Dinsel Terapiler, Transandantal Meditasyon, Hare Krişna Hareketi

Dinsel terapiler, transandantal meditasyon, Hare Krişna hareketi, hare krishna nedir nasıl yapılır?

Kimi terapilerde dinsel ve mistik öğelerin çok belirgin olduğu görülmektedir. Aslında Katolik Kilisesi gibi bazı dinsel örgütler ruhsal bozukluklara yardım için örgütlenmişlerdir. Katolik Kilisesi’nin ruhsal bakım gibi bir anlam taşıyan apayrı bir örgütü vardır. Önceki papalardan biri dinsel kariyerini bu bakım örgütünde yapmış olan birisiydi. Bu örgütler bir çeşit psikoterapiyi başarıyla uygulamaktadır. Ancak bizim dinsel esinimli derken kastımız bunlar değildir. Burada dinsel derken, belirli bir dinin öğretilerinden hareket eden yaklaşımları değil, dinsel edimlere egemen olan ruhani, mistik ruh hallerini kastediyoruz. Bunlar temelde duygulanım denetimine dayalı terapiler olarak kabul edilmelidir. Kendini gerçekleştirme kavramına dayalıdır. Terapistin mistik ve karizmatik özellikleri vardır ve telkin yetisi çok yüksektir. Kullanılan teknikler temel olarak meditasyon için kullanılan tekniklere çok benzer, hatta aynıdır. Dünya görüşleri oryantalist tiptedir. Bununla genel olarak Batılı insanların ve özellikle de Batı tipindeki aydınların Doğu kültürü ve antik kültür karşısındaki tutumlarına egemen olan ve gittikçe de daha egemen hale gelen duygusal anlayışı anlatmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda düşüncelerimizi de belirtmek isteriz.

meditasyon

19. ve 20. yüzyılın teknolojik atılımları sırasında, bu atılımları izleyecek, kavrayacak, kullanacak ve bunlardan etkilenecek olanların insan varlıkları olduğu hep unutulmuş, gözden kaçırılmış ya da özellikle önem verilmemiş bir noktadır. Oysa bu sırada insan çevresine gittikçe yabancı hale gelmekte, olayları ve sonuçlarını kavrayabilmesi gittikçe zorlaşmakta ve sonuçta kendini tam anlayamadığı ve kavrayamadığı bir dolu olaylar ve çoğu zaman insanın biyolojik varlığı için tehlikeli olabilecek süreçler karşısında bulmaktadır. Bu durumda insanın kendini yeniden bir “cangıl” içindeymiş gibi bulduğu bir gerçektir ve nasıl bir cangıl içinde birey her yerden fırlayabilecek tehlikeler karşısında sürekli tetikte olmak zorundaysa, şimdi de aynı durumdadır. Bu yüzden de sürekli bir gerginlik ve huzursuzluk içindedir. Bundan onu kurtarıp, rahatlamasını sağlayacak olan inançlar da çok maddeci hale gelmiş dünyamızda son derecede zayıflamıştır. Bu gerilim ve inanç eksikliğine ek olarak, Batı, Doğu üstündeki üstünlük ve egemenliğini gittikçe terk etmekte, zaman zaman Doğu’nun gücü karşısında çaresiz kalmakta ve yenilgiyi yaşamaktadır. Bu yenilgisinin nedeninin Doğu’nun esrarına nüfuz edemediği gizemli uygarlığının sonucuna bağlı olduğu kanısı, yine 19. yüzyıl sonlarından başlayarak güç kazanmıştır. İşte bu noktada Batı sömürgeciliği, Doğu’nun o zamana kadar sömürerek semirdiği doğal kaynakları ve servetinden başka, bu vehmedilen insansal güç kaynaklarını da alıp güçlenmek tutkusuna düşmüştür. Bunun sonucu olarak bir oryantalizm (şarkiyatçılık) doğmuştur. Buda, Konfüçyüs, Tao, Brahma, Zen ve aynı zamanda Sufilik, Mevlana, Dürzilik, öte yandan Eski Mezopotamya ve Mısır inançlarında, Batı’nın ele geçirmek istediği gizemli bir güç bulunduğu sanısı gittikçe güçlenmektedir. Özellikle bu akımları, karşısında hayranlık duyacak kadar tanıyan, ama aslını kavrayamayacak kadar bilgisiz olan kesimler, yarı aydın ve az aydın olanlar bu sanının en güçlü olduğu katmanlardır. Bu akımlar önce Hıristiyan inancının kovduğu pagan kültürünün de bu tür manevi bir güç olduğu inancına sarılmış, eski Germen ve Kelt tanrılarına, onların inanç ve kültürlerine yönelmiş, alşemi, tarot gibi fallar kadar büyücülük ve cadılık da itibar kazanmış, daha sonra judo, tekvando, kungfu gibi Uzakdoğu dövüş sanatlarından medet umulmuş, bir yandan da bugünkü satanizmin temelleri atılmış, en sonunda da gerçek Doğu kültürü ürünü inanç sistemlerine gelinmiştir. Çin’in yükselen yıldızından sonra ABD’nin Vietnam yenilgisi ve şimdi de Afganistan batağındaki çaresizliği de hepsine tuz biber ekerek bu eğilimleri güçlendirmiştir. İşte böylece birçok Doğu meditasyon sistemi de psikoterapileri derinden etkilemektedir. Bunların birkaç örneğini de burada kısaca verelim.

Transandantal Meditasyon

Transandantal meditasyon ya da kısaltılmış adıyla TM, Batılı kişilerin kullanımı için oluşturulmuş standardize bir Doğu meditasyon tipidir. Transandantal sözü Türkçemizde “aşkın” olarak ifade edilebilecek bir kavramdır ve insanın kendisini, kendi varoluşunu aşması, daha ileri ve yüce duygu ve düşüncelere, daha yüksek düzeyde bir varoluşa ulaşması anlamına gelmektedir. Bu sistem Maharişi Maheş Yogi tarafından 50’li yılların sonlarına doğru geliştirilmiştir. Kendisi Hindistan’da Allahabat Üniversitesi’nde fizik eğitimi görüp akademik dereceler de aldıktan sonra, ileri bir Hint swamisi (bilge önder) ile uzun yıllar yoga çalışmış ve 1955 yılında basitleştirilmiş yoga ilke ve yöntemlerinden ibaret olan öğretisini yaymaya başlamıştır. Çok da başarılı bir örgütçü de olan Maharişi ilk yetiştirdiği öğrencileriyle hemen International Meditation Society (IMS) adını verdiği bir örgüt kurmuş ve 1958’de bunu uluslararası bir harekete dönüştürmüştür. Tekniğin öğrenimi oldukça kolaydır. Dört günde toplam dört dersle kolayca edinilir. Buna ek olarak öğrencilere Hindu metafizik öğretisinin prana (evrensel enerji) ve brahma (bütün yaradılışın indirgenemeyen esası) kavramlarının öğretildiği dersler vardır. İlk dört dersten sonra öğrenci bol meyveler, çiçekler ve şarkılarla tekris edilir ve sessiz meditasyon için bir mantra içine girer. Mantra tutulacak olan özel yoldur ve her öğrenci için özel seçilir. Genellikle 16 mantra kullanılır. Bu öğrencinin her gün iki kez 20’şer dakika, gözleri kapalı olarak sakin bir şekilde oturup söyleyeceği sakinleştirici birtakım söz dizeleridir. Bu mantraların her birinin ayrı özellikleri olduğu, kaygıyı azaltan, tansiyonu indiren, oksijen alımını azaltan, metabolizmayı düşüren ayrı ayrı mantralar olduğu söylenmektedir. Bu sırada tam aşkın yaşantılar, örneğin yerden yükselme duygusu, uçma duygusu, bilinmeyen kimi ülkelere geziler gibi yaşantılar olabilir. Bugün Batı dünyasının dört bir yerinde, bu arada yurdumuzda da IMS şubeleri açılmıştır. Artık özgün bir markadır. Hareket Batı’nın doğası ve tarihi gereği hiç kavrayamadığı Doğu bilgeliğinin ticari meta haline gelmiş şeklidir.

Hare Krişna Hareketi (Hare Krishna)

hare krishna 2 hare krishna

Bu yöntemin öğreti ve denetimi amacıyla kurulmuş, Krişna öğretisiyle çalışıp bunu yaymaya çalışan ISKOON (The International Society for Krishna Conciousness) adlı dernek ya da şirket bir merkezler zinciridir. Aşram adı verilen bu merkezlerde, Hinduların kutsal yazıları olan Vedalar okunur ve incelenir. Bu hareket içindeki yaşam biçimi kurucusu sayılan Bhaktivedanta Bhappupadha’nın düşüncelerine dayanmaktadır. Yaydığı ilkeler mutlak perhizkâr bir yaşam biçimidir. Başta kimi Veda inançlarının kabulü gerekir. Bu inançlar herkesin kendi dışında bir ruhu olduğu düşüncesi, ölümsüz olan bir üstün kişiliğin, yani Krişna’nın varlığına ve her insanın ona hizmet etmek zorunda olduğuna ve bu hizmetle mutlu olacağına inanç gibi inançlardır. Evlilik dışında her türlü cinsel etkinlik yasaktır. Krişna’ya sunulmadan hiçbir şey yenmez. Krişna’nın adının her gün en az 27000 kez zikredilmesi gerekmektedir. Böylece sürekli bir vecd haline girilir. Bu akım hakkında pek çok polis ve adliye kovuşturması açılmıştır. Bu akım mensuplarında dışarıdan görünüşü ürkütücü olan bir dinginlik vardır. Kişiliği yok edici bir akım olduğu ileri sürülmektedir. Yöneticilerine muazzam servetler sağlamıştır. Bu yüzden kendisine benzeyen daha birçok akımın türemesini sağlamıştır. Avrupa’nın her yerinde sokaklarda görülürler. Krişna adını zikrederek dilenmektedirler.

Kore kökenli Moon, Arica ve Reiki gibi tarikatlar da türemiştir. Kendileri hiçbir zaman psikoterapi adını kullanmasa da, bu akımlar psikoterapi biçimleri içinde sayılmaktadır. Bu yüzden kimi terapi gruplarını da etkilemektedir. Bu akımlar toplumlarda psikoterapi ile rekabet etmektedir ve zaman içinde ibre de bu akımlardan yana kaymaktadır. Tarihsel-sosyal evrimde, ileride ters bir noktaya düşmemek için, bütün grup terapilerinin terapi bazından uzaklaşmamaları şarttır.

Psikodrama Eğitimi ve Tarihçesi

Psikodrama eğitimi nedir? Psikodramanın tarihçesi, sosyometriden farkları, Türkiye’de psikodrama ve psikodrama örnekleri hakkında.

Yurdumuzda uluslararası sahneye çıkabilecek ölçüde sistemik bir eğitim süreci sağlayan, ayrıca örgütlenmiş ve kurumlaşmış da olan ilk psikoterapi sistemi olduğu ve “grup terapisi” deyimini de ilk kullanan psikoterapi okulu olduğu için ayrı bir önem verilmesi gereken bu akımın kurucu ve sistemleştiricisi Jacob Levi Moreno’dur. İspanya’dan Osmanlı Devleti’ne getirilmiş Yahudiler olan Sefarad’lardan bir ailenin oğlu olan Moreno, rivayete göre ailesi Romanya’ya göç ederken gemide doğmuş, ailenin Romanya’dan Avusturya’ya geçmesi nedeniyle Viyana’da büyümüş ve 1917’de Viyana Tıp Fakültesi’ni bitirmiştir. Tiyatroyla da yakından ilgilenmiş olan Moreno, psikiyatri dalında uzman olmuş, kişinin yaşamda üstlenmiş olduğu rollerin kendi kişiliğinin ve semptomlarının oluşmasında ne denli etkili olduğunu da gözlemleriyle saptayarak, bunu bir terapi biçimi olarak şekillendirmiştir. Kendi anlatımına göre, ilk psikodrama seansı 1 Nisan 1921’de Viyana’da olmuştur. Oluşturduğu yönteme tam olarak “psikodrama, sosyometri ve grup terapisi yöntemi” adı verilir. 1925 yılında ABD’ye göç eden Moreno orada bu yöntemi geliştirmiştir.

psikodrama eğitimi

Sosyometri, grupların ve içlerindeki etkileşimin görülmesi, ölçülmesi ve gösterilebilmesi amacı taşıyan bir yöntemdir. Bu yöntem psikodramadan daha eskidir ve Moreno’nun 1. Büyük Savaş sırasında olan gözlemlerine bağlıdır. Moreno savaş sırasında Viyana yakınında Mittendorf’ta bulunan mülteci kampının yöneticisi olarak görevliydi. Kampta bağcılıkla uğraşan İtalyan asıllılar bulunuyordu ve kampın daha işlevli olarak yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Bunu sadece vereceği emirlerle değil de, mültecilerin istek ve işlevine uygun bir şekilde örgütlemek isteyince, onların iş ve birlikte yaşam için kendi gruplarını oluşturmalarını benimsemişti. Böylece sosyometrinin ilkeleri ortaya çıkmaya başladı. Yöntem, özetle, insanların üzerlerine alacakları roller için amaçlarına uygun farklı gruplar oluşturdukları kuralına dayanır. Grubun alacağı biçim şekillenebilirse, bu seçimler gerçeğe uygun hale gelir.

Bu deneyimin ardından Moreno 1922-1925 yılları arasında Viyana’da Maiseder Sokağı’nda bir doğaçlama tiyatroda rol kuramını geliştirdi. İlk grup terapisi hastaları yakındaki genelevde çalışan kadınlardı. Bunda grubun her üyesinin diğer üyeler için bir terapötik ajan olarak etkin olduğu görüldü. Grubun terapötik niteliği de grup liderinden değil, grup bireylerinin karşılıklı etkileşiminden kaynaklanıyordu. Moreno Viyana’dan Amerika’ya göç edince orada çok daha geniş olanaklar buldu, birçok psikanalistle yakın ilişkiler kurdu ve saygınlık kazandı. Orada yayımlanan ilk kitabı Who Shall Survive’ın (Kim Yaşamda Kalacak) önsözünü Amerika’nın ünlü psikanalistlerinden William Alanson White yazmıştır. Gene onun yardımıyla Beacon’da bir psikodrama merkezi ve tiyatrosu da kurulmuştur.

Kurama göre insan kozmik, sosyal ve tekil bir kişidir. Bu üçlem psikodramadaki üç felsefi temele de götürür. Bunlar da yaratış, sosyometri ve psikodramadır. Bunlardan ilki anlaşılması en zor olandır. Buna göre kişinin içinde bulunan Tanrı en yüce yaratıcıdır. Kişi ve toplum üzerindeki araştırmalarında Moreno kendiliğinden yaratan bir Tanrı, insanın içindeki Tanrı düşüncesini geliştirmiştir. Bu düşünce, bir Yahudi teologu olan Martin Buber ile ortaktır. Buber’in düşüncesi “evrensel ilişki”nin kaynağı olarak Tanrı kavramını görür. Moreno da buna “Tanrının duygusal yayılımı” kavramını ekler. Her ikisi de bizlerin yaratıcılığı Tanrı ile paylaştığımızı ileri sürer. “Tanrının insanı kendi suretinde yarattığını” düşünen insan için evrenin merkezi kendisidir. Birlikte yaşadığımız, sevdiğimiz ya da öfke duyduğumuz, düşman ya da dost olduğumuz, hiç dikkate almadığımız ya da kendimize önder ve model olarak aldığımız kimseler, komşularımız ve iş arkadaşlarımız hep bizim tarafımızdan seçilirler. Biz hep birlikte “ortak yaratıcılar” dünyasında yaşamaktayız. Her birimiz öbürlerini etkilemekte ve öbürlerinden etkilenmektedir. İnançlarımız tümüyle özgürdür, yaratma gücümüz vardır ve bizler sınırsızız. Ama bu bizim diğerlerini hesaba katmadan, öbür kimselerin istençlerini saymaksızın yaratabileceğimiz anlamına gelmez. Yaratıcılığımızı diğer insanların yaratıcılıkları sınırlar. Bu sınırlarımızı ve yaratıcılığımızın boyutlarını, yarattığımızda hemen görebiliriz. Bu da bizi bilerek ve sonuçlarını görerek yaratmaya götürür.

Yaratma sonucu yüklenilen sorumluluk birçokları için çok ürkütücüdür. Bu yüzden de edilgin ve kabul edici rollere çekilerek, buyurucu ve yönetici figürlerin gücüne sığınmayı yeğlerler. Özgürlükten kaçışı Fromm da psikanalizle göstermiştir. Moreno’ya göre kendiliğindenlik (spontanlık) ve yaratıcılık psikolojinin en önemli sorunudur. Yaşam serüveni içinde başarılı olmak, spontan olmamıza sıkıca bağlıdır. Bu ve yaratıcılık, bizim yaşama ve yaşam koşullarına en uygun yol ve davranışları seçebilmemizi sağlar. Uygunluk, belirli durum ve koşullarda etkileşim için yeterlik ve ustalıkta tutulan ölçüdür. Spontanlık bir harekete, girişime hazır olmayı, yaratıcılık da tepki vermeyi anlatır. Bu ikisinin birlikte kullanımı bizim kendi kültürel hamurumuzu ortaya çıkarır. Kültürel hamur toplumun bize sağladığı ilişkiler ve yollardır. Bunlar kültürümüzün normlarını ve yürüdüğü yolları oluşturur ve bu biçimlendirici tarzlar, gelecek kuşaklara iletebilmeyi sağlar.

Sosyometri, psikodrama tedavisinin ikinci felsefi temelidir. Bu, sözcük olarak toplum içindeki grup oluşumunun ölçülmesi sistemi demektir. İnsan sosyal bir varlık olarak görülür. Bu varlık kendi kimliğini çevresindeki bireylerle etkileşerek geliştirir. Geniş toplumun bütünü bireyler ve onların kendi yaşamlarındaki gerçek kişilerden oluşan birimlerden meydana gelmiştir. Bu küçük birime bir “sosyal atom” adı verilir. Bu sosyal atom, kişinin psikolojik yaşantısı ile bağlantılı olan geçmiş ve gelecekteki gerçek ya da düş ürünü bütün belirgin figürlerin bir kompleksidir. Doğumundan itibaren her bireyin çevresinde bir dizi ilişki, baba, anne, erkek ve kız kardeşler, sevilenler ve karşıtlar, öğrenenler, öğretenler bulunur. Bir çocuk ailesinden topluma doğru geçtikçe, bu sosyal atomun hacmi genişler ve yaşlanmaya başlayıp ölüme doğru ilerledikçe de daralır. Bu bakımdan sosyal atom, dinamik bir yapıya sahiptir. Hepimizin kendi sosyal atomumuzda bulunan diğer kişi ve figürlere karşı belli duygularımız vardır. Kimi kişiler bizi çeker, kimi karşı çıkar ve bizi engeller, kimilerine karşıysa duygularımız yansız sayılabilir. Kişiler arasındaki duyguların yoğunluk ve uzunluğuna tele adı verilir. Bu Grekçede “uzaktan” demektir. Böylece her sosyal atom yalnızca bireylerden değil, bireyler arasındaki sonsuz sayıda tele ilişki demetlerinden de oluşmaktadır. Bu teleler çevremizle bizim aramızdaki sosyal duygu bağlarının en küçük birimi olur. Gerçekte kişiler arasındaki görünmeyen bu iletişim, daha geniş sosyal grupların oluşumunda esas olandır. Sosyometride kişiler arasındaki sosyal atomları oluşturmak üzere olan seçim yolları görünür ve hatta ölçülür hale getirilir. Bunda hiçbir ahlak ön yargısına yer verilmez ve yorum yapılmaz. Ancak bunlar yorumda kullanılır. Terapi grubunda da bu etkileşimler bilinir hale gelince, psikodrama yoluyla bunların yaşama etkileri incelenir, aktarım ve karşı aktarım modelleri ortaya çıkarılır, etkileri düzeltilmeye ya da değiştirilmeye çalışılır. Böylece her grup üyesi kendi spontanlığına ve yaratıcılığına odaklanabilir.

Psikodrama ise yönteme adını veren ve asıl ilgi uyandıran, terapi olarak da en fazla işe yarayan araçtır. Moreno buna “gerçeğin psikodramatik yöntemlerle keşfi” demiştir. Bunun ortaya atılışının temelinde rol kuramı yatar. Büyük tiyatro yazarlarının da belirttiği gibi, yaşam gerçekte büyük bir sahnedir ve her birey kendi rolünü oynamaktadır. Bu rollerin seçimi ve oynamamız sırasında hiç özgür olmayabiliriz ve çoğu zaman spontan ve yaratıcı da değilizdir. Birçok rol kişiye kendi istenç ve seçimi olmadan verilir. Kişi bu rolü oynamayı öğrenir, başkaları onu o rolle kabul ederler ve o oynamaya zorlanır. Örneğin anne-babanın çocuğu, dede ve ninenin torunu, okulun öğrencisi, arkadaşların arkadaşı olmak rolleri kendi istencimiz olmadan verilmiş olan rollerdir. Biz bu rolleri bir evlat gibi, bir torun gibi, bir öğrenci gibi, bir arkadaş gibi oynamaya mecburuzdur. Toplumumuz bizi o rolü oynayışımıza göre değerlendirir. Biz kendimiz de kendimize karşı aynı değerlendirme ölçütlerini kullanır, kendimize eleştirel gözle bakarız. Dahası kendi düşünce ve düşlerimizi, kendi iç dünyamızı da rol gibi ele aldığımız sık olur. Kendi düş ya da düşüncemizi saçma bulabilir, iç dünyamızdaki rüzgâr ya da fırtınalardan yakınabiliriz. Oysa bunların hepsi kendi bütünlüğümüzün, kendi varlığımızın yapıtaşları ve ürünleridir. Psikodrama sahnesinde kişinin kendi yaşam sahnelerini yeniden oluşturması istenir. Kendi sorunu ve koşullarını kurgulamakta olan grup üyesi ya da hastaya “protagonist” denir. Bu sözcük “için ve lehine işlev gören” gibi bir anlam taşır. Oyunda o kişi için önem taşıyan kişilerin rollerini oynayacak grup üyeleri ise “yardımcı ben” olurlar. Seansta terapist yönetici, yani rejisör ve yapımcıdır. Psikodrama bir grup terapisi yöntemidir. Psikodrama grubunda üyeler, kendilerine protagonist tarafından verilecek rolleri nazlanmadan kabul etmek için taahhütte bulunmuşlardır. Roller o üyeye protagonist tarafından verilir. Rol için görevlendirdiği üyeye protagonist, ellerini onun omuzlarına ya da sırtına dayayarak o rolü geçirir, yani bir yandan o yabancı kişiyi hissetmeye çalışırken kendisini de o üyenin hissetmesi için çalışır. Bir kimse örneğin, yıllar önce ölmüş olan babaannesinin kendi sosyal atomunda oynadığı rolün canlandırılmasını isterse, bu söz konusu babaanne gerçek babaanne değil onun o protagonistin belleğinde, içinde kalan imajı, projeksiyonudur. Dolayısıyla dokunmakla o projeksiyonun kendisinde meydana getirdiği gerilimi, sıcaklığı ya da soğukluğu hissettirir ve aynı zamanda o rolü oynayacak kişiyi de şimdiki haliyle hisseder. Hisseder ki, o rol aslında kendi içindedir ve o oyuncu da bir robot ya da eşya değil, canlı ve hisseden biridir. Ve bu rol tanıtımı sırasında “ben” diye konuşulur. “Ben protagonistin ölmüş olan babaannesiyim” denir. Rolü üstlenen üye de “ben” diye konuşacaktır. Sonra da eğer protagonist yardımcı benin, yani grup arkadaşının o rolü yeterince duyarak oynamadığını düşünürse, o üyeyi yana çekip kendisi o rolü oynaması gerektiği gibi oynayarak gösterir. Bu sırada kendisi de o role girmiş ve o kişiyi hissetmiş olur. Sonra gene çekilerek rolü arkadaşına bırakır. Bu yer değiştirmeler, protagonist rolden tatmin oluncaya kadar devam eder. Böylece oyun oynandıktan sonra, protagonist o role tekrar girecek ve o kayıp kişiyi yeniden yaşayacaktır. O anda olay ve durumu hissetmenin pozisyonundan bir kez daha yaşayıp kendi duygu ve tepkilerini inceler. Oyun kurgulanışında yalnızca kişiler değil, somut nesneler, mekân ve yerler, diğer canlılar, ya da iş, meslek, sınav, şu ya da bu bilim dalı, çeşitli görevler, vatan, toplum, görev, namus, yaşam, ölüm gibi soyut kavramlar da ele alınıp canlandırılır. Bunlar da kişilerce canlandırılıp somut olarak kişileşir.

Olgunun sahnelenmesi bittikten sonra, rol almış olan kimseler teker teker rollerindeyken neler yaşamış olduklarını bildirir. Buna “rol geri bildirimi” denir. Bunda en küçük bir bilgiççe yorum yapılmaz. Söz konusu olan sadece yaşantının bildirilmesidir. Daha sonra grup üyeleri kendi yaşamlarında benzeri olay ve durumlar ya da oyun ve rollerden birinin kendilerine çağrıştırdıklarından söz edeceklerdir. Buna da “paylaşım” denir. Bu son anda, grup artık yöntemin özelliklerinden çıkmış, normal bir terapötik grup gibi çalışmaktadır. Paylaşımla grup üyeleri kendi terapi sorumluluklarını da yerine getirmiş olur.

Psikodramada sağaltımı sağlayan, yani terapötik olarak etkin olan faktörler arasında önemli bir kavram da “katarsis” dediğimiz olgudur. Helence boşalım ya da akıntı gibi bir anlam taşıyan “kathar” sözünden türetilmiş olan bu sözcük, bütün psikoterapi türleri için söz konusu olan ve kişinin içindekileri boşaltması suretiyle iyileşme sağlayan faktördür. Psikodramada katarsis üç türlü olmaktadır. Bunlardan biri estetik katarsistir. Kendi içinde harmonik bir bütünlüğe ulaşmayı ifade eder. İkincisi aktörsel katarsistir. Bu da eyleme koyarak boşalmayı anlatmaktadır. Üçüncü katarsis yolu ise, seyirle katarsis adını alır. Bu da bütün gösteri sanatlarında olan şeydir.

Psikodramanın bütününde söz konusu olan ilke “şimdi ve burada” ilkesidir. Bu ilke protagonistin şu anda çözmeye çalıştığı düğümlenmenin geçmiş zamanda, çok eski günlerde ya da gelecek zamanda olmasının, gerçek bir olgu mu yoksa bir fantezi mi olduğunun önem taşımadığı, şu anda içinde bulunduğu, kaygılandığı ya da yakındığı şey olduğu ve bu grubun içindeki çeşitli esinlenmeler ve etkilenmelerden ötürü daha özgün bir anlam ve içerik kazandığı ilkesidir. Bu sayede grup terapötik, sağaltıcı bir güç kazanmaktadır. Psikodrama için kullanılan özgün deyimlerin en önemlilerinden biri de abartılmış gerçeklik (surplus reality) kavramıdır. Psikodrama, gerçeği olduğu gibi yansıtmaz, onu bir merceğin altında gibi ele alır. Dolayısıyla gerçek, tıpkı bir mercekle, bir büyüteçle bakılır gibi büyütülmüş, abartılmış olarak ortaya çıkacaktır. Bu abartma sayesinde, günlük yaşamda gözden kaçan, dikkati çekmeyen, ama o durumun oluşmasında etkin olmuş birçok küçük ayrıntı görülebilir hale gelir. Bir kavram da “eşleme” kavramıdır. Bu, grup üyelerinden birinin protagonistin arkasına geçerek ve ona eliyle dokunarak onun bir eşi, ikiziymiş gibi davranması ve gene “ben” diye konuşarak bir şey söylemesi, protagonist adına bir düşünceyi ya da bir sözü dışarı vurmasıdır. Bununla protagonistin hissetmekle birlikte, düşünmediği ya da cesaret edemediği bir duruma dikkatini yoğunlaştırmak sağlanır. Protagonist bu söyleneni kabul ya da reddedebilir. Bir başka ve etkili teknik de, bir olgunun temsili sırasında protagonistin başını yana çevirerek o anda içinden geçenleri söylemesi, iç konuşma yapmasıdır. Bu serbest çağrışım gibidir. Ancak burada çağrışım olay yeniden kurgulanırken olmaktadır. Psikodrama protagonistin yaşam olgularını gözden geçirip yeniden yapılandırmasına olanak sağlamakta, bütün grup üyelerinde de paylaşımı mümkün hale getirmektedir.

El Sıkışma Adabı, Tokalaşma Şekilleri ve Anlamları

El sıkışma adabı, tokalaşma şekilleri ve anlamları, tokalaşmak ve networking üzerine. El sıkışmanın öneminden bahseden birçok makale, hatta kitap okumuş olabilirsiniz. Genellikle nasıl el sıkışmanız gerektiği söylenir. Ben nasıl el sıkışmamanız gerektiğini paylaşarak bilgi vereceğim. Çünkü bu üç olumsuz el sıkışma şekliyle çok sık karşılaşıyorum.

BALIK EL

Sektörel bir fuara katıldığınızı varsayalım. Güzel bir kalabalık var. Mekana girer girmez gözleriniz tanıdıkları arıyor. Derken biriyle göz göze geliyorsunuz. Tebessümle karşılıklı başlarınızı kısa öne eğme hareketiyle selamlaşıyorsunuz. Karşınızdakinin giyimi temiz, şık bir takım elbise, dik duruş, güvenilir bir yüz ifadesi… İlk izlenim için her şey tamam. Derken size yöneliyor ve kendini tanıtarak elini uzatıyor. Siz de uzatıyorsunuz. Ama o da ne! Sanki elini değil çiğ bir balık tutuyorsunuz. Adeta eli avucunuzun içinde öldü ve öylece kaldı.

O hayal kırıklığını eminim yaşamışsınızdır. Size parmak uçlarını uzatan neresinden tutacağınızı bilmediğiniz kemiksiz, yumuşak bir el size uzanır. İlk izlenim ne kadar olumlu olsa da karşınızdaki kişiyle ilk ve tek temasınızın olumsuz olması kalıcı bir hayal kırıklığı yaratabilir.

“Balık El” olarak adlandırılan bu el sıkışma gizli mesajlar içerir:

Burada olmaktan ve sizinle tanışmaktan korkuyorum.

İlgisizim. Siz de buna dahilsiniz.

Güvensizim. Kendime ve çevremdekilere güvenemiyorum.

Siz siz olun Balık El’inizi uzatmayın.

KEMİK KIRAN TOKALAŞMA

El sıkıştığınızda kemiklerinizin neredeyse kıtırdatıldığını hissettiğiniz oldu mu? İçten el sıkışmak daha ilk saniyelerde karşınızdakine pozitif enerji transfer etmenizi sağlar. Ancak eli fazla sıkmak bırakın güveni, bilinçaltında tehlike ve kızgınlık hissine dahi sebep olabilir. Can acıtmamaya özen gösterin. Elinizde bir limon olduğunu düşünün. Çok sıkarsanız ezilir, hiç tutmazsanız düşer.

POLİTİKACI TOKALAŞMASI

Sağ elinizle karşınızdakinin sağ elini sıkarken diğer elinizle onun dirseğinden tutmanıza veya iki elinizle birlikte onun uzattığı eli kapatmanıza “Politikacı Eli” diyorum. Çünkü bu aynı birbirini tanıyan 40 yıllık politikacıların sık sık yaptığı bir tokalaşma şekline benziyor. Ancak ilk tanışma için genellikle samimiyetsiz ve oyuncu algısı yaratabilir.

Bu üç el sıkışma yanlışına düşmeyin. Sizin elinizi bu şekilde tutanlara da önyargılı yaklaşmayın. Belki sadece yanlış öğrendiler ve yapmaya devam ediyorlar.

Networking seminerlerimin birinde “kaç saniye el sıkışmak gerekir” diye bir soru almıştım. O an şaşırmıştım ama aslında çok mantıklı bir soruydu. Networking ve Networking’i oluşturan el sıkışma gibi teknikler maalesef hâlâ okullarda öğretilmeyen önemli bir yaşam bilgisi. Business Networking Akademi çalışmalarıyla Networking teknikleri üniversitelerin müfredatına daha yeni yeni girmeye başlıyor.

El sıkışma sırasında elinizi erken çekmek ya da koyun pazarlığı gibi uzun tutmak da riskli hareketlerdir. El sıkışması genellikle üç ya da dört kez hızlı hızlı aşağı yukarı sallanarak yapılır.

Trump tokalaşma, el sıkışma

DOĞRU EL SIKIŞMA / TOKALAŞMA

Özetle etkili bir el sıkışma için gerekenler şunlardır:

  • Avuç içlerinin birbirine temas ettiği eli kavrayan samimi bir tutuş,
  • En fazla üç ya da dört kez hızlı yukarı aşağı hamle,
  • Bu iki üç saniyelik süreçte göz teması ve tabii ki enerji dolu bir tebessüm gerekir.
  • Tebessüm, özgüven ve mutluluğunuzun karşınızdakine yansımasıdır. Eğer kendinizden emin değilseniz, ne kadar denerseniz deneyin, karşınızdaki hissedecektir. O yüzden doğal olun, yeni biriyle tanışmaktan keyif alın ve bunu yansıtın.

Unutmayın, el sıkışmak duruş ve vücut dilinizin kartvizitidir.

 

Lohusalık Depresyonu ve Lohusalık Psikozu Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

Her on kadından biri, lohusalık depresyonuna girer. Lohusalık depresyonu, loğusalık hüznüne göre daha şiddetlidir ve daha uzun sürer. Lohusalık hüznü doğumdan sonraki ilk haftalarda ortaya çıktığı halde, loğusalık depresyonu doğumdan bir bir buçuk ay kadar sonra gelişir.

Lohusalık depresyonunda annenin bebeğe bakması zorlaşır. Hatta bazen hiç bakamaz. Bazı ağır vakalarda intihar riski bile vardır. Milli futbolcumuz Oktay Derelioğlu’nun ilk eşi, loğusalık döneminde intihar ederek hepimizi mateme boğmuştu.

Genç kuşağın iyi yazarlarından Elif Şafak tarafından kaleme alınan Siyah Süt loğusalık depresyonunu anlatan güzel bir kitaptır. Şafak, bu eserinde kendi yaşadığı loğusalık depresyonunu başarıyla aktarır.

Ailesinde depresyon geçirmiş başka kişiler bulunanlar, kendisi daha önce depresyon geçirmiş olanlar, âdet öncesi gerginliğini şiddetli düzeyde yaşayanlar, küçük yaşta hamile kalanlar, istemeden hamile kalanlar, gebelikte de depresyon geçirenler, loğusalık hüznü geçirenler, bebeği hastalananlar, çevresinde kendisine destek verecek yakınları olmayanlar, evliliklerinde çatışma yaşayanlar, gebelik süresince stresli hadiselere maruz kalanlar loğusalık depresyonuna daha sık girerler.

Lohusalık Depresyonunun Tedavisi

Kullanılan bütün ilaçlar süte geçer. Bu yüzden hekimler, çok mecbur kalmadıkça emziren annelere ilaç vermek istemezler. Öte yandan, bebeği korumak adına loğusalık depresyonunun tedavisiz bırakılması, annenin durumunu iyice kötüleştirerek bebeği de daha fazla tehlikeye atar. Depresyon, annenin çocuğa iyi bakmasına engel olur. Hatta depresyon geçiren anne, bazen bebeğe hiç bakamayacak hale gelir. Loğusalık dönemindeki kadınlardan intihara teşebbüs edenlerin oranı da maalesef pek az değildir.

Süte geçtiği halde bebekte ciddi bir yan tesir oluşturmayan antidepresan ilaçlar vardır. ‘Bebeğin sütle beraber sinir ilacı emmesi’ çoğu kişinin tüylerini ürpertir. Halbuki sinir ilaçlarının diğer ilaçlara göre daha tehlikeli olduğu görüşü tamamıyla bir önyargıdır. Bir sürü sinir ilacı vardır; bunların bazısının yan etkileri çok tehlikelidir, bazısının yan etkileri ise yok denecek kadar azdır. Bazıları bağımlılık yapar, bazıları yapmaz.

Güvenli ilaçların varlığına rağmen, loğusalık depresyonuna giren kişileri ilk etapta ilaçsız tedavi etmeyi tercih ederiz. Bunun yolu da psikoterapidir. Depresyonu çok şiddetli olmayan anneler psikoterapiden epeyce yararlanır ve ilaç kullanmadan düzelirler.

İyice ağır depresyonlarda ise, bilhassa intihar riski olanlarda, anneyi hastaneye yatırmak gerekir. Anneyi bebekten, bebeği anneden ayırmak hiç istemediğimiz bir durum olsa da, ağır depresyonda olan bir loğusa, bebeğine faydadan çok zarar verir. Böyle ağır depresyonlarda elektroşok tedavisi -okuyucular belki şaşıracak ama- en emniyetli yöntemdir. Çünkü elektroşok çok hızlı düzelme sağlar, hastanede yatış süresini oldukça kısaltır. Böylece bebekle anne kısa zamanda birbirine kavuşabilir. Elektroşok uygulananlarda ilaç ihtiyacı da azalacağından, annenin belli saatlerde bebeğini görerek süt vermesi veya sütünü sağarak bebeğine göndermesi mümkündür.

Kadınlık hormonları loğusalık depresyonunun geçmesinde faydalı mıdır? Yapılan araştırmalar, kadınlık hormonlarının genellikle loğusalarda depresyonu düzelttiğini göstermiştir. Ancak hormonların gerek anne gerekse süt üzerindeki olumsuz etkileri, antidepresan ilaçlara göre daha fazladır. Bu yüzden doğum sonrasında hormon tedavisine neredeyse hiç başvurmayız.

Lohusalık Psikozu Nedir?

Loğusalık döneminde görülen ruhsal bozuklukların en ağırı loğusalık psikozu’dur. Psikozda, depresyondan farklı olarak akli denge de bozulur. Yani psikoz hastalarında hezeyan ve halüsinasyonlar ortaya çıkar (gerçek dışı inançlar, kulağa ses gelmesi, hayal görmek gibi…)

Loğusalık psikozuna genellikle depresyon belirtileri de eşlik eder. Şiddetli mutsuzluk, dayanılmaz sıkıntı hali ve uykusuzluk psikozun da belirtileri arasındadır. Ayrıca hezeyan ve halüsinasyonlar da gelişir. Mesela anne, bebek hakkında akla mantığa aykırı görüşler ileri sürülebilir.

Loğusalık psikozuna giren her 20 anneden biri, intihar ederek hayatına son verir, yine 20 anneden biri de bebeğini öldürür. Bu yüzden loğusalık psikozu geçirenler, hiç vakit kaybetmeden mutlaka hastaneye yatırılmalıdır.

Loğusalık psikozu geçiren annelerin hemen hepsi düzelir. Ancak maalesef yarısından fazlasında sonraki dönemlerde de benzer bir hastalık görülür.

Lohusalık depresyonundan korunmak için ne yapılmalıdır?

Pek çok anne adayı elbette bu soruyu soracaktır: Loğusalık depresyonuna hiç girmemek için ne yapmalıyım? Ne gibi tedbirler almalıyım?

Tıbbın bu soruya verdiği en iyi cevap şudur: Gebelik ve loğusalık döneminde annenin vücudunda gerçekleşen bütün değişiklikler nasıl yakından takip ediliyorsa, ruh durumunda ortaya çıkan değişiklikler de takip edilmelidir. Şayet depresyon veya psikoz belirtileri ortaya çıkarsa tedaviye başlanmalıdır. Her üzüntü ve sıkıntı halinin de hastalık olmadığı, genellikle kendiliğinden gelip geçtiği unutulmamalıdır.

Bazı hekimler ‘Loğusalıkta hastalanmaya yatkın olan kadınlara önceden ilaç yazsak faydası olur mu?’ sorusunu sormuş ve bunu denemişlerdir de. Sonuçlar genellikle yüz güldürücüdür. Antidepresan ilaçlar çoğu anneyi depresyona girmekten korur. Ancak yine de peşin peşin ilaç vermemek, annenin psikolojik durumunu yakından gözlemek, ruhsal bir hastalık teşhis edilirse o zaman tedaviye başlamak hekimlerin ekseriyetle tercih ettiği seçenektir.

Manik Depresif (Bipolar Bozukluk) Tedavisi

Manik depresif hastalığın (bipolar bozukluk) tedavisinde iki hedef vardır: Hastalık dönemlerinin tedavisi, Hastalık dönemi düzeldikten sonra tekrarlamaları önlemeye yönelik koruyucu tedavi.

Mani dönemlerinin tedavisinde genellikle şizofreni ilaçları kullanılır. Manide, şizofreni belirtilerinin görülebileceğini yukarıda belirtmiştik. Şizofreni belirtileri görülmese bile, şizofreni ilaçları bu hastalar için de faydalıdır. Şizofreni ilaçlarının özelliği, mani atağı sırasında beyinde fazla miktarda üretilen dopamin hormonunun etkisini azaltmaktır.

Manik atağın ayakta tedavisi çok zordur. Hastanın genellikle hastaneye yatırılması gerekir. İlaç kullanan hasta genellikle 2-4 hafta içinde tam veya tama yakın düzelme gösterir.

Mani atağının çok ağır olduğu veya ilaçlarla düzelmediği durumlarda, halk arasında ‘şok tedavisi’ veya ‘elektroşok tedavisi’ olarak bilinen elektrokonvülsif tedavi (EKT) uygulanır.

Depresyon dönemlerinin tedavisinde antidepresan ilaçlar şüphesiz etkilidir. Ancak antidepresanların en ciddi yan etkilerinden biri maniye yol açmalarıdır. Hele manik depresif hastalıkta bu risk oldukça yüksektir. Bu yüzden manik depresif hastalığın depresyon döneminde antidepresan ilaçlardan mümkün olduğu kadar uzak durulur, ancak çok mecbur kalınırsa bu ilaçlar kişiye reçete edilir. Hastaya ya koruyucu tedaviden kullanılan (aşağıda bahsedilecek olan) ilaçlar verilir (bunlar depresyonun düzelmesini de sağlar) ya ilaçsız tedavi (yani psikoterapi) uygulanır ya da elektroşok tedavisi yapılır. Depresyon ağır değilse, hasta hastaneye yatırılmadan da düzelebilir.

Bipolar bozuklukta (manik depresif hastalık, iki uçlu duygulanım bozukluğu veya bipolar bozukluk diye de anılır) asıl kritik nokta koruyucu tedavidir. Çünkü ataklar geçici tabiattadır, ama tekrarlama riski her zaman vardır.

manik depresif bipolar kadın
Bipolar bozukluğun koruyucu tedavisinde kullanılan ilaçlara ‘duygudurumu düzenleyicileri’ adı verilmektedir. Bu amaçla en çok başvurulan ilaç, 107 elementten biri olan lityumdur. Ama son yıllarda bazı epilepsi (sara) ilaçlarının da (karbamazepin, valproik asit, lamotrijin gibi) manik depresif hastalığın tedavisinde etkili olduğu anlaşılmıştır.

Koruyucu tedaviyle atak sıklığı azaltılır, hasta tekrar mani veya depresyon geçirse bile bunların hafif olması ve kısa sürmesi sağlanır. Bazı hastalar ömürleri boyunca bir daha hiç hastalık atağına yakalanmazlar.

Hasta ömür boyu ilaç kullanmaya mecbur mudur? Böyle bir mecburiyet yoktur. Koruyucu tedavi iki ila beş yıl sürdürülür, hasta bu sırada yeni bir atak geçirmezse ilaç kesilir. Bu süre içinde atak tekrarlanırsa, daha uzun süre ilaç kullanımına devam edilir.

Hastaların küçük bir bölümü, ne yapılırsa yapılsın, sık sık atak yaşarlar. Ancak yeni tedavi yöntemleri bu hastaların acısını hafifletmekte, ümitlerini canlı tutmaktadır.

bipolar bozukluk

Manik Depresif Tedavi Edilmezse Ne Olur?

  1. Mani dönemleri sık sık tekrarlanır. Aşırı para harcama, aşırı riskli iş yatırımları, büyük maddi kayıplar yaşanır. Eğer mani geçiren hasta hemen hastaneye yatırılmazsa, sosyal çevre, taşkın davranışlara şahit olur, kişi tamamen gelip geçici bir hastalık yüzünden itibar kaybına uğrar.
  2. Depresyon dönemleri sık sık tekrarlanır. Bunlar insanın büyük acı çektiği dönemlerdir. Depresyon geçiren kişinin iş verimi düşer, hasta, ailesine karşı sorumluluklarını yeterince yerine getiremez, hatta bazen hiçbir şey yapamaz hale gelir.
  3. Hasta mani döneminde artan cesareti yüzünden, depresyon döneminde ise acısını hafifletmek niyetiyle alkole ve uyuşturucu maddelere yönelebilir. Bu maddelerin kullanımı hastalığın tedavisini iyice zorlaştırır.
  4. Manik depresif hastaların %20’si intihar ederek hayatına son verir. İntihar tehlikesinin en yüksek olduğu durum, manik depresif hastalıktır. Tedavi sadece kişinin acısını hafifletmekle, iş performansını ve sosyal becerilerini yükseltmekle kalmaz, ölüm riskini de azaltır.

Aysel’in Manik Depresif Hikayesi

Aysel 24 yaşında, ailesiyle yaşayan, lise mezunu, kendi halinde, az konuşan, utangaç, mazbut bir genç kızdı. Bir fabrikanın muhasebe bölümünde çalışıyordu.

Bir sabah, işyerinde çalışanlar Aysel’i görünce hayretler içinde kaldılar. Her türlü gösterişten uzak yaşamasıyla tanınan Aysel, o gün minicik bir etek, göğüslerini epeyce belli eden askılı bir bluz, sahneye çıkacak bir şarkıcı havasını uyandıran koyu bir makyajla ortalıkta dolaşıyordu.

Tek değişiklik görünüşünde değildi Aysel’in. O sessiz sakin kız gitmiş; yerine şen şakrak, önüne gelene espri yapan, geveze bir kız gelmişti. Sürekli konuşuyor, hem de yüksek sesle konuşuyordu. İş arkadaşlarına laf yetiştirdiği yetmezmiş gibi, elinde cep telefonu, sürekli birilerini arıyordu. Sabahtan öğlene kadar yaptığı telefon konuşmalarının ücreti, herhalde bir aylık maaşını geçmişti.

Erkeklerle yakınlığı özellikle dikkat çekiyordu. Neredeyse işyerindeki bütün erkeklere açıkça asılıyordu. Müstehcen espriler yapıyordu. Telefonda konuştuğu kişiler de genellikle erkekti. Kendisini ikaz eden arkadaşlarına bağırıp çağırmış, fakat neşesi hızla yerine gelmişti.

İşini her zamankinden hızlı yapıyordu. Çarçabuk biten işinden arta kalan zamanı fabrikanın bölümlerini gezerek geçiriyordu. Üç yüz kişinin çalıştığı fabrikada o gün görüşüp konuşmadığı insan kalmamıştı. Hatta patronun odasına da dalmış, üretimi ve satışları arttırmak için bazı fikirleri olduğunu söylemiş, projelerini peş peşe sıralamıştı. Ortada bir tuhaflık olduğunu gören patron, ne yaptıysa Aysel’i odasından çıkaramamış, yarım saat boyunca onu dinlemek zorunda kalmıştı.

Aysel’in ailesi de hayretler içindeydi. Akşam ezanı okunmadan evde olan, gündüzleri bile yalnız sokağa çıkmayan kız, eve gece yarıları geliyordu. Anne babası “Neredeydin kızım?” diyecek olsalar, büyük bir öfkeyle sesini yükseltiyordu. Zaten o kadar çok konuşuyordu ki, sözünü kesip laf söylemek bile mümkün değildi. Geceleri sadece üç saat uyusa da enerji doluydu. Sabah karanlığında bomba gibi kalkıyor, süslenmeye ve telefon konuşmalarına başlıyordu.

Maddi durumları iyi olmadığı ve kendisi de az bir maaşla çalıştığı halde çok fazla alışveriş yapıyordu. Etekler, bluzlar, ayakkabılar, takılar… Hatta işi iyice büyütüp, taksitlerini ödemesi kesinlikle mümkün olmadığı halde bir de araba almıştı. Aysel’i gece yarısı otomobiliyle evin önünde gören babası çılgına dönmüş, kızının namusuyla ilgili endişelerine bir de giderek borç bataklığına sürüklenme kaygıları eklenmişti.

Aysel buna rağmen bir de kooperatife girip ev sahibi oldu. Onun bu çılgınca harcamalarını kimse durduramıyordu. Bir saniye yerinde oturmuyordu. Sürekli geziyor, konuşuyor, para harcıyor, erkeklere asılıyordu.

Araba ve ev taksitini nasıl ödeyeceği sorulduğunda, akıl almaz projelerden bahsediyordu. Bu projelerin ilk adımı olarak, kendi muhasebe bürosunu açmak üzere işinden ayrıldı. Zaten işyerindekilerin de tepkisini çekiyordu. İkide bir, patronun ve üst düzey yöneticilerin odalarına dalıp iş geliştirme projelerinden söz ediyordu.

Birkaç yıl muhasebe elemanı olarak çalışmıştı; fazla bilgisi ve tecrübesi yoktu, son günlere kadar içine kapalı biri olduğu için sosyal çevresi de dardı. Ama kendine güveni müthiş artmıştı. İstanbul’un göbeğinde lüks bir ofis kiraladı.

Bir yandan da emlak işine el attı, kendisine bir ortak bulup emlakçılığa girişti. Ayrıca konfeksiyon mağazası açmayı, bununla da yetinmeyip tekstil fabrikası kurmayı düşünüyor, sürekli birileriyle iş görüşmeleri yapıyordu.

İş görüşmeleri, aşk görüşmelerine engel değildi. Hayatında bir kere bile bir erkekle beraber olmamışken, şimdi her gün başka biriyle birlikteydi.

O günlerde genel seçimler yaklaşıyordu. Bir siyasi partinin il merkezine giderek memleket meselelerinin çözümü hakkında olağanüstü fikirleri olduğundan bahsetmiş, milletvekili aday adayı olmuştu.

Böylesine hummalı faaliyetler arasında bir de üniversiteye hazırlık, İngilizce ve dans kurslarına yazılmıştı.

Neredeyse etrafında borç almadığı kişi kalmamıştı. Ne yapıp edip insanları borç, bankaları kredi vermeye ikna ediyordu.

Bütün bu işlerin olup bitmesi sadece iki hafta sürdü. Yakınları, Aysel’deki bu ani ve büyük değişiklik karşısında şoke olmuşlardı. Önceleri bunun bir hastalık olabileceği akıllarına gelmemişti. Ama iki hafta içinde olup bitenler, psikiyatriste gitmeyi kaçınılmaz kılıyordu.

Aysel psikiyatriste gitme fikrine elbette karşı çıkmış, büyük tepki vermişti. Zaten, bütün neşesine rağmen, biri yaptıklarına engel olmaya çalıştığında öfkeden gözü dönüyordu. Erkek kardeşi ve amcasının oğlu “Anneni hastaneye götürüyoruz, sen de gel” diyerek Aysel’i kliniğimize getirdiler. Genç kızın ‘mani’ atağı geçirmekte olduğunu, bir uzman tarafından hemen fark edilecek haldeydi. Aysel mutlaka yatırılarak tedavi edilmeliydi.

Genç kız ne olduğunu anlamadan servisin, yani yataklı bölümün içinde buldu kendisini. İlaçlarla önce uykusu düzeldi, sonra aşırı hareket hali ve durmamacasına konuşması azaldı, en sonunda da uçuk projelerinden vazgeçti. Bir ayın sonunda, tamamıyla mantıklı düşünen ve tutarlı davranan biri haline gelmişti.

Ancak hastaneden çıkınca karanlık bir tablo bekliyordu kendisini: İşini kaybetmişti ve borç içindeydi. Arabasını satmak, kooperatif evini devretmek, kiraladığı ofisin kontratını iptal etmek zorunda kaldı. Bankalara dünya kadar kredi borcu vardı. Akrabalarının yardımıyla acil borçlarını ödedi.

Ciddi bir hastalık geçirmiş olduğunu şimdi anlıyordu. Büyük bir pişmanlık içindeydi. Ailesini üzmüş, altından kalkamayacağı harcamalar yapmıştı. Gardırobundaki mini etekleri gördükçe “Ben bunları nasıl giydim?” diyordu. Beraber olduğu erkekler devamlı kendisini aradıkları için telefon numarasını değiştirmeye mecbur kaldı.

Aysel’in hikâyesi burada bitmedi. Genç kız birkaç ay içinde ‘depresyon’a girecek, hastalığın başka bir dönemini yaşamaya başlayacaktı.

Depresyon Nasıl Tedavi Edilir? Depresyon Tedavisi Yöntemleri

Depresyon geçiren birine uygulanabilecek tedavi seçenekleri iki grupta toplanabilir:

  1. Psikoterapi
  2. Biyolojik tedaviler
  • Antidepresan ilaçlar
  • Elektroşok tedavisi
  • Manyetik uyarım tedavisi
  • Işık tedavisi
  • Pille beyin uyarımı tedavisi

Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

Psikoterapi

psikoterapi

Psikoterapi, konuşma yoluyla, depresyona yatkınlık yaratan yanlış düşüncelerin ve kişilik özelliklerinin tespit edilip düzeltilmesidir.

Bazı kişiler “Konuşmakla hastalık mı düzelir?” veya “Ben arkadaşlarımla da sohbet ediyorum” diyerek psikoterapiyi önemsiz bir yöntem olarak görürler. Halbuki hafif ve orta şiddette depresyonda psikoterapi, ilaçlar kadar etkilidir. Ağır depresyonda ilaçların, çok ağır depresyonda ise elektroşok gibi daha ciddi girişimlerin üstünlüğü elbette tartışılmaz. Ama ilaç ve elektroşoktan fayda görmeyen çoğu hasta sadece psikoterapiyle inanılmaz düzelmeler gösterir.

Psikoterapinin temel aracı ‘konuşma’dır, ama psikoterapi ‘sohbet’in çok çok ilerisinde bir şeydir. Depresyonun psikolojik nedenleri: Kendine güvensizlik, mükemmeliyetçilik, titizlik, bağımlı kişilik özellikleri, onaylanma ihtiyacı, hayır diyememek, utangaçlık, içine kapalılık, güvensizlik, şüphecilik, narsisizm, siyah-beyaz düşünme tarzı, aşırı genelleme, seçici odaklanma, keyfi çıkarsamalar, kişiselleştirme… Psikoterapide hastada bu anormalliklerden hangisi varsa ortaya çıkarılır, kişiye, alternatif düşünce yöntemleri öğretilir.

Beynini zehirleyen düşüncelerden kurtulan insan, depresyondan da kurtulur. Hatta depresyona zemin hazırlayan kişilik yapısı düzeldiği için, psikoterapiyle sağlanan düzelme daha da kalıcı olur. İlaç kullansın veya kullanmasın, psikoterapi gören kişilerde depresyonun tekrarlama riski daha düşüktür.

Depresyon tedavisinde genellikle 12 ila 20 seans psikoterapi yeterlidir. Ancak sadece birkaç seansta düzelen hastalar olduğu gibi, yıllarca psikoterapiye ihtiyaç duyanlar da olur. Görüşme süresi yaklaşık 50 dakikadır. Seans sıklığı da başlangıçta haftada birdir, düzelme sağlandıkça seans araları uzayabilir.

Depresyonda Biyolojik Tedaviler

Antidepresan İlaçlar

antidepresanlar

Eskiden antidepresan ilaç deyince kişiyi bol bol uyutmaktan başka bir etkisi olmayan, üstelik kullananda bağımlılık yaratan birtakım ‘uyuşturucu’ maddeler anlaşılırdı. Gerçekten de 1950’lere kadar sinir hekimlerinin hastaları uyutmak ve sakinleştirmek dışında yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Ancak son 50 yıl içinde bu sahada büyük ilerlemeler kaydedildi. Psikoterapi teknikleri gelişti ve çeşitlendi. Elektroşok ve manyetik uyarım sayesinde beyne uyarı vererek ruhsal bozuklukları gidermek mümkün hale geldi. Özellikle 1980’lerden sonra sinir sistemi ilaçlarının yan etkileri çok aza indirildi ve ihtiyacı olanlar bu ilaçları rahatlıkla kullanabilmeye başladı.

Antidepresan ilaçlar, depresyonu iyileştirmeye yarar. Depresyona girmiş her 100 hastadan 70-80’i başka hiçbir müdahaleye gerek kalmadan, sadece ilaç tedavisiyle düzelir. Kalan %20-30’luk grupta ise psikoterapi veya elektroşok türünden ekstra girişimlere ihtiyaç duyulur.

Depresyon geçiren kişinin beyninde (daha önce açıkladığımız gibi) serotonin, noradrenalin ve dopamin maddeleri azalmıştır. Bunlar duygu ve düşünce hayatımızı düzenleyen maddelerdir. Antidepresanlar bu maddelerin miktarını arttırarak tesirlerini icra eder.

Antidepresan ilaçlar konusunda yanlış bilinen bazı noktaları burada önemle vurgulamak istiyoruz:

  1. Antidepresan ilaçlar beyinde suni bir mutluluk yaratmayıp tam tersine bozulmuş olan dengeyi yeniden sağlar. Antidepresanlar, depresyonu olmayan kişilere fayda getirmez.
  2. Antidepresanlar etkilerini geç gösterir (en erken 2-3 hafta sonra). Arada bir iki hap içerek depresyondan kurtulmak mümkün değildir.
  3. Antidepresan ilaçlar, doktor söylemeden bırakılmamalıdır. Kişi haftalar içinde tamamen iyileşse bile, antidepresan ilaca en az 6 ay devam edilmelidir. Çünkü depresyonun düzeldikten sonraki ilk 6 ay içinde tekrarlama riski yüksektir. Hatta bazen daha uzun süre ilaç kullanmak da gerekebilir.
  4. Antidepresanlar bağımlılık yapmaz.
  5. Antidepresanlar uyuşturucu değildir. Antidepresan hastaya keyif vermez, zaten yukarıda belirttiğimiz gibi etkisi en erken 2-3 haftada başlar.

Bazı antidepresanların uyku ve sersemlik gibi yan etkilerinin olduğu doğrudur. Ancak son 10-15 yılın en mühim tıbbi gelişmelerinden biri, uyku ve sersemlik yapmayan antidepresan ilaç çeşitlerinin artmasıdır. Günümüzde genellikle hiçbir ciddi yan etkisi olmadan, ilaçla depresyon tedavisi yapmak mümkündür.

Antidepresan ilaçlar depresyon dışındaki durumlarda da faydalıdır. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) ilk tercih edilen ilaçlar, özellikle beyindeki serotonin miktarı üzerinde etki gösteren antidepresanlardır. Ağrı tedavisinde elimizdeki en önemli silahlardan biri yine antidepresan ilaçlardır. Panik bozukluğunda, çocuklarda gece işemelerinde, kadınlarda âdet öncesi gerginlik durumlarında, sigara isteğinin azaltılmasında, erkeklerde cinsel ilişki sırasında erken boşalmanın giderilmesinde ilk başvurulan ilaç bir antidepresandır.

Elektroşok Tedavisi

elektroşok tedavisi

 

Elektroşok (hekimlerin kullandığı tabirle elektrokonvülsif tedavi, kısaca EKT) depresyonun şu ana kadar bilinen en etkili tedavisidir. Bu tedavi, beynin her iki şakak bölgesine, birer elektrotla düşük voltajlı elektrik akımı verilmesinden ibarettir. Son derece yararlı bir yöntem olduğu halde maalesef haksızlığa uğramış ve bilimdışı eleştirilere maruz kalmıştır.

Elektroşok tedavisine yönelen önyargılardan birincisi, acı veren bir girişim olduğudur. Hatta hastalara işkence etmek için sadist sağlık personeli tarafından kullanıldığı bile söylenmiştir. Halbuki elektroşok sırasında hasta en ufak bir acı bile duymaz.

İnsanların elektroşoktan korkmalarının ikinci sebebi, şok sırasında hastanın sara nöbeti geçirmesidir. Elektroşokun sara nöbetine yol açtığı doğrudur. Eski yıllarda, hasta üzerinde sara nöbetine bağlı birtakım olumsuz sonuçlar görülüyordu, ancak o zaman bile bu olumsuz sonuçlar oldukça nadir ortaya çıkıyordu. Günümüzde elektroşok tedavisi genel anestezi altında yapılır, dolayısıyla sara nöbeti görülmez. Verilen genel anestezi de ancak bir iki dakika sürdüğünden, anestezinin yan etkileri de yok denecek kadar azdır.

Elektroşok etrafında bir korku halesi oluşmasının üçüncü sebebi, ‘elektrik’ kelimesinin yarattığı ürpertidir. “Hastaya elektrik veriliyor” cümlesi gerçekten tüyler ürperticidir. Ancak tedavide verilen elektrik, son derece düşük voltajlıdır. Hiçbir zaman tehlikeye meydan verecek kadar yüksek voltajlara ihtiyaç duyulmaz.

Elektroşokun eleştiri almasının dördüncü sebebi, unutkanlığa yol açmasıdır. Gerçekten de bu tedavinin en sık görülen yan etkisi unutkanlıktır. Üstelik bu şiddetli bir unutkanlıktır. Ama bu durum kesinlikle kalıcı değildir. Bir iki ay içinde büyük ölçüde düzelir. Hasta eskiden bildiklerini hiçbir zaman unutmaz. Ancak elektroşokun yapıldığı bir aylık dönemde, o sırada yaşadığı olayları ve öğrendiklerini unutur. Bu dönemi hayat boyu ya hiç hatırlamaz ya hayal meyal hatırlar.

Yine de genelde hastanın hastaneye yatırılmasının gerekmesi, anesteziye ve anestezi uzmanına ihtiyaç duyulması, geçici de olsa unutkanlığa yol açması ve pahalı olması elektroşok tedavisinin dezavantajları arasındadır. Bu yüzden elektroşok tedavisi 1-Başka tedavilerle düzelmeyenlere, 2-İntihar riski olanlara, 3-Ağır depresyon geçirenlere uygulanır.

Bazı kalp hastalarına ve beyninde kitle olan kişilere elektroşok uygulanamaz. Elektroşok yapılamayan hastalara uygulanmak üzere manyetik uyarım tedavisi ve pil tedavileri geliştirilmiştir.

Elektroşok tedavisi genellikle haftada üç gün (gün aşırı) yapılır. Hızlı düzelen hastalarda erken sonlandırılabilirse de, çoğu hastaya en az yedi seans uygulanır. On seans veya daha fazla şoka ihtiyaç duyan hastalar da vardır.

Hastaların çoğu üçüncü veya dördüncü seanstan sonra çarpıcı bir düzelme gösterir. Kısa bir süre önce hayatına kıymaya kalkışmış ağır bir depresyon hastasının üç dört elektrik şokunun ardından hayata dönmesi, neşelenmesi, şakalar yapmaya başlaması şaşırtıcıdır. Beyne nasıl tesir ettiği, hangi yolla fayda sağladığı hâlâ tam olarak anlaşılamayan bu tedavinin beyin fonksiyonlarında önemli bir düzelme yaptığı kesindir.

Elektroşok tedavisi bittikten sonra ilaç tedavisine devam etmek şarttır. Aksi takdirde hastada depresyonun tekrarlama ihtimali çok yüksektir. İlaçtan fayda görmeyen bazı hastalar, hastaneden taburcu olduktan sonra da belli günlerde (mesela haftada bir, iki haftada bir veya ayda bir…) hastaneye gelirler, elektroşok alıp evlerine geri dönerler. Bu uygulama yıllarca devam edebilir. Elektroşok gün aşırı değil de böyle seyrek uygulandığında unutkanlığa yol açmaz.

‘Depresyonun en etkili tedavisi’ diye takdim ettiğimiz elektroşoktan da fayda görmeyen hastalar vardır. Ancak bu hastalar için de hiçbir zaman ümitler tükenmiş değildir. Daha uzun ve yoğun psikoterapiyle, agresif ilaç tedavisiyle, manyetik uyarım veya pil tedavisiyle iyi sonuçlar almak mümkündür. Depresyon, çarenin hiçbir zaman yok olmadığı bir hastalıktır.

Elektroşok şizofreni ataklarında, diğer psikoz türlerinde ve manik depresif hastalığın mani döneminde de yararlı olan bir tedavi yöntemidir. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) elektroşok yöntemine nadiren başvurulur, yöntemin bu hastalık üzerindeki etkisi ispatlanabilmiş değildir. Panik bozukluğu ve sosyal fobi gibi kaygı bozukluklarında ise pek yararlı değildir ve hemen hiç uygulanmaz.

Manyetik Uyarım Tedavisi

depresyonda manyetik uyarım tedavisi

Elektroşok tedavisinde beyne elektrik akımı verildiğini söylemiştik. Manyetik uyarım tedavisinde ise beyne başka bir akım türü olan ‘manyetik akım’ verilir. Bir cihaz, elektrik akımını manyetik akıma çevirir ve bu akım, 8 şeklinde bir mıknatıs ile sol şakak bölgesine tatbik edilir.

Manyetik akımın en büyük avantajı, vücutta uygulandığı noktadan en fazla 2 santimetre derine gidebilmesidir. Halbuki bilindiği gibi elektrik akımı açısından insan bedeni ‘iletken’dir. Elektrik anında bütün vücuda yayılır (Hatta elektriklenmiş kişiye dokunan diğer vücutlara da yayılır). Manyetik akımla vücudun sadece istenilen noktası uyarılır. Depresyonda uyarılması istenilen nokta, beynin şakak bölgesidir (genellikle de sol şakak).

Dolayısıyla manyetik uyarım tedavisinin yan etkisi çok azdır. Hastaneye yatmak şart değildir, anestezi gerekmez, unutkanlık olmaz; hatta dikkat ve hafızada artış bile sağlanabilir. Ancak beynin küçük bir bölgesinin uyarılması bile bazen sara nöbetine yol açabilir.

Manyetik uyarım tedavisi haftada beş gün uygulanır, en az 15-20 seans sürer, günlük tedavi süresi 10 dakika kadardır. Seans sayısı 30’a çıkınca, hastaların daha büyük bir bölümünde düzelme olduğu gözlenmiştir.

Manyetik uyarım tedavisi Kanada, İsrail ve Avustralya’da standart tedaviler arasında kabul edilmiştir. Amerika ve Avrupa’da ise şimdilik sadece bilimsel çalışmalarda kullanılmaktadır.

1995’ten beri depresyonda kullanılan manyetik uyarım ile ilgili çalışmalara bakıldığında şunu görürüz: Diğer yöntemlerle düzelmeyen hastaların üçte ikisi manyetik uyarımdan yararlanır ve bu uygulamayla kısmi veya tam düzelme gösterir. Bu hastaların diğer tedavilere direnç gösterdiklerini tekrar hatırlatalım.

Hatta bazı çalışmalarda manyetik uyarımın elektroşokla aynı derecede etkili olduğu bile ileri sürülmüştür. Ama başka çalışmalar da, hiç olmazsa ilk haftalarda elektroşokun daha etkili bir yöntem olduğunu ortaya koymuştur.

Bilimsel literatür manyetik uyarımın yararlarını desteklemekle birlikte, yeni bir tedavi yönteminin klinikte uygulanabilmesi için daha fazla veriye ihtiyaç duyulduğunu savunanlar çoğunluktadır.

Işık Tedavisi

ışık tedavisi, ışık terapisi ve depresyon

Sıcak ve güneşli diyarlarda yaşayanların daha mutlu olduğu yönünde yaygın bir inanç vardır. Çoğumuz havanın açık olduğu günlerde kendimizi daha iyi hissederiz, hava bulutluysa karamsarlaşırız. Bazı kişiler sonbahar ve kış aylarında depresyona girerler.

Bütün bu gözlemlerden hareketle, depresyon hastalarına bir tür lambayla ışık verilmiş ve sonuç başarılı olmuştur. Fototerapi adı da verilen ışık tedavisi, depresyonda kullanılabilecek alternatif yöntemlerden biridir.

Pille Beyin Uyarımı Tedavisi

pille beyin uyarımı tedavisi

Pille beyin uyarımı iki ayrı yöntemle yapılır:

  1. Boyna takılan bir pille beyin uyarılır. Aslında boyna takılan pil, ‘vagus’ adlı bir siniri uyarır. Vagus, vücuttaki en büyük sinirdir. Vagusun beyne giden bir dalı uyarılınca, dolaylı olarak beynin serotonin (mutluluk hormonu) salgılayan bölgesi de uyarılır. Bu yöntem Türkiye’de şu ana kadar sadece sara (epilepsi) hastalarına uygulanmıştır. Ancak depresyonda da yararlı olduğunu gösteren güçlü deliller vardır.
  2. Beynin duyguları yöneten bölgesine beyin cerrahı tarafından ameliyat yoluyla pil yerleştirilir. Bu yöntem, şimdilik sadece gelişmiş ülkelerin büyük sağlık merkezlerinde uygulanmaktadır.

Dikkat ve Dikkatle İlgili Kavramlar

Dikkat Nedir?

Dikkat,  (attention) duyusal girdilerin; algılama, bilişsel süreçler, düşünceler ve çevresel uyarıcıların kimilerini görmezden gelip kimilerini seçerek onlar üzerinde odaklaşma; böylece seçilen uyarıcıları daha net algılama ve bu süreçlerin tümünü istençli olarak denetleyip yönlendirme yeteneği.

Wilhelm Wundt ve William James’ten başlayıp her dönemde psikolojinin temel inceleme konularından biri olan dikkat mekanizmaları için birçok kuram geliştirilmiştir. İlk kuramlardan biri, Broadbent’in filtre kuramıdır. Bu kurama göre, belli bir anda yalnızca bir girdiye dikkat edebiliriz. Uyarıcıları algı sistemimiz tam olarak işlemeden önce, uyarıcılar fiziksel özelliklerine dayalı olarak filitrelenebiliyor. Bu kurama göre dikkat, algı sisteminin seri işleme yeteneğini belirleyen sınırlı kapasiteli bir kanaldır. Ancak, bu kuram, sabit belleğin ya da uyarıcının anlamının etkilerini açıklamıyor. Buna karşılık, Deutsch, Norman gibi otoriteler, bütün algısal girdilerin yüzeysel bir çözümlemeden geçirildiğini; ancak, yalnızca o anla ilişkili anlamlı uyarıcılara dikkat edildiğini savunuyorlar. Nieser ise dikkati bir derece sorununa indirgeyen iki süreçli bir model geliştirmiş bulunuyor. Ona göre dikkatte hem uyarıcının özellikleri hem de anlamsal etkenler belli bir rol oynuyor. Son olarak da Eysenck, dikkat ile uyarılma (heyecan) arasındaki ilişkiyi incelemiş ve iki tür uyarılma olduğu sonucuna varmıştır. Bunlardan birincisi, genel dikkat düzeyini yükseltip alçaltabilen bir edilgin, genel sistem; ikincisi ise dikkatin belli bir iş ya da çevresel uyarıcılar üzerinde odaklaşmasını olanaklı kılan bir özel, dengeleyici sistemdir.

Nasıl açıklanırsa açıklansın, tartışmasız kabul edilen şudur: Dikkat, öteki bilişsel süreçlerin, özellikle de öğrenmenin incelenmesinde temel niteliği taşıyan çekirdek bilişsel süreçtir.

Bir konu üzerinde dikkati sürdürme süresi, okul öncesi çocuklarda 30 dakika olarak saptanmıştır. Dikkat süresi en çok, 4-5 yaşlar arasında uzuyor. İlköğretim çağındaki çocukların dikkatlerine ilişkin bir yargıya varmak için, onların okul ödevlerindeki üretkenlikleri, dersi dinleyip dinlememeleri, evde ödev başında oturma süreleri incelenmelidir. Benlik psikanalistlerine göre benliğin en önemli işlevleri, düşünme ve bilinçli dikkattir. Buna göre kişi, davranışlarını bilinçli olarak yönetiyor. Doğuştan var olan düşünce gücü, bu bilinçli yönetimde en önemli rolü oynuyor. İnsan, kendi davranışlarının ve çevrede olup bitenlerin farkındadır; dahası, farkında olduğunun da farkındadır. Onun ne düşündüğünü, anıları ile o anda içinde bulunduğu durum belirliyor. Gelişen düşünce ve bilinç, bir başka düşünceyi geliştirmeye başlıyor. Yaşanan olaylarla bireyin olaylara gösterdiği tepkilerin bellek izlerine zihinde zaman, yer ve benzerlik yönlerinden bir düzen veriliyor. Bu yolla düşünceler, giderek içgüdüsel güçlerden bağımsızlaşıyor (benlik özerk duruma geliyor). Davranışlar, dış uyaranlara daha az bağımlı olarak geliştiriliyor. Öğrenilmiş davranışlar da belirli bir düzene sokuluyor. Aşama sırasına göre üst üste yerleştirilen davranışların en alt düzeyinde ilk öğrenilenler; en üstünde de en son öğrenilenler yer alıyor. Üsttekileri çoğu kez, yaşanmakta olan zamanla ilgili davranışlar oluşturuyor. En üsttekilerin oluşmaması durumunda, daha alt düzeydeki davranışlar ortaya çıkıyor. Bu, gerileme anlamına geliyor. Alışılmış bir davranışın ortadan kalkması için, yeni bir davranış onun yerine geçmelidir.
Aşırı aktivite ve dikkat eksikliği için bkz.: http://www.beybut.com/hiperaktiflik-hiperaktivite/

Dikkat Çekme Nedir?

Başkalarının dikkatini kendi üzerinde tutmak amacıyla davranışta bulunma. Dikkat çekme, basit bir kendiliğinden eylem, bir yönelim refleksi olmaktan çok, karmaşık bir bilişsel süreci gerektiren bir ilk yönelim ya da uyarıcıyı (dikkati çekilmek istenen kişiyi) uyandırma davranışıdır. Dikkat çekebilmek için, uyarımın, karşıdaki insandan bir tepki görecek kadar güçlü olması gerekiyor. Bu da öğrenme, deneyim zenginliği gibi neyin etkili olacağına ilişkin bilgiye sahip olmayı gerektiriyor. Dikkat çekme, öğrenmede oynadığı rolden ötürü, özellikle gelişim psikologları için önemlidir. Bir çocuğun dikkat çekme uyarıcısı, onun öğrenme yetilerine yön veriyor. Örneğin, işitsel kanalla daha iyi öğrenen çocuk, işitsel uyarıcılara daha kolay yöneliyor.

Duyusal Dikkatsizlik Nedir?

Vücudun belli bir yerine uygulanan sinyalle birlikte, ilgili; ama karşıt bir bölgeye aynı ya da benzer bir uyarıcı uygulandığında, söz konusu uyarıcıyı algılayamama durumu. Hasta, yalnızca bir uyarıcı uygulandığında, vücudun iki yanında da bir dokunma ya da görme uyarıcısını belirleyebiliyor. Vücudun beyin doku zedelenmesinin ters yanındaki uyarıcıyı ise algılayamıyor.

Dikkat Süresi Nedir?

1. Genel anlamda, kişinin belli bir anda ilgisini yitirmeden ya da dikkati dağılmadan bir şey üzerinde yoğunlaşabilme süresi. 2. Teknik anlamda, tek bir sunumda algılanabilen nesnelerin ya da farklı uyarıcıların sayısı.

Seçimli Dikkatsizlik Nedir?

Renkli olarak yazılmış sayıları ya da çizilmiş şekilleri kısa bir süre deneğe gösterip ardından deneği sorgulayınca, deneğin sayı ya da biçimleri anımsamasına karşın renkler konusunda izlenimsiz kalması durumu.

Dikkat Genişliği Nedir?

1. Kısa bir sürede, çok sayıdaki nesneyi doğru olarak algılayabilme ve anımsayabilme gücü. 2. Kişinin bir konu ya da nesne üzerine dikkatini yoğunlaştırabildiği süre.

Seçici Dikkkat Nedir?

Birden çok uyarıcının bulunduğu ortamlarda kişinin dikkatini yalnızca önemli gördüğü uyarıcılar üzerinde toplama ve diğer uyarıcıları yok sayma yetisi; seçici algı.

Seçici Dikkatsizlik Nedir?

H. S. Sullivan’a göre, kaygı verici ya da korkutucu deneyimlerin göz ardı edildiği ya da unutulduğu bir tür algısal savunma.

Dikkat Uzamı Nedir?

Kısa bir süre içinde, gözü kaydırmadan doğru algılanabilen nesneleri kaplayan alan.

Birincil Dikkat Nedir?

Öğrenme söz konusu olmadan ve özel bir çaba gerektirmeden kendiliğinden beliren dikkat.

Clark Leonard HULL Kimdir?

 HULL, Clark Leonard (1884-1952) güdülenme mekanizmalarını vurgulayan davranışçı öğrenme kuramı ve psikolojiye getirdiği matematiksel yaklaşımı ile tanınan ABD’li psikolog.

New York Eyaleti’nin Akron kentinde doğdu. Connecticut Eyaleti’nin New Haven kentinde öldü. Michigan Üniversitesi’ni bitirip 1918’de doktora derecesini aldığı Wisconsin Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başladı. 1929’da, Yale üniversitesi’ne bağlı İnsan İlişkileri Enstitüsü’nde üstlendiği araştırma profesörlüğünü ölünceye dek sürdürdü.

İlk araştırmalarını hipnotizma ve yetenek testleri üzerinde gerçekleştirdi. Yale’deki çalışmalarında ise öğrenme mekanizmalarına ağırlık verdi. O yıllarda ABD’de öğrenme kuramları, birbirinden farklı iki temel yaklaşıma dayanıyordu. Bunlardan biri, J.B. Watson’un öncülüğünü yaptığı ve E. R. Guthrie’nin katkıda bulunduğu davranışçı kuramdı. Öğrenmede önemli bir etken olan bilinç, metafizik bir olgu olduğu gerekçesiyle bu kuramcılarca yadsınıyor; uyaran-tepki (etki-tepki) zincirine dayalı mekanik bir öğrenme kuramı psikolojinin temel taşı olarak benimseniyordu. Tolman’ın öncülük ettiği ikinci yaklaşımı savunanlar ise yalnızca insanlarda değil; basit organizmalarda bile öğrenmenin bilişsel yanını vurgulayarak organizmaların davranışını “beklenti”, “bilişsel plan” gibi davranışçı kuramcıların tümüyle dışladığı kavramlarla açıklıyorlardı. Bundan da önemlisi, davranışçı yaklaşımcılar, öğrenme ve performans arasında bir fark görmezken, Tolman, gizli öğrenme olgusunu ortaya çıkarmış; organizmanın öğrendiği ile bunun davranışa yansımasının farklı olduğunu ve değişik koşullarda gerçekleştiğini kanıtlamıştı. Davranışı yönlendiren güç olarak da geliştirdiği öğrenme kuramında seçmeci davranarak Pavlov’un koşullama mekanizmasını Thorndike’ın öğrenmede pekiştirmeyi (bir tür ödünü) vurgulayan görüşüyle birleştirdi. Davranışı yönlendiren güç olarak da Freud’un psikodinamik kuramındaki güdüleme mekanizmasını dürtüler olarak davranışçı bir kalıba soktu. Bu ortamda Hull, geliştirdiği kendi kuramında psikolojik olguların da Darwin’in doğal ayıklama ilkesine uyduğunu vurguladı. Davranışların birbirini izleyen uyaran-tepki zincirlerinden oluştuğunu; bu zincirleri izleyen pekiştirenlerin de bütün davranışın düzenli olarak gerçekleşmesini sağladığını savundu. Organizma düzeyinde bir ereksel yapıya sahipmiş gibi görünen davranışın bütünselliğini, pek çok deneyden sonra ortaya çıkardığı parametrelerle açıklamaya çalıştı. Pekiştiricilerin nicelik ve niteliğinin davranış zincirindeki halkaları nasıl etkilediğini betimledi. İnsan da içinde olmak üzere organizmaların davranışlarını uyaran-tepki yasasına uygun olarak öğrenilmiş alışkanlıkların gene pekiştiricilerle belirlenen aşama sıralı yapısıyla açıkladı.

Çalışmalarında matematiksel-tümdengelimsel bir yöntemle öğrenme mekanizmalarını açıklamak için gerekliliğine inandığı, örneğin, tepki gizilgücü, davranışı ketleyen etkenler, güdülmeye nicel değer katan gereksinimler gibi çok sayıdaki parametreyi olanak ölçüsünde iyi denetlenmiş deneylerle gözler önüne sermeye çaba gösterdi. Onun için yalın deneyler tasarladı ve fare, güvercin gibi denekleri yeğledi. Aynı nedenle insanlarla gerçekleştirdiği deneylerde de anlamsız hecelerden oluşan listelerin ezberlenmesi gibi, içeriğin önemli olmadığı konuları inceledi. Sonuçta, geliştirdiği oldukça karmaşık, matematiksel modelleri, değişik ruhsal olgulara uyguladı. Onun bu çalışmaları, 1940-1960 arasında özellikle ABD’deki öğrenme kuramlarını etkiledi; yetiştirdiği öğrenciler, ülkesindeki akademik psikolojinim önde gelen kuramcıları arasına girdi. Watson’ın ve Skinner’ın davranışçı yaklaşımları, 1960’lardan sonra güç yitirmeye başlayınca Hull’ın katkıları da ikinci plana itildi. Ancak, matematiksel yaklaşımı, basit organizmaların öğrenme modellerinin incelenmesinde etkisini sürdürdü. Birçok kuramcı, yine de Hull’ın kuramsal psikolojiye kalıcı katkı sağladığı görüşündedir.

Başlıca eserleri:

Aptitude Testing, 1928 (Yetenek Testi); Hypnosis and Suggestibility, 1933 (Hipnotizma ve telkine Yatkınlık); Principles of Behavior, 1943 (Davranışın İlkeleri); A Behavior System, 1952 (Bir Davranış Siatemi).

Piaget ve Kohlberg’e Göre Ahlak Gelişimi

Ahlak gelişimi, bireye, doğru ve yanlışla ilgili ölçüler arasında ayırım yapma gücü kazandıran ve onu giderek toplumsal davranış bakımından etkili duruma getiren gelişim süreci; törel gelişim.

Piaget‘ye Göre Ahlak Gelişimi

Piaget ahlak gelişimini bilişsel gelişime dayandırıyor; ona göre bu iki gelişim, doğru orantılıdır. Çocukta ahlak gelişimi, başkalarına bağımlılıktan, kendini yönetme aşamasına yönelik olarak gerçekleşiyor. Başkalarına bağımlı çocuk, ahlak açısından daha az olgundur. Bu çocuğun haklılık anlayışı, ast olan kendisi ile üst olan anne babası arasındaki tek yönlü ilişkiye dayanıyor. Otoriteye olan saygı, tek yönlüdür; otoritenin söylediklerine uyan haklı görülüyor. Kurallar değiştirilemiyor. “Boyun eğmek iyidir.” yargısı geçerli oluyor. Bu aşamada, nesnelerin kendisinden doğan kendiliğinden cezaların varlığına inancı anlatan “ilahi adalet”e inanılıyor. Hatalı davranış, kendiliğinden cezalandırılıyor. Çocuk, 7-8 yaşına gelince, arkadaşlarıyla daha eşitlikçi ilişkiye girmeye başlıyor; çocukta otoriteye uyma, giderek azalıyor. 11-12 yaşlarında çocuk, ahlak açısından olgunlaşıyor ve onun haklılık yargılarında, bağımsız tutumu başatlık kazanıyor. Kurallar, artık, değiştirilebilen ilkeler olarak algılanıyor; hakça oluş, ağırlık kazanıyor. Eşitliğin daha ileri düzeyi olan hakçalık, Piaget kuramında kişinin, içinde bulunduğu duruma özgü koşulların göz önünde tutulması anlamını taşıyor.

Kohlberg’e Göre Ahlak Gelişimi

Kohlberg’e göre ahlak, çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde ve bilişsel yaklaşım çerçevesinde gerçekleşiyor. Kohlberg, deneklere, ahlaksal ikilemler içeren öyküler sunarak yaptığı araştırmalarda, ahlak gelişimi dönemlerinin sürekli ileriye giden bir süreç izlediğini saptamıştır. Kohlberg’in kuramının çekirdeğini otoriteye boyun eğmeyi içeren bir kavram olarak adalet oluşturuyor. Kohlberg’e göre ahlak gelişiminin üç evresi vardır.

  1. Evre, gelenek öncesi evredir. Bu evrede birey, dışsal ölçütlere göre yargı yürütüyor. Yargılar, niyete göre değil, sonuçlara bağlı olarak gerçekleştiriliyor. Bu evre ikiye ayrılıyor. Bunların ilki, boyun eğme ve cazalandırmadır. Bu evrede otoritenin koyduğu kurallara sorgulamasız boyun eğiliyor. Onu, göreceli hedonizm izliyor. Bu evrede kuralların değişmez olduğu kabul edilmeye başlanıyor. Bu kurallara göreceli bakılıyor. Bunu ise kişinin gereksinimi ve bakışı belirliyor.
  2. Evre, geleneksel evredir. Kişi bu evrede geleneksel toplumsal düzeni korumaya ve toplumun beklentilerine uygun davranmaya yöneliyor. Başkalarının yargılarını da saygıyla karşılamaya başlıyor. Bu evre de ikiye ayrılıyor. Bunların ilki, iyi çocuk olma eğilimidir. Bu alt evrede çocuk, yargılarında niyeti önemsemeye başlıyor. Davranış gösteren kişinin istek ve duygularının iyiliği ya da kötülüğü, onun yargılarını etkiliyor. İkinci alt evre, otorite ve toplumsal düzenin sürdürülmesidir. Bu evrede, toplumsal onay imgesi biçimleniyor. Her iyi kişinin onayladığı davranış, doğru davranıştır. Toplumsal düzeni sürdürmek ve koruyabilmek için kurallara uyulmalıdır.
  3. Evre, gelenek ötesi evredir. Bu evre de ikiye ayrılıyor. İlk alt evre, demokratik olarak kuralları kabul etme evresidir. Bu alt evrede kurallar, esnek olarak algılanıyor; yaşama uymazsa demokratik olarak değiştirilebiliyor. Kişisel değerlerin yasalardan üstün olduğu da bu evrede sezilmeye başlanıyor.

3. Evrenin 2. Alt evresini evrensel ilkeler oluşturuyor. Kişiler, yasaların üzerine çıkan belli soyut evrensel ilkeleri açık seçik olarak bu evrede kavramlaştırıyorlar. Ahlak gelişimini bu denli ayrıntılı ve geniş olarak ele almasına karşın Kohlberg çok eleştirilmiştir. O, sonuçları, enlemesine kesitsel çalışmalarla elde etmiştir. Bu nedenle bulguların genellenmesi kuşku ile karşılanmıştır. Ayrıca başka birçok araştırma, Kohlberg’in gelişim aşamalarında kimi zaman gerilemeler olduğunu göstermiştir. Kohlberg’in kültürlerarası çalışmaları da yanlılık eleştirileri almıştır.

Lawrance KOHLBERG Kimdir?

(1927-1987) Amerikalı eğitimci ve psikolog. Kohlberg, öğrencisi olduğu Piaget’den çok etkilendi ve onun gelişimsel yaklaşımını ahlaksal akıl yürütmedeki değişimlerin çözümlenmesine uyguladı. Chicago ve Harward üniversitelerinde özellikle çocuklardaki ahlak gelişimini, ahlaksal ikilemlere ilişkin akıl yürütmeleri inceledi ve sekiz evreli bir ahlaksal gelişim modeli geliştirdi. Kohlberg’e göre bu evreler değişmez bir diziyi oluşturuyor. Ahlaksal akıl yürütmede giderek daha esnek bir yapı oluşuyor. Bir hastalık sonucu 60 yaşında ortada görülmeyen Kohlberg’in cesedi, bir bataklıkta bulundu. İntihar ettiği yönünde yaygın bir kanı bulunuyor.

Kohlberg
Kohlberg

Başlıca eserleri: The Just Community Approach to Corrections (1974), The Meaning and Measurement of Moral Development (1981), The Philosophy of Moral Development (1981), Child psyphology and Childhood Education: A Cognitive Developmental View (1987), The Stages of Ethical Development from Chilhood Through Old Age (1986), Programs of Early Education: The Constructivist View (1987)

[docxpresso file=”http://www.beybut.com/wp-content/uploads/2016/06/ahlak.odt” comments=true]