım kalıpları). Ortaçağ Latin edebiyatı aracılığıyla geçmiş ve 18. yüzyıla kadar üsluplarda yer eden kalıplar, imajlar, motifler halinde etkilerini sürdürmüştür.

Totoloji (Alm. Tautologie; Yun. aynı kelime): Anlamdaş kelimelerin art arda söylenilmesiyle pekiştirme sanatı. Mesela her zaman ve ebediyen; biricik ve tek.

Tumturak (Alm. Amphase): Bir kelimenin içinde var olan anlamı, sesini yükselterek ve özel anlatım biçimiyle vurgulamak sanatı: İşte bakın bir insan!

Tür (Alm. Gattung): Goethe’nin deyişiyle edebiyatın üç tabii biçimi: Nazım, nesir ve dramın her biri.

Trajedi (Yun. Tragedia = keçi melemesi): Avrupa tiyatrosunun en önemli türü. Antik trajedi (tragedia) konu, biçim ve ahlaki örnekler bakımından Avrupa trajedilerinin örneği olmuştur. Kaynağını MÖ 8. yy. Dyonssos ayinlerinden alan Yunan tragedyasının konusu, aslında bu tanrının başından geçenlerdir.

U

Ufuk Erimesi (Alm. Horizontverschmelzung): H. G. Gadamer’ın yerleştirdiği bir yorumlamacı kuram terimi. Anlam sürecinde beklenti ufku (yani alımlayıcının önbilgileri ve önyargıları) ile metin ufkunun birbiriyle karışıp erimesi.

Ulusal (Milli) Edebiyat (Alm. Nationalliteratur): 18. yüzyıl ortalarından bu yana, bir ulusun kendi dilinde verdiği edebi eserlerin tümü.

Ulusalüstücülük (Alm. Übernationalität): Komparatistikte birden fazla ulusal edebiyat üzerinde çalışıldığından, değer yargılarını, ölçütlerini bir tek edebiyatın ulusal alanından kurtararak uygulamak.

Universalpoesie (Evrensel Edebiyat): Romantik Alman şairi F. Schlegel’in 1798’de yerleştirdiği “romantiklik” kavramına bağlı olarak, durmadan gelişen, bütün edebiyat türlerini içine aldığı gibi, felsefeyi ve hayatı da hal hamur eden evrensel şiir ya da evrensel aşkın edebiyat.

Uzaklaşmacı Edebiyat (Alm. Abweichungspoetik, Deviationspoetik): Özellikle Rus Formalizminde edebiyatın aslını, dilin günlük hayattakinden uzaklaşmasında gören edebiyat anlayışı.

Ü

Üç Birlik: Antik tiyatronun başlattığı ve Fransız Klasisizminde titizlikle üzerinde durulan, olayda, yerde ve zamanda (24 saat) birlik kuralı.

Üçleme (Triloji) (Alm. Trilogie): Konu bakımından birbirinin devamı üç dramın bir temsil çerçevesine sokulması.

Üslup (Alm. Stil; Lat. Kalem sapı): Edebiyat biliminin temel kavramıdır; belli bir ruhsal tutumun sanatlı, biçimlenmiş ifadesi. Belli dilsel ifade ve işleyiş aracının tutarlı kullanılışıyla bir bireyin, bir dönemin veya bir ulusun karakteristiği.

Üretim Estetiği (Alm. Produktionsästhetik): Etki estetiğinin tersine, sanat eserinin oluşum üretim sürecinde yer alan her türlü estetik formu odak noktası yapan her türlü estetik görüş.

Üst Kurmaca (Alm. Metafiktion): Kurmacanın örtülü veya açıkça bozulup (mesela figürlerin olay alanını terk edip anlatı çerçevesinde ortaya çıkarak anlatıcıya ya da yazara hitap edilmesiyle veya anlatıcının hikâyeyi nasıl kurguladığını anlatmasıyla) başka bir kurmacaya yer vermesiyle oluşan “kurmaca içinde kurmaca”.

Üstmetin (Alm. Hypertext): G. Genette’in terminolojisinde, kendinden önce mevcut başka metinden yola çıkıp değiştirerek veya taklit yoluyla oluşturulan metin.

Yadırgatıcı Çeviri: Edebi çeviride Schleiermacher’in kuramı: Orijinal yazarı yıpratmadan, bozmadan erek dildeki okuyucuya onu yaklaştırmak, yani çevirinin korumasından çeviri kokmasından korkmamak.

Vatan Millet Edebiyatı (Alm. Blut und Boden Dichtung): Alman edebiyatında Nazilerin desteklediği, güdümlü, milliyetçilik çığırtkanlığı yapan yazın.

Viyana Grubu (Wiener Gruppe): 1958’den bu yana çalışan Viyanalı avantgardist sanatçılar topluluğu.

Y

Yabancılaştırma (Alm. Verfremdungsefekt): Edebiyat teorisi kavramı:
1) Genel olarak edebi dilin gündelik dile karşı koyduğu mesafe,
2) Rus Formalizminde Sklovski’nin (1916) İşlem Olarak Sanat adlı kitabında ortaya koyduğu sanat metodunun temel özelliği: Dilsel ve toplumsal geleneklerle otomatikleşmiş algılamayı güçlendirmek.
3) B. Brecht’in Epik Tiyatro teorisinin esası: Mevcut yetersiz anlama, anlamamanın şokuyla asıl anlamaya götürmeli, yani yabancılaştırma=olumsuzlamanın olumsuzlaması.

Yapı (Alm. Struktur): Bir kompleksin öğeleri arasında mevcut ilişkilerin ve bunları belirleyen kural ve ilkelerin tümü.

Yapısalcılık (Lat. éstructura’ yapı tarzından türetilmiş; Alm. Struktualizm): Psikoloji, sosyoloji, etnoloji, linguistik ve edebiyat biliminde bir araştırma metodu. Rus Formalizminin temel ilkeleri doğrultusunda önce linguistikte (1916) Saussuré ile başladı ve 1920’lerde Prag’da Mukorovski, Jakobson vd. tarafından edebiyat bilimine yayıldı. Textlinguistikle birlikte etkili oldu. Saussure’ün dilbiliminde uyguladığı yapısalcı inceleme, edebi metinlere uygulanır oldu, mesela Prag Ekolünde, Marksist yapısalcılıkta, yapısalcı anlatım kuramlarında. Yapısalcı inceleme, metinlerin anlamından çok metinlerin “anlam üretici”likleri üzerinde yoğunlaşır. Hedef, tek tek edebi eserlerin anlamını açıklamak değil, figürlerin ve konvensyonların oluşturduğu sistemi ortaya çıkarmaktır ki, eserler şu anki biçim ve anlamını bu sisteme dayanarak kazanırlar.

Yapıbozuculuk (Alm. Dekonstruktion): Bir metnin tekrarı sırasında yapı koşullarını, ikili karşıtlıkları ortaya çıkarma esnasında bir “okuma” stratejisidir ki özellikle J. Derrida ve P. de Man’ın savundukları yöntemlerdir. Hedef, bilgi kuramı ve metodolojik temelleri (mesela nedenselliği) ve esensealist (özcü) temelleri sarsmaktır.

Yapı, Kurgu Analizi: Bir dil sanat eserinin (edebi eserin) kurgusunun incelenip çözümlenmesi.

Yaşanmakta Olan İfade (Alm. Erlebte Rede): Doğrudan ile dolaylı arası bir anlatım tarzı: Bir kişinin düşünce ve sözlerinin onu yaşamakta olan kişinin bilincinin perspektifinden yansıtılması (Mesela: Yarın bayramdı.)

Yaşantı (Alm. Erlebnis): Duyuları ve düşünceyi yoğun bir şekilde harekete geçiren deneyim.

Yazın (Alm. Literatur): Yazılı her şey

Yeraltı Edebiyatı (İng. Underground literature):
1) Yazarları siyasi veya ideolojik nedenlerle saklanan, gizli yayımlanmak zorunda olan kitaplar.
2) 1960’lardan bu yana ABD’ de ortaya çıkan, resmi kültürel platforma karşıt bir alt kültüre ait çeşitli akımların tümü için kullanılan ad.

Yeni Eleştirmecilik (İng. New Criticism): 1940’lı, 1950’li yıllarda Anglo Amerikan edebiyat biliminde kendini gösteren bu edebiyat metoduna göre edebiyat metinleri özerk, dış etkenlerden bağımsız yapılar olarak açımlanmalıdır.

Yeni Hümanizm (Alm. Neuhumanismus): 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında Antikiteyle yeniden ilgilenme ve Hümanizm idealini yeniden canlandırma amacını taşıyan akım. Başlıca Alman temsilcileri Herder, Goethe, Schiller.

Yeni Klasisizm (Alm. Neuklassik): 1905 yılında Almanya’da başlayan ve Natüralizme karşı Klasisizmi yeniden canlandırma amacını taşıyan, iyi, hakiki ve güzel ideallerine yönelik bir değerler bilinci ve dil disiplini oluşturan akım.

Yeni Nesnelcilik (Alm. Neue Sachlichkeit): Ekspresyonizmin sübjektif duygusal coşkunluğuna ve ütopik idealist düşüncesine karşı sanat akımı, 1920’den itibaren, nesnel gerçekliğe yeniden dönüş şeklinde belirtilen edebiyat akımı.

Yeni Romantizm (Alm. Nueromantik): 1900 yılında Almanya’da Natüralizme karşı beliren edebiyat akımları için kullanılan ortak bir terim.

Yeni Tarihselcilik (İng. New Historicism, Cultural Petics): Edebi ve yazınsal (edebiyat dışı, yazılı her şey) metinleri sosyal uygulamanın bir bölümü olarak gören bir edebiyat bilimi metodu. Bu metot, metinlerde edebi söylemlerin ve başka kültürel sosyal söylemlerin izlerini arar.

Yenicilik Estetiği (Alm. Innovationsesthetik): Gelenekçi estetiğin tersine, yenilik, değişiklik öğesini öne çıkaran güzellik anlayışı.

Yerleştirme Çözümlemesi (Alm. Konfigurationsanalyse): Yapısalcı ve söylem kuramcı anlamda: Bir metinde figürlerin ve eyleyenlerin birbirine karşı nasıl bir konumda yerleştirildiklerinin anlambilimsel göstergelerden anlaşılarak çözümlenmesi.

Yıllıkçılık (Alm. Annalistik): Tarih yazarlığında objektifliği korumak amacıyla olayları tarih sırasına göre vererek gelişim modellerinden, yorumlamalardan kaçınmak.

Yorumlama (Alm. Hermeneutik): Yazılı ya da sözlü anlatımın yorumlanarak çözümlenmesi.

Yorumlamacılık (Yun. Hermeneuein = Açımlama; Alm. Hermeneutik): Eserlerin doğru anlaşılması için gerekli metotlu okuma tarzları ve koşullarına ilişkin öğreti. Geniş felsefi anlamda da Heidegger geleneği uyarınca “varoluşun” (“sein”) açımlama öğretisi.

Z

Zaman Kurgusu: Dış zaman, iç zaman: Bir anlatıda geçen olayların çerçevesini oluşturan zaman süresi dış zaman, esas olayın oluş süresi iç zaman.

Zayıf Kahraman (Alm. Antiheld): Silik başfigür.

Zevk: Sanat eserine, kendiliğinden öznel, çoğu kez akılla açıklanamayan, alışmayla ya da bilinçli deneyimlerle oluşmuş tepki ki, hoşlanma veya hoşlanmama yargılarıyla dile gelir.

Ziya Gökalp Kimdir?

 Ziya Gökalp (1876-1924) Türkçülük düşüncesini sistemleştiren ve Cumhuriyet döneminde düşün ve siyaset alanında önemli etkileri olan sosyolog ve düşünür.

Ziya GökalpGökalp, Diyarbakır‘da doğdu; İstanbul’da öldü. İlk ve orta öğrenimini Diyarbakır’da; yüksek öğrenimini ise İstanbul’da Baytar Mektebi‘nde (veterinerlik) yaptı. Daha orta öğrenim öğrencisi iken edebiyata, kültürel ve toplumsal sorunlara ilgi duydu. II. Abdülhamit yönetimine muhalefet çalışmaları nedeniyle tutuklandı. On ay sonra sürüldüğü Diyarbakır’da küçük memuriyetler üstlendi ve toplumsal ve ideolojik araştırmalara yöneldi. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti‘nin Diyarbakır şubesini kurdu. Peyman gazetesini çıkardı. Bu gazetede ve Diyarbakır gazetesinde şiir ve yazılarını yayımladı. 1909’da Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Ertesi yıl, örgütün merkez yönetim kuruluna getirilince Selanik’e gitti. Kuruluşunda etkili olduğu İttihat ve Terakki İdadisi’nde sosyoloji dersleri verdi. Öte yandan da Genç Kalemler dergisinde yazdı. 1912’de Ergani Maden’den mebus seçilerek İstanbul’a yerleşen Gökalp, Türk Ocağı‘nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı olan Türk Yurdu’nda; Halka Doğru, İslam Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası,İktisadiyat Mecmuası ve Yeni Mecmua’da düşüncelerini ve araştırma sonuçlarını yazdı. Bunun yanı sıra Darülfünun-ı Osmani’de sosyoloji dersleri verdi. I. Dünya Savaşı yıllarında iktidar olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en etkin ideoloğu olan Ziya Gökalp, savaşın yenilgiyle sonuçlanmasının ardından tüm görevlerinden alındı. 1919’da İngilizlerce sürüldüğü Malta Adası’ndaki iki yıllık sürgün yaşamından sonra Diyarbakır’a gitti ve orada 1922’ de Küçük Mecmua‘yı çıkardı. 1923’te Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti başkanlığına atandı ve Ankara’ya gitti. O yıl, İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Diyarbakır mebusu olarak katıldı; ancak, ertesi yıl, kısa bir hastalığın ardından öldü.

Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecine girişiyle birlikte yeni bir ulusal kimlik arayışına giren Ziya Gökalp, toplumsal ve siyasal görüşünü bu doğrultuda biçimlendirdi. Düşüncesini, türk toplumunun kendine özgü ahlaksal ve kültürel değerleriyle Batı’dan aldığı belli değerleri kaynaştırarak belli bir senteze ulaşma temeline dayandırdı. Türkleşmek, İslamlaşmak olarak özetlediği yaklaşımın kültürel öğesini Türkçülük; ahlaksal öğesini de İslam olarak belirledi. Ulusal kültür (milli hars) ile Batı uygarlığını (medeniyeti) birbirinden ayırarak uluslar arası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu ileri sürdü. Saray edebiyatına ve ve Batı öykünmeciliğine karşı halk kültürünü savundu. Batı’nın teknolojik ve sanayideki gelişmesine temel oluşturan pozitif bilim anlayışını benimsemek gerektiğini vurguladı. Özellikle toplumsal işlevi üzerinde durduğu dini ise toplumda birlik ve dayanışmayı sağlamaya yardımcı bir etken olarak ele aldı. Gökalp’in toplum modeli, Emile Durkheim’den etkilenerek benimsediği dayanışmacılığa ( solidarizme) dayanıyordu. Çatışmacı toplum anlayışına karşı meslek örgütlerini (korporasyonu) temel toplumsal birim olarak kabul eden dayanışmacılıkta, uzlaşmacı dünya görüşüyle örtüşen toplumsal dengeyi sağlamaya yönelik bir sistem görmüştü. Siyasal partileri reddetmemekle birlikte meslek örgütlerinin temsiline dayanan bir siyasal sistemi savunuyor; bireysel özgürlüklerin toplumsal dasyanışmaya ve kamu çıkarlarına ters düşmamasi gerektiğini belirtiyordu. Bunlarla haktan çok görevi öne çıkarıyor ve b ir bütün olarak toplumsal bilince (vicdana) önem vermiş oluyordu. Ziya Gökalp, kurduğu sisteme içtimai mefkürecilik (toplumsal idealizm) adını vermişti. Bir düşünür olarak Gökalp’in düşüncelerindeki değişim, İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet rejiminin siyasal çizgilerine uygun düşmüş; Mustafa Kemal’in (Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin halkçılık ve milliyetçilik ilkelerinin olgunlaştırılmasında ve kültürel atılımlarda da onun düşüncelerinin payı büyük olmuştur.

Başlıca eserleri:

Kızıl Elma, 1914; Yeni Hayat, 1918; Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, 1918; Türk Töresi, 1923; Doğru Yol, 1923; Altın Işık, 1923;Türkçülüğün Esasları, 1923; Türk Medeniyet Tarihi, 1926.

Edebiyatta Postmodernizm

Edebiyatta postmodernizm akımının ortaya çıkışı, Türk edebiyatında postmodernizm, postmodern yazarlar ve incelemeler.

Postmodern“, “modern sonrası”, yani modernden sonra gelen demek. 20. yüzyılın edebiyatına, henüz ad bulunamayan her akımı yaşarken dendiği gibi, modern denmiştir ama gerekli zaman uzaklığı daha sağlanmamışken, modernden farklı eserler ortaya çıkınca, bunlar da “postmodern” olarak nitelenmiştir. Postmodernin, modernin daha bir moderni mi, onun doğrultusunda bir yeni mi olduğu, yoksa modernden sonra gelip onun karşıtı mı olduğu, edebiyat bilimcileri arasında halen tartışılmaktadır. Batıda, öncelikle Almanya’daki postmodern tartışmalarını şöyle özetleyebilirim:

20. yüzyılın her türlü sanat ve kültür alanında belirleyici olmuş toplumsal eğilimi demokratikleşme yani çoğulculuktur. 21. yüzyıla yaklaşırken bu eğilim büyük çapta hız kazanmış, geniş anlamda karşı kutuplara varlık hakkı tanıma anlamında bir hoşgörüye ulaşmıştır. Pluralität (çoğulculuk), postmodernin başilkesidir. Modernin de temelindeki sanat–bilim birliği, postmodernde belki daha da güçlenerek ortaya çıkmıştır. Postmodernde çok farklı alanların, görüş ya da üslupların senteze ulaştırılma çabası değil, o çeşitliliklere hep birden, yan yana var olma hakkı tanımak söz konusudur. Öte yandan postmodern teriminin bir özenti mi olduğu konusundaki tartışmalar süre dursun, çağımızın geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde yeni, başka deyişle postmodern olanaklar getirdiğini, bunun da postmodern sanat için yeterli bir neden olduğunu ileri sürenler haklıdır. Çünkü her şeyden önce, otomatik telefonlar, uydu kanallarıyla çalışan televizyonlar, kıtalararası yolculuğu saatle ölçülür hale getiren uçaklar, “uzaklık” kavramını kesinlikle değiştirmiştir. Bu demektir ki insan artık “başka türlü”nün varlığını sık sık onaylamaktadır. Çoğulculuk, bir bakıma çağ teknolojisinin bir başarısıdır. Hatta W. Welsch çarpıcı bir ifadeyle eski ve yeni güneş sistemi benzetmesini getiriyor. Tek güneş ve onun çevresinde dolanan gezegenlerden ibaret bir uzay anlayışı nasıl artık galaksiler, sayısız güneşler ve sayısız gezegenler içeren bir uzay anlayışına yerini bırakmışsa, aynı bunun gibi kültürlerde, değerlerde tek doğru değil, doğrular söz konusudur artık.

Postmodern tartışmaların başlangıç ülkesi Amerika’dır ve aslında 1950’lerde ortaya çıkmış, Avrupa’da ise 1970’lerde söz konusu olmaya başlamıştır ve postmodernin en belirgin ilkesinin geçmişini izleyerek aslında köklerinin nasıl gerilere gittiğini belirtme eğilimi de doğmuştur. Mesela Umberto Eco, Gülün Adı başlıklı ünlü postmodern romanında postmodernin atası olarak Homeros’un anılacağından endişe ettiğini söyleyerek bu işin çığrından çıktığını belirtir. Çünkü mesela Jean–Françoise Lyotard, felsefede Aristoteles’i kendine en yakın postmodern filozof olarak anmıştır.

Postmodernin modernden ayırıcı özelliği, modernin eliter-seçkinci tutumuna karşılık postmodernin demokratik halkçılığıdır. 1967 yılında Leslie Fiedler Cross the Boarder-Close the Gap (Sınırları Aşın–Hendekleri Kapatın) başlıklı ünlü makalesinde postmodernin bayrağını açarken şöyle der:

“Modern sıfatını tekeline almış edebiyat eserleri (ki bunlar duyarlılıkta ve biçimde en ileriyi temsil ettikleri ve kendilerinin üstüne bir yeni olamaz kuruntusundaydılar ve zaferleri I. Dünya Savaşı öncesi başlamış ve II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra bitmiştir), artık ölmüştür yani artık tarihin malıdır, gerçeğin değil. Roman konusunda bunun anlamı şudur: Proust’un, Joyce’un ve Mann’ın çağı geçmiştir, keza şiirde Eliot ve Paul Valery bitmiştir.”

Yine aynı makalede Fiedler, Postmodernizmde halk yığınlarının söz sahibi olmaya başladığını, modernizmin eleştirmenlere tanıdığı ayrıcalığı, unutturma eğiliminde olduğunu belirtir. Doğrudan doğruya sanatla okuyucu-dinleyici-seyirci bağlantısının eleştirmen aracılığına gerek duymadan kurulduğunu savunur.

Kanımca Batı dünyasının son 20–30 yıl içindeki en çarpıcı sosyal olayı göçtür: Ekonomik ve politik nedenlerle göç. Bugünün Almanyası, İsviçresi somut bir kozmopolitik görünüm sunmaktadır. İş nedeniyle Avrupa’da artık yerleşen Türklerin yanı sıra Uzakdoğudan pek çok insan bu ülkelerde turistin bile hemen dikkatini çeken bir renklilik, bir çeşitlilik getirmiştir. Göç olgusunun Batı’ya getirdiklerini ve götürdüklerini tartışmak, aktüalitesini hâlâ korumaktadır. Hayatın her alanında oluşan bir çokseslilik, bir çoğulculuk sağlamıştır göç. Edebiyatta, sanatta çoğulculuk demek olan Postmodernizmde, kanımca bunun payını görmek aşırı bir yorum sayılmaz. Alman eleştirmenler ve edebiyat bilimcileri 1980 başlarında nasıl 70’li yılların edebiyat verilerini toplu değerlendirip ortak payda altında toplamayı denemişlerse 1990’larda (hatta 1989’da) da 80’li yılların edebiyatını genel değerlendirmeye tabi tuttular ve ortaya çıkan tablonun yeniliğini, başkalığını adeta oy birliğiyle kabullendiler; ne var ki bu yeniliği değerlendirmeleri farklı oldu. M. Lützeler Von der Spätmoderne zur Postmoderne başlıklı incelemesinde (1991) bu karşıt değerlendirmelere şu örnekleri veriyor: Hage ve Winkels olumlu, Schirrmacher ve Baumgart olumsuz yargılarda bulundular. Volker Hage, “Die Zeit” da (10.11.1989) yayınladığı eleştirisine şu başlığı vermişti: Zeitalter der Bruchstücke. Am Ende der achtziger Jahre: Es gibt eine deutsche Gegenwartsliteratur. (Fragmanlar Çağı. 80’li Yılların Sonunda: Şimdinin Alman Edebiyatı Var). Hubert Winkels’in ise yine “Die Zeit” ta (10.3.1990) yayımlanan yazısının başlığı şu: Im Schatten des Lebens. Eine Antwort an die Verächter und die Verteidiger der Gegenwartsliteratur (Hayatın Gölgesinde. Şimdiki Edebiyatı Horgörenlere ve Savunanlara Bir Cevap). Gazete üslubuna uygun olarak her iki yazı da içeriklerini başlıklarında adeta özetliyor. Winkels, bugünün Alman edebiyatını geçmişin edebiyat ölçütleriyle değerlendirmenin doğru olmadığını, şimdinin yazarlarında çok okumuşluğun, dil bilincinin ve düşünme becerisinin, soyutlamaların belirginleşerek ortaya çıktığını, bu edebiyatın “minoritär” (azınlık tipi) ve “museal” (müzelik) olduğunu savundu. Winkels, bu edebiyatın politik etkinlikte gözü olmadığını da belirtmişti. Keza Baumgart da artık kitle iletişim araçlarının yaygınlaşıp büyümesinden sonra edebiyatın bir çeşit etki kaybına uğrayışını kabullenmek zorunda olduğunu ileri sürdü. Yeni edebiyatı olumlu değerlendirenlerden Hage, çoksesliliği, çok okunurluğu, güncelliği, uygarlığı, dış dünyada saygınlığı en yeni kitapların önde gelen özelliği saydı. Olumsuz yargılar; durgunluk, can sıkıntısı, tekdüzelik, deneyim eksikliği, üretken olmayış (Schirrmacher), sokak düzeyi, derinlikten yoksunluk, uysallık, göz alıcı bir gösteriş (Baumgart). Baumgart ne var ki bazı yeni eserleri (Bernhard, Grass, Walser, Wolf’un yeni kitapları) bu yargıların dışında tutuyor. Zaten Alman edebiyat bilimcileri “Spätmodern” (Modern Sonu) ile “Postmodern” (Modern Sonrası) ayırımı yapma eğilimi gösteriyorlar. “Modern”le “Postmodern” arasındaki en önemli ayırım, Mc Hale’in Postmodernist Fiction (New York/Londra 1987) başlıklı kitabında ortaya koyduğu özelliktir:

  • Modern edebiyat “nasıl”a önem verirken postmodern edebiyat “ne”ye önem veriyor.
  • Modernizmde anlatım teknikleri, anlatım incelikleri ön planda tutulmuştur, oysa Postmodernizm, konuya, içeriğe öncelik tanıyor. Epistemolojist tutumdan ontolojiist tutuma kayış, edebiyatta önemli olan biçim ve üsluptur diyen görüşün Postmodernizmi horgörmesinin başlıca nedenidir.

Çağdaş edebiyat konusunda çeşitli vesilelerle verdiğim konferanslarda dinleyicilerin bana en çok yönelttiği iki soru oldu. Biri, postmodernin tanımlanmasında benim kişisel seçimim neydi. Evet, ben postmoderni modernin karşıtı olarak değerlendiriyorum. Edebiyat tarihiyle uzun süre uğraşmış bir edebiyat bilimci olarak şunu söyleyebilirim: Edebiyat tarihi boyunca akımlar birbirinin karşıtına yerini bırakmış, bir çeşit diyalektik oluşum gerçekleşmiştir. Bu önbilgi beni Postmodernizmi modernizmle aynı doğrultuda görmemeye adeta şartlandırıyor.

TÜRK EDEBİYATINDA POSTMODERNİZM

Sık karşılaştığım ikinci soru, “postmodern”in Türk edebiyatında dışardan alınma, eğreti ya da zorlama bir etiket mi olduğu doğrultusunda. Edebiyatımızda “modern” öğeleri, biçim ve içerik bağlamında, inceleme eleştiri yazılarımda sürekli irdeledim. Modern çizginin nitelikli örnekleriyle sıkça karşılaşmamızdan gurur duyuyorum. Bu özellikteki eserler devam etmektedir. Onlara geç modern ya da modern sonu demek yerinde olur. Bu moderne aykırı, ters düşen verileri de yadsıyamayız. Mesela bir Latife Tekin, bir Metin Kaçan, böyle aykırı, moderne ters, yani postmodern, modern sonrası kitaplar yazdılar. Biçimden çok içeriğin, “nasıl”dan ziyade “ne”yin ön plana geçtiği bu kitapların, edebiyat dünyamızda adından söz ettirebilmesi, “postmodern durum” denen çoğulculuğun bir gereğidir.

Köyün, gecekondu mahallelerinin, çingenelerin konu edilmesi değildir Latife Tekin’i ve Metin Kaçan’ı postmodern saydıran. Çünkü bu konular “modern” edebiyatımızda zaten ele alınmıştır. Ama anlatımda biçim özelliklerine önem vererek. Oysa Latife Tekin ve Metin Kaçan’da anlatıcı da anlatılan çevrenin adamıdır, özenli bir dili yoktur, anlattığı ortamın bakımsızlığı, düzeysizliği onda da kendini belli eder. Öte yandan içeriği, anlattığı konuyu çok önemseyen, bir çeşit güdümlü sayılabilen feminist edebiyat da bizde “yeni”liği ve özü ön planda tutması nedeniyle postmodern olarak nitelenebilir. Bu bağlamda adını anacağım yazar Duygu Asena.

Modern edebiyatımızdaki akılcı çizginin yerini duyguya hayale ve türevlerine bırakmasını da izlemek mümkün. Hayal gücüne, masalsılığa kaymanın ötesinde bunu fantastik gerçekçilik boyutunda kendi yaratıcılık özelliği haline getiren Nazlı Eray, keza yoğunlaşma eğilimi gösteren dindarlığı öykülerinde dile getiren Mustafa Kutlu ve bu olguyu roman dokusunda işleyen Afet Ilgaz’ı postmodern ya da modern sonrası edebiyatımızın isimleri olarak anabilirim.

“Postmodernizm”in en belirgin hazırlayıcısı olarak gösterilen çoğulculuğun edebiyatımızdaki itici gücü, çok geniş bir yelpazede çok çeşitli nitelikte edebiyat eserinin oluşmasına imkan vermektedir. Neyin kalıcı olduğu konusunda, yine zamanın eleyicilik görevine güvenmek durumundayız.

Kaynakça:

Zola, E., Türk Dili Yazın Akımları Özel Sayısı, çev. Fehmi Baldaş, 1981.

Wellek E. – A. Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, çev. A.Edip Uysal, Ankara, 1983.

Stanzerl, F. K., Roman Biçimleri, çev. Fatih Tepebaşı, Konya, 1997.

Petronio Giuseppe, Geschichte der italienischen Literatur, 3. cilt, UTB, 1993.

Aytaç, Kemal, Avrupa Eğitim Tarihi, Doğu-Batı Yayınları, Ankara, 2009.

Akarsu, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1988.

Hübscher, Arthur, Çağdaş Filozoflar, çev. İsmail Tunalı, Erzurum, 1963.

Edebiyatta Romantizm

Edebiyatta romantizm akımı, romantizm akımının ortaya çıkışı, romantizmin temsilcileri, Alman romantizmi ve romantiklerin devlet, sanat, edebiyat, din ve yaşam üzerine düşünceleri.

Akılcılığa tepki olarak Avrupa’da oluşan düşünce, sanat ve özellikle edebiyat akımı olan Romantizm, duygu, hayal gücü ve bilinçaltı güçlerini egemen kılmayı hedeflemiştir. 19. yüzyıl başları, Avrupa Romantizmi dönemi sayılır. Eski Fransızcadaki romanz, romant, roman kelimeleriyle akraba olan “romantik” terimi, halk dilinde (lingua romana) yazılmış destanlara verilen adla, roman kelimesi ile ilgili anlamındadır. İngilizce’de “romantic”in ilk ortaya çıkış yılı olarak 1650, Almanya’da “romantisch”in kullanılmaya başlanması için 1700 yılı gösterilir. Başlangıçta “abartılı şekilde başıboş, hayali” anlamında kullanılan romantik sıfatı, Romantizm döneminde klasik karşıtı, çağdaş, ilginç demekti.

Romantizm, 18. yüzyılda mutlakiyetçi devlete, Aydınlanma’nın akılcılığına ve Fransız Klasisizmine karşı olan her şeye kucak açmıştır. Bu nedenle duygucu edebiyat, mesela S. Richardson (1689–1761), J.–J. Rousseau, halka yakın şairler G. A. Bürger (1747–1794), yeni doğa şiirleriyle A. von Haller (1708–1777), E. Young (1683–1765), T. Gray (1716–1771), F. G. Klopstock (1724–1803), dahiyane öznellik estetiğinin temsilcisi Shaftesbury (1671–1713), J. G. Hamann (1730–1788), Klasisizmin kurallarına savaş açan D. Diderot, G. E. Lessing bile Romantizmin öncüsü sayılmaktadır.

Romantizmin asıl hazırlayıcıları, Pietizm (dindarcılık) ve Alman idealizmidir (Kant’ın estetiği, Fichte’nin Ben–felsefesi ve Schiller’in idealizmi). Alman Romantizminin başlangıcı olarak 1793, yani Wackenroder (1773–1798) ile L. Tieck’in (1773–1853) Nürnberg’de Ortaçağı çağdaş dönemin karşıtı olarak keşfettikleri yıl gösterilir. 1798’de Jena şehrinde Atheneum dergisinde bir araya gelen isimler: Novalis, (1772– 1801), Schlegel Kardeşler, L. Tieck (1773–1857), ilahiyatçı Schleiermacher (1768–1834), felsefeci Fichte (1762–1814), von Schelling (1775–1854), Jena Romantizminin temsilcileridir.

Heidelberg şehrinde ise 1808–1809 yıllarında yeni bir romantikler grubu daha oluştu. Heidelberg ya da Doruk Romantizm (Hochromantik) adıyla anılan bu grupta A. von Arnim (1781–1831), C. Brentano (1778–1842), J. von Eichendorff (1788–1857), J. Görres (1776–1848) ve Grimm Kardeşler vardı. Berlin 1801’den sonra romantik çevrelerin merkezi oldu. Schlegel Kardeşler, A. von Chamisso (1781–1838), F. de la Motte Fouqué (1777–1843), Z. Werner, 1810 yılından sonra A. von Arnim (1781–1831), H. von Kleist (1777–1811) Berlin romantikleri olarak bilinir.

Romantizmin temelinde, insan ruhunun bilinç yüzeyine henüz çıkmamış alanları yer alır. Tarihin ve tabiatın gizleri de romantik yazar ve şairleri özellikle çeken konulardır. Bilinçliyle bilinçsizi, düşünceyle tabiatı, dinle sanatı, bilimle şiiri, hayatla ölümü bir bütün olarak görmek, onların idealiydi. Novalis’in deyişiyle “Dünya romantize edilmeli”ydi. “Böylece en eski anlama ulaşır”dı. “Romantize etmek”le neyi kastettiğini ise şöyle ifade eder Novalis: “… sınırlı olana sınırsız bir görünüm vermekle onu romantize etmiş olurum.” Romantik düşünceyi sürekli uğraştıran kavram, sınırsızlık, sonsuzluk kavramıydı: Zamanda ve mekanda sınırsızlık, sonsuzluk. Uzaklara açılmak, sınırları aşmak, bilinmeze doğru yol almak ideali, Novalis’in “mavi çiçek” motifinde simgesini bulmuştur. İtalya, Şark dünyası, yeraltı hazineleri bu yolculuğun hedefleriydi. Öte yandan dinde, reforma uğramamış bir Hıristiyanlık, yani Katoliklik romantiklerin ideallerine uygun düşüyordu.

Romantizm akımı Orta, Batı ve kısmen de Kuzey Avrupa’yı etkisi altına almış, Güney ve Doğu Avrupa’ya pek hitap etmemiştir. İngiltere’de S. T. Coleridge (1772–1834), W. Wordsworth (1770–1850), R. Southey (1774–1843), W. Scott (1771–1832), P. B. Shelley (1792–1822), J. Keats (1795–1821) ve Lord Byron (1788–1824) önde gelen romantiklerdir. Fransa’da Romantizmi tanıtan De l’Allemagne kitabıyla Madame de Stäel (1766–1817) olmuştur. F. R. de Chateaubriand (1768–1848), B. Constant (1764–1830) öteki isimlerdir. Romantizm akımının Rusya’daki temsilcileri ise A. Puşkin (1795–1842) ve M. Lermontov’dur (1814–1841).

Alman Romantizmi, Avrupa edebiyatlarında etkisi uzun sürmüş bir akımdır. Bu nedenle edebiyat akımları arasında Alman Romantizmi hakkında daha ayrıntılı bilgi vermenin yararlı olacağını düşünüyorum.

Alman Romantizmi iki döneme ayrılır. Die Ältere Romantik veya Frühromantik adıyla anılan ilk safha, Die Jüngere Romantik, Die Hochromantik veya Spätromantik denilen ikinci safha. Bunlardan ilki Jena ve Berlin şehirlerinde geliştiği için Jenaer Romantik diye bilinir ve karakteristiği fikir yanının ağır basması ve bireyci (intellektuel, individalistisch) oluşudur. İkinci safhada ise fikir yanından çok sanat yanı üstün olan ve Heidelberg’de merkezileşen bir akım söz konusudur. Heidelberger Romantik adıyla da anılan bu safhanıın başlıca özelliği akıldışı (irrational) güçlere dayalı ve halka dönük oluşudur (Volksromantik). Brentano, Görres, Arnim ve Grimm Kardeşler Romantizmin bu özelliklerini temsil ederler. Ayrıca Napolyon’un Almanya’yı işgali sırasında Fransızlara karşı beliren milliyetçi duyguları esas alan bir milli romantizm de (nationale Romantik) vardır ki Kleist ve Arndt’da dile gelir. Fouqué ise Romantizmin şövalye ruhunu özellikle ortaya koymuştur. Din ve kiliseye önem veren Katolik–mistik bir romantizm ise daha çok 1815 dolaylarında olmuştur.

Romantizmin kendinden önceki akımlarla ilişkisi konusunda edebiyat tarihçileri farklı görüşteler. Mesela Hermann August Korff, Romantizmle Aydınlanma akımlarını tam karşıtlık içinde ele alırken Fritz Strich, Romantizmi Klasisizmin karşı kutbu olarak görür. Romantizmin Sturm und Drang akımı ile ilişkisi konusunda ise görüşler birbirine yakın. Sturm und Drang’ın Romantizmi hazırlayıcı fonksiyonuna birçok edebiyat tarihçisi inanıyor. Sturm und Drang akımı tabiata, hayal gücüne, duygulara, dehaya, akıldışı güçlere, bireyciliğe doğru attığı adımlarla akılcı Aufklärung’un sertliğini kırmıştır. Herder’in ve Sturm und Drang akımının doğrultusunda Romatizm, tipik Alman akımı niteliğindedir. Klasiğin dünya vatandaşlığı idealine karşın Romantizmde bir Alman Rönesansından söz edilir. Alman halkının tarih, dil, edebiyat din ve sanat alanlarındaki milli değerlerine dönüş kendini göstermektedir. Bu yönüyle Sturm und Drang, Romantizmin hazırlayıcısı olmuştur. Sturm und Drang akımının etkileyici yabancı düşünür ve yazarı Jean Jacques Rousseau ve Fransız İhtilali’nin öteki hazırlayıcıları Alman Romantizminde etkilerini sürdürmüşlerdir. Genellikle Fransız İhtilali Almanya’da önce heyecanla karşılanmış, Kant, Jean Paul, Hölderlin, Beethoven, Görres hayranlıklarını gizlememişlerdir. Fakat sonra ihtilalin beklenen ilkeleri getirmediği gibi, yeni bir istibdata yol açtığını görünce hayal kırıklığı ve şüphe kendini göstermiştir. Dolayısıyla ihtilali hazırlayan akılcı akımlara karşı bir düşmanlık, bu devrin karakteristiği olmuştur. Aydınlanma öncesine, özellikle Ortaçağa karşı sempati bilinçli bir hal almıştır.

Romantizmin tanımını vermede de edebiyat tarihçileri oldukça temkinli davranmakta, onun kesin bir tanımını yapmaktan çekinmektedirler. Mesela Julius Petersen, Romantizmin ruhunun belli bir kalıpla ifade edilmeye elverişli olmadığını ileri sürer, zira Romantizmin başlıca özelliği sonsuz bir oluşum’dur. Nicolai Hartmann’a göre ise Romantizm kendine özgü bir hayat tarzıdır (Eine Lebensbestimmung eigener Art) ve tanımlama güçlüğü de buna dayanır. Richarda Huch, romantik şairlerden Ludwig Tieck’i benliğinde romantik unsurları en karakteristik biçimde toplayan Romantizmin tipik bir temsilcisi olarak nitelendirirken aşırı hassasiyet, gönlü genç olmak, beceriksizlik, huzursuzluk, arkadaş arama tutkusu, yaşantıya realiteden daha fazla önem verme, düşüncelere dalma eğilimi gibi, Tieck’in kişisel özelliklerini romantik yaratılışın karakteristik özellikleri olarak belirler. Paul Kluckhohn, Das Ideengut der deutschen Romantik adlı eserinde Romantizmin hayat, tabiat, insan, dostluk, aşk, evlilik, devlet, vatan, halk, tarih, din, sanat ve edebiyat konularındaki görüşlerini araştırarak şu noktaları vurgular: Romantiklere göre hayat, durgun değişmez bir şey değildir, sonsuz bir oluşumdur, sürekli değişmeler zinciridir. Felsefe de bir hayat felsefesi olmalı, hayatın anlamını, amacını verebilmelidir. Hüzün (Wehmut) ve ironi romantiklerin belli başlı hayat tutumudur. Hüzün, tatmin olmayan bir sonsuzluk özleminin belirtisi sayıldığı için kutsal’dır. Humor ise hüzünle hem akrabadır, hem de onun karşıt kutbudur. Humor sanatçının her şeyin, kendi eseri dahil her şeyin üstüne çıkarak kuşbakışı kazanmasını sağlar. Bu tutumda da karşıtların üstüne çıkıp sonsuza açılma eğilimi ifadesini bulur. Öte yandan karşıtlardan kurtulup ahenge ulaşma çabası, sentez ideali Romantizmin genel hayat anlayışıdır. Romantiklerin tabiat anlayışının da temeli budur. Tabiat incelemelerini felsefeyle birleştirmek, tabiata araştırıcının ruhuyla nüfuz etmek söz konusudur. Bu nedenle romantik tabiat felsefesi, aynı zamanda hayat felsefesidir. Biosophie terimi devrin zihniyetini yansıtmaktadır. İnsan da makrokosmos denen evrenin bir parçasıdır, onun ufak çapta örneği, bir mikrokosmosdur. Romantikler insanın vücut ve ruh gibi ya da duyusal ve düşüncel yanlar gibi, kesinlikle iki karşıt dünya halinde görülmesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Artık vücutla ruhun birliği ve bütünlüğü söz konusudur. Bilinçaltı veya bilinçdışı, insan varlığının yön verici gücü olarak keşfedilmiştir. Rüyalar bu nedenle önem kazanmış, ihtiva ettikleri semboller sanatkarları ve düşünürleri uzun süre ilgilendirmiştir.

Duygu, düşünceden kat kat üstün tutulmuş, şiir ise duygunun ve insanın iç dünyasının biçimlenmesi olarak görülmüştür. Ölüm, şiire elverişli bir konu niteliği ile yeniden keşfedilmiş, insanın kendini bir çeşit aşması, değişimi, ruhun özgürlüğe kavuşması, bir anlamda yenilenmesi süreci olduğu gerekçesiyle hayatın yoğunlaşması şeklinde yorumlanmıştır. Novalis, ölüm konusuna karşı sanatkarca bir ilgi duyup onu şiirleştiren ilk şairdir. Klasisizmin insanlık anlayışından çok farklı olarak Romantizmin insan’ı yalnız bu dünyaya dönük değildir. Bu dünyaya olduğu kadar öbür dünyaya bağlı olduğu ölçüde tam insan değerini kazanmıştır. Daha önceleri Hamann’da Aydınlanmaya karşı ifadesini bulan tüm yönlü insan ideali, Romantizmde de beğenilip benimsenmiştir. Kendi kendini yetiştirmek, bu nedenle bir erdem sayılmıştır. Romantik şair F. Schlegel’in deyişiyle Tanrılaşmak, insan olmak ve kendini yetiştirmek anlamdaş kavramlardır. Eğitim ideali, Goethe’de gerçekleştiği gibi, evrensel kültürdür. İhtisaslaşıp tek alanda sınırlı kalmak bu anlayışa aykırıdır.

Ahlakta ise ödev yerine şahsiyet önem kazanmıştır: Sollensethik (görev ahlakı) değil, Seinsethik (varoluş ahlakı). Romantizm, insan yalnızlığına karşıdır, beraberlikte, arkadaşlıkta insanı bütünleyici, geliştirici bir güç bulur. Romantik şairler sıkı arkadaşlıklarıyla bu görüşü bizzat uygulamışlar, yaratıcılıklarının bu sayede artığını sık sık itiraf etmişlerdir. Birbirlerine ilham kaynağı olmak, fikir vermek, destek olmak, yaratıcılığı karşılıklı artırmak, romantik şairlerin özel ve meslek hayatlarının temel ilkelerindendi. Synenthusiasmus, Symphilosophie, Sympoesie gibi, birlik ve beraberlik gösteren terimler romantiklerin bu anlayışlarını yansıtmaktadır. Dostluğa ve arkadaşlığa bu kadar önem veren Romantikler, aşkı ve evliliği arkadaşlıktan da üstün tutarlar. Arkadaşlık, tekyanlı evliliktir, aşk ise tüm yönlü, evrensel dostluktur (F. Schlegel). Bu görüş, 18. yüzyıla, özellikle Aydınlanma’ya ters düşer. Her alanda evrenselliğe ulaşmak isteyen romantikler kadın’da da hem duygu, hem de akıl yetileri gelişmiş bağımsız kadın (selbständige Weiblichkeit) ve yine akıl gibi duyguları da incelmiş yumuşak erkek (sanfte Männlichkeit) idealini benimsemişlerdir.

Romantikler, devlet konusunda da fikir sahibidirler. Devleti canlı bir yaratık, bir şahsiyet, bir makroanthropos olarak görmek romantik devlet anlayışıdır. Mesela Novalis bireyin devlete karşı beslediği duyguyu çıkar gözetmeyen bağlılığa, evlilik sadakatına benzetir. Novalis, Solger, Görres, Steffens ve daha birçok romantik, kralı devletin ruhu, vücut bulmuş devlet fikri ve halkın baştemsilcisi olarak saygıdeğer bulmuşlardır.

Yüzyılın önemli olayı Fransız İhtilali’ne karşı takındıkları tavır konusunda romantikler klasiklerle aynı noktadadır. Onlar da Fransız İhtilali’ni ve Almanya’daki devrim denemelerini ahlak nedeniyle reddediyorlardı. Bu demek değildir ki günün sosyal ve politik durumundan memnundular. Tam tersine romantikler toplum eleştirisinden geri kalmamışlardır. Ama sanatın, özellikle edebiyatın amacını kendi içinde görmekte, onu başka amaçlara araç etmemekte kararlıdırlar. Edebiyat hem yazarı açısından, hem de okuyucusu açısından güncel, toplumsal ilişkilerden soyutlanmaktaydı. Sosyal ve politik çelişkiler sanat aracılığıyla çözümlenmek durumunda değildi; okuyucu ve yazar edebiyatta kendilerine gerçek hayatın vermediği bir dünya keşfetmişlerdi.

Romantiklerin bir başka özelliği de milliyetçi oluşlarıdır. Özellikle genç romantikler milli geçmişlerine eğmişlerdir. Jacob Grimm milliyeti dil birliği ile tanımlarken, milli ruhun da edebiyatta yaratıcı güç olarak kendini gösterdiğini ileri sürer. Romantiklerin bir belirgin özelliği de dine karşı duydukları ilgidir. Schleiermacher felsefesini doğrudan doğruya bir din felsefesi olarak geliştirirken, Novalis Hıristiyanlığı ölümü aşma, aracılık ve sevgi olarak tanımlıyordu: Tanrı sevgidir. Sevgi en yüce gerçektir, her şeyin temelidir. Novalis’in ve genel olarak romantiklerin Tanrı ve dünya görüşünün esası, şöyle özetlenebilir: Evrenin ve hayatın temeli, kayıtsız şartsız var olan, ilk öz, her çeşit canlılığı bir bölünme, kendinden ayırıp bireyleşme şeklinde yaratmıştır ve en sonunda bunları yine özünde toplayacaktır. Romantikler, Panteizmi Hıristiyanlıkla bağdaştıran bir Tanrı görüşü benimsemişlerdir. Bu devrin din görüşü, insanın tabiatla olan ilişkisini, onun tabiatı değerlendirişini ve sanat yaşantısını belirlemiştir.

Sanat, romantiklerin hayat görüşlerini en yoğun şekliyle yansıttıkları alan olmuştur. Aydınlanma Devri’nde sanat, her şeyden önce bir araç ve bir akıl ürünüydü, tabiatın taklit edilerek yeniden ortaya konması demekti. Hayal gücünün payı son derece küçümseniyordu. Romantikler bu anlamda Aydınlanma’nın sanat anlayışına karşıdırlar. Onların klasiklerle bağdaşan yanı, sanata karşı duydukları saygı ve sanat eserlerini organik bir bütün olarak değerlendirme eğilimidir. Ama romantikler bütün bu önemli ortak özelliklere rağmen klasiklerde olduğu gibi bir klasik sanat anlayışı seçip ona boyun eğmeyi reddederler. Sanat, dilin yanında insanlığa yol gösteren Tanrısal güç (Wackenroder) olarak nitelendirilirken yine din gibi en yüce olanın, fani dünyada akıl almaz bir şekilde tecellisi (Solger) sayılıyordu. Sanatla dini ortak veya benzer tanımlamalarla ifade etmeye yönelişlerin başka örneklerini de vermek mümkün: Schleiermacher’e göre din, bir evren görüşü (Anschauung des Universums), Schelling’e göre sanat, sonsuzun görülüp fani olan şeyde ifade edilmesidir. F. Schlegel’e göre de sanat, sonsuzun tecellisidir. A. F. Bernhardi de onu evrenin görüşü (Anschauung des Universums) olarak tanımlar. Sanatın konusu, insanın içindeki sonsuza ulaşma özlemi yani Tanrı sevgisi olmalıdır (Runge). Bettina’ya göre ise sanat, insanın iç dünyasının gün ışığına çıkarılması demektir. Wackenroder ve Hoffmann da sanattan bunu beklediklerini açıklarken, müziği bu konuda en elverişli alan olarak belirtirler: Son derece mükemmel bir sanat eseri, başka ne özelliği olursa olsun, onu yaratan adamın içindeki en derin Tanrı sezgisinin biçim almış halidir. Yani her mükemmel sanat eserinde, evrenle olan en içten ilişkimizi iyice duyarız. Runge’nin sözleri, dine dayandırılan romantik sanat anlatışının bir başka ifadesidir. Bu görüş, sanatkarın şahsiyetini ve değerini de yüceltmektedir. Şöyle ki sanatkar, herhangi bir kabiliyetli kişi değildir artık: Hayatın anlamını yalnızca sanatkar tahmin edebilir. Schelling’e göre sanat aynı zamanda felsefenin de edebi organı ve belgesidir, tabiatla aklın, zorunlulukla hürriyetin sentezidir.

Romantiklerin güzel anlayışına gelince: Schelling güzelliği şöyle tanımlıyor: Ölümsüzlüğün sınırlı ifadesi. A. W. Schlegel bu tanımı açıklayıcı tarzda şöyle der: Güzel, sonsuz olanın sembolik ifadesidir. Demek oluyor ki sanat eserinin görevi, sonsuz olanı, organik ve ölümlü olan bir şey içinde sembolik olarak dile getirmektir. Romantik sanat görüşünün bir başka ilginç yanı da resim, müzik, edebiyat gibi sanat alanlarını birbirine yaklaştırmak, birleştirmek eğilimidir. Müzikle edebiyatın aslında tek sanat olduğu sık sık ileri sürülmüştür.

Keza edebiyatta da türlerin birbirine yaklaştırılması eğilimi fark edilir. Romanların ve masalların lirik unsurlar taşıması F. Schlegel’in, Roman denince hikaye, şiir ve öteki türlerin karışımından başka bir şey tasavvur edemem, deyişi gibi. Synästhesie denilen bu sanatlar ve türler arası yakınlaşmada renkleri işitmek (Farbenhören), sesleri görmek (Tönesehen) gibi, farklı duyuların karışımı söz konusudur. Bütüncül sanat eseri (Gesamtkunstwerk) fikri ise bu görüşün bir başka belirtisidir. A. W. Schlegel’in romantik edebiyat tanımı ilerlemeye ve evrenselliğe dayanır: Die romantische Poesie ist eine progressive Universalpoesie (Romantik edebiyat devingen, evrensel bir edebiyattır.). Schlegel, “universal” kavramıyla hem biçim hem de konuyu kastetmektedir. Romantik edebiyat hem üslup ve türleri birleştirecek, hem de en yüksek sanat sisteminden en basit iç çekişe kadar her türlü konuyu işleyebilecektir. Schlegel, klasiklerin edebiyatıyla kendilerininkini karşılaştırırken şöyle der: Eskilerin şiiri, sahip olmanın şiiriydi, bizimki özlemin şiiri. O, şimdiki zamanın zemininde sapasağlam ayakta dururdu, bu ise hatırayla sezgi arasında gelip gidiyor .

Alman Romantizminin üç büyük filozofu vardır: Ahlak idealizimin filozofu Johann Gottlieb Fichte (1762–1814), tabiat filozofu F. Wilhelm Joseph Schelling (1775–1854) ve dini real idealizm filozofu Ernst Daniel Schleiermacher (1768– 1839).

Fichte’nin başlıca eserleri, Grundlage der Gesammten Wissenschaftslehre, System der Sittenlehre, Grundlagen des Gegenwärtigen Zeitalters, Reden an die Deutsche Nation adını taşır. Fichte’nin felsefesine Ich–Philosophie denir çünkü görüşlerini ben ile ben olmayan esasına dayandırır. Fichte, Kant’ın felsefesinden hareket eder, insanın ahlaki varlık oluşundan yola çıkar. Ben’in niteliği, faaliyettir; bu, tanımda teorik iradede de pratik olarak kendini gösterir. Ben’in ilk işi kendini anlatması, kendisi olmayanı ayırt etmesidir. Ben (Tez), fikir, yani tanıyan ve isteyen özne olarak ben olmayanı (Nicht–Ich), yani tabiatı bir tanıma ve isteme nesnesi olarak bilir. Tabiat, özne için bir sınırlama ve engel meydana getirir, ama bunun aşılması gerekir. Bu aşma olayı bir başarıdır, fakat ardından hiçbir şekilde duraklama gelmemeli, yeni bir mücadele başlamalı, aşmalar birbirini ebedi olarak izlemelidir. Kötü denen şey, Fichte’ye göre, işte ulaşılan başarıdan sonraki duraklamadır. Erek, ben ile ben olmayan arasındaki sentez’dir ki, bu da mutlak ben’de yani eksiksiz bilgi ve kusursuz ahlaklılıkta veya sonsuzlukta yer alır. Böylece Fichte, hayatın sonsuz anlamını bir ereği, yani ahlaki özgürlüğü gerçekleştirmek uğruna durmadan çalışmakta bulur. Fichte’nin daha sonraki felsefesinde mutlak ben Tanrı’yla eşanlamlı olarak kullanılmıştır.

Tipik bir romantik düşünür olan Schelling’in felsefesinde Romantizmin bir ilkesi kutupluluk (Polarität) göze çarpar. Beden-ruh, özgürlük-zorunluluk, ideal-gerçek gibi devrin popüler karşıt kavramları Schelling’i bütün varlığıyla sarmıştır: Sistemi, senteze ulaşma çabasının belirtilerini taşır. Schelling tabiatta anorganik yaratıklarda başlayıp canlılarda devam eden ve bilinci olan insanda doruğuna ulaşan bir gelişim görür: Die Natur ist der werdende Geist diyen filozof, tabiatta sürekli bir oluşum görmektedir. Tabiat büyük bir organizmadır ve parçalarının görevi hayat ve bilinç yaratmaktır yani aslında bilinçli ve doğal dünya özdeştir. Tabiatın özü, karşıt güçlerin bir arada etkisidir. Romantik edebiyatı düşünce ve teorik yazılarıyla etkileyenlerden bir başkası da Schelling’in öğrencisi Gotthif Heinrich Schubert’dir. Ansichten von der Nachtseite der Naturwissenschaft (Tabiat Biliminin Gece Yüzü üzerine Görüşler) (1808) adlı eseri çok ünlüdür.

Romantizmin din felsefesinin yaratıcısı Schleiermacher‘e gelince: Başlıca eserleri Reden über Religion an die Gebildeten Unter Ihren Verächtern ve Monologe adını taşıyan filozofun felsefi tutumu, Schelling’inki gibi romantik dünya anlayışı ile belirlenmiştir. Onun da her şeyden önce aradığı, sentezdir ve bir yandan Kant’a, idealizme öte yandan da Spinoza’nın realizmine dayanır. Scheleiermacher’e göre Tanrı, düşüncesiyle varlığın özdeşliğidir, mutlak hakikattir ve eğer öğrenme merakımızın bir anlamı olacaksa ona inanmaya mecburuz. Fakat Tanrı hiçbir zaman kavranamadığı için, bizim öğrenme merakımız da sonsuz bir ereğe yönelmiş edebi bir uğraşmadır. Tanrı yalnız duyguyla kavranabilir; bu dünyanın mutlak temeli olan kuvvete kayıtsız şartsız bağlı olma duygusudur. İnsan kendinin birey olarak bilincine vardığı ölçüde, evrene bağımlı oluşunu hisseder. Schleiermacher’in ahlak öğretisi, estetik bir ton taşır. En yüksek ahlak hedefi, tabiat ile ruhun, gerçek ile idealin son birliğine yani Tanrıya yaklaşmaktır. Bu hedefe yönelen davranışların kanunu, ödevlerdir, harekete geçiren güç ise erdemdir.

Bu dünya görüşü ve bu değerler sistemi içinde gelişen romantik edebiyatın en çok tutulan türü nazımdır. Romantik şiir anlayışının gereği müziğe ve resme bir arada yer veren bu nazım, özellikle sıfatların çağrışım uyandırma niteliklerinden ve kelimelerin tınlama özelliklerinden faydalanmıştır. Çevredeki eşyalar hakkında düşünce ve hayale dalmak, sezgiler, özlem ve rüyalar hakkında düşüncelere ve hayale dalmak, gurup ve şafak vaktine karşı duyulan aşırı hayranlık şiirin başlıca konularıydı. Romantik şairler bu konuları eğretilemelerle, belli işaret ve biçimlerin büyüleyici gücüyle dile getirmişler, zengin mecazlı bir şiir dili yaratmışlardır.

Şiirin yanı sıra bu akımda çok sevilen bir tür de masaldır. Hayal gücüne sonsuz imkanlar sağlayan bu tür, Kunstmärchen (sanatlı, yazarı belli masal) adı altında romantik yazarlar tarafından sık sık ele alınmıştır. Örneğini Wieland’ın ve Goethe’nin masallarından alan romantik masal yazarlarının başında Tieck, Brentano ve E. T. A. Hoffmann gelir. Roman türü de romantikler tarafından çok tutulmuştur. Hikaye, masal, özdeyiş, diyalog, şiir gibi, çeşitli türlere yer veren geniş bir anlatım alanı olarak görülen roman, bu devirde Poesie und Poesie der Poesie (edebiyatın edebiyatı) gözüyle görülmüş ve bu anlamda özel bir ilgi bulmuştur. Schlegel ve Novalis’in öncülüğünü yaptığı özdeyişler de Romantizmin sevilen türlerindendir. Kısalığı, veciz oluşu, içinde taşıdığı bilgeliği dolayısıyla özdeyiş, bir çeşit şifre, derin anlamlı ifade olarak Romantizmin ruhuna elverişli geliyordu.

Romantizm, Almanya’da üniversite şehri Jena’da bir grup genç şair ve düşünürün, kendilerinden önceki kuşağın sanat ve düşünce dünyasına başkaldırmasıyla başlar. Athenäum dergisini kendi eleştirileri için organ olarak kullanıp Aydınlanma’ya, Lessing’e, Wieland’a, Schiller’e ve Kant’a şiddetli çıkışlarda bulundular. Friedrich Schlegel yeni ekolün programını yaptı: Hayal gücüne çekilen setleri yıkmak, edebi türlerin kesin sınırlarla birbirinden ayrılmasını önlemek, hayatı sanat sayesinde şiirselleştirmek, kısacası akla, klasik görüş açısına sığmayan her şeye doğru bakışlarını çevirmek.

Schlegel kardeşler Romantizmin etki alanını genişleten iki önemli şahsiyettir. Friedrich Schlegel (1767–1845), Avrupa edebiyat tarihi konusunda ilk defa takrirler vermiştir. Yunan mitolojisi hakkında incelemeler yayınlamış, felsefi sistemlerin eleştirilerini yapmıştır. Keza eski Hintçeyle, Sanskritçe ile ilk ilgilenen odur. Kardeşi Wilhelm Schlegel de Shakespeare’i Almancaya çevirmiş ve Alman fikir ve sanat hayatı hakkında Fransız Edebiyatçı Madam de Stäel’e bilgi vermiştir. Böylece Alman edebiyatının Avrupa’ya tanıtılmasında büyük payı olmuştur.

Çocuklar ve Edebiyat

Çocuk edebiyatı, daha çok 2-14 yaşları arasındaki çocukların gereksinimlerini karşılayan edebiyat alanı; çocuk yazınıdır.

Çocuk edebiyatı deyimi, çocukluk döneminde bulunanların duygu, düşünce ve düşlerine yönelik sözlü ve yazılı bütün yapıtları kapsıyor. Masallar, öyküler, romanlar, anılar, yaşamöyküleri, gezi yazıları, şiirler, fen ve doğa olaylarını anlatan yazılar ve benzerleri çocuk edebiyatı kapsamına giriyor. Bu yapıtların da yetişkinler için hazırlanan yapıtlar gibi nitelikli ve etkili olmaları gerekiyor. Bu nedenle çocuk edebiyatı, “usta yazarların özellikle çocuklar için yazdıkları ve üstün sanatsal nitelikler taşıyan yapıtlara verilen genel ad” diye de tanımlanabiliyor. Yetişkinler için yazılmış olan edebiyat yapıtlarının çocukların duygu, düşünce ve düşlerine her zaman uygun düşmeyeceği açık seçik ortada iken çocuklara özgü bir edebiyatın düşünülemeyeceği görüşünü savunanlar olmuştur. Ancak son zamanlarda çocuk edebiyatının hem nitelik hem de nicelik açısından değerli çok sayıda yapıta kavuşmuş olması, bu edebiyat türünün varlığının en somut kanıtıdır. Ne ki şimdi de yayımlanan onca kitap arasından değişik yaşlardaki çocuklara yararlı olacak nitelikli yapıtların seçimi sorunu doğmuştur.

ÇOCUKLARIN EDEBİYAT YAPITLARINA GEREKSİNİM DUYMA NEDENLERİ

Leland JACOB

1. Edebiyat, hoş vakit geçirtiyor, eğlendiriyor. Bu nedenle radyonun, sinemanın, televizyonun, (bilgisayarın) yanında elbette okumaya da yer ayrılması gerekiyor. Eğer çocuğa okulda okumayı sevme, okumaktan yalnızca okumak için zevk alma öğretilmezse onun, iyi yurttaş olma fırsatlarından birini kaçırmış olmasına yol açılıyor. Bu nedenle edebiyata bir hoş vakit geçirme aracı olarak öğretim programında yer verilmesi düşünülebilir.

2. Edebiyat insana canlılık veriyor; insanın yaşama sevincini ve gücünü artırıyor. Kimi zaman edebiyat bizi, yaşamın çok önemli ve üzücü durumlarından uzaklaştırıyor. Güzel bir düzyazı ya da şiir okumanın kazandırdığı yaşantılarla insan, kısa sürede tasalarından kurtulma olanağı buluyor ve bu tasaların karşısına daha güçlü, daha dinlenmiş olarak çıkmanın yollarını öğreniyor. Okulda bu tür yaşantılar edinmek için fırsat verilmediğinde çocuklar, insanın duygu ve düşüncelerini canlandırıp güçlendirmede edebiyatın bu şaşırtıcı, olağanüstü değerini öğrenmekten yoksun kalmış oluyorlar. Edebiyatın kişiye ruhsal canlılık kazandırma konusundaki hizmeti bu kadar da değildir. Okuduğumuz ve zamanla adını bile unuttuğumuz değerli kitaplarla yeniden karşılaştığımızda, çok eski bir dostla buluşmanın derin hazzını duyuyoruz.

3. Edebiyat, yaşamı keşfetmemize yardım ediyor. Yaşamı, yaşama yollarını öğrenmek için çocukların edebi yapıtlara gereksinimleri vardır. Başka kişilerin ilginç yaşantılarını, radyo, televizyon, sinema da içinde olmak üzere, başka hiçbir araç, bize bir edebiyat yapıtı kadar etkili bir biçimde sunamıyor. İyi bir yazar, yaşamın gerçeklerini iyi gözlemliyor; genç okuyucu ile şu ya da bu biçimde yakın bir ilişki kuruyor. Yazar, yapıtındaki kahramanların yaşayışlarını, alışkanlıklarını, törelerini, duygu ve düşüncelerini tüm ayrıntılarıyla yansıtıyor. Kimi yaşantılar vardır ki bunlar edebiyat yapıtlarının okunmasıyla kazanılıyor. Bu nedenle çocuklar, hayatı keşfetmek için edebiyata muhtaçtırlar.

4. Edebiyat bir rehberdir. Kimi edebiyat ürünleri, kişinin kendisini tanıyarak davranışlarını değiştirme olanağı hazırladığı için bir rehberlik hizmeti de veriyor. İyi bir okur olan herkesin yaşamında bu nitelikte en az bir kitap vardır.

5. Edebiyat, kişiyi yaratıcı etkinliklere özendiriyor. Edebiyat, çocukların başka alanlardaki yaratıcı etkinliklere geçmeleri için bir sıçrama tahtası görevi yapıyor. Başka sanatlarla ilişkili zengin bir program eşliğinde yaratıcılığa yönelten okuma etkinlikleri sayesinde bir sanat, başka bir sanatı desteklemiş oluyor. Okuma, çocuğu resim çizmeye ve dramatik sanatlar alanında ritmik yorumlar yapmaya özendiriyor. Bu alandaki zengin yaşantılar, yaşamın öbür yaratıcı alanlarında da kişiliği zenginleştiriyor.

6. Edebiyat, dilin gelişmesini ve güzelleşmesini sağlıyor. Çocuklar, kendi dillerini geliştirmek için edebiyat yapıtlarına gereksinim duyuyorlar. Edebiyat, güzel bir dil demektir. Çocukların anadillerinin güzelliklerini en iyi biçimde öğrenmeleri, o dilde yazılmış nitelikli yapıtları okumalarına bağlıdır ve bunu istemeyecek kimse bulunamaz.

(Çeviren: A. Ferhan OĞUZKAN. Çocuk Edebiyatı, 1979). (Özetledim).