Auguste Comte ile Pozitivizm ve Sosyoloji

Auguste Comte, (1798-1857) Fransız felsefeci ve toplumbilimci; toplumbilimin kurucusudur.

Auguste Comte’un Yaşamı, Görüşleri ve Eserleri

Comte, Montpellier’de bir vergi memurunun oğlu olarak doğdu. 1814-1816 arasında, devlet hizmetine en seçkin kişileri yetiştirmek amacıyla kurulan yüksek okulların birinde okudu. Ancak, okulu bitirmek üzereyken öncülük ettiği bir öğrenci hareketi nedeniyle okulla ilişkisi kesildi. Programda matematik ve fiziğe verilen önem, yetişmesinde önemli rol oynadı. 1817’den sonra Saint-Simon’un özel sekreteri oldu; 1824’te ayrıldı. 1832-1842 arasında Ecole Politechnique sınavlarına gireceklere kurs verdi. Daha sonra, sınav kurulu üyeliğine getirildi. Bir anlaşmazlık nedeniyle bu işi bıraktı. İlk yapıtlarını sekreterlik yıllarında Saint-Simon’la birlikte yazdı. Bunlardan biri, süreli yayın niteliğinde bir dergidir. Bunun 3. cildini ve 4. cildinin bir bölümünü tek başına hazırladı. Dine daha sonra vereceği önemi ilk kez Manevi İktidar Üstüne Düşünceler adlı kitabında vurguladı. Ondan sonra yazdığı Pozitif Felsefe Dersleri adlı kitabında toplumun gelişimini anlamayı sağlayacak bir çerçeve çizdi. İkinci önemli yapıtı olan Pozitif Yönetim Sistemi‘nde, toplumun daha iyi yönetilmesi için daha önceki bulgularının nasıl kullanılacağını anlattı. Bu kitabın alt başlığı, İnsanlık Dinini Kuran Sosyoloji Üzerine‘dir.

Comte’un düşüncelerinin önemli bir kaynağı da ampirizmdir. Ampirizm, en önemli sav olarak, insan bilgilerinin doğruluğunun ancak deneyin eleğinden geçirilerek saptanabileceğini ileri sürmektedir. Bu savın arkasında, insanlarda dünyaya ilişkin doğuştan bir bilgi olmadığı görüşü yatar. Ampirizmin düşünce tarihine yaptığı önemli katkılardan biri, insanların deneylerinin eklemlenmesinden bilim denilen bilgi türünün ortaya çıkmış olmasıdır. Bu düşünceyi oluşturmada Fransız düşünür ve matematikçisi Condorcet, Comte’a öncülük yapmıştır. Comte’un “bilimlerin gelişim şeması” ve “toplumun pozitif yöntemle elde edilen yasalarla anlaşılabileceği” biçimindeki iki savı, Condorcet’in görüşleriyle beslenmiş olan ampirik geleneğe dayanmaktadır.

Comte’a göre ” Dünyayı yöneten ya da onu karışıklığa iten, düşüncelerdir; bütün toplumsal mekanizmalar, yargılar üzerine kuruludur.” Buradaki yargı ile insanların içinde yaşadıkları dünyayı simgeleyen genel düşünce biçimleri anlatılmaktadır. Bu genel bakış açısı, zamanla bir evrim göstermiştir. Metafizik evrede insanlar doğa ve toplum olaylarını bir tanrının gücüne bağlamışlardır. Sonraki evrede, doğa gibi imgeleri, görüşlerinin temel taşı yapmışlardır. Son evre olan pozitif evrede ise insanlar fiziksel dünyada ve toplumsal olaylarda yasa aramaya başlamışlardır. Bütün bilimler ayrı ayrı bu basamaklardan geçmiş; ama aynı hızla ilerlememişlerdir. Örneğin en önce matematik son evreye ulaşmıştır. Bu son evrede bilgi, gözleme dayanmakta ve deneylerin sonuçları yasalar olarak ortaya çıkmaktadır.

Comte’un ikinci bir yönü, Fransız Devrimi’nin Avrupa sistemini temelinden sarsışı ve yapıcı önerilerinin yıkıcı etkilerine oranla yetersiz kalışı ile ilgilidir. Comte, Fransız Devrimi’ne ve o dönem düşünürlerine yönelik olumsuz düşünceler taşımaktadır. Örneğin, Aydınlanma dönemi filozoflarının tezlerini “vahşi bir anarşi” olarak nitelendirmiştir. Onun için önemli olan, toplumun örgütlenmesi birincil amaç olarak benimsendiğinde özgürlük’ün nelerden oluşacağıdır; özgürlük düşüncesinin dayanıksız bir biçimde ortaya atılışı değil. Toplum yasaları da fizik yasaları gibi özgürlüğü değil, bir zorunluluğu anlatır. Özgürlük, onlara uymaktır. Toplumun dinsel bir çerçeveye oturtulması zorunludur. Çünkü toplumun yeniden örgütlenmesinde dinsel bağlar birinci derecede önemlidir. Ancak bu çerçeve, Katolik Kilisesi’nin çerçevesi olmayacaktır. Bilimin önerdiği insanlık dini onun yerine geçecektir.

Comte’un bilim felsefesinin getirdiği yeni sorunların dışında en kalıcı etkisi, tarihselcilik ve organizmdir. Ona göre Aydınlanma dönemi düşünürleri, kendilerinden önceki tarihsel dönemlere kötü damgasını vurmakla o dönemi anlama fırsatını kaçırmışlardır. İnsanlığın gelişim çizgisi, ancak her döneme kendi değerini vererek anlaşılabilir. İnsanları anlamak için Aydınlanmacıların dediği gibi insanın özelliklerini değil; toplumsal çevreyi ve zorunlulukları anlamak gerekir. Tarih içinde bir süreklilik vardır. Bütünün bilimi, parçaların biliminden farklıdır. Kendi kurallarıyla ayrı bir bilim dalı olan sosyoloji, psikolojiye indirgenemez.

Fransız düşünce tarihinde kısa bir süre egemen olan Comte’un düşüncelerinin bu egemenliği Türkiye için özel bir önem taşımıştır. Pozitivizm Türkiye’ye Hypollite Taine (1828- 1893) gibi Fransız düşünürlerinin etkisiyle girmiştir. Pozitivizm, 1880’lerden sonra gücünü yitirmeye başladı. Buna karşın Paris’te Jön Türklerin önderliğini yapan Ahmet Rıza Bey, pozitivizmi düşüncelerinin çıkış noktası yaptı. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihinin temel toplum felsefesini oluşturan dayanışmacılık, Durkheim yoluyla kimi pozitivist savları ikinci bir kez Türkiye’ye getirdi. Comte’un İngiltere’de etkisi, 1850’lerden başlayarak Stuart Mill’in kendisine verdiği önemle pekişti. 19. yüzyılın sonunda filozof ve matematikçi Erns Mach, Comte’un sorunsalını sürdürdü. Ona göre felsefenin görevi, bilimin mantıksal temelini açıklamaktır. Bu tutum, Comte’un sorunsalının, Viyana çevresi diye adlandırılan düşünürleri bir noktada birleştiren bir grupça yeniden incelenmesine yol açtı. Comte’un düşüncelerinin ilk bakışta mantıksal; ancak temelde ve anlatımda çelişkili olması, etkisinde kalan toplumbilimcilerin bu etkileri zaman zaman yadsımalarıyla sonuçlandı. Buna karşın Spencer, onun izinden yürümeyi sürdürdü. Aynı etki Durkheim sosyolojisinin iki ana özelliğini oluşturan “toplum incelemelerinin kendi başına bir alan oluşturdukları” ve “toplum içindeki olayların şey’ler için kullanılan yöntemlerle incelenmesi gerektiği”yargılarında da görülüyor.

Comte’un Başlıca eserleri:

Introduction aux travaux scientifiques du XIX siécle, 1806-1807 (19. Yüzyılın Bilimsel Çalışmalarına Giriş); Sommaire appréciation de l’ensemble du passé moderne, 1820 (Bugünkü Devrin Geçmişinin Bütünü Hakkında Toptan Değerlendirme); Plan de travaux nécessaires pour réorganiser la société, 1822 (Toplumu Yeniden Örgütlemek için Gerekli Çalışmalar Planı); Considérations sur le pouvoir sprituel, 1826 (Manevi İktidar Üstüne Düşünceler); Cours de philosophie positife, 1830-1842 (Pozitif Felsefe Dersleri); Sistéme de positife, 4 cilt, 1851-1854 (Pozitif Yönetim Sistemi).

Pozitivizm Nedir?

(positivism) Felsefede, her türlü bilginin, yalnızca gözlemlenebilen olgulardan çıkarsanabilenlerle sınırlı olduğunu; buna bağlı olarak, her türlü açıklamanın görgül olarak sınanabilir olması gerektiğini ileri süren; felsefi sorunları, metafizik kurgulara karşı olan bir yaklaşım. Başlangıçta Auguste Comte’un metafiziğin en son nedenlere ilişkin kurgularına karşı bilimsel bir yöntem olarak belirlediği bu yaklaşım daha sonra, kendi köklerini (diyalektiği) ve bu nedenle maddeciliğı yadsıyarak öznel idealizme gerilemiştir. “Madde yoktur; tarih, uzun bir rastlantılar zinciridir.” diyerek bilimin şeylerin yalnızca dış görünüşlerini tanımlayabileceğini ve doğada ya da tarihte hiçbir anlamın ya da yasanın bulunmadığını savunmuştur. Böylece mekanik maddeciliği de reddederek kendi bindiği dalı kesmiştir. Bu yaklaşım psikolojiye, her türlü duygusal ve zihinsel süreç, ahlaksal değerler, inançlar ve benzerleri de içinde olmak üzere, insan davranışını yalnızca koşullanmaya bağlayan davranışçılık olarak yansımıştır. Bunun daha yumuşatılmış bir biçimi ise toplumsal öğrenme olarak karşımıza çıkmıştır.

Bütüncül Kuram, Horney Karen ve Yeni Freudculuk

Bütüncül kuram, yaklaşım, teori, Freud psikanalizini daha sonra eksik bulan Horney’ın geliştirdiği kişilik kuramıdır. Karen Horney (1885-1952) da başlangıçta Freud psikanalizini benimsemişken, bir süre sonra onu eksik bulmaya başladı. Aynı görüşü paylaştığı başka kişilerle birlikte, Psikanalizi Geliştirme Derneği ile Amerikan Psikanaliz Enstitüsü’nü kurdu. Ölünceye dek de bu enstitüyü yönetti.

Horney, Freud’un kadın psikolojisi ile ilgili görüşüne şiddetle karşı çıktı. Kadın psikolojisinin ve kadınlık kimliğine ilişkin çatışmaların kökeninin, kadının duyduğu cinsel eksiklik ve erkek cinsel organına karşı geliştirdiği kıskançlık duygusu olamayacağını ileri sürdü. Ona göre kadın psikolojisinin temelinde var olan güvensizlik duygusunun yaratıcısı ne kadının korunma ve sevgiye erkekten daha çok gereksinim duymasıdır ne de kadınla erkeğin cinsel organlarının anatomik farklılığıdır. Horney’a göre Oedipus karmaşası da Freud’un ileri sürdüğü gibi çocukla anne baba arasındaki cinsel-saldırgan çatışmadan doğmuyor. Bu karmaşa, anne babanın itme, aşırı koruma ve cezalandırma gibi kusurlu tutumlarıyla oluşan kaygı sonucu ortaya çıkıyor.

Ona göre saldırganlık, doğuştan gelen bir eğilim değil; bireyin, güvenliğini korumak amacıyla geliştirdiği bir tepki biçimidir. Özseverlik de kişinin kendisini aşırı sevmesi anlamına gelmez; kişinin güvensizlik duygularına karşı geliştirdiği bir eğilim olarak belirir ve kendini aşırı önemli görmesi, kendine aşırı değer vermesi sonucu oluşur.

Temel Kaygı: Horney’ın geliştirdiği birincil kuram, çocuğun düşman gördüğü bir dünya içinde duyduğu yalnızlık, çaresizlik anlamındaki temel kaygıdır (temel anksiyetedir). Çocuğun anne babasıyla ilişkilerinin güven sarsıcı oluşu başta olmak üzere, başka birçok etken, onda güvensizlik duygusunun gelişmesine yol açıyor. Örneğin, çocuğa doğrudan ya da dolaylı baskı yapılıyor. Onun yaptıkları beğenilmiyor. Ona ilgisiz kalınıyor; sıcak, yakın davranılmıyor. Çelişkili davranılıyor; ya aşırı ya da yetersiz sorumluluk veriliyor; önder olma fırsatı tanınmıyor. Çocuk, anne babanın görüş ayrılıklarında yan tutmak zorunda bırakılıyor. Öteki çocuklardan ayırılıyor. Çocuğun bireysel gereksinimlerine saygı gösterilmiyor. Kardeşler arasında ayrım yapılıyor. Çocuğa, yerine getirilmeyen sözler veriliyor. Kaygılı ve güvensiz çocuk, yalnızlık ve çaresizlik duyguları ile baş edebilmek için türlü yollar buluyor; bunları yetişkinlik döneminde de kullanıyor. Örneğin, çevresine karşı düşmanca duygular geliştiriyor; kendine kötü davrananlara karşı öç alıcı tepkiler gösteriyor ya da tersine, yitirdiğini sandığı ve yine edinebileceğini umduğu sevgiyi kazanabilmek için aşırı uysal davranıyor. Aşağılık duygularını ödünlemek amacıyla gerçekdışı ve ülküleştirilmiş bir kimliği benimsiyor. Kendini sevdirmek için başkalarına rüşvet veriyor ya da onları, kendisini sevmeye zorluyor. Başkalarının sempatisini kazanabilmek amacıyla, onları kendisine acındırıyor. Bu yollarla sevgiyi kazanamadığında, insanlar üzerinde egemenlik kurmak için güç kazanma çabasına girebiliyor. Böylece çaresizlik duygusunu ödünlemiş, düşmanlık duygularına bir çıkış yolu bulmuş oluyor. Başka insanları sömürmeye ya da onlarla yarışarak saygınlık kazanmaya çalıştığı da oluyor. Bu yollardan biri, bireyin kişiliğinin değişmez bir parçası durumuna geliyor. İşin olumsuz yanı, bütün bu yarışlarda bu kişi için önemli olan, birinci gelmektir; ortaya bir şey koymak değil.

Horney, bozuk insan ilişkilerine çözüm bulmak amacıyla geliştirilen ve insanda içsel çatışmaların kaynağı, mantıkdışı çözümler olan 10 nevrotik gereksinimi şöyle sıralamıştır:

1) Sevgi ve onay gereksinimi: Bu gereksinim için geliştirilen tutum, başkalarını hoşnut etmeyi, onların isteklerine göre davranmayı amaçlıyor. Bu gereksinimi duyan kişinin bütün çabası, başkalarının kendisi için iyi şeyler düşünmesini sağlamaktır. Çünkü bu kişi, reddedilmeye karşı, aşırı duyarlıdır.

2) Yaşamı yönetecek bir ortağa duyulan gereksinim: Bu gereksinimin sahibi, asalaktır; sevgiye aşırı önem vermekte; itilmekten, yalnız kalmaktan çok korkmaktadır.

3) Yaşamını dar sınırlar içinde tutmaya yönelik gereksinim: Bu gereksinimi duyan kişi, azla yetiniyor; başkalarından fazla bir şey beklememeye kendini alıştırıyor.

4) Güç kazanmaya yönelik gereksinim: Böyle bir gereksinimi olan kişi, hep başkalarını küçük düşürmenin peşine düşüyor; zayıflığa dayanamıyor. Güç kazanma isteğini ortaya koymaktan kaçınan nevrotik kişiler ise, başkalarını zekâ ve bilgi ile egemenlikleri altında tutmaya yöneliyorlar. Bunlar, istençle her şeyin elde edilebileceğine inanıyorlar.

5) Başkalarını sömürmeye yönelik gereksinim: Bunlar, kendi çıkarları uğruna başkalarını sürekli kullanarak hem bağımlılık gereksinimlerini gidermeye hem de düşmanca duygularını doyurmaya uğraşıyorlar.

6) Saygınlık kazanmaya yönelik gereksinim: Bu gereksinimi duyan kişiler, kendilerine ilişkin yargıları, başkalarının değerlendirmesine göre oluşturuyorlar. Amaçları, tanınan, bilinen bir kişi olmaktır.

7) Başkalarının hayranlığını kazanmaya yönelik gereksinim: Bunlar, oldukları gibi değil de görünmek istedikleri gibi ortaya çıkarak başkalarının beğenisini kazanmaya çalışıyorlar.

8) Başarı kazanmaya yönelik gereksinim: Bu gereksinimi duyan kişiler, başkalarından daha iyi olma çabasındadırlar. Güvensizlik, onları sürekli ilerlemeye, birbirinden büyük başarılar kazanmaya itmektedir.

9) Bağımsızlığa ve kendine yetmeye yönelik gereksinim: Bu gereksinimi duyan kişiler, başkalarıyla sıcak ve doyurucu ilişkiler kurma çabaları sırasında düş kırıklığına uğramışlardır. Onun için, kimseye bağlanmıyor ve yalnızlığı seçiyorlar.

10) Yetkin olmaya ve eleştiriye karşı kendini savunmaya yönelik gereksinim: Bu gereksinim içinde olanlar, kendilerine yönelik eleştirilerden çok korkuyorlar; kusurlarını başkalarının görmemesi için her önlemi alıyorlar. Sevgi gereksinimi, nevrotik kişinin hiçbir zaman doyuramadığı bir gereksinimdir. Çünkü nevrotik kişi, hep daha fazlasını istiyor. Bağımsızlık eğilimi de böyledir. Bu kişi, bir yandan da sevilmek beğenilmek istiyor. Bunlar, kusursuzluk gereksinimini de bir türlü doyuramadıkları bir gereksinim olarak yaşıyorlar.

Horney, daha sonra bu gereksinimleri şu üç kümede toplamıştır:

1) İnsanlara yönelme (Nevrotik sevgi gereksinimindeki gibi).

2) İnsanlardan kopma (Nevrotik bağımsızlık gereksinimindeki gibi).

3) İnsanlara karşı olma (Nevrotik güç kazanma (saldırganlık) gereksinimindeki gibi).

Normal çatışma ile nevrotik çatışma arasında, yalnızca derece ayrımı bulunuyor. Normal (sağlıklı) kişi, çatışmalarını bu üç yönelimi birleştirici bir tutumla çözüyor. Nevrotik kişi ise, temel kaygısının fazlalığı yüzünden, gerçekdışı çözüm yollarına başvuruyor; üç tutumdan yalnızca birini kullanıyor; öbür ikisini görmezlikten geliyor. Horney, sonraları ise, kişiyi daha çok, kendisini yanlış kavramlaştırmasının kendine yabancılaştırdığı; ülküleştirmiş olduğu imgesine ulaşabilme çabasının, içsel çatışmasını büsbütün artırdığı konusu üzerinde durdu.

Karen Horney Kimdir?

Karen Horney
Karen Horney

(1885-1952) Almanya doğumlu Amerikalı psikanalist. Horney, Almanya’da doğdu. Berlin Üniversitesi’nden doktorasını aldıktan sonra Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nün sekreterliğini yaptı. 1932 yılında Amerika’ya gitti. Çeşitli enstitü ve üniversitelerde görev yaptı. 1941 yılında Amerikan Psikanaliz Enstitüsü’nü kurdu ve enstitünün dekanlığını üstlendi. Freud’un kadın psikolojisi, Oedipus karmaşasının evrenselliği kuramlarına, yapısal (ilkelbenlik, benlik, üstbenlik) kuramına, başından beri karşı çıktı. Giderek holistik, insancı çizgideki kendi nevroz kuramını geliştirdi. Genel psikodinamik yaklaşıma bağlı kalmakla birlikte, nevrozların kökeninde toplumsal ve kültürel etkenlerin belirleyici rol oynadığını savundu. Nevrozun çocukluk döneminde çocuk ile onun anne babası arasındaki bozuk ilişkiler nedeniyle çocukta yoğunlaşan temel kaygının ortadan kaldırılmasına yönelik girişimlerin bir sonucu olduğunu belirtti. Buna bağlı olarak ruh hastalığını büyük ölçüde, bireyin çevresine uyum sağlayamamasına bağladı. Tedavide de bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmayı; kişinin çatışmalarına, içinde yaşadığı kültüre uygun, sağlıklı çözümler bulmasına yardımcı olmayı hedefledi.

Başlıca eserleri: Çağımızın Nevrotik Kişiliği (1937), Psikanalizde Yeni Yollar (1939), Kendikendine Psikanaliz (1942), İç Çatışmalarımız(1945), Nevrozlar ve İnsan Gelişimi (1950), Kadın Psikolojisi (1967).

Yeni Freudculuk

Freud’un temel öğretisini kabul eden; ancak, özellikle ölüm içgüdüsünün varlığı, Oedipus karmaşasının evrenselliği, libido, kadın psikolojisi gibi konularda Freud`u eleştirerek yeni yaklaşımlar öne süren psikanalistlerin görüşüne verilen ad. K. Horney, E. Fromm, H. S. Sullivan, yeni Freudcular arasında yer alıyor.

Ayrıca bkz.:

Freud’un yaşamı, görüşleri ve teorileri.

Duyuşsal Öğrenme ve Eğitim

Duyuşsal öğrenme, eğitimde en son amaç olan bireyin kendini gerçekleştirmeyi sağlaması için bilişsel (zihinsel), bedensel, devimsel ve toplumsal gelişimle birlikte gerçekleştirmesi gereken duyuşsal (duygusal) gelişime yönelik öğrenmeler; duygusal öğrenmedir.

İnsan, doğal yaşamında çevresinin bilimsel ve teknolojik sorunlarının yanı sıra, başkalarıyla ilişkilerinden doğan birçok sorunla da karşı karşıya kalıyor. Karşılaştığı her sorunu, kendi benlik algısına göre değerlendiriyor. Bu algılamanın biçim ve özünü onun gereksinimleri, ilgileri, kanıları, inançları, tutumları, değer yargıları, beklentileri, amaçları ve bunlardan doğan duygularla karışık ruhsal yapısı belirliyor. İnsanın gerçek dünya içindeki yaşamını, bu yapı denetliyor. İnsan, düşünceleri kadar da duyguları olan bir varlık olarak, bunlardan biri öbürünü susturmadan bu iki gücün bütünleşmesiyle kendini gerçekleştirebiliyor. O nedenle kendi düşünceleri gibi duygularını da tanımalı; duygularını yaşama ve denetleme becerisini de edinmelidir. Bununla birlikte, çevresindeki kişilerin gereksinimlerine, umut ve beklentilerine karşı duyarlı ve saygılı olmalıdır. Sağlıklı bir insanın, öbür insanların davranışlarını anlayıp kabul etmesi, onlarla ilişkilerini hem demokratik ilkelere hem de sevgi ve koruma duygularına yaslandırması, vazgeçilmez toplumsal davranışlarından biridir. Her sağlıklı insandan, başkalarıyla ilişkilerinde, bu değerlere uygun biçimde yaşaması bekleniyor. Bu yeti; doğru örneği görme, o örneği taklit ederek kendi davranışı durumuna dönüştürme yoluyla kazanılıyor. Bu süreçte, beliren yanlışlar görülüp ayıklanıyor; gerekli sözel açıklamalardan yararlanılıyor ve bunlar, zaman içinde alışkanlık durumuna getiriliyor.

Duyuşsal Öğrenme Ürünleri

Duyuşsal öğrenme, belli bir duyuşsal alanda gerçekleşiyor. Duyuşsal alanı, basitten karmaşığa doğru; alma, tepkide bulunma, değer verme, örgütlenme ve nitelenme basamakları oluşturuyor. İnanç, değer ve tutumlar, genellikle bu basamakların etkisinde yapılanıyor. Alma, belli bir değerle ilgili yaşantıların ayrımına varmak; bir değeri algılamaya açık, yeğlemeye yatkın olmaktır. Tepkide bulunma, bir değere uygun davranışı göstermeye istekli olmak ve o davranışı yapmaktan zevk almak demektir. Değer verme, belli değerleri kabul etmek; örgütlenme, bir değerin öteki değerler arasındaki yerini, gerçek yaşamdaki anlamını kavramaktır. Nitelenme ise, birbiriyle çelişkili değerlerin sentezini yapma sonucu, genel bir yaşam felsefesine katkıda bulunmak ve bu değeri o yaşam felsefesi içindeki yerine yerleştirmektir. Duyuşsal alanın içerisindeki ruhsal yapılarda duyuşsal öğelerin yanı sıra, bilişsel ve davranışsal öğeler de vardır. Örneğin, belli bir tutum, ancak, belli gereksinimlerin (duyuşsal öğelerin); belli kavram ve kanıların (bilişsel öğelerin); belli alışkanlık ve etkinliklerin (davranışsal öğelerin) bir bütünlüğe ulaşmasıyla kişiliğin belirleyici bir yönü durumuna gelebiliyor. Duyuşsal alanı oluşturan duyuşsal yapılar; inançlar, kanılar, değerler; tutumlar; ilgiler ve amaçlardan oluşuyor. Farklı sözcüklerle adlandırılan bu yapılar, benlik denilen ruhsal yapıda bütünleşiyor.

Duyuşsal Eğitimi Uygulama Biçimleri

İnançlar, kanılar, ilgiler, değerler ve tutumlardan daha geniş bir alanı kapsayan duyuşsal eğitimin dört uygulama biçimi bulunuyor. Birbirini tamamlayıcı nitelikte olmaları ve her birinin kimi sınırlılıklar taşıması nedeniyle, kapsamlı bir duyuşsal eğitim için aşağıda yer alan bu dört uygulama biçiminden de yararlanmak gerekiyor.

1. Örnek Alma Yoluyla Kendini Gerçekleştirme:

Planlı ve amaçlı bir öğretimde, doğru örnek (model) taklit ediliyor. İnsan, bebeklikten başlayarek büyüklerini taklit etme yoluyla, insana özgü pek çok davranış geliştiriyor. Çocuğun, konuşma ve yürümesinde bile bu tür öğrenmenin etkisi oluyor. İnsan, gördüğü örneği, genellikle olduğu gibi benimsiyor. Taklit etme yoluyla öğrenme, davranışçı psikolojinin en önemli öğrenme ilkelerinden biridir. Bu öğrenmede örnek olan kişi, bütünü olduğu gibi göz önüne seriyor. Bütün algılanırken, küçük davranış birimleri arasında, en kısa ve kolay yoldan bağlantı kurulabiliyor. Çok karmaşık davranışlardan oluşan becerilerde bile, önce doğru örneği bütünüyle görmek; sonra da öğrenilmesi zor bölümleri parça parça öğrenip onları yeniden bütünleştirmek gerekiyor. Parça parça öğrenme, en kolay öğrenme yolu olmakla birlikte, insanlar arası ilişkilerin öğrenilmesinde parça parça öğrenme, bu çabayı anlamsız ve zor duruma sokuyor. Taklit edilip özdeşleşilen örnek kişi, çocuk için, hatta yetişkin için bile toplumsal statüsü yüksek olan bir kişi anlamını taşıyor. Evde çocuk için bu örnek, öncelikle kendi cinsinden anne ya da baba, büyük kardeş; okulda ise, öğretmen ve arkadaşlarıdır. Ergen için bir bilim, sanat, yazın insanı; bir sporcu da örnek olabiliyor. Eğer evde anne baba; okulda öğretmen, çocuklara çok ceza veriyor; daha çok, olumsuz eleştiri yapıyorsa çocuk da insan ilişkilerinde aynı yolu izliyor. Demokratik kurallara uygun bir ortam yaratan ve bunu yaşatan anne babanın çocukları ise ilişkilerini olumlu bir tutuma dayandırarak sürdürüyorlar. Öğretmenin sevilen, beğenilen, daha çok, ödüllendirici bir kişi olması, öğrencilerin ona yüksek statülü bir insan olarak bakmalarını sağlıyor ve sonuçta öğrenciler, onun davranışlarını benimseme eğilimi gösteriyorlar. Öğrenciler, öğretmenin öğütlerinden çok, onları da içeren olumlu davranışlarını daha kolay öğreniyorlar. Kendini iyi tanıyan, tutarsızlıklarını öğrencilerinin ruh sağlığına zarar vermeden denetim altına alabilen; sınıfta öğrencilere karşı açık, dürüst, anlayışlı, sevecen ve saygılı davranan öğretmen, öğrenciler için en iyi, en gerçekçi özdeşim modeli oluyor.

2. Standart Öğretim Programının Konularıyla Duyuşsal Öğrenmeler:

Öğretim programında yer alan konuların hemen tümü, birincil öğrenmelerin yanı sıra, programda olmayan ikincil öğrenmelere ve onun türevi olan öğrenmelere de yol açıyor. Örneğin, coğrafya dersinde Türkiye işlenirken, buranın doğal kaynakları, ekonomisi, öbür ülkelerle ilişkileri birincil öğrenme konularıdır. Türkiye’deki depremlerle ilgili bir sorudan yola çıkılarak yerkabuğunun öğrenilmesi ise, ikincil öğrenme konusudur. Öğrencilerin Türkiye bilgilerini genişletmek için öğretmenin gösterdiği bir film de öğrencilerde o yerleri görme isteği; o yerlere karşı olumlu bir tutum yaratabiliyor; birtakım duyuşsal öğrenmeler sağlayabiliyor. Başarılı öğrenmelerin bir başka türevi, geliştirilen benlik tutumudur. Duyuşsal öğrenmeler için sosyal bilimlerin kimi konuları ve davranış bilimleri, insanlara karşı olumlu tutum oluşturulmasına ve kimi değerlerin geliştirilmesine daha çok ve daha kolay fırsatlar yaratıyor. Matematik ve Fen dersleri ise olgun değer ve tutumların geliştirilmesinde belli sınırlılıklar taşıyor.

3. Programa Duyuşsal Eğitimi Amaçlayan Yeni Konular Koyma:

Okulda öğrencilerin bilişsel gelişiminin yanı sıra, ruh sağlığı açısından vazgeçilmez olan duyuşsal gelişimin de gerçekleştirilmesi için öğretim programında, başta insan ilişkileri olmak üzere, yeni bir konu alanına daha gereksinim vardır. Bu alanda öğrenilenler de öğretmen ve öğrencinin yaşamına doğrudan doğruya girmelidir.

4. Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetlerinden Yararlanma:

Hızla değişen ve gittikçe daha da karmaşık bir yapıya dönüşen toplumlar, genç kuşakları, gelecekteki yaşamlarına yalnızca öğretim işleviyle hazırlayamayacaklarını çoktan algılamışlardır. Bilişsel öğretimle yalnızca bilim dünyasının gerçekleri kullanılarak öğrencinin bilişsel güçleri ve sorun çözme yetenekleri geliştirilebiliyor. Oysa öğrencinin bir de çağdaş dünyadaki değişken ve karmaşık yaşama uyum sağlama gereksinimi vardır. Bu gereksinimin giderilmesi için bilişsel gelişim, tek başına yetmiyor. Dahası birey, uyum gücü kazanmadıkça, bilişsel güçlerini de yeterince kullanamıyor. Öğrencinin önünü kesen ve gelişimine izin vermeyen iç ve dış engeller ortadan kaldırılmadıkça, onun eğitim ortamından yeterince yararlanması sağlanamıyor. Daha da önemlisi, kişinin, kendi kararlarını kendi başına verebilmesini sağlayacak olan ruhsal olgunluk kazanması, kendi gelişim görevlerinin sorumluluğunu üstlenebilecek bir güce kavuşması gerekiyor. Bunlar, öğrenciye yalnızca bilişsel eğitimle kazandırılamıyor. İşte, öğrencinin duygusal gelişiminin de gerçekleştirilmesi; genç kuşakların beden ve ruh sağlığı yerinde kişiler olarak yetiştirilebilmesi için çağdaş eğitimde öğretim ve yönetim hizmetlerine bir de öğrenci kişilik hizmetleri katılmıştır. Sağlık, toplumsal yardım, özel yetiştirme, boş zaman eğitimi, ders dışı eğitici çalışmalar gibi kişilik hizmetlerinden biri olarak okulda etkin bir rehberlik ve psikolojik danışma hizmeti de yer almıştır. Bununla her öğrenciye, bu hizmetlerden yararlanarak kendi yetenek ve ilgileri ölçüsünde bedensel, devimsel, bilişsel gelişiminin yanı sıra toplumsal ve duygusal yönden de yeterince gelişip kendini gerçekleştirmesi yolu açılmıştır. Okullarımız, yeterli sayıda ve nitelikte, işini seven rehberlik ve psikolojik danışma uzmanlarına kavuştuğunda çocuk ve gençlerimiz, çok daha sağlıklı bir kişilik, güçlü bir benlik geliştirebilme olanağına kavuşmuş olacak ve bugün yaşanan uyum ve başarı sorunlarının büyük çoğunluğu, kendiliğinden yok olacaktır.

Sigmund Freud ve Edebiyat

Freud edebi metni rüyaya benzetir ve bu nedenle de rüya yorumlama ilkeleriyle edebiyata yaklaşır. Ona göre rüya, bilinçsiz, aslen müstehcen arzuların doyuma ulaşmasıdır. Bunlar “rüya süreci” (Traumarbeit) ile dolaylı yoldan ifadesini bulur, yani rüyanın sahibi bunların ne anlama geldiğini fark edemez. Freud, korkulu rüyaları, kabusları da örtülü arzuların bir çeşit tatmini olarak görür ve süperego, yani vicdan arzularının gerçekleşmesinden söz eder. Rüya sürecinin işlevi bir yandan arzuları dile getirmektir ama öbür yandan da bu arzuların müstehcenliğini yok sayıp rüya sahibinin hatasını ıska geçmektir. “Manifestocu rüya içeriği” böylece rüya görenin hem müstehcen arzularına hem de hatalarına yarayan rüya süreci sayesinde bir çeşit uzlaştırıcı çözüm üretir.

Freud, bu hipotezleri edebi metne, hatta her türlü sanat eserine uygulamaktadır. İlk planda gündüz rüyalarını ve hayalleri gece rüyalarına benzer şekilde yorumlar. Gece rüyasından tek farklılık, gündüz rüyasında dile gelen arzunun hayal kuranın kendisi için değil, yalnızca onun toplumsal çevresi için ayıp olması ve böylece “ben-ayarlanışı” oluşudur. Gündüz rüyalarının sahibi kendi arzularını kabul ederse de bunları başkasından gizlemeye çalışır, yani onlardan utanır. İkinci aşamada Freud, edebiyat eserini gündüz rüyası olarak değerlendirir. Bu anlamda sanat eserinin esası, aslında utanç verici ve “egoist” ve bu yüzden başkaları için de yadırgatıcı karakteri rüya sürecindekine benzer “değiştirme ve gizlemelerle” yumuşatılan bir arzunun doyuma ulaşmasıdır. Sanat eserinin oluşumunda gözlenen bu “değiştirme ve gizlemeler” nasıl oluyor da okuyucuda haz uyandırıyor sorusunu da Freud, aynı “şaka” konusuna getirdiği açıklamalarla cevaplar. Yazar, okuyucuya önce “salt biçimsel, yani estetik haz”la “rüşvet verir” (bestechen) der. Bu ise bir çeşit tuzak ya da haz öncesi gibi bir şeydir. Şaka da (fıkra) Freud’un haz öncesi (Vorlust) olarak nitelediği, “haz gelişiminin imkanı”dır ve bu da kişinin tabuları yüzünden engellenmiş başka bir haz imkanına geçmeyi sağlar. Böylece başka (engellenmiş) haz imkanı yerine önce sadece bu haz öncesine varılır ve bu da ayıp arzuyu peşinden sürükler ve “sonuç, eklenen imkandan yani ‘haz öncesinden’ çok daha büyük bir haz gelişimi”dir. Edebi eserden alınan estetik tat, Freud’a göre öyle bir haz öncesidir ki okuyucunun bir yandan eserin biçimsel niteliğinden zevk almasını sağlar, öte yandan da onu doyumun başka ve çok daha derin bir çeşidine götürür.

Edebi eserin sağladığı asıl zevk sayılan bu derin doyum, Freud’a göre “ruhumuzdaki gerilimlerin gevşemesi”dir. Bu “gevşeme”nin nasıl oluştuğu hakkında da tahminler vardır. Yazarın başarısı olan bu sonuç, onun okuyucuyu kendi hayallerinden utanmadan zevk alacak hale sokmasıyla gerçekleşir. “Ruhumuzdaki gerilimlerin gevşemesi”, bir çeşit arındırıcı etki (Katharsis) sayılır ki aslında ayıplanan ve bu yüzden de bilinçsiz arzulara dayanır; bu arzuların bastırılması için eskiden gerekli olan ve şimdi açığa çıkan enerji ise sanat eserinden alınan “tat”a eklenir.

Özetle şunu söyleyebiliriz: Bu kurama göre edebi eser, bir arzu gerçekleşmesinin sunuluşudur. Böylece arzunun toplumsal ayıbı, rüya mekanizmasına benzer mekanizmalarla hafifletilmiş olur, eser okuyucusuna zevk verir ve bu zevk salt biçimsel nitelikleri sayesinde bir haz öncesidir ve asıl zevk ise “ruhumuzdaki gerilimlerin gevşemesi” ile sağlanır.

Freudcu Edebiyat Kuramına Gelen Eleştiriler ve Yeni Yapılanmalar

Freud Kuramı çeşitli açılardan eleştirilmiş ve bu eleştiriler bazı yeni yapılanmalara neden olmuştur. Bunlar üç ana noktada toplanabilir: 1) Freud kuramının edebiyat bilimindeki yorumlamaya uygulanışı, 2) Edebi eserle gündüz rüyalarının birbirine benzetilmesi, 3) Edebi biçimin, “haz öncesi” kavramıyla açıklanması.

Eleştirilerden biri, Freud kuramının biyografik bir çalışma tarzını getirdiği konusundadır. Bu tip eleştiriler çoğunluktadır. Mesela Theodor W. Adorno, “İnce ruhlu hekimlerin, en işe yaramaz objelere bile, Leonardo veya Baudelaire”e uyguladıkları dar kafalılığı (Banausie) uyguladıklarından söz eder. Adorno’nun bu yargısı, Freudcu edebiyatçıların edebiyat eserini, rüya yorumlaması gibi, çözülecek bir malzeme olarak görmelerine karşıdır. Eski Freudcu edebiyat kuramı yazarı ve şairi psikanaliz hastası gibi divana yatırıp sorguluyordu. Yazarı, edebiyat bilimi incelemesinde ilgi odağı yapan bu görüş, eseri yazarın ruhunu yansıttığı ölçüde açıklamaktadır. Oysa yazarın eserde işlenen olayları bizzat yaşamış olması gerekmiyor.

Gündüz rüyaları-edebi eser benzetmesine yapılan eleştiriler ise bu benzerliklerin, eserin estetik özel kalitesini açıklamaya yetmediği konusunda odaklaşmaktadır. Gündüz rüyaları kendiliğinden oluşan bir hayal gücü faaliyetiyken bir sanat eseri karmaşık bir oluşum süreci sonunda ortaya çıkar ve bu süreçte estetik, tarihi, toplumsal ve metinlerarası görüşler yer alır. Ayrıca modern eserlerde yazarın sanatçı kişiliğini ortaya koymayı amaçlamayan, sanat kavramını genişletmiş örnekler de vardır. Bunlar ve şablonlar (Ready-Mades) Freudcu bir kuramla açıklanamaz. Dolayısıyla Freudcu analizin her esere uygulanabilirliği söz konusu olamaz.

“Haz öncesi”ne yöneltilen eleştirilere gelince: Acaba estetik biçimden alınan tat, bu tür bir “haz öncesi”ne mi dayanıyor? Freudcu kuramlar arasında en çok eleştiri çeken onun bu tezidir. Her şeyden önce biçim kalitesi hakkındaki yargılarımızın duyusal kategorilerle bağlantılı olması gerekmiyor.

Freud’un “haz öncesi” teziyle ilgili olmayan ama sanat eserinin biçiminden duyulan zevki irdeleyen başka psikanalist açıklamalar da var. Mesela bunun süperegonun bir yansıması olduğu açıklaması. “Eser, estetik biçimiyle okuyucuda ‘süperego’yu harekete geçirip onu mevcut suçluluk duygularından arındırır” gibi. Bu tez bazı sanat eserlerinin biçim disiplinini vurgulamaktadır. Biçimle ilgili diğer psikanalist tezler şunlardır: Form özellikleri, savunmanın hizmetindedir çünkü eserin biçim incelikleri sayesinde mevcut arzular frenlenip kanalize edilir. Veya biçim özellikleri ‘narsistik’ güç fantezilerinin ifadesidir çünkü yazarın konusuna yüzde yüz hakimiyetini ifade eder. Veya, biçim özellikleri öyle bir sınır koyar ki bunlar ya eserde ifadesini bulan hayal gücünü gerçeklikten ayırır ve onu gerçeklerden korur ya da okuyucuyu da hayale sürükler. Bu sınır sayesinde bir çeşit “koruma” sağlanır, yani okuyucu gerçeklere bulaşmadan rahatlıkla kendisini o hayallere dahil eder çünkü istediği zaman çıkabileceğini bilir.

Freud Hakkında Her Şey

Anne Baba Tutumları ve Çocuk Eğitimi

Anne baba tutumları, ebeveyn tutumları, bunların çocuk ve ergenin eğitimi, gelişimi, ruh sağlığı üzerindeki etkileri. Sağlıklı anne-baba tutumları, kusurlu / yanlış anne-baba tutumları ve bu bağlamda itici anne ve itici baba tutumları açıklanmaktadır.

Anne baba ile çocuk ve ergen arasındaki ilişkilerin sağlıklı ya da sağlıksız olmasına yol açan tutumların genel adına anne baba tutumları adı verilir.

Sağlıklı ya da sağlıksız anne baba tutumlarının oluşumunda rolü olan etkenlerin başlıcaları zeka durumu, ağır hastalıklar, kalıcı sakatlıklar, yoksunluklar, ayrılıklar, ailenin geçirdiği kazalar, ruhsal sarsıntılar ve ölümlerdir. Belki bunlardan da önemlisi, anne babanın kişilikleri, birbiriyle anlaşma dereceleri ve uyumlarıdır. Bunlar bilinmeden, çocuk ve ergenin gelişim dönemlerini nasıl yaşayacağı, bu dönemlerin sorunlarıyla nasıl baş edeceği konusunda tutarlı bir yargı ortaya konulamıyor. Bu nedenle önce, anne baba tutumları bilinmelidir. Bunlar, genellikle sağlıklı (çocuğu koşulsuz seven, benimseyen, demokratik) anne baba tutumu ve kusurlu anne baba tutumları olarak sınıflandırılıyor.

Sağlıklı Anne Baba Tutumu:

Sevgi ve Saygı

Sağlıklı bir aileyi oluşturan anne baba, birbirine sevgi ve saygı ile yaklaşıyor. Bu ailede sorunlar konuşularak, danışılarak çözülüyor. Anne baba arasında arada bir aklın egemenliğinde yapılan tartışmalar dışında bir çekişme, kavga, gürültü yer almıyor; evde sık sık gerginlik yaşanmıyor. Anne baba, birbiriyle ılımlı ve sıcak bir ilişki sürdürüyor. Ailede ağırlıklı olarak esnek bir tutuma dayalı davranışlar görülüyor. Evde, birlikte yaşamanın gerektirdiği görev ve sorumluluklar, yeni bir durum ortaya çıktıkça el değiştiriyor. Aileyi ilgilendiren konularda çocuk ve ergenlere bilgi veriliyor; sorunlara ilişkin onların görüşleri de soruluyor ve değerlendiriliyor. Çocuk ve ergene koşulsuz sevgi gösteriliyor. Bu sevgiyi, onların ortaya koyduğu duygu, düşünce ve davranışlardan bağımsız olarak yaşamaları sağlanıyor. Çocuk ve ergen, kendilerine özgü bir gizilgücü, değeri olan birer varlık olarak sevilip sayılıyor. Onların duygu, düşünce ve davranışları, onların altında yatan nedenleriyle birlikte değerlendiriliyor. Anne baba, çocuk ve ergenin hem olumlu hem de olumsuz davranışlarıyla ilgileniyor; onların davranışlarına karşı olumlu ve olumsuz tepkisini açıkça belirtiyor. Ancak, onaylamadığı duygu, düşünce ya da davranışları nedeniyle onlardan sevgisini esirgemiyor ve desteğini hiçbir zaman çekmiyor.

 

Sağlıklı anne baba tutumlarında sevgi ve saygı vazgeçilmezdir
Sağlıklı anne baba tutumlarında sevgi ve saygı vazgeçilmezdir

Disiplin ve Sınırlar

Evde anne, sıcak ve sevecen ilişkileriyle öne çıkmakla birlikte, nedenini açıklamak koşuluyla çocuklarının davranışlarına gerektiğinde sınır koyuyor; onlara eksiğini tamamlatıcı, yanlışını düzeltici (geliştirici) cezalar veriyor. Baba da sıcak, sevecen; ılımlı, esnek davranan bir demokratik otorite olarak varlık gösteriyor. Çocuk ve ergen, anneye de babaya da rahatça sokulabiliyor, açılabiliyor; onları korkmadan seviyor ve sayıyor. Çünkü bu ailede çocuk ve ergen, sorgulanarak, yargılanarak, buyruk verilerek yönetilmiyor; uyarılarak, kendilerine gerekli açıklamalar yapılarak, yol gösterilerek, davranışının üzerinde düşündürülerek, gerektiğinde kendisine istediği davranışı deneme hakkı tanınarak eğitiliyor. Çocuk ve ergene özgüven, özdeğer, özsaygı ve girişkenlik kazandırmada ve sonuçta güçlü bir benlik geliştirmesine yardımcı olmada koşulsuz sevgiden özellikle yararlanılıyor.

Sağlıklı anne baba tutumlarında disiplin anlayışı açıklayıcıdır.
Sağlıklı anne baba tutumlarında disiplin anlayışı açıklayıcıdır.

Özel Oda veya Köşe

Sağlıklı anne baba tutumunun egemen olduğu ailede herkes gibi çocuk ve ergenin de kendine ait bir odası ya da en azından bir köşesi bulunuyor. Evin genel düzenini bozmamak koşuluyla, çocuk ve ergen, bu yeri istediği gibi kullanabiliyor. Bu yerin temizlik ve düzeninden de kendisi sorumlu tutuluyor.

Çocuğa özel yaşam alanı sorumluluk ve özerklik algısını geliştirir.
Çocuğa özel yaşam alanı sorumluluk ve özerklik algısını geliştirir.

İletişim

Demokratik ailede anne baba ile çocuk ve ergen arasında rahat, sağlıklı bir iletişim kuruluyor. Evde herkesin söz hakkı bulunuyor. Çocuk ve ergenler, her türlü duygu ve düşüncelerini çekinmeden açıklayabiliyor ve bunlara ilişkin karşılıklar alabiliyorlar. Konuştuklarının, doğruluğuna ve mantıklılığına özen göstermedikleri zaman kendilerine, buna dikkat etmeleri anımsatılıyor. Sözlü ve sözsüz iletişimde birbirine karşıt düşüncelerden çok, birbirini tamamlayan düşüncelerin yararlı olduğu, çocuk ve ergene yaşatılarak öğretiliyor. Açıklık ve doğruluk, iletişimin en sağlıklı dayanağı kabul ediliyor. Doğru anlamak için, dikkatle dinlemek gerektiği de onlara aynı yolla gösteriliyor.

Çocuğa söz hakkı ve çocukla iletişim kişilik gelişiminde önemli yer tutar.
Çocuğa söz hakkı ve çocukla iletişim kişilik gelişiminde önemli yer tutar.

Ergen Çocuğa Yaklaşım

Evde konuşmaya, şakalaşmaya, eğlenmeye yer olmakla birlikte, herkesin gönüllü olarak ve bilinçle benimseyip uyduğu ortak kurallar işletiliyor. Ailede her çocuk, özgün bir kişilik geliştirme hakkının bulunduğunu biliyor. Bu çocuklar, özellikle kendilerini geçmeye özendiriliyorlar. Kendi başarılarıyla mutlu olmayı; başkalarının başarılarını da alkışlamayı öğreniyorlar. Sağlıklı anne baba, çocuklarının kişiliğine saygı gösteriyor. Onların bağımsız davranma eğilimlerine tam destek veriyor. Onlardan, yaşlarının ve güçlerinin üstünde bir güç, bir olgunluk gerektiren bilgi, beceri ve davranış beklemiyor. Bağımsız kişilik geliştirmenin anlam ve önemini iyi bilen bu anne baba, ergenliğe giren çocuklarının bağımsız davranma eğilimlerinin artmasını doğal karşılıyor. Bir yandan onları izlemeyi sürdürürken, bir yandan da onların bağımsız davranma eğilimlerini onaylıyor. Ergenin duygu, düşünce ve davranışlarındaki değişimin ve farklılığın doğal olduğunu bildiği için bu değişimi, evin kurallarına uymaları koşuluyla anlayışla karşılıyor.

Sağlıklı anne baba, ergene tanıdığı özgürlükleri giderek artırıyor. Ergeni kişilikli bir yetişkin gibi konuşup tartışmaya özendiriyor; onu öğüt verme ile yönlendirmeye hiçbir zaman başvurmuyor. Konuşmak istediği zamanlarda, çocuk ve ergeni önemsemeyi ve dikkatli dinlemeyi ilke ediniyor. İsteklerini uygun bulmadığında, ona doğrudan karşı çıkmıyor; düşünerek doğru yolu bulması için sorular sorarak, olası çözüm yollarını görmesini sağlayarak kendi yolunu kendisinin bulmasına fırsat veriyor. Arkadaşlarıyla gezmesine, eğlenmesine, uygun ve yeterli sürelerle izin veriyor. Derslerini aksatmayacak biçimde spor, müzik, resim, tiyatro, okuma yazma gibi değişik etkinliklerden istedikleriyle ilgilenmesini destekliyor. Giyim kuşam, saç sakal gibi aykırılıkları ve önemsiz ayrıntıları abartmıyor; bunları sorun durumuna getirmiyor; gençlerle sürtüşme nedeni yapmıyor.

Ergenlik sürecinde anne-baba tutumları kritik önemdedir.
Ergenlik sürecinde anne-baba tutumları kritik önemdedir.

Demokrat anne baba, kendi çocuklarının da ergenlik çağına geldiğinde bocalamasını; bu çağın çelişkili duygu, düşünce ve davranışlarını göstermesini doğal karşılıyor. Ancak, bu anne babanın çocukları, kusurlu tutum gösteren anne babanın çocuklarından farklı olarak, anne babalarıyla büyük boyutlara varan duygusal çelişkiler ve sürtüşmeler yaşamıyorlar. Onlarla anne babaları arasındaki çatışmalar, okul başarılarını engelleyen, yaşamlarını alt üst eden boyutlara varmıyor. Sağlıklı ailelerde, fırtına benzeri başkaldırılar değil; esintiyi andıran karşı çıkmalar yaşanıyor. Ergenin, anne babasından ayrı düşünce, görüş ya da beğeni geliştirmesi, anne babasınca, onun evine bağlılığını zedeleyen bir etken olarak değerlendirilmiyor.

Sağlıklı anne baba, çocuğuna güvendiğini, ergenlik döneminde de her fırsatta belli ediyor. Çocuğunun büyüdüğünü, olgunlaştığını, bağımsız davranmaya yöneldiğini gördükçe, bundan sevinç duyuyor. Onun bağımsızlık çabalarından, evden kopma eğiliminden tedirgin olmuyor; bunu kabulleniyor. Ancak, tam bir tutarlılık ve kararlılıkla; onur kırıcı söz ve eylemden özenle kaçınarak ergene nerede durması gerektiğini açık seçik anlatıyor. Onun, tümüyle başına buyruk yaşayamayacağını algılamasına çaba gösteriyor.

Sağlıklı anne baba, sıralanan bu tutum ve davranış biçimlerinin, sağlıklı bir ruhsal gelişim için gerekli; ergenin doğasına ve çağdaş eğitim ilkelerine tümüyle uygun olduğunu bilerek bunları uyguluyor. Gence bu biçimde yaşatılan ergenlik, geride bir yıkıntı bırakmadan sona eriyor ve ergen, bu dönemin sonuna doğru, anne babasıyla yeniden o eski ılımlı, dengeli ilişkilerine dönüyor. Ergenin, ailesine önemli sorunlar çıkarmadan bu dönemi yaşamasında, onun çocukluğunun sağlıklı, uyumlu geçmiş olmasının, elbette büyük payı bulunuyor.

Kusurlu, Hatalı, Yanlış Anne Baba Tutumları:

Birçok anne babanın, çocuklarıyla iletişimlerini yanlış tutumlara dayandırmaları, sorunlu çocuk ve ergenlerin artmasına yol açıyor. Çocuğa yönelik yanlış tutum ve davranışlar erken fark edilip düzeltildiğinde, olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının önü kesilebiliyor. Bunun için öncelikle anneye, doğru davranışın benimsetilmesi gerekiyor. Ancak, davranışlarını değiştirmek istememesi, annenin, geçerli eğitim kurallarını öğrenme olanağını ortadan kaldırıyor. Çocuğuna yönelik davranışlarından birçoğunun bilinç dışından yönetilmesi, sorunun çözümünü oldukça zorlaştırıyor. Annenin, çocuğuna yönelik yanlış davranışlarını; birtakım yansıtıcı tepkileri, bilinçdışı korku ya da saldırganlıkları ve çocuğuyla özdeşleşme biçimi ortaya koyuyor. Bedensel ve toplumsal-ruhsal yönden sağlıklı anne, çocuğunu bir armağan gibi görüp benimserken, nevrotik anne, onu bakım isteyen bir nesne, bir eşya, bir sorumluluk, bir rakip, bir ceza olarak algılıyor. Bu olumsuz duygular içindeki anne, çocuğunu hiçbir zaman benimseyemiyor; ilgisi ve sevgisiyle onu besleyemiyor. Doğar doğmaz cami avlusuna bırakılanların çoğu, böyle annelerin çocuklarıdır. Bu annelerin bir bölümü de toplumsal baskılara karşı koyabilecek gücü olmayan çaresiz annelerdir. Olumsuz anne tutumlarının tümü, itici anne tutumları olarak adlandırılabilir.

İtici Anne Tutumları:

Anneler, itici tutumlarını türlü biçimlerde ortaya koyuyorlar. Bunlardan öne çıkanlar; açık düşmanlık ve ilgisizlik ile maskelenmiş itici anne tutumları olan yetkinci annelik ve ödünleyici, aşırı koruyucu anneliktir.

Annenin "itici" tutumu çocuğun ve ergenin tüm yaşamını baltalayabilir.
Annenin “itici” tutumu çocuğun ve ergenin tüm yaşamını baltalayabilir.

Açık Düşmanlık ve İlgisizlik Biçiminde Ortaya Çıkan Anne Tutumları:

İtici anne tutumunun en kolay tanınanı budur. Çocuğunu bu yolla iten annenin, onun bakımını savsakladığı; ondan sevgisini ve zamanını esirgediği görülüyor. Bir insan olarak çocuğunun haklarını tanımıyor. Seyrek de olsa, çocuğa karşı kıyıcı davranıyor. Onu dövüyor, hırpalıyor; itiyor. İtilen çocuk, kendini değersiz görüyor. Özsaygı geliştiremiyor. Olumlu davranışları onaylanıp ödüllendirilmeyen çocuk, olumlu ve olumsuz davranışları ayırt etmede oldukça zorlanıyor. Giderek umudunu tümden yitirip anne babasının onayını alma isteğinden vazgeçiyor. Sonuçta bu çocuklar, saldırgan, suç işleme eğilimli kişiler olup çıkıyorlar. İkinci grubu, tanınması zor olan maskelenmiş itici anne tutumu olan yetkinci annelik ile ödünleyici, aşırı koruyucu annelik tutumları oluşturuyor.

Maskelenmiş İtici Anne Tutumu Olan Yetkinci Annelik:

Bu tutumdaki anne, çocuklarını olduğu gibi kabul etmiyor. Yetkinci (mükemmeliyetçi) olan bu anne, çocuğun her yönden kendi yetkinlik ölçütlerine uygun olmasını istiyor. Bunu, ortopedik müdahale isteğine dek vardıranlar bile oluyor. Bu anneler, özel diyetlerle, ağır beden hareketleriyle, özel eğitimlerle çocuğun iki ayağını bir pabuca sokuyorlar. Yüksek başarı gösterebilecek yeteneği olan çocuklar için bu durumda fazla sorun çıkmasa da beklenti ve istekleri karşılama gücünden yoksun olan çocuklar, bu tutum karşısında büyük sorunlar yaşıyorlar. Çünkü bu annelerin (kimi zaman da babaların) beklentileri, bitmek tükenmek bilmiyor. Onlara göre, çocuklarının ulaştığı yerlerin hiçbiri, onların bulunmaları gereken yer değildir. Orta not iyiye çıkarıldığında, niçin pek iyiye çıkarılmadığı sorgulanıyor. Anne babalarınca bir türlü beğenilmeyen bu çocuklar, yavaş yavaş kendi gözlerindeki değerlerini yitiriyorlar. Sonuçta, başaramama duygusu geliştiriyorlar. Kimi anneler, ahlaksal kaygılarla yetkinciliğe yöneliyorlar. Bu annelerin çoğu, ya boşanmış ya da evlilik dışı çocuk sahibi olmuşlardır. Bu anneler, çocuklarının, “kötü olan” babasına benzediğinden ya da benzeyeceğinden korkuyorlar. Böyle bir korkuyu yaşayan anne, çocuğuna çocukluğunu yaşatmıyor. Araştırmalar, yetkinci annelerin, çocuklarının babalarına ilgilerini içten içe sürdürdüklerini; onlara sevgi ile nefret karışımı bir duygu beslediklerini; bilinç dışında çocuklarına da bu ikili duyguyla yöneldiklerini gösteriyor. Bu tür yetkinci bir eğitimle yetiştirilen çocuklarda ağır nevrotik belirtiler ortaya çıkıyor. Kendi içgüdüleriyle yoğun ahlak kuralları arasında sürüp giden bir çatışmayı yaşamak zorunda bırakılan bu çocuklar, katı bir kişilik; sert ve acımasız bir özyapı (karakter) geliştiriyorlar.

Ödünleyici, Aşırı Koruyucu Annelik:

Bu da yetkinci annelik gibi maskelenmiş bir tutumdur. Yetkinci annelik, ödünleyici, aşırı koruyucu anneliğe şöyle dönüşüyor: Doğumdan önce ya da sonra çocuğunu iten anne, bu nedenle suçluluk duygusu duyuyor. Bu sarsıcı, yoğun acı veren duygudan kurtulmak için, kendisinde suçluluk duygusu yaratan isteğini bastırıyor. Bastırılan bu duygu, bilinçdışı bir mekanizmayla ödünlenerek (telafi edilerek) çocuğa yetkinci davranma, aşırı ilgi gösterme, onu aşırı koruma biçiminde bilince çıkıyor. Bu aşırı koruyuculuk, çocuğun kötü alışkanlıklar edineceğinden, yetersiz kalacağından, büyük kazalar geçireceğinden, öleceğinden korkma ile birlikte, az yediği gerekçe gösterilerek çocuğu aşırı besleme eğilimini de içinde barındırıyor. Annenin bütün bu bilinçli, tedirgin çabalarının amacı, suçlandığı için bastırdığı isteğini yalanlamaktır. Bu annenin çocuğuna gösterdiği olağanüstü sevgi, yalancı bir sevgi; aşırı koruma tepkileri de suçlandığı için bastırdığı itme duygusunu maskelemek isteyen yalancı bir koruyuculuktur. Aşırı koruyuculuğun nedeni ise gerçek olmayışıdır. Bunlardan başka, uzun süre çocuk olmaması, çocuk düşürme ve ölü doğumlar, çocukların erken yaşta ölümü, çocuğun engelli oluşu, geç evlenme de aşırı koruyucu anne tutumunun oluşmasına yol açabiliyor.

Ödünleyici, Aşırı Koruyucu Annenin Gösterdiği Davranışlar: Bu davranışlar şöyle sıralanıyor:

  • Uzun süre çocukla birlikte oluyor. Ona uzun süre süt emziriyor. Çocuğun bedensel gereksinimlerini uzun süre kendisi karşılıyor. Kimi zaman, ergenlik çağına dek çocuğuyla aynı odada yatıyor.
  • Çocuğa okul çağına dek küçük bir çocuk gibi davranıyor. Ona hemen hiçbir sorumluluk yüklemiyor. Çocuğu kendisi giydirip soyuyor. Okula kendisi götürüyor, oradan kendisi alıyor. On yaşındaki çocuğu, küçük bir çocuk gibi, örneğin, yatmaya göndererek cezalandırıyor ve bu yüzden onun çocuk kalmasına; ruhsal yönden olgunlaşamamasına neden oluyor.
  • Dış tehlikelerden koruyacağı inancıyla çocuğu, aile dışındaki kişilerden, özellikle başka çocuklardan, onlarla birlikte oyun oynamaktan uzak tutarak, onun toplumsal olgunlaşmasını engelliyor.
  • Çocuğu sıklıkla doktora götürüyor. Bütün kontrolleri yaptırıyor; ama gene de çocuğunun hasta olduğu yolundaki kuruntusunu içinden atamıyor. Bütün bu çabalar, bu annelerin çocuklarını daha sağlıklı kılmaya yetmiyor; bu çocukların daha sık hastalandıkları, ameliyat geçirdikleri görülüyor. Sonuçta bu çocuklarda, anneye bağımlılık, sorumluluk duygusu zayıflığı, özgüvensizlik, toplumsallaşma güçlükleri, kendini kabul ettirememe, hastalık kuruntusu gibi olumsuzluklar gelişiyor.

Araştırmaların ortaya koyduğu bir başka sonuç ise aşırı koruyucu annelerin büyük çoğunluğunun, eşleriyle çok az ortak yanlarının bulunduğudur. Bu anneler, evliliklerinde bulamadıkları doyumu, çoğu kez bilinçdışı mekanizmalarla çocuklarında arıyor ya da var etmek istiyorlar. Bunlar arasında, erkek çocuklarına bir sevgiliye gösterilen davranışlara benzer davranış sergileyen annelere bile rastlanıyor.

Ödünleyici, aşırı koruyucu anne tutumu ile yetkinci anne tutumu genelde örtüşmekle birlikte, aralarında bir fark vardır. Yetkinci anne, ilgisini çocuğun kusurlarına yöneltirken, aşırı koruyucu anne, ilgisini onun kendisine, kendi etkinliklerine çeviriyor. Aşırı koruma sonucu şımaran çocuk, giderek anne babayı yönetmeye kalkıyor; bencilliği, başkalarına hak tanımazlığı, sonu gelmez istekleri ile çevresindekilerin canını boğazına çıkarıyor. Aşırı hoşgörü, özellikle 6-12 yaşlarındaki çocukları, çevrelerini sömürmenin yanı sıra, topluma karşı saldırgan davranışlara yöneltiyor. Bir de söz konusu tutumların karışımı olan kusurlu anne tutumu görülüyor. Hem aşırı koruyucu hem yetkinci annelere de rastlanıyor. Kusurlu anne tutumlarını saptamak oldukça güçtür. Bunlar, ancak, birtakım bozuklukların ortaya çıkması nedeniyle çocuğun doktora götürülmesi ve çocukla birlikte annenin de tedaviye alınmasından sonra ortaya çıkarılabiliyor.

Annelerin İtici Tutum Geliştirmesine Yol Açan Diğer Nedenler: Yukarıda belirtilenlerden başka şunlar da annenin itici tutum geliştirmesine yol açıyor:

  1. Anne, toplumun iyi karşılamadığı yolla, evlilik dışı çocuk sahibi olmuştur.
  2. Evlenmeden gebe kalmış ve zorunlu evlilik yapmıştır.
  3. Erkek çocuk beklerken kız çocuk dünyaya getirmiştir.
  4. Eşiyle bozuk olan ilişkilerinin düzeleceği, babanın eve daha çok bağlanacağı, ev işleriyle ilgileneceği, daha az içki içeceği umuduyla çocuğunu dünyaya getirmiş; ancak, bu beklentileri gerçekleşmemiştir. Bu nedenle çocuğunu bilinçdışında itmiştir.
  5. Çocuğun doğumuyla, istemeyerek kendi meslek yaşamını noktalamıştır.
  6. Hala kendi çocukluğunu sürdürdüğü, çocukça davranışlar içinde olduğu; yani olgunlaşmasını tamamlamadığı, özsever bir kişiliğe sahip bulunduğu ve bu özellikleri nedeniyle gebelikten ve çocuk emzirmekten korktuğu için itici tutumu benimsemiştir.
  7. Ya itilmişlik duygusuyla ya aşırı korunarak ya da yetkinci bir tutumla yetiştirildiğinden, gençliği mutsuz geçmiştir.
  8. Yanlış eğitim yüzünden çocuğunun sakat, geri zekalı doğacağını, doğumun normal olmayacağını düşünerek çocuğunu daha doğmadan itmiştir.

İtici Baba Tutumu:

Baba ailenin denge unsurudur ve "itici" tutum tüm aile bireyleri için yıkıcı olabilir.
Baba ailenin denge unsurudur ve “itici” tutum tüm aile bireyleri için yıkıcı olabilir.

Araştırmacıların, baba-çocuk ilişkisinden çok, anne-çocuk ilişkisi daha çok ilgisini çektiği için bunlar, anne-çocuk ilişkisini daha çok incelemişlerdir. Bunun bir nedeni de yardım için kliniklere annelerin başvurmasıdır. İtici baba tutumu, özellikle iki nedene dayandırılıyor. Bunlardan birincisi, eşinin egemenliğine girmiş olan babanın, onayını kazanmak amacıyla eşinin, çocuklarına beslediği olumsuz duyguları da benimsemesidir. Baba, eşinin bu duygularını paylaşmakla, evde dirlik oluşturmayı ummuştur. Oysa itici bir annenin suçlamalarıyla ancak, anlayışlı ve güçlü bir baba baş edebiliyor. Çünkü çocuğunu istemeyen anne, eşini sürekli olarak, çocuklarına karşı aşırı hoşgörülü olmakla suçluyor. Onun için babanın, eşinin çocuklarına beslediği olumsuz duyguları benimsememesi bekleniyor. İkincisi ise, babanın kendi duygusal sorunlarından kaynaklanan itici tutumudur. Baba kimi kez, eşinin kendisine yönelmesini, başkalarıyla paylaşılmamasını istediği ilgisini ve zamanını çocuğu için kullanmasını kıskanıyor. Baba bu durumda, çocuğuyla özdeşleşerek, kendisine yöneltildiğini düşündüğü itici duyguları ona yansıtıyor.

Erken tanı konulması; anne babanın da istek ve çaba göstermesi durumunda kusurlu anne baba tutumlarının uzman yardımı ile düzeltilebilme olanağı vardır.

Ağaç Testi’nin Uygulanması ve Yorumu

Ağaç testi, yansıtma tekniğine dayanan bir testtir. Emile Junker’in ortaya koyduğu bu testi, İsviçre’de Luceme Deneysel Psikoloji Enstitüsü’nde K. Koch geliştirip standartlaştırmıştır.

Testin uygulanışı sırasında deneğe normal büyüklükte bir kâğıt ve bir kurşun kalem veriliyor. Çocuğa, “Bir ağaç resmi çiz; ama bu bir çam ağacı olmasın.” deniyor. Çam ağacı, simetrik kenarlarla temsil edildiği için psikanalitik yoruma olanak tanımıyor. Çocuk, resmi bitirdikten sonra resim, belli kurallara uyularak değerlendiriliyor. Bu amaçla resimdeki ağacın gövdesine, dallarına, yapraklarına, meyvelerine, resmin sayfadaki yerine bakılarak deneğin yaptığı resim şöyle değerlendiriliyor:

  1. Yukarıya doğru yükselen her şey düşünsel etkinliklere kanıt sayılıyor. Aşağıya doğru inen her şey de bilinçaltı eğilimlere yönelişe (içgüdülerin ve duyguların egemenliğine) işaret sayılıyor.
  2. Kâğıdın ortasından geçen dikey çizginin solunda kalan her şey, geçmişle olan bağıntıyı; anılara, çocukluk yıllarına verilen önemi, içedönüklüğü, kişiliğin olumsuz yönlerini belirtiyor.
  3. Dikey çizginin sağında kalan her şey, kişinin olumlu yönlerini, yeteneklerini, başarılarını, düşüncelerini, geleceğe yönelişini, umut ve isteklerini yansıtıyor.
  4. Ağaç gövdesinin köklere yakın bölümünün ana gövdeye oranla geniş tutulmuş olması, kavrama ve öğrenme yavaşlığını gösteriyor.
  5. Ağaç gövdesini belirleyen çizgilerin birbirine koşut olması, söz dinler ve uyumlu olma, eğitsel zorluk yaratmama olarak yorumlanıyor.
  6. Ağaç gövdesinin kesik çizgilerle yapılmış olması, duygusal incelik, aşırı duyarlık, duygusal kırılganlık, bozuma uğratılmış olma diye anlamlandırılıyor.
  7. Başlangıçtan uçlara doğru kalınlaşan dallar, duygusal kabalık, incelikten yoksun davranışların varlığı olarak değerlendiriliyor.

Ağaç testi, çocukların iç dünyalarını daha başarılı biçimde yansıtıyor. Yapılan resmin, kalıplaşmamış, düşünülmeden yapılmış bir ağaç olması, yansıtıcılık değerini artırıyor. Bir yere bakılarak, kopya edilerek yapılan ağaç resimleri, resmi yapanın kişiliğini yansıtmıyor.

“hangi ağacı seçersiniz?” türü Internet testlerinin bilimsel açıdan bir geçerliliğinin olmadığını hatırlatmak gerekir.

Kuruntular ve Kuruntu Çeşitleri

Kuruntu, gerçeklere ters düşen çıkarsamalara, yorumlara dayanan; inandırıcı, uygun, herkesçe yeterli gibi görünen; tersine kanıtlara karşın inatla korunan ve kişinin içinde yaşadığı kültürün ya da alt kültürün inanç sisteminin bir parçası olmayan yanlış, yersiz inançlardır.

Bir deri bir kemik kalan iştah yitimi hastasının, şişman olduğuna ve fazla kilolardan kurtulması gerektiğine inanması, kuruntuya iyi bir örnek oluşturuyor. Bir kişinin, başkalarına ilgi gösteren eşini kıskanması normal iken, yalnızca pencereden dışarı bakan eşinin birisiyle işaretleştiğini düşünmesi, kuruntu özelliği taşıyor. Kuruntu; şizofreni, paranoya, manik-depresif psikoz, depresyon, organsal bozukluklar, madde kullanımına bağlı hastalıklar, epilepsi, obsesif kompulsif kişilik bozuklukları ile öbür kimi psikolojik bozukluklarda gözlemlenen ve her zaman, normal davranıştan kolaylıkla ayırt edilemeyen yanlış, yersiz inançlar, sanrı ya da yanılsama ile karıştırılmamalıdır.

Görkemlilik Kuruntusu

Görkemlilik kuruntusu, kibirKişinin, özel yetenekleri olduğuna; herkesten zeki olduğuna; büyük bir güce, değere, bilgiye sahip olduğuna; ünlü insanlarla ya da tanrı ile özel ilişki kurduğuna; tanrının kendisini özel bir görevle dünyaya gönderdiğine; insanların duygu ve düşüncelerini okuyabildiğine inanan kişinin yaşadığı kuruntu; büyüklük sabuklaması. Bu özelliklere sahip olduğuna inanmanın sonucu olarak kişi, örneğin, büyük bir önder, insanlığın tek kurtarıcısı, Mesih olduğunu; Peygamberin ya da Cengiz Han’ın soyundan geldiğini söylüyor. Ya da evlatlık alındığını; ama asıl anne babasının imparator, soylu birileri olduğunu öne sürüyor. Kişinin suçluluk ve güvensizlik duygularına tepki olarak bilinçdışında geliştirdiği düşünülen bu tür kuruntular, paranoid şizofrenide geçici ve karışık biçimde; genel felçte ise daha örüntülenmiş ve inatçı olarak ortaya çıkıyor.

Suçluluk Kuruntusu

Suçluluk kuruntusuKişinin varlığı ya da durumu ile ailesine, yakınlarına yıkım getirdiği; yaşadığı rahatsızlıkların bu nedenle ona verilmiş bir ceza olduğu yolundaki inancı. Kişi, bazen bu duygularını normal suçluluk duygusuna göre çok abarttığını düşünüyor. Daha aşırı durumlarda ise büyük bir günah, suç işlediğine, dünyaya yıkım getirdiğine; doğal afetlere, kıtlığa, savaşlara ve benzerlerine neden olduğuna; cezayı, dahası ölümü, cehennem ateşini hak ettiğine inanıyor. Genellikle depresif ruh durumu ile birlikte ortaya çıkan ve düşmanca tutumlarla isteklerden kaynaklandığına inanılan bu kuruntulara sıkça yoğun cezalandırılma korkuları da eşlik ediyor.

Referans Kuruntusu

Kişinin, yakın çevresindeki insanların, nesnelerin ya da olayların kendisiyle olağandışı ölçüde anlamlı bir ilişkisi olduğuna inanması. Kişi, örneğin, insanların kendisi hakkında konuştuklarını, dedikodu ettiğini; radyo programlarının, televizyondaki filmlerin, haberlerin ya da gazetelerin kendinden söz ettiğini ileri sürüyor. Hemen her olayı; örneğin, yol işaretlerini, reklam afişindeki yazıları, televizyon sunucusunun sözlerini kendisine yönelik gizli bir ileti gibi, gizli bir anlamı varmış gibi yorumluyor. Genellikle olumsuz, aşağılayıcı olan; ancak içeriğinde görkemlilik öğeleri de bulunabilen bu kuruntular, paranoid şizofrenide sıklıkla görülüyor.

Zulüm veya İzlenme Kuruntusu

Referans kuruntusuKişinin, bir insanın, kurumun, örgütün, gücün ve benzerlerinin ona saldırdığına, onu izlediğine, cezalandırdığına, kandırdığına, ona tuzak kurduğuna, ününe gölge düşürdüğüne, hastalanmasına yol açtığına, onu öldürmeye çalıştığına ve benzerlerine inanmasıyla tanımlanan bir kuruntu. Şizofrenide sıklıkla görülen ve belli insanların ona zarar vermeye çalıştığına ilişkin dolaysız bir inançtan, her tür ayrıntıdan ve casusluk öyküsünden oluşan karmaşık bir inanca dek geniş bir yelpazeyi içeren bu kuruntunun, kişinin suçluluk duygularından ve kendine ilişkin hoşnutsuzluğundan kaynaklandığına inanılıyor.

Sistemli Kuruntu

Son derece gelişkin, yüzeysel açıdan tutarlı, inatçı ve değiştirilmesi zor bir inanç. Kişi, ortada bu konularda tek somut bir ipucu yokken, örneğin CIA’nın, mafyanın ve benzerlerinin kendisini izlediğine; birilerinin ona tuzak kurduğuna, ona karşı işbirliği yaptığına; uzmanlık sınavını başaramayan bir hekim, yetkili kurulun kendisine tuzak kurduğuna inanıyor ve toplumsal, mesleksel yaşamındaki başarısızlıkların ya da sorunların tümünü söz konusu tuzağa bağlıyor. Bu tür kuruntular, özellikle paranoid olaylarda görülüyor ve sabuklamada gözlenen geçici, bölük pörçük kuruntularla karşıtlık gösteriyor.

Yardım Kuruntusu

Bir kişinin ya da bir kurum, güç, varlık ve benzerlerinin ona yardım etmeye çalıştığı inancını belirten kuruntu. Referans kuruntusu olarak dile getirilen yaşantılara bir açıklama olarak gelişebilen bu kuruntu, başkalarının ona yardım ettiğine ya da meleklerin, tanrısal güçlerin, yazgının, yaşamdaki her şeyi onun iyiliğine olacak biçimde denetlediğine inanma olarak ortaya çıkabiliyor.

Dini Kuruntular

Günah işleme, lanetlenme kuruntuları; kişinin kendini tüm hastalıkları iyileştirip insanlığın tümünü kurtarma gücüne sahip bir kurtarıcı olarak gördüğü görkemlilik düşünceleri; İsa’yı döl yatağına düşürmek için Meryem’lere tecavüz etme gibi dinsel inançlarla ilgili kuruntular.

Edimsel Koşullanma ve Pekiştirmeler

Edimsel koşullanma, pekiştirme tarifeleri, tepkisel ve edimsel davranış farkları, oranlı pekiştirme, aralıklı pekiştirme çeşitleri ile ödül ve ceza hakkında.

Edimsel koşullanma, bir öğrenme yolu; bir davranış parçasının kendisinin doğurduğu sonuçlara bağlı olarak değişikliğe uğrama süreci; operant şartlanmadır. Edimsel koşullamayı ilk kez, sistemli biçimde B. F. Skinner (1938) geliştirdi.

Skinner’e göre davranışın bağımlı olduğu çevresel koşullar ayarlanarak, insanın davranışı denetim altına alınabilir. Davranışın çevresel belirleyicileri, yaşanmakta olan zamanda ve geçmişteki belirleyicilerdir. Tepkiler, evrim basamağının yüksek düzeyli organizmalarının davranışlarının ancak, çok küçük bir bölümünü oluşturuyor. Davranışların büyük bölümü, edimsel davranışlardır. Edimsel davranışın ilk nedeni, organizmanın içindedir. Organizma, edimleri biyolojik yapısından dolayı ortaya koyuyor. Bir davranımın yapılması sonucunda ortaya çıkan uyarıcı, o davranımın gelecekte yapılma olasılığını artırıyorsa, bu uyarıcı olumlu pekiştireçtir (positife reinforcer’dir). Bir davranım sonucunda bir uyarıcının ortadan kalkışı, o davranımın gelecekte yapılma olasılığını azaltıyorsa, o uyarıcı da olumsuz pekiştireçtir (negative reinforcer’dir). Davranışla sonuçları arasındaki ilişki, yalnızca davranışı etkilemekle kalmıyor; aynı zamanda, davranıştan önce ya da davranışla birlikte bulunan çevresel uyarıcıları da etkiliyor ve bu uyarıcıların da davranışı denetleme özelliği kazanmasını sağlıyor. Böyle uyarıcılar ayırt edici uyarıcılardır (discriminative stimuli’dir). Ayırt edici uyarıcıların olduğu yerde belirli bir davranış, belirli bir sonucu doğuruyor. Davranış ve davranışın sonucu arasındaki etkileşime, üç öğeli bağımlılık ilişkisi deniyor. Davranış sonuçlarının davranışlara etki edebilmesi, sonuçların, birey için önemli uyarıcılar olmasına bağlıdır. Örneğin, sonuçlar, yiyecek, su gibi önemli biyolojik uyarıcılar ise, bu uyarıcılar, koşulsuz pekiştirici uyarıcılardır (unconditioned reinforcement stimuli’dir). Koşulsuz pekiştirici uyarıcılar, bir öğrenim yaşantısı gerektirmeden bir davranışı pekiştirebiliyor. Para, saygınlık, beğenilme gibi toplumsal yönden önemli uyarıcılar da davranış sonuçları olabiliyor. Bu tür uyarıcılar da koşullu pekiştirici uyarıcılardır (conditioned reinforcement stimuli’dir). Koşullu pekiştirici uyarıcıların toplumsal yaşamdaki yeri daha önemlidir. Çünkü koşulsuz pekiştirici uyarıcıların pekiştirici özellikleri geçicidir. Koşullu pekiştirici uyarıcılar, pekiştirici özelliklerini, dayandıkları koşulsuz pekiştirici uyarıcılardan alıyor.

Tepkisel ve Edimsel Davranışlar Arasındaki Farklar

  • Tepkileri, belirli uyarıcılar kendiliğinden uyandırıyor. Bir uyarıcı ile karşılaşan organizma, ister istemez, söz konusu tepkiyi gösteriyor. Çünkü uyarıcılar ile tepkilerin görülmesi arasında bire bir ilişki vardır. Tepkiler, genellikle istem dışı çalışan düz kasları ilgilendiren kalıplaşmış davranışlardır.
  • Edimlerle uyarıcılar arasında kendiliğinden bir ilişki yoktur. Bir edimin gerçekleşmesine, ayırt edici bir uyarıcı, ortam hazırlıyor. Ayırt edici uyarıcının olduğu yerde bir edimin gerçekleşme olasılığı yüksektir. Edimlerin yapılış sıklığını, davranışın sonuçları denetliyor. Edimler, genellikle istencimizle çalışan çizgili kasları ilgilendiren ve türlü biçimlerde görülebilen davranışlardır.

Pekiştirme Tarifesi

Pekiştirme tarifesi, hangi davranışların pekiştirileceğini belirten bir kuraldır. Basit Pekiştirme Tarifeleri: Bu tarifeler ikiye ayrılıyor.

1. Oranlı Tarife

Davranımın pekiştirilmesi, belli sayıda yineleme gerektiriyor.

2. Aralıklı Tarife

Bu, bir davranımın pekiştirilmesi için, belli bir sürenin geçmesi gerektiğini belirtiyor. Oranlı tarifede organizmanın gerekli davranımı yapmak için kullandığı zaman; aralıklı tarifede ise, davranımın sayısı önemsizdir.Oranlı ve aralıklı tarifeler de kendi içlerinde değişken ve değişmez olarak ikiye ayrılıyorlar. Buna bağlı olarak tüm basit ve olumlu pekiştirme tarifelerinin dört türü (varyasyonu) ortaya çıkıyor.

Değişmez Oranlı

Pekiştirilecek her davranım için toplam aynı davranım sayısı gerekiyor. Örneğin, bir işçinin ürettiği parça başına ücret alması gibi.

Değişmez Aralıklı

Davranımlar, hep aynı süre içinde pekiştiriliyor. Örneğin, 8 saatlik iş gününe aynı ücret veriliyor.

Değişken Aralıklı

Bir davranımın pekiştirilme süresi, pekiştirmeden pekiştirmeye değişiyor. Örneğin, bir kişi, mektup gelip gelmediğini öğrenmek için posta kutusuna bakıyor.

Değişken Oranlı

Pekiştirme için gerekli davranım sayısı, şans oyunlarında olduğu gibi, düzensiz olarak değişiyor: En etkili tarifeler, değişken oranlılardır. Organizma, kaçıncı davranımından sonra pekiştirmeyi gerçekleştireceğini yordayamadığı için, örneğin, kumar alışkanlığından kolaylıkla vazgeçemiyor.

Bunlar dışında çoklu ve karmaşık pekiştirme tarifeleri de vardır.

Edimsel koşullanma karikatür, ödül
Edimsel koşullanma karikatür, ödül

 

Edimsel koşullanma karikatür,ceza
Edimsel koşullanma karikatür,ceza

Edimsel koşullamada yeni davranışların edinilmesi, aşamalı yaklaşım tekniği ile sağlanıyor. Aşamalı yaklaşım, her seferde davranışa biraz daha benzeyen davranışların sistemli bir biçimde pekiştirilmesi ile hedef davranışın, davranış dağarına katılımını sağlıyor. Örneğin bebek, dili bu biçimde öğreniyor. Biçim verme de denen bu olayda, var olan basit davranımları, yeni ve daha karmaşık davranışlar durumuna getirebilmek için, sirk hayvanlarının eğitiminde olduğu gibi pekiştirme ve pekiştirmeme çalışmaları birlikte kullanılıyor. Davranış ile onun sonuçları arasındaki ilişki, kimi zaman tümüyle rastlantıya dayanıyor. Bu tür davranışlar geçersiz davranışlardır. Çünkü pekiştirecin ortaya çıkmasının, bu davranışların yapılmasıyla bir ilgisi bulunmuyor. Davranışla onun sonucu arasında yalnızca bir izlerlik ilişkisi vardır. Davranış, rastlantı sonucu pekişmiştir; boşinanca dayanan davranışın sürüp gitmesinin nedeni, bu izlerlik ilkesidir. Örneğin, yağmur duaları yağmur yağdırmıyor; ancak, bu davranış, sürüp gidiyor; çünkü arada bir rastlantı sonucu yağan yağmurla davranış pekiştirilmiş oluyor. Edimsel koşullama, psikolojiye birçok terim ve kavram kazandırmıştır. İnsan anlayışından, tedavi yaklaşımına dek birçok konu, psikolojideki davranışçı akımın itici gücü olmuştur. Edimsel koşullama araştırmaları, tümüyle laboratuvarda deneylerle ve Skinner Kutusu (Skinner’s box) da denen edimsel kutu gibi özel araç gereçlerle gerçekleştiriliyor. Sonuç olarak edimsel koşullamanın, davranıştan sonra gelen ödül (olumlu pekiştireç) ve ceza (olumsuz pekiştireç) üzerine kurulmuş olduğu söylenebilir.

Özdeşim Nedir? Özdeşim Çeşitleri Nelerdir?

Özdeşimin tanımı ve özdeşim çeşitleri: Birincil özdeşim, ikincil özdeşim, yansıtmalı özdeşim, cinsel özdeşim. Her anne-babanın okuması gereken özdeşimsel gelişim aşamaları.

Özdeşim, psikanalize göre, dıştaki bir kişinin, bir nesnenin özelliklerini benimsemek; onun gibi duymak, düşünmek, davranmak ve onun gibi olmak isteği ile gerçekleştirilen savunma mekanizması; idantifikasyon; özdeşim kurma, özdeşleşmedir. “Üzüm üzüme baka baka kararır.”, “Körle yatan şaşı kalkar.”, “Kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan.” atasözleri, bu mekanizmaya örnek oluşturuyor.

Benliğin gelişiminde önemli etkenlerden biri olan özdeşim, bilinçdışında gerçekleşen bir savunma ve olgunlaşma mekanizmasıdır. Bebek, ilk ilişkilerini, içgüdülerini doyuran nesnelerle kuruyor. Bir nesnenin, duyulan gerginliği gidermesi, o nesnenin istenmesine ve ilerde sevilmesine yol açıyor. Gerginliği gideren nesnenin bulunmaması durumunda bebek, çoğu kez o nesne ya da nesnelerden vazgeçmek, beklemek zorunda kalıyor. Beklemek, bebekte acı uyandırdığından, onun gelişmemiş ruhsal yapısı, gücünü duygulanım dışında tek çare olarak, istenen nesnenin düşsel görüntüsüne (anı izlerine) yönelterek gerginliğini giderme yolunu seçiyor. Bu sürece içe aktarım deniyor. Öyleyse içe aktarımın ve daha sonra oluşacak özdeşleşmelerin ilk koşulu, nesnenin olmaması ve doyumun gecikmesidir. Eşdeyişle büyümek, gelişmek, olgunlaşmak; istenen şeylerden vazgeçebilmek; yani, onlardan yoksun kalmaya katlanmaktır. İçe aktarılan nesneler, ruhsal yapıda yerleşip birbirleriyle birleşmeye başlıyor ve benliğin parçaları oluyor. İçe aktarılıp zaman içinde aralarında birleşerek bir bütünlük kazanan nesneler, bağımsızlıklarını yitiriyor ve benlikle bağdaşıp onun hamurunu oluşturuyorlar. Örneğin, kız çocukları, anneleri gibi; erkek çocukları da babaları gibi yürümeye özeniyorlar. Anne babaları kitap okuyorsa, çocuk da eline bir kitap alıp, onlar gibi bacak bacak üstüne atarak kitabın sayfalarını çevirmeye başlıyor. Her çocuk, önce anne babasının işini seçeceğini söylüyor. Kaportacının oğlu, büyüyünce kaportacı olmayı düşlüyor. Ancak, bu aşamada bunda etken olan, kaportacılık mesleğinden çok, çocuğun gereksinimlerini gideren o güçlü baba örneğidir (baba modelidir). İçinde bulunduğu ortamlar, ona yeni nesneleri, yeni iş ve meslekleri tanıma olanağı sağladıkça, çocuğun girmeyi düşlediği iş ve meslekler de değişiyor. Çocuk bu kez, kimi çöpçü, sürücü, itfaiyeci; kimi de polis, bakkal olmak istiyor. Çünkü bu iş ve mesleklerin her biri onu, belli bir özelliği ile etkilemiştir. Örneğin, itfaiyecinin kırmızı merdivenini, bakkalın da şekerini sevmiştir. Çocuk, bu iş ve mesleklerin her birinin sevdiği parçasını içine aktarıyor. Onların görüntüsüyle avunuyor. Ne ki bütün bunları içeren tek bir nesne yoktur. Okula başladıktan sonra, eğer öğretmenini sevdiyse, öğretmen olmayı istiyor. Anne babasından alıp içselleştirdiği parçaları, öğretmeninden aldıklarıyla birleştiriyor. Çocuğun hayranlık duyduğu kişiler ve onlardan kendi içine aktardığı parçalar çoğaldıkça bunlar, aralarında bağdaşmaya ve bütünleşmeye başlıyor. Örneğin, çocuğun gülüşü annesine, inatlaşması ağabeyine, akıllılığı babasına benzetiliyor.

Çocuk, delikanlı olduğunda herkes gibi; aynı zamanda herkesten ayrı, kendine özgü bir kişi durumuna geliyor. O, yakın arkadaşlar edinmiştir. Bir süre, müzik tutkunu olmuştur. Sonra, düşünürlere hayranlık duymaya başlamıştır. Edebiyat öğretmeninin etkisiyle şiir yazma hevesine kapılmıştır. Nerdeyse, yirmi dört saatini şiir doldurmuştur. Bu durumda anne babayı ise, “Çocuğumuz, işe yaramaz şeylerle uğraşıyor!” diye bir kaygı almıştır. Genç, sonra üniversiteye giriyor. İlk yıl, belki bölümüne, çevresine yabancılık çekiyor. İkinci yıldan başlayarak, bölümünü daha çok sevmeye, öğretmenlerine daha çok ısınmaya, onlardan etkilenmeye başlıyor. Birçok bilim, sanat, kültür etkinliğine katılıyor. Politikayla, ülkesinin ve dünyanın sorunlarıyla yakından ilgileniyor, onlara çözüm bulmak uğruna, kimi zaman dozu kaçan eylemlere katılıyor. Değişik alanlarda adını duyurmuş ülkesel ve evrensel önderleri yakından tanıyor; içinde yer aldığı grupla bağdaşmak için belli modaları, bilinçdışı mekanizmalar kullanarak, kişiliğinin öteki yönleriyle özdeşleştirmeye uğraşıyor.

Çocuklukta kurulmaya başlayan özdeşleşmeleri benlik, ancak gençlik çağında birbiriyle yoğurarak, onlara bir tutarlılık ve bütünlük kazandırıyor. Benlik, çocukluktan bu yana parça parça gerçekleştirilen özdeşleşmeleri, kişinin yaşının gereklerine, kendisinin beklentilerine ve kendisinden gelecekte beklenenlere göre yoğurup biçimlendirdiğinde, görevini yerine getirmiş ve gücünü kanıtlamış oluyor. Genç, böyle güçlü bir benlik geliştirdiğinde, çevresindekilerle anlaşabilen bir kimlik kazanıyor. İçinde bulunduğu yaşın ruhsal görevlerini yerine getiremeyen benlik ise, yıkılmaya yöneliyor; üretken olmadan önceki çağların çürük, parça buçuk, eksik özdeşim ve saplantılarının etkisiyle bunalıma giriyor.

Özdeşleşmelerin başlamasında ve kişiliğe yerleşmesinde çocuğun içinde bulunduğu ortam, en önemli etken oluyor. Çocuk, ancak gereksinimlerini giderecek nesnelerle kişileri, onların parçalarını içine aktarıyor ve onlarla özdeşleşebiliyor. Örneğin, çocuğun çevresinde onu etkileyenler, sağlıklı görünen sağlıksız kişilerse, onun benliği, sağlıksız parçaları da içine aktarıyor.

İnsanın özdeşim, yeni tutum ve davranışlar edinme süreci, elbette bu denli basit değildir. Çocuk, hangi nesnenin hangi parçasını içine aktaracaktır? Bu parçaya karşı nasıl bir savunma oluşturacaktır? Aktardığı o parçayı, aktarmış olduğu öteki parçalarla nasıl bağdaştıracaktır? Kimi çocuk, babasının yumuşaklığını tepki ile karşılarken kimisi , o yumuşaklığı benimseyip sanata yöneliyor. Biri, kendisinde kaygı yaratan saldırganla özdeşleşip, ondan daha saldırgan olabiliyor; bir başkası ise, aynı saldırganlığı yok bilip, kendinde ve çevresinde yıkıcılık yokmuş gibi bir tutumu benimsiyor. Genelde herkes, kendi kişilik özelliklerine uygun tutumları içselleştiriyor. Anne baba, çocuğun benliğinin temellerini atan ilk eğitimciler olmakla birlikte, onlar da daha büyük bir ortamın etkisinde bulunuyor. Çocuk, aileden yararlanmak zorunluluğunu duyuyor; aile de içinde yaşadığı ortamdan yararlanıyor. Örneğin, kimi aileler, olanakları kıt ya da karmaşık bir ortamda yaşama savaşımı veriyorlar. Çocuklarını güvenle yollayabilecekleri bir oyun yerinden; çocuklarına gerekli nesneleri sunabilecek parasal güçten yoksun bulunuyorlar. Okulda öğretmenin yaptıklarını evde yıkıyorlar. Kimi zaman da evde yapılanları okul yıkıyor. Kimi de evde, okulda çocuğa sunulan değerler, filmlerle ve başka yollarla yok ediliyor. Dürüstlük, bir türlü yaygın değer olamıyor. Hırsızlığın ilgi, saygı gördüğü ve gelir getirdiği görülüyor. Bu durumda gencin edindiği olumsuz kişilik özellikleri nedeniyle anne babayı hangi hakla suçlayacağız? Bunca tutarsız ve çelişkili ortamda yaşayan çocuk ve genç, ne istenen ölçüde sağlıklı özdeşimler yapabilme ne de sağlam bir kimlik ve kişilik geliştirebilme olanağı bulabilecektir. Öyleyse çocuklarımızın sağlıklı özdeşimler yapmasını, güçlü birer kişilik geliştirmesini istiyorsak, evde, okulda ve toplumun öbür kesimlerinde onlara, uygun ortamlar hazırlamak zorundayız.

Özdeşim Çeşitleri

Birincil Özdeşim

Çocuğun annesinin sütüyle beslendiği ve anne memesini kendisinden bir parça gibi gördüğü; başkalarının kendisinden ayrı bütünler olduğunu henüz ayrımsayamadığı ağızcıl dönemde annesiyle gerçekleştirdiği özdeşim. Bu özdeşim, çocuğun dış gerçekliği ayırt etmeye zorlandığı memeden kesme süreciyle ortadan kalkmaya başlıyor.

İkincil Özdeşim

1. Kişinin anne babası dışında hayranlık duyduğu kimselerle özdeşleşmesi. 2. Psikanalize göre, birincil özdeşim evresinden sonra gerçekleşen; örneğin, ölmüş olan ve sevilen bir kişinin özelliklerini benimseyerek onu yaşatma isteği gibi savunma amaçlı bilinçsiz çabalarla başka birinin özelliklerini kendi benliğine katma biçimindeki hastalıklı bir özdeşim.

Yansıtmalı Özdeşim

Melanie Klein’in belirlediği ve aile dinamiği incelemeleri sonucunda varlığını ortaya koyduğu bir savunma mekanizması. Kimi çocuklar, kendi zihinlerinde geliştirdikleri anne baba özelliklerini kendi anne babalarına yansıtıyor, bu özellikleri onlarda varsayıp anne babalarıyla buna göre özdeşleşiyorlar. Örneğin, kendi annesinin, olduğundan daha güçlü olmasını isteyen çocuk, o özellikleri annesine yansıtarak, annesini öyle algılıyor ve onun bu yansıttığı özellikleriyle özdeşleşiyor. Aynı yansıtmalı özdeşim, babayla da gerçekleştirilebiliyor. Yansıtılan şey, benliğin ya da nesnenin kabul edilemez, acı verici, tehlikeli bir bölümü olabileceği gibi, değer verilen bir özelliği de olabiliyor. Ancak, basit yanstmadan farklı olarak burada kişi, yansıtılan şeyi tümüyle yadsımıyor. Kişi, kendi duygu ve dürtülerini fark ediyor; ancak bunları başkalarına yönelik akla, mantığa uygun tepkilere bağlıyor. Başlangıçta başkalarında olduğuna inandığı duyguları sıklıkla kamçılıyor; bu da ilk tepkinin kimden geldiğini netleştirmeyi zorlaştırıyor.

Cinsel Özdeşim

Kişinin belli bir cinselliğin tutum ve davranışlarını benimseme süreci. Birey, yaşamının ilk 3-4 yılında, bedensel cinsellik farklarını algılıyor; daha sonra da toplumsal çevre ve ailece belirlenen ruhsal farkları ayrımsayarak belirgin bir cinsel kimlik oluşturuyor.

Vahşi Çocuk Victor (Dağda Bulunmuş Çocuk)

Dağda, ormanlık alanda Itard tarafından 1799’da bulunduğu söylenen vahşi çocuk Victor’un psikoloji ışığında hikayesi. 

J. M. G. Itard’ın 1799’da incelediği belirtilen yabanıl çocuk; kurt çocuk, yabani çocuk. Fransız kulak hekimi ve bir sağırlar okulunu yöneten Itard (1774-1838), küçükken dağa bırakıldığı düşünülen ve ormanda avcıların yakaladığı 10 yaşlarındaki yabanıl çocuğu eğitmek için insan üstü bir çaba gösteriyor. Onun bu çabaları, özel eğitime gereksinim duyan çocukların eğitimi konusunda bir başlangıç oluşturuyor. Bu hekimin söz konusu inceleme ve çalışmaları, Dağda Bulunmuş Çocuk adıyla dilimize de çevrilip yayınlanmıştır. Ancak bu çocuklara ilişkin söylenen ve yazılanlara kuşku ile bakmak gerekiyor. Çünkü her şeyden önce bunların normalin altında bir yeteneğe sahip olma ve anne babalarınca uzak bir yere, dağlara bırakılmış olma olasılığı vardır.

Victor

Yabani çocuk köyde bir kadının yanına verilmesine rağmen onun yanından kaçarak bir yılı daha dağlarda ve ormanda geçirdi. Parisli doktorlar çocuğu inceledikten sonra, 4-5 yıl kadar vahşi doğada kalmış olabileceğini, ne bulduysa ve yakaladıysa onu yiyerek hayatta kaldığını söylediler. Söyledikleri birşey daha vardı. Doktorlara göre bu yabanıl çocuk zeka geriliğine sahipti. Ancak Itard bu tezi reddederek çocuğun 6-7 yıl vahşi doğada kalmış olduğunu söyledi. Victor adını verdiği çocuğu 5 yıl boyunca topluma kazandırmak, okuma yazma öğretmek, iletişim becerisini güçlendirmek, çevreye duyarlı olmak gibi eğitimlere tabi tuttu. Ancak Victor bir nebze gelişme gösterdiyse de büyük oranda başarısız oldu. Doktorların zeka geriliği tezini yine de reddeden Itard, birkaç yaş daha küçük olması durumunda Victor’un çok daha iyi gelişim gösterebileceğini savundu. Itard gerçekten haklı mıydı?

The Wild Child Filmi
The Wild Child Filmi

Dağda bulunan vahşi çocuğun her ne kadar eğitilmesi için çabalansa da belirli görevleri yerine getiremediği görüldü. Bunun temel nedeni çocuğun kritik dönemlerdeki gelişim ödevlerini yerine getirememiş ve/veya duyarlı dönemde geliştirmesi gereken bazı davranışları geliştirememiş olmasıdır.

Kritik Dönem / Evre Nedir?

Organizmanın sağlıklı, dengeli bir yaşam için gereksinimi olan belli gelişim süreçlerini geçirmeye, belli davranışları öğrenmeye, belli işlevleri yerine getirmeye özellikle elverişli olduğu biyolojik olarak belirlenmiş evrelerden her biri. Belli bir evrede gerçekleşmemesi durumunda, söz konusu öğrenme ve kazanımlar, daha sonra gerçekleştirilemiyor. Örneğin, Lorenz’in kazları , izleme tepkisini, yumurtadan çıktıktan sonraki ilk birkaç saat içinde geliştirebiliyor. Konuşmayı belli bir yaşa dek öğrenemeyen çocuğun, daha sonra konuşmayı öğrenmesi zorlaşıyor. Çocuk, temel güven duygusunu en iyi, doğumdan sonraki bir buçuk yıl içinde ediniyor.

Duyarlı Dönem Nedir?

Organizmanın belli beceriler, davranışlar, bağlanmalar, özellikler kazandığı gelişim evresi; kritik evre. Örneğin, insanın temel güven duygusunun gelişimi ve güvenli bir bağlanma gerçekleştirmesi için yaşamın birinci yılı duyarlı ve kritik yıl olarak değerlendiriliyor.

 

1923'te Basılan Osmanlıca Dağda Bulunmuş Çocuk kitabı
1923’te Basılan Osmanlıca Dağda Bulunmuş Çocuk kitabı