Sinestezi Lulu’nun Amansız Hastalığı

Zavallı Lulu, “Evet! Bunun tadı resmen mor” derken aslında bir hastalığını bizimle paylaşıyormuş. Duyuların birbirine aktarımı olarak tanımlanan sinestezi hastalığı, seslerin koklanabildiği, renklerin tadıldığı, şekillerin duyulduğu psikolojik ve beyinsel bir rahatsızlık. Kalıcı ve geçici olarak ortaya çıkabilen sinestezi, 25-30 bin kişiden birinde görülüyor. Sinesteziye, solak veya iki elini kullanabilen kadın hastalarda daha çok rastlanıyor. Bizim talihsiz  şampiyonumuz sevimli Lulu da bu azınlıktan biri.

Beynin orta temporal lobunun zarar görmesi ile başlayan bu hastalık bazı insanlar için bir yetenek patlamasına neden olmuş. Şair Rimbaud, romancı Nabokov, ressam Kandinsky gibi ünlüler sinestezi hastalığını başarı yolunda kullanabilenler.
Bazı bilim insanları, sinestezinin normal bir beyin fonksiyonu olduğunu; ancak bazı bireylerde bu fonksiyonun bilinç yüzeyine kadar çıkarak davranışsal olarak dışavurulabileceğini savunuyor.

Edebiyat açısından sinestezi, farklı duyu organlarının görev alanlarına ait uyarıların birbirine karıştırmasıyla oluşan bir tür anlam aktarması olarak tanımlanabilir. Sinestezi (Alm. Synästhesie) edebi ve gündelik dilde sık sık başvurulan bir söz sanatıdır. Acı söz, tatlı bir ses, soğuk bir bakış, çiğ renk gibi.
Biz de tanıştığımıza memnun olduk şeker kız Lulu. Acil şifalar dilemeyi isterdim ama seni sen yapan şeyin sinestezi olduğunu biliyorum. Moru tadabilmeni ve özlemini duyduğum kızımın şirinliğini göstermeni sağladığından, hep böyle kalmanı dilerim.

Çocuklarda Hiperaktiflik, Hiperaktivitenin Nedenleri, Belirtileri ve Tedavisi

Çocuklarda hiperaktivite, hiperaktiflik, yapısal nedenlere ya da beyin zedelenmesine dayanan kabına sığmama, tezcanlılık, işini özenle yapma yerine, ivedilikle çırpıştırıverme, bozuk yazı yazma, düzensizlik, savrukluk, gerekli gereksiz konuşma, her fırsatta yerinden fırlayıp dolaşma, çevresindekilere zorluk çıkarma ve dikkat dağınıklığından kaynaklanan başarısızlık, kavgacılık davranışlarıyla ortaya çıkan uyumsuzluktur.

Okul öncesi dönemde anneyi gün boyu arkasından koşturanlar, bu çocuklardır. Bunlar, ya bir yerden atlıyor, bir yere tırmanıyor ya da boylarından büyük işlere girişiyor ve düşüp yaralanıyorlar. Hiperaktif çocuklar, deyimin tam anlamıyla “düz duvara tırmanan” çocuklardır.

Hiperaktiviteyi Anlamak

Çocuğun yapısının yanı sıra beyin incinmesinden doğan sakatlıklarla ilgili bedensel bozukluklar biçiminde aşırı etkinlik ve dikkat dağınıklığı vardır. Anne babanın tutumu, bu tür sorunların ya düzelticisi ya da büsbütün artırıcısı oluyor. Çocukluk çağı gelişim bozuklukları içinde bu çocukların özel bir yeri vardır. Aşırı etkin ve dikkatleri dağınık olan bu çocuklar, dikkatlerini ve davranışlarını bir amaca yönlendirmede güçlük çekiyor; beklenen ölçülerde toplumsal etkileşime giremiyorlar. Bu yüzden yaşıtlarıyla ve erişkinlerle düzgün bir ilişki kuramıyorlar. Bu özellikleri nedeniyle okulda da zekâları oranında başarılı olamıyorlar. Bunlar, normal çocuklardan yalnızca belirtilerin sıklığı, şiddeti ve yaygınlığı bakımından farklılık gösteriyorlar. Aşırı etkinlik, bu çocuklarda küçük yaşlarda daha fazla görülüyor. Kimilerinde tekmelemelerle daha anne karnında; kimilerinde, beslenme ve uyku düzensizliği ile bebeklikte beliriyor. Kimilerinde de izleyenin gözlerini yoran bir hareketlilikle; sürekli koşma, hoplama ve zıplamalarla yürümeye başladıktan sonra ortaya çıkıyor.

Hiperaktif çocuklar okul öncesinde, yapılandırılmış oyun ilişkilerine uyum sağlamakta da zorlanıyorlar. Aşırı etkin çocukların yüzde 50’sinde bu olgu, dört yaşından önce başlıyor. Ancak, daha az organize bir yer olan ev ortamında bu durumun farkına varılmıyor; aşırı etkinlik, çocuk okula gider gitmez dikkat çekmeye başlıyor. Çünkü çocuğun orada yerinde oturması, sürekli kıpırdamaması, derste ikide bir arkadaşlarıyla konuşmaması ve başka birçok kurala uyması bekleniyor. Okulda ayrıca ödevlerini dikkatli ve düzenli yazmayı ve tamamlamayı, arkadaşlarıyla birlikte uyum içinde çalışmayı, sınıfta sorulan soruları, sorulmasını bekledikten sonra yanıtlamayı, söz kesmemeyi, derse gereksiz müdahale etmemeyi başarmak için de dikkatini iyi kullanması ve tepilerini denetleyebilmesi gerekiyor. Aşırı etkin ve dikkat eksikliği olan çocuklar, evde de ödevlerinin başında oturamıyorlar; verilen yönergeleri izleyemiyorlar. Bir işi bitirmeden öbürüne geçiyor, kaza yapıyorlar. Yemek sofrası başında bile oturmakta güçlük çekiyorlar. Aşırı gürültülü oyunlardan hoşlanıyorlar. Dikkatsizlik ve sabırsızlıkları nedeniyle, yapılandırılmış oyunların kurallarını öğrenemiyorlar. Arkadaşlarını dinlemekte güçlük çektikleri ve tepilerini denetleyemedikleri için, oyunlarda sıra bekleyemiyor ve tehlikeli etkinliklere girişiyorlar. Aşırı etkinlik, ergenlikte yerini iç huzursuzluğuna bırakırken, dikkatsizlik, bu dönemde de sorun olmayı sürdürüyor.

Bozukluk belirtilerini ilk çocukluk dönemindeki çocukların koşmak, gürültü yapmak gibi yaşlarına uygun etkin davranışlarından ayırt etmek oldukça zordur. Bu zorluk, her aşırı etkinliğe “hiperaktivite” deme yanlışlığına yol açıyor. Bu yanlışlığa düşmemek için hareketliliğin bir amaca yönelik olup olmadığına bakılmalıdır. Normal çocukların hareketleri, belli bir amaca yöneliktir. Örneğin, atak çocuklar da aşırı etkin görünüyorlar; ancak onlar, hiperaktif diye nitelendirilemezler. Eğer çocuk, aşırı etkin görünmesine karşın, gereken yerlerde hareketlerini durdurabiliyorsa; örneğin, yemek başında, TV izlerken kıvranıp mırıldanmadan rahat ve huzurlu oturabiliyorsa, o çocuk aşırı etkin değildir. Dikkat bozukluğu, “algılanan materyali seçme ve düzenleme yeteneği”, “istencin, algının, bilişin ve güdülenmenin payı olan, sorun çözmede anlamlı ve etkin bir yol”, “organizmanın çevreden bilgi toplamak için kullandığı strateji” olarak tanımlanan ve dikkat adı verilen etkin sürecin azlığını ya da yokluğunu anlatıyor.

İnsanda bir sürekli dikkat, bir de seçici dikkat bulunuyor. Aşırı etkin çocuklardan kimileri sınıfta birkaç dakikadan fazla ders dinleyemezken, sevdikleri bir işe, uzun süre kendilerini verebiliyorlar. Bu örnek, seçici dikkatin önemini ortaya koyuyor. Bir başka önemli konu da dikkat süresidir. Sınırlı bilgilere dayansa da okul öncesi dönemde bulunan çocuklarda dikkat süresi, 30 dakika olarak belirlenmiştir. Dikkat süresi en çok, 4-5 yaşlar arasında uzuyor. 5 yaşın altındaki çocukların dikkatini değerlendirmede bunun da göz önünde tutulması gerekiyor. İlköğretim çağındaki çocukların dikkatleri konusunda bir yargıya varabilmek için de onların okul ödevlerindeki üretkenlikleri, dersi dinleme, evde ödev başında oturma süreleri incelenmelidir. Laboratuvar ortamında olmanın sakıncalarını taşısa da psikolojik testler, çocuğun dikkat süresine ilişkin bilgi veriyor. Bu testler, normal çocukların dikkat sürelerinin, aşırı etkin çocuklarınkinden daha uzun olduğunu gösteriyor.Türkiye’de ilköğretim 1. kademe öğrencilerinin, erkeklerde kızlardan daha fazla olmak üzere, yüzde 5’inin aşırı etkin olduğu saptanmıştır.

Hiperaktivitenin Nedenleri

Bu bozuklukta, genetik geçiş, önemli bir etken olarak görülüyor. Bu bozukluk belirtilerine, söz konusu çocukların birinci dereceden akrabalarında da rastlanmıştır. Aşırı etkinlik ve dikkat eksikliği, son yıllardaki araştırmalarda, yargılama, karar verme, planlama, toplumsal davranım gibi üst düzey işlevlerin yürütücüsü olan frontal lopla ilişkilendirilmiştir. Bu lopun işlevlerini inceleyen nöropsikolojik testler, aşırı etkin çocuklarda dikkati sürdürememe, kısa süreli ve tek denemeli işitsel ve sözel bellekte bozukluk olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu konudaki son görüşler ise, bu bozukluğu, bir “çalışma belleği, duygulanım-uyarılma düzenlemesi, dilin içselleştirilmesi ve davranış analizi-sentezi” gibi dört temel yürütücü işlevin bozukluğu olarak belirliyor. Kalabalık aile ortamı, alt toplumsal-ekonomik düzey gibi olumsuz toplumsal-ruhsal etkenler, aşırı etkinlik ve dikkat eksikliğini yaratmamakla birlikte, yatkınlığı olanlardaki belirtilerin şiddeti ve süresi üzerinde etken oluyor. Bu bozukluk, ergenlik ve erişkinlikte, toplumdışı kişilik bozukluğu ile ilgili özelliklere madde kullanımının da eklenmesiyle sürüyor.

Hiperaktivite Tedavisi, Çözüm Önerileri

Başka bir ruhsal bozukluk eşlik etmiyorsa, bu bozuklukta temel tedavi, ilaçla yapılıyor ve bu tedaviden yüksek oranda olumlu sonuçlar alınıyor. Bunun yanı sıra, eğitici ve davranışı değiştirici ruhsal tedavi yöntemlerinden de yararlanılıyor. İlaç kullanımı ile ilgili standart bir süre bulunmuyor; ancak, ilaç kullanımının uzun sürmesi söz konusudur. İlaç kullanımı, hekim denetiminde okul bitimine doğru azaltılıp okul tatile girdiğinde kesilebiliyor; öğretim yılı başında çocuk izlenerek, ilaç kullanımına başlanıp başlanmayacağına yeniden karar veriliyor.

Anoreksiya Nervoza Yemek Yeme Bozukluğu

Anoreksiya Nervoza, ruhsal bir yemek yeme bozukluğudur. Bu bozukluğu yaşayan kişide şu belirtiler öne çıkıyor:

Kişi, akıl dışı ve yoğun bir şişmanlama korkusu yüzünden yemek yiyemiyor ya da yemeyi reddediyor.

Kendi yaşına ve boyuna uygun en az normal kiloyu ya kabul etmiyor ya da koruyamıyor.

Gerçekçi olmayan olumsuz bir vücut imgesi oluşturuyor.

Özdeğerlendirmede kilosuna ya da bedensel görünümüne aşırı bir önem yüklüyor.

Kiloları tipik olarak normalin yüzde 15 kadar altında bulunuyor. Bu oran, yaşamı tehdit eden bir düzeye kadar inebiliyor.

Bu hastaları genellikle durumu iyi olan ailelerden gelen 30 yaşın altındaki genç kadınlar oluşturuyor.

Bu kadınların, çocukluklarında “örnek çocuk” olarak görüldükleri anlaşılıyor.

Bunlar, sıklıkla yetkinci davranıyorlar.

Yaşam alanlarının birçoğunda kendilerine gerçekçi olmayan, sıklıkla strese, özsaygı düzeyi düşüklüğüne ve denetimsizliğe yol açan yüksek beklentiler koyuyorlar.

Anoreksik kısıtlı yeme, kişinin kendini “denetim altında” duyumsama çabası olarak değerlendiriliyor. Bunlar, diyetle, egzersizle, kusmayla ve çeşitli ilaçlar yardımıyla sürekli kilo vermeye çalışıyorlar.

Giderek ağırlaşan bu bozukluğun bedensel belirtileri olarak aybaşı kanaması düzensizliği, erkeklerde cinsel istek zayıflığı, ciltte kuruluk, nabız ve kan basıncı düşüklüğü ortaya çıkıyor. Davranışsal belirtiler olarak ise toplumdan uzaklaşma, tedirginlik, sinirlilik, aşırı duygusallık ve depresyon görülüyor. Tedavi edilmediğinde bu bozukluk süreğen bir rahatsızlığa dönüşebiliyor. Tedaviye direnç gösteren bu tür olayların birçoğu kendiliğinden iyileşse de kimi durumlarda ölümle sonuçlanacak kadar ağır olaylarla da karşılaşılıyor. Hastanın davranış özelliklerine göre hastalık, kısıtlayıcı alt tip ve blumik alt tip olarak ikiye ayrılıyor. Kısıtlayıcı alt tip, yeme cümbüşlerine kapılmıyor. Blumik alt tip ise yeme cümbüşlerini yineleyip duruyor.

ZAYIFLAMA İNADI

Tahir M. CEYLAN

Ölüm ender olsaydı eğer, bön bakışları ve ölüyorken bile düşünen ama asla üzülmeyen yapılarıyla yalnızca anorektikler ölürdü dünyada. Anoreksiya nevroza hastaları, zayıflama modasının peşine takılıp, vazgeçmesiz ona bağlanıp, gün be gün güçten düşen, sonra da bir deri bir kemik halde ölüp giden moda kurbanlarıdır. Moda, özellikle kadınlardan kurban alır. Kadınlar erkek ilgisi çekmedikçe, modanın uç noktalarını zorlayıp, fiziksel eksikliği iradeyle kapatmanın inat bir yolunu ararlar. İnsanın gözü, gücü olanda kalır. Çok eskiden yiyeceğin kıt olduğu dönemlerde, şişmanlara takılır kalırdı göz. Çünkü yiyecek kıtsa, kıt yiyecekleri bulabilen kadınlarla erkeklerin güçlü olması gerektiği düşünülürdü. Bugün de hâlâ köyde erkekler, şişman kadınların peşinden giderler. Doktora gelen bazı kocalar, “Bey bizim hanım çok zayıf, şöyle bir vitamin yok mu, yazsanız da biraz kilo alsa.” derler. Köy delikanlıları da “kadın dediğinin eti budu yerinde olacak” deyip ha bire iç geçirirler. Eski toplumlarda şişmanlık, zenginliğin ve gücün simgesidir.

Zayıflık da geçici

Siloların olmadığı, dolayısıyla buğdayın depolanamadığı eski zamanlarda, insanlar çok yiyerek buğdayı yağ olarak vücutlarında depolarlardı. O günlerin insanları yaz boyu yerler, sonra da karın yağdığı, ayazın başladığı günlerde, yılanlarla ayılar gibi bir çeşit upuzun kış uykusuna yatarlardı. Günümüzdeyse yiyecek kıt değil. Artık şişman olmak, güçlü olduğunu göstermiyor. Aksine bunca can çekici yiyecek içecek içinde yemeden içmeden kalabilmek egonun kuvvetine işaret ediyor. Zayıf kalabilen, kendini disipline edebilen, dürtülerine göre hareket etmeden duran kişi demektir. O yüzden dün şişmanlık revaçta ve moda olandıysa, bugün zayıf kalabilen kişi moda davranış gösterebiliyor demektir. Yarın ise aşırı zayıflığın da sağlık getirmediği bilinecek ve bedensel yapısına göre kendini ayarlabilen ve bedeninin optimum şartlarda kalmasını sağlayabilenler güçlü görünecektir. Örneğin bir insan olabilir ki, ince kas ve kemik yapısı nedeniyle ancak zayıf bir beden taşıyabilir ve onun optimumu odur.

Öte yandan, başka birisi de olabilir ki onun kısa boyu, geniş karnı, hasılı piknik bir tipi vardır ve buna uygun olarak hafifçe kilolu, küçük göbekli bir yapı ona uygun düşer ve o bedenin optimumu da işte odur. Böyle bir bedeni, kalkıp bir deri bir kemik bırakacak olursanız olmadık bir zafiyetten yatağa düşürebilirsiniz talihsiz kadını. Onun için, herkesin beden yapısına göre bir form olması ve bunu çok da zorlamaması en istenen durumdur.

Herkese güzellik

Geleceğin insanlarında tek tip moda olmayacaktır. Modada çeşitlilik olacaktır. Nasıl insanlar yalnızca gençken çekici olmuyorlar, yaşlıyken de giydiğini yakıştırıp güzel kalabiliyorlarsa, her tipten insanın kendine ait bir güzelliği olacaktır. Windsor Düşesi`nin dediğini söylerler: “Bir kadın asla çok zengin ve çok ince olamaz.” Eğer kadın çok zengin olursa, erkekler onu derhal piranalar gibi yer, bitirir. Yine bir kadın çok ince olursa, bu ancak hastalanarak olabilir ve bu hastalığın adına da anoreksi denilir. Üstelik incelmiş kadınlar âdet de göremez olur ve doğurganlığı yani kadınlığı kaybederler.

Onun için inceler güzeldirler belki ama, bıkıp usanmadan her ay yumurtlayacak kadar kadın değildirler! Hiçbir şeyin fazlası, hatta yaşamayı bırakıp yalnızca başarıya odaklanmak bile iyi değildir.

Karıncalar dev bir dinozor olsaydı, çeşmelerden sel aksaydı, armut ağaçlarından iri kavunlar sallansaydı, zavallılar kahramanca kılıç savursaydı, salılar perşembeler bile cumartesi gibi pazara açılsaydı ve kadınlar durmadan doğursaydı, dünyada aşk için çile çeken kim kalırdı? Çünkü aşk, yoksun kalmaktan doğar. Başarmak ama aynı zamanda yaşamak; zayıflamak ama dozunda bırakmak, doğanın istediğidir. Yoksa bu dünya kıskançtır; ileri giden herkes çelmelenecek, geri kalan herkes desteklenecektir. İmparatorlar bunun için asılır, dilencilere o yüzden para verilir. Herkes bu dünyanın optimumu sevdiğini bilmelidir. Bilmelidir ki yaşamın enerjisi kıttır, doyuracak çok can vardır; güç kimseye gereğinden fazla aktarılmayacaktır!

(CBT Sayı: 850)

 

Çocuk İstismarı

Çok karmaşık ve tehlikeli bir sorunlar yumağı; çocuk istismarı. Çocuk sömürüsü, çocuğun ihmal edilmesinden bedensel, duygusal ve cinsel sömürüsüne dek birçok yönü olan bir konudur. Böyle olmakla birlikte, birçok durumda, çocuğun uğradığı tecavüz ile eşanlamlı olarak kullanılıyor.

Çocuk İstismarının Nedenleri ve İstismarı Artıran Durumlar

1. Sömürenin Kendi Çocukluğu

Çocuk sömürücülerinin çoğunun, çocukluğunda sömürülen kişiler oldukları görülüyor.

2. İstismarcıların Alkol, Uyuşturucu Madde Kullanımına Bulaşmış Olmaları

Çocuk sömürüsüne girişenlerin en az yarısının alkol, uyuşturucu gibi madde kullanımına bulaşmış oldukları görülüyor.

3. Aile ile İlgili Stres

Çekirdek ailenin ve taşıdığı yapısal destek sistemlerinin dağılması sonucu, üvey anneli ve üvey babalı yaşamak zorunda kalma ile çocuk sömürüsü arasında bir bağ kuruluyor.

4. Dinsel, Ahlaksal Çocuk Disiplini Konusundaki İnançlar

Bunlar, özellikle bedensel sömürü (ceza) konusuyla ilişkili olabiliyor.Özellikle günümüz Türkiyesinde çocuklara karşı -toplu- cinsel istismar alanlarının dini/cemaatlere bağlı yurtlar, vakıflar, dernekler ve hatta ibadethaneler olduğunu söyleyebiliriz. Bu alanların denetimden bir nebze uzak olması bu kabul edilemez durumu da tetikliyor.

5. Çocuğun Kendisi

Engelli, süreğen hastalığı olan çocuklar, bu konuda yüksek risk grubuna giriyorlar. Çocuğun beslenme zorlukları, tuvalet eğitimine tepki vermemesi, çocuğun sürekli ağlaması, boyun eğmeme davranışlarına karşı anne babanın dayanma gücü gösterememesi, çocuğu sömürülmeye iten etkenler arasında yer alıyor.

Çocuk İstismarının Çeşitleri

1. Çocuğu İhmal Etme

En çok rastlanan ve öldürücü olan çocuk sömürüsü türü budur. Çocuğun barınma, güvenlik, beslenme ve gözetim gereksinimlerinin karşılanmaması, çocuğun bedensel, eğitsel ve duygusal olarak savsaklanmasına yol açıyor. Bedensel ihmal, tıpsal bakımı reddetmek ya da geciktirmek, evi terk etmiş olmak, evden atılmış olmak ya da evden kaçan çocuğun eve dönmesine izin vermemek ve yetersiz gözetim ve benzeri davranışları kapsıyor. Eğitsel ihmal, çocuğu okul çağında zorunlu eğitimden alıkoyma, çocuğun sürekli okuldan kaçmasına göz yumma ve özel eğitim gereksinimini karşılamama davranışlarını içeriyor. Duygusal ihmal, çocuğun sevgi ve sevecenlik gereksinimlerine karşı çokça ilgisiz kalma, gerekli ruhsal özeni göstermeme, çocuğun gözü önünde gerçekleşen eş sömürüsü ve çocuğun alkol ya da uyuşturucu kullanmasını görmezden gelme gibi davranışlardan oluşuyor.

2. Bedensel/Fiziksel İstismar

Karşılaşma sıklığı açısından ikinci sırayı alan çocuk sömürüsü türü budur. Bu sömürü, acımasızca ve kötü amaçla çocuğa dayak atma; onu ısırma, yakma, sarsma gibi çocukta bedensel yıkıma yol açan eylemler olarak uygulanıyor. Kimi zaman, anne baba ya da bakıcı, bile bile zarar verme isteği ile bedensel sömürüye başvurmamış olsa bile çocuk, sonuçta şiddet görmüş, bedensel ve ruhsal yönden örselenmiş oluyor.

3. Duygusal Sömürü

Bu da sık rastlanan çocuk sömürü türüdür. Duygusal sömürü, anne babaların ya da bakıcıların, çocuğu örneğin, karanlık tuvalete hapsetmeleri, aç bırakmaları gibi tuhaf, aşırı cezalandırıcı; “Artık seni sevmiyorum; başkalarının annesi (babası) olacağım.” gibi sözlü ruhsal korku salıcı tutum ve davranışlarıyla gerçekleştiriliyor. Bu tutun ve davranışlar çocukta ağır duygusal, zihinsel ve davranışsal rahatsızlıklara yol açabiliyor.

4. Çocuğa Karşı Cinsel İstismar

Çocukta derin ruhsal sarsıntılara yol açan ve etkisi sonraki yıllarda da duyumsanan; niteliği nedeniyle çoğu kez gizlendiği için, gözlemlenenden daha yaygın olduğu düşünülen bir sömürü türü de cinsel sömürüdür. Çocuklar, cinsel organları okşanarak, kendileriyle cinsel ilişkiye girilerek; kendilerine tecavüz edilerek, erkekler arasında cinsel ilişki gerçekleştirilerek, göstermecilik yoluyla, fahişeliğe yöneltilerek ya da pornografi aracı yapılarak sömürülüyor. Çocuklara yönelik cinsel sömürünün tanısı, tedavisi ve önlenmesi, çok karmaşık ve zor bir konudur. Tanısı, özel uzmanların, pediyatristlerin, psikoloji uzmanlarının, toplumsal görevlilerin, işbirliğini gerektiriyor. Çocukların ve anne babaların, olası çocuk sömürülerini önlemek ve erkenden fark etmek için eğitilmeleri gerekiyor. Bu konuda gerekli bütün önlemleri almak ve çocuk sömürüsünü köklü biçimde önlemek görevi devlete düşüyor.

Pedofili: (pedophilia) Daha çok, ileri yaştaki yetişkinler arasında çocuklara karşı duyulan cinsel ilgi.

 

Çocuk İstismarı Afişi

Mutluluk Nedir? Nasıl Mutlu Olurum?

Haz duygususunun tatmini ve mutluluk arayışıyla geçen bir ömürde, mutluluk kavramının ne olduğunu; nasıl mutlu olunacağını anlayabilmek mutluluğu formüle etmemize belki de mutluluğun resmini çizmemize yardımcı olacak.

Beliren bedensel, zihinsel, toplumsal, duygusal ve cinsel gereksinimler doyurucu düzeyde ve dengeli bir biçimde giderildikçe; duyulan istekler, gerçekçi bir çaba gösterilerek karşılandıkça; kendini gerçekleştirme yolunda başarı kazanıldıkça duyumsanan göreli yoğun duyguya mutluluk adını veririz. Mutluluk, uzun ya da kısa bekleyişlerin ardından, istenen sona ulaşıldığında duyulan kıvanç durumudur. Kimi kulağa fısıldanan bir sözün yarattığı duygu, tatlı bir bakışla karşılaşmak, bir ev sahibi olmak, çocuğunun iyi bir eğitim aldığını görmek; kimi de ülkesi için, insanlık için yararlı bir iş yapmak, ürün ortaya koymak; saadet, kut, ongunluk. İnsan, yoğun mutlulukları, duyduğu çok güçlü gereksinimlerini doyuma ulaştırdığı, yoğun beklenti ve özlemlerini gerçekleştirdiği zamanlarda yaşıyor.

Tüm bu tanımdan çıkaracağımız formül, mutluluğun zaman/sabır ve emeğin sonucunda gerçek anlamını bulduğudur. Mutlu olmak için anlamlı bir amaç belirlemeli, bu amaç uğruna zaman ve emek harcamalısınız.

MUTLULUK

Öztin AKGÜÇ

Mutluluk nedir? Nazım Hikmet, Abidin Dino’ya sormuş “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye; soralım, mutluluğun tanımı yapılabilir mi?

Mutluluk kimine göre yaşamdan haz almak, hazcılık, hedonizmdir. Ağırlıklı olarak içgüdüsel bir yaşam, içgüdüsel doyumun getirdiği haz, mutluluktur. Kimine göre mutluluk, yaşamdaki beklentilerin karşılanması, isteklere ulaşılmasıdır. Beklentiler, para, şöhret, düzgün, mesut bir aile yaşamı, politik güç, sağlıklı ömür gibi farklılıklar gösterebilir. Ancak bu teze göre mutluluk için önemli olan, kişinin istediğini elde etmesidir. İsteğin niteliği, içeriği ise özneldir, kişiden kişiye farklılık gösterir. Bazıları için anlamlı olan para, politik güç, şöhret gibi istekler, kimileri için bir anlam taşımayabilir; istek, beklenti listesinde yer almayabilir.

Amaç listesi kuramına göre ise mutluluk, yalnız duygu, duygusal bir doyum değildir. Mutluluğu salt duygusal doyumdan ayırmak gerekir. İnsanların gerçekten değerli amaç listesi olmalıdır. Bu amaç listesinde iyi bir vatandaş olmak, Tanrı’ya iyi bir kul olmak, kültür düzeyini yükseltmek, topluma, insanlığa yararlı projeler üretmek ve gerçekleştirmek, bilim ve sanat alanında eserler vermek, insanlara yardımcı olmak, bilgeliğe ulaşmak gibi amaçlar yer alabilir.

Mutluluk anlayışı belki de üçe; haz duyma, istediğini elde etme ve amaçları gerçekleştirmeye, amaç listesi oluşturmaya indirgenebilir. Ayrıntı, uyarlama farkı gibi gelse de daha değişik mutluluk anlayışı veya yaşamı da savunulabilir.

Kitilonlu Zenon’un Stoacı felsefe okuluna göre mutluluk, erdemli, doğaya, akla uygun ve her türlü kötülükten uzak olarak yaşamı sürdürmenin sonucu ruh dinginliğine ulaşmaktır. Buna karşı Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var âlemde” dizesinden de esinlenerek yaşamı, mutluluğu daha romantik, duygusal algılayabiliriz. Mutluluğu platonik, cinsel dürtü ve arzulardan kurtulmuş bir aşkı yaşamak olarak da özetleyebiliriz.

Mutluluk anlayışı, algılaması değişik olduğu gibi, mutluluğun değerlendirilmesi de farklıdır. Mutluluk nasıl değerlendirilecektir? Mutluluk anlık bir duygu mu, yoksa geçmişe, yaşananlara bakılarak yapılacak bir değerlendirme midir? “Mutlu muyum?”, “Mutlu oldum mu?” yaklaşımları da bu farklılığı yansıtır.

(…)

Mutluluk, kuşkusuz öznel bir duygu. Ancak insan olarak içgüdüsel bir yaşantımız, hazcı, hedonist olduğu yadsınamaz bir yönümüz, sadece yaşamdan haz, zevk almak, acıdan kaçınmak, arzuların gerçekleşmesini beklemek mutluluk için yeterli mi? Mutluluk anlayışımız kuşkusuz daha kapsamlı, daha nitelikli olmalıdır. İçgüdülerden arınmış duygusal bir yaşam, toplumsal amaçlarımızın olması, doğaya, insanlara zarar vermeden erdemli bir yaşam sürdürmek de mutluluk anlayışımızın ayrılmaz öğeleri olmalıdır. Mutluluk, belki farklı kriterlerin, anlayışların, kuramların bir sentezi de olabilir. Ancak Hüdayi nabit, kendi biten bir ot gibi duygu ve düşünceden ırak, içgüdüsel ağırlıklı bir yaşam, herhalde mutluluk olarak algılanmamalıdır.

Cumhuriyet, 30.12.2007

Zeka Türleri: Zeka Geriliğinden Dahiliğe

Zekanın standart zeka testlerinden elde edilen zeka bölümü (ZB) ya da zeka katsayısına (ZK’ye) dayanarak aşamalandırılması işlemi ile zeka türleri belirlenir. Zeka bölümü, zeka testleriyle belirlenen zeka yaşı (ZY), takvim yaşına (TY’ye) bölünüp çıkan sayı 100’le çarpılarak bulunuyor. Test materyali değerlendirilirken, test uygulanan bireyin toplumsal-kültürel birikimi, ana dili, iletişim ve duyusal sorunları göz önünde tutuluyor. Buna göre, zekanın derecelendirilişi şöyle gerçekleştiriliyor:

İleri Derecede Ağır Zeka Geriliği

Zeka bölümü 20’nin altında olanların zekası bu adla anılıyor. Genel grubun yüzde 1-2’sini oluşturan ileri derecede ağır zeka geriliği olanların, özel nörolojik bozuklukları, belirgin yürüme ve konuşma kusurları bulunuyor. Bunlar, ancak sürekli yardım ve destek ile yalnızca basit işleri yapabiliyorlar. İleri derecede ağır zeka geriliği olanların çocukluk dönemindeki ölüm oranları yüksektir.

Ağır Zeka Geriliği

Zeka bölümü 20-35 arasında olan kişilerin zekası, ağır zeka geriliği olarak adlandırılıyor. Zeka geriliklerinin yüzde 3-4’ünü oluşturan ağır zeka geriliği olanlar, temel bakım konularında eğitilebilir grup niteliğini taşıyorlar. Bunların ancak, bir kısmı konuşmayı öğrenebiliyor. Bugünün eğitim koşullarında yalnızca okul öncesi eğitimden yararlanabilen bu çocuklar, daha çok destek ve yakın denetimle yaşamlarını sürdürüyorlar.

Orta Derecede Zeka Geriliği

Orta derecede zeka geriliği, zeka bölümü 35-50 arasında olanlardır. Bunlar, eğitilebilir grup diye nitelendiriliyor. Zeka geriliklerinin yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan orta derecede zeka geriliği olanlar, bugün uygulanmakta olan ve bireysel ayrılıklar gerçeğini göz ardı eden eğitim nedeniyle 2. sınıftan sonra normal sınıflarda okuyamıyorlar. Özel eğitimle ve uygun aile tutumuyla desteklendiklerinde, ancak dördüncü sınıfa gelebiliyorlar. Ergenlik döneminin kimi kurallarını uygulamada zorlandıkları oluyor. Bunlar, yeterli bir anne baba desteği, yeterli bir eğitim ile toplumsal yaşamlarını bir ölçüde bağımsız olarak sürdürebiliyor; fazla beceri istemeyen işlerde çalışabiliyorlar.

Hafif Zeka Geriliği

Zeka bölümü 50-70 arasında olanlar, hafif zeka geriliği gösterenlerdir. Tüm zeka geriliklerinin yüzde 85’i ile en geniş grubu bunlar oluşturuyor. Hafif zeka geriliği de eğitilebilir grup olarak nitelendiriliyor. Özel eğitimden yararlanabilen bu gruptaki çocuklar, ilköğretimin birinci kademesini bitirebiliyorlar. Bu gruba girenlerin zeka gerilikleri, ileri yaşlara dek fark edilmiyor. Bunlar, konuşma ve toplumsal yeteneklerini okul öncesi yıllarda kazanıyorlar. Bunların çok az duyusal ve devimsel bozuklukları bulunuyor. Kendi başlarına toplumsal ve mesleksel yetenekler edinmelerine karşın erişkin yaşlarda, alışmadıkları olağan bir sıkıntı ile karşılaştıklarında, desteğe gereksinim duyuyorlar. Uygun bir destek ve denetimle toplumda yaşayabiliyorlar. Zeka geriliği, daha çok erkeklerde görülüyor. Nedenleri arasında kromozom bozuklukları, gebelikte annenin geçirdiği kimi rahatsızlıklar, alkol ve madde kullanımı, kötü bakım, erken doğum, doğum sırasında beynin örselenmesi, ağır maden zehirlenmeleri, aşırı beslenme bozuklukları, toplumsal-kültürel ve toplumsal-ekonomik yoksunluk yer alıyor.

Normal ile Normal Üstü Zeka

Bunlar ise şöyle derecelendirilip nitelendiriliyor:

  • Öğrenme Güçlüğü Çekenler: Zeka bölümü 70-85 arasında olanlar, öğrenme güçlüğü çekenler diye adlandırılıyor. Bunlar, desteklenerek sınıf geçmeyi başarıyorlar.
  • Normal (orta) Zekalılar: Zeka bölümü 85-115 arasında olanlara normal zekalı deniyor.
  • Zekiler (ortanın üzerinde zekaya sahip olanlar): Zeka bölümü 115-130 arasında olanlar, zeki olarak adlandırılıyor. Bunlar, okullarda üstün başarılarıyla kendilerini belli ediyorlar.
  • Çok Zekiler (dahiler): Çok zekilerin zeka bölümleri, 130 ve bunun üstündedir. Değişik alanlarda birçok buluş gerçekleştirenler, yaratıcı etkinlik gösterenler bunlardır.

Yaşla ilintili online zeka testine bir örnek: test.mensa.no Buradaki IQ testinde 35 soruya 25 dakikada yanıt vermeniz bekleniyor.

Okul Korkusu, Okul Fobisi ve Çözüm Yolları

Okul korkusu, okul fobisi (school phobia), okula gitmek istememe ve bu isteksizliğini çeşitli bedensel ve ruhsal tepkilerle ortaya koyma; okul yılgısı.

Okul Korkusunun Nedenleri

Okula başlamadan önce, çocuğa okulla, öğretmenle ilgili korkutucu olaylar anlatılmış ya da duyurulmuşsa, bu anlatım ve duyumlar, çocukta okula karşı bir korku oluşturuyor. Okulda göz dağı ile, şiddetle karşılaşan ya da başka birine şiddet uygulandığına tanık olan, bu tür bir uygulamanın yapıldığını duyan çocuk da okul korkusu geliştirebiliyor. Ancak, araştırmalar, okul korkularının çoğunun okuldan değil, evden kaynaklandığını gösteriyor. Bu korkulardan birinin kaynağını çocuğun, annesine aşırı bağımlılığı oluşturuyor.

Okul öncesinden başlayarak kendini yönetmeye, kendi sorunlarını kendi başına çözmeye alıştırılmayan çocuk, okul çağı geldiğinde okula gitmek istemiyor. Böyle bir soruna yol açmış olan anne baba, olaya soğukkanlılıkla yaklaşmalı; gerekirse bir süre, çocuğu okula anne götürmelidir.

Okul korkusu, kimi kez de anneyi ya da babayı yitirme korkusuna dayanabiliyor. Anne ya da babasının evden ayrılacağı, hastalanacağı, öleceği yönünde korkular geliştirmiş olan çocuklar da okula gitmek istemiyorlar. Çocuk, anne babasının kavgaları sırasında örneğin, babasının annesine vurduğuna, annesinin ağlayıp sızladığına tanık olmuş; ona babasının, “Çık git bu evden” dediğini; annesinin de “Ölmedim ki kurtulayım senin elinden” biçiminde konuştuğunu duymuş; ardından da annesi hastalanıp yatağa düşmüşse, çocuk, “Annem ölecek” korkusunu yaşamaya başlıyor. Okula gittiğinde, annesinin öleceğinden korkuyor. Anne babanın seviştiğini, cinsel ilişkilerini gören ve bunu babasının annesine saldırısı olarak yorumlayan çocuklarda da anneyi yitirme korkusu gelişebiliyor. Gördüğü ya da duyduğu bu tür olay ve olguların etkisiyle çocuk, annesinin evden ayrılacağı ya da öleceği; babasının, annesini öldüreceği; kendisinin annesiz kalacağı korkusuna kapılıyor. Bu görüp duyduklarından sonra annesi bir de hastalanıp hastaneye kaldırılırsa korkusu büsbütün artıyor. Bu nedenle de çocuk, annesinden ayrılıp okula gitmek istemiyor. Ayrıca, anne-çocuk anlaşmazlıkları sırasında annenin sergilediği yanlış tutumlar da bu tür bir korkunun oluşmasına yol açabiliyor. Anne, çocuğuyla tartışırken, ona öfkeyle , “Ölsem de kurtulsam senden” gibi sözler söylediğinde, bu sözler çocukta suçluluk duygusu ve korku yaratıyor. Bunu izleyen zaman içinde annesi, yatacak kadar hastalanmak bir yana, azıcık rahatsızlansa bile çocuk, “Annem ölecek” diye korkuyor. Bu ölüme ise kendisinin neden olacağı yorumunu yapıyor. Bu tür korku ve kaygılar da çocuğu, annesinden ayrılarak okula gitmekten alıkoyuyor. Onun yanında olunca, onu ölmekten kurtaracağını düşünüyor.

Okul Korkusunu Yenmede Çözüm Yolları

Okul korkusu ile karşılaşıldığında anne babaya düşen görev, konuyu öğretmene de anlatarak, çocuğu mutlaka okula göndermek ya da götürmektir. Bu çocuklara yapılacak en iyi yardım ise onun sıkıntılarını anlayışla karşılamak ve anne baba olarak, öğretmen olarak onu desteklemek, onun yanında olduklarını ona duyumsatmaktır. Bunun yanı sıra da anne-baba, anne-çocuk ve baba-çocuk ilişkileri gözden geçirilip, varsa, aksaklıklar düzeltilmelidir. Bütün uğraşmalara karşın düzelme olmazsa bir psikoloğa ya da çocuk psikiyatristine başvurulmalıdır.

Müzikle Tedavi

İnsanı yaşama bağlayan her şey tedavinin bir öğesi olabilir. Müzik de bu öğelerden biridir.  Müzikal seslerin ve ezgilerin fizyolojik ve ruhsal etkilerinin çeşitli ruhsal bozukluklara belli yöntemlerle uygulanarak gerçekleştirilen tedavi biçimine müzikle tedavi adı verilir.

Müzikle tedaviden, bedensel ve ruhsal sorunu olan çocuk ve yetişkinlerin ruhsal bozukluk durumlarını gidermede tıpsal tedavinin yanı sıra yardımcı bir öğe olarak yararlanılıyor. Toplumsal ilişkiler geliştirmede, özgüven kazandırmada, bedensel sorunları giderici alıştırmalar yapmada da etken oluyor.

Müzikle Tedavinin Tarihi ve Türklerde Müzikle Tedavi

Müzikle tedavinin geçmişi, Afrika, Amerika, Asya ve Avrupa’da tarihin derinliklerine uzanıyor. İlkel insanlar, hastalıklarla kötü ruhların neden olduğuna inanıyor ve bu varlıkları büyücülerin, hekimlerin, Şamanların yardımıyla düzenledikleri tedavi törenlerinden yararlanarak denetim altına alıyorlardı. Bu törenlerin vazgeçilmez ögeleri müzik, dans ve ritimdi. Bu gelenek, kimi ilkel kabilelerde bugün de yaşatılıyor. Araştırmalar, müziğin insan ruhu üzerinde yatıştırıcı bir etkisinin bulunduğunu ortaya koymuştur. Müzik eşliğindeki dansla tedavinin hemen bütün Türk toplumlarında da uygulandığı biliniyor. Uygur Türklerinin müzik örnekleri, günümüzden 6000-8000 yıl öncesine dayanıyor. Orta Asya döneminde kopuz ya da saz, iyi ruhları çağırıp kötü ruhları kovmada önemli bir çalgı olarak kullanılmıştır. Altay Türklerinde de Davul, Şamanlarca hasta tedavisinde ve dinsel törenlerde kullanılan önemli bir araçtı. Şaman, kendine özgü tekniği ile ruhu bedenden ayırarak göklere yükselttiğini kişilere duyumsatıyor; böylece, insanı bu kendinden geçirme (trans) ustalığını sergilemiş oluyordu. Davul çalarak ruhları buyruğu altına alıyor; ölülerle, şeytanlarla, cinlerle, perilerle iletişim kurarak hastaları iyileştiriyordu. Türklerde önemli ilk müzikle tedavi çalışmaları, Selçuklu ve Osmanlılarda şifahanelerde uymaya başladı. Şam’daki Nureddin Hastanesi, İstanbul’daki Fatih Darüşşifası, Edirne’deki Edirne Darüşşifası, bunların en önemlileridir.Buralarda tıpsal tedavinin yanı sıra, özellikle ruh hastalarının müzikle tedavisi de başlatıldı.

Müziğin Faydaları

Bugüne dek yapılan birçok araştırma, duygu ve düşünceleri belli bir düzen ve estetik anlayış içinde dile getiren müziğin, çocuk ve yetişkin insan üzerinde olumlu bir etkisinin olduğunu ortaya koymuştur. Müzik, bu özelliği ile çeşitli hastalıkların tedavi sürecini de olumlu etkiliyor. Müzikle tedavi, en çok kullanılan sanatsal tedavi yöntemi oldu. Bugün bu tedavi, toplumsal ilişkilerin geliştirilmesini, kendine güveni, bedensel alıştırmaların etkililiğini, devinimlerim denetimine yoğunlaşmayı sağlamada, psikiyatri alanında tedavi programlarının bir öğesi durumuna gelmiştir. Bireylerin sağlıklı bir yaşam sürdürmeleri, uyumlu yaşamaları için müzikten çokça yararlanılmaya başlanmıştır. Konser dinleme, konser icra etme, müzik yaratma çalışmaları yapma ve müzikle dans etme, bu tedavi yönteminin başlıcalarıdır. İlki edilgin; öbürleri ise etkin tedavi biçimleridir. Dördüncüsü, müziğin ritmini bedenin devinimleriyle uyumlu ve dengeli biçimde bütünleştirerek gerçekleştirilen bir dışavurumdur. Müzik, koruyucu olarak da etkili oluyor. Kişiye ve bozukluğa uygun müziklerle örneğin stres giderilebiliyor; kaygı hafifletilebiliyor.

Müzikal terapinin çocuklar üzerinde örnek uygulamasını gösteren bir video:

Depresyon Nedir? Depresyon Belirtileri, Tedavisi ve Çeşitleri

Depresyon, çocuk, ergen ve yetişkinlerde ruhsal çöküntü biçiminde yaşanan bir bozukluktur. Depresyon belirtileri, depresyon çeşitleri, depresyon tedavisi ve nedenleri konularını aşağıda ayrıntılı olarak belirttim.

Depresyon Belirtileri

Çöküntülü (depresif) hasta, birçok belirti gösterebiliyor. Kendini mutsuz, umutsuz, boşlukta duyumsuyor. Hoşlandığı şeylere ilgi göstermiyor, bunlardan zevk almıyor. Sıklıkla basit şeylere ağlıyor. Geleceğe umutla bakamıyor. Değersizlik duygusu yaşıyor; evdekilerce sevilmediğini, kardeşlerinin, yakınlarının kendisinden daha çok sevildiğini düşünüyor. Her olumsuzluk için kendini suçluyor. Sıklıkla kendini öldürmekten söz ediyor ve buna giriştiği de oluyor. Yakınlarıyla sık sık tartışıyor, onlara küsüyor. Gerginlik, sıkıntı, huzursuzluk duyuyor. Sıklıkla baş, karın ağrısı, yorgunluk duyumsuyor. Depresyon öncesine göre daha az ya da daha fazla yemek yiyor. Gece geç uyuyor, sabah zor uyanıyor. Uykuya dalmaktan korkuyor. Özgüvensizlik, öfke patlamaları, alınganlık, dikkatsizlik yaşıyor. Müzik zevki değişiyor. Öğrenci olanlarda derslere ilgi azalıyor; başarıda belirgin bir düşme görülüyor. Arkadaş ilişkileri bozuluyor ya da olumsuz arkadaşlıklar kuruluyor.

Depresyonun Nedenleri

  1. Çok erken ya da ileri yaşta anne baba olmak, şiddet ve cinsel sömürü, depresyon olasılığını artırıyor.
  2. Huzursuz ev ortamında büyüyen çocuklarlarda depresyon daha çok görülüyor.
  3. Anne babadan birinin ya da ikisinin de depresif olması, çocuklarda da depresyonun ortaya çıkmasına yol açıyor.
  4. Bir başka nedeni öğrenilmiş çaresizlik oluşturuyor.
  5. Tek yumurta ikizlerinden birinde görülen depresyona, büyük olasılıkla öbüründe de rastlanıyor.
  6. Beyindeki kimyasal madde yetersizliği, bir başka depresyon nedenini oluşturuyor.
  7. Olumsuz ruhsal etkenler ve bozuk anne-baba-çocuk ilişkileri, çocukluk depresyonlarının başta gelen nedenleri arasında yer alıyor.
  8. Ayrım yapma da çocuklukta görülen depresyon nedenlerinden biri olarak gösteriliyor.

Depresyon Tanısı Nasıl Konur?

Çocuk ve ergenlerde tanı için kolay sinirlenme ya da gerginlik, beklenen kilonun alınıp alınmadığı; yetişkinlerde ise, mutsuz ruh durumu, kilo alma ya da verme inceleniyor. Depresyon tanısı koyabilmek için, depresyonlularda görülen belirtilerden en az beşinin, en az iki hafta kişide sürdüğünün saptanması gerekiyor. Tanı koymada depresyonun okul yaşamında, toplumsal-ruhsal yaşamda önemli bir sorun yaratıp yaratmadığına da bakılıyor. Aşırı suçluluk, ayırma, boşunalık ve gerçekdışılık duyguları, kuruntular, dış dünya ilgilerinin yitirilmesi, yoğun karamsarlık ve intihar girişimleri ile düşünce, konuşma ve genel etkinlikte gerileme belirtileriyle ortaya çıkan depresyona akut depresyon (acute depression) deniyor.

Depresyonun Tedavisi

Depresyon tedavisi, kapsamlı bir çalışmayla gerçekleştiriliyor. Çocuk ve gençlerin tedavisi için, anne baba ve çocuğun bilgilendirilip bilinçlendirilmesinden, kısa süreli ruhsal tedaviye, ilaç tedavisine, ev ve okul çevresindeki olumsuzlukların ortadan kaldırılmasına dek uzanan kapsamlı bir çalışma yapılıyor. Davranışçı bilişsel tedavi, depresyon için en yararlı yöntem olarak biliniyor.

Davranışçı Bilişsel Tedavi

(cognitive behavior therapy) Temelde davranış değiştirme ilkelerine dayanan; bununla birlikte davranışın doğrudan düzenlenmesi ve denetlenmesi için düş kurma, düşlem, düşünme gibi bilişsel süreçlere de yer veren bir ruhsal tedavi; bilişsel-davranışçı terapi. Bilişsel-davranışçı tedavi, kendisinden önceki davranış tedavileri gibi uyarıcı-tepki ilişkilerini ve öğrenmeyi öne çıkarıyor.

Psikodinamik psikoterapilerde, hastaların zihinsel ve duygusal iç dünyaları anlaşılmaya çalışılıyor. Bilişsel-davranışçı tedavide ise hastanın sorun oluşturan davranışlarına doğrudan müdahale ederek sorunlu özimgesini, rahatsız edici duygularını, uyumsuz düşüncelerini ve başkalarını olumlularıyla değiştirmesi için bunları belirleyip çözümlemesine ve yeniden düzenleyip denetlemesine yardım ediliyor. Bilişsel-davranışçı tedavi, çocuklarda bilişsel bozukluktan çok, davranış denetiminin önemini öne çıkarıyor. Bu yaklaşımın temel stratejileri; rol değişimi, örnek alma, edinilen davranışı değişik ortamlarda denemedir.

Depresyon tedavisinde, antidepresan olarak günümüzde kullanılan popüler ilaçlar şöyle sıralanabilir: Lustral, Prozac, Paxil, Cipralex, Efexor …

Depresyon Çeşitleri

Başlıca depresyon çeşitleri şöyledir:

Gerilemeli Depresyon

(retarded depression) Hastanın bedensel ve zihinsel etkinlik düzeyinin önemli ölçüde yavaşlamasıyla ortaya çıkan depresyon. Hasta, çökkün bir yüz anlatımı sergiliyor; otururken başını öne eğiyor; renksiz bir sesle çok yavaş konuşuyor; sırtında ağır bir yük taşıyormuş gibi yürüyor.

Tepkisel Depresyon

(reactive depression) İşini, sevdiklerini yitirme, ekonomik sıkıntılar gibi aşırı bunaltıcı bir olayın tetiklediği geçici, yinelenmeyen bir depresyon.

Şizofreni Sonrası Depresyon – Şizofrenik Depresyon

(postschizophrenic depression) Akut şizofrenik olay sonrasında ya da iyileşme sırasında ortaya çıkabilen bir depresyon dönemi. Kimi otoriteler bunu şizofrenik bozukluklardaki her iyileşmede rutin bir olay olarak ya da daha önceden var olup şizofrenik olayla maskelenen bir ruhsal bozukluğun ya da şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçların bir yan etkisi olarak değerlendiriyorlar.

Yalancı Depresyon

(pseudodepression) Ön lop doku bozukluğu gibi durumlarda belirip duyumsamazlık, kayıtsızlık, inisiyatif yitimi gibi belirgin belirtiler gösteren; ancak, kişinin gerçek bir depresyon yaşamadığı bir kişilik durumu.

İlk Depresyon – Çocuklarda Depresyon

(primal depression) İlk çocukluk döneminde yaşanan ve çocuğun özsaygı için gereksindiği güvenlik ve sevgiden oluşan duygusal kaynakların bulunmamasından doğan depresyon.

Doğum Sonrası Depresyon

(postpartum depression) Kimi annelerin doğumdan sonraki iki üç ay içinde yaşadığı akut depresyon.

Analitik Depresyon – Tepkisel Bağlanma Bozukluğu

(reactiveattachment disorder) Çocuğun bebeklik ya da 5 yaş öncesi döneminde sevgi ve sevecenlikten yoksun kalması, duygusal gereksinimlerinin karşılanmaması ya da toplumsal tecrit yaşaması sonucu, ait olma duygusu gibi normal toplumsal ilişkiler geliştirecek ortamı bulamamasının yol açtığı bir bozukluk; analitik depresyon. Bozukluğun tipik belirtileri, gözle izleme, gülümseme, gözle ya da sesle karşılık verme, annenin ya da bakıcının sesine yönelme , oyunlara katılma gibi genel toplumsal etkileşimine yönelik davranışların bulunmaması; cılız bir sesle ağlama, aşırı uyuma, çevreye karşı ilgisizlik, kilo yitirme ya da kilo almamadır.

Zekâ geriliği ya da başka belirgin gelişim bozukluklarının bulunması durumunda bu tanı konuluyor. Ketlemeli ve ketlemesiz olarak değerlendirilen tepkisel bağlanma bozukluğunun ketlemeli olanında tepkisizlik ağır basıyor ve tepkiler, aşırı dikkatli, çekingen ya da aşırı ikircikli ve çelişkili oluyor. Dikkat donuklaşıyor. Ketlemesiz olanında ise yabancılarla kolay içtenlik kurma ya da bağlanma figürü seçiminde seçici olmamak gibi bir ayrım gözetmeyen toplumsallık, tipik özellik olarak beliriyor. Bu bozuklukları yaşayan çocukların büyük çoğunluğunun bakımının belirgin bir biçimde normal dışı ortamlarda gerçekleştiği görülüyor. Ya bakıcılar, çocuğun temel bedensel ve duygusal gereksinimlerini sürekli savsaklıyor ya da bakıcının sürekli değişimi, çocukta kararlı bir bağlanma oluşumunu önlüyor.

Kış Depresyonu

Mevsime bağlı duygusal bozukluk.