Eforlu Ekg Ücreti Devlet Hastanesinde Sigortasızlar İçin

Eforlu Ekg ücreti devlet hastanelerinde sigortası olmayan hastalar için 63 TL. olarak belirlenmiş (2018). Doktorunuz şikayetlerinizi dinledikten sonra EKG ve sonrasında Eforlu ekg testi ve holter isteyebilir. Böylece şikayetlerinize neden olan sorunu bulmayı amaçlar. Normal ekg’nin daha güvenilir biçimi olan eforlu ekg’de hasta bir koşu bandına çıkarılır. Belirli bir eğime sahip bu bantta önce yavaş sonra hızlanarak yürümeniz beklenir. Bu sırada tansiyonunuz ve kalp grafiniz izlenir. Eğer kalp damarlarında %70 ve üzerinde bir tıkanma varsa bu test büyük oranda tıkanmayı tetkik edecektir.

Eforlu EKG sonrası grafi kağıtlarınızı doktora göstermelisiniz. Sigortanız yoksa 50 TL. de muayene ücreti ödüyorsunuz.

Ekg, Eforlu ekg, holter gibi tetkik işlemlerinin ardından sorun görülürse anjiyo tetkiki istenebilir. Damarlarda tıkanıklık görülürse tedavi amacıyla stent gibi uygulamalara gidilebilir.

Migren Belirtileri, Migrenin Evreleri ve Tetikleyicileri

Migren belirtileri ve migrenin evreleri, atak öncesi belirtiler, aura süreci, ağrı durumu, atak sonrası süreç (postdrom) ve migren tetikleyicileri, migrene neden olan yiyecek ve gıdalar, hormonlar hakkında rahatsızlığı tanıma, anlama, migrene karşı önlem alma konusunda bilgiler bulunmaktadır.

Migrende genellikle başın sadece bir tarafında şiddetli zonklama ağrısına veya titrek bir ağrı ve hisle belirti gösterir. Bu ağrıya, sıklıkla bulantı, kusma ve ışık ve ses aşırı duyarlılığı eşlik eder.

Migren atakları, saatler ila günler arasında önemli derecede ağrıya neden olabilir. Ağrı, gündelik yaşamı fazlasıyla etkileyebilir.

Aura olarak bilinen uyarı belirtileri, baş ağrısıyla birlikte görülebilir. Işığın yanıp sönmesi, kör noktalar veya yüzün bir tarafında veya kolunuzda veya bacağınızda karıncalanma olabilir.

Migrenler genellikle çocukluk, ergenlik ya da erken erişkinlikte başlar. Migrenler dört aşamada ilerleyebilir: Atak öncesi (prodrom), aura, baş ağrısı ve atak sonrası (postdrome / postdrom). Migrende, tüm aşamalar görülmeyebilir.

Migren Atağı Öncesi Belirtiler

Bir migrenden bir veya iki gün önce yaklaşan bir migreni uyaran şu değişiklikler farkedebilirsiniz:

  • Kabızlık
  • Depresyondan aşırı neşeye kadar değişen ruh hali
  • Yeme isteği
  • Boyun tutulması
  • Artan susuzluk ve idrara çıkma
  • Sık sık esneme

Aura Süreci Belirtileri

Aura, migren öncesi veya sırasında ortaya çıkabilir. Çoğu insan, aurasız migren geçirir.

Auralar sinir sisteminin semptomlarıdır. Bunlar genellikle görme bozukluklarıdır. Örneğin ışık flaşları veya dalgalı, zikzak görüntü belirir.

Auralar, duyu, hareket (motor) veya konuşma (sözlü) rahatsızlıklara da neden olabilir. Kaslarınız güçsüzleşebilir veya sanki biri size dokunuyor gibi hissedebilirsiniz.

Bu semptomların her biri yavaş yavaş başlar. Birkaç dakika içinde toparlanır ve 20 ila 60 dakika sürer. Migren aura örnekleri şunları içerir:

  • Çeşitli şekilleri, parlak noktaları veya ışığın yanıp sönmesini görme gibi görsel olaylar
  • Görme kaybı
  • Bir kol ya da bacakta iğneli batma hissi
  • Vücudun yüzünde veya bir tarafında zayıflık veya uyuşma
  • Konuşmada zorluk
  • İşitme sesleri veya müzik
  • Kontrol edilemez sarsıntı veya diğer hareketler
  • Bazen auralı bir migren ekstremite zayıflığı ile ilişkili olabilir (hemiplejik migren).

Migren Ağrısı Süreci

Bir migren tedavi edilmezse genellikle dört ila 72 saat sürer. Baş ağrılarının ortaya çıkma sıklığı kişiden kişiye değişir. Bir migren sırasında şunları yaşayabilirsiniz:

  • Başınızın bir yanında veya her iki tarafında ağrı
  • Zonklama veya titreşim hissi veren ağrı
  • Işık hassasiyeti, sesler ve bazen kokular ve dokunuşlar
  • Mide bulantısı ve kusma
  • Bulanık görme
  • Baş dönmesi, bazen bayılma izler

Atak Sonrası (Postdrom)

Atak sonrası olarak bilinen son evre, migren atağından sonra gerçekleşir. Yaklaşık 24 saat boyunca, şunları da yaşayabilirsiniz:

  • Karışıklık
  • Huysuzluk
  • Baş dönmesi
  • Zayıflık
  • Işık ve ses hassasiyeti

Migren, Migren Ağrısı, Migren Belirtileri

Migren Tetikleyicileri

Gıdalar

En yaygın gıda suçluları arasında yapay bir şeker olan aspartam; eski peynirler, sosis türü yiyecekler ve Chianti şarabı gibi tiramin (yiyecekleri yaş olarak oluşturan bir madde) içeren gıdalar; monosodyum glutamat veya MSG, pek çok et suyu, Asya yemekleri ve işlenmiş gıdalar; kafeinli veya alkollü içecekler, özellikle bira ve kırmızı şarap; ve sosisli sandviç, pastırma ve salam gibi nitrat içeren gıdalar migren gelişiminde tetikleyici olabilir. Bir öğün atlamak, oruç tutmak da migren olasılığını artırabilir. Çoğu hasta için fıstık da bir tetikleyici olabilir.

Hormonlar ve Hormon Tedavisi

Hormonlar, östrojen ve progesterondaki doğum kontrolü, menstrüasyon, gebelik veya menopoz nedeniyle dalgalanmalar, migrene neden olabilir. Hormon replasman tedavisi de migrenleri tetikleyebilir hatta kötüleştirebilir.

İlaçlar

Bazı ilaçlar migren sıklığını artırabilir. Bunlara oral kontraseptifler, kan basıncı ilaçları, vazodilatörler ve depresyon ve anksiyete tedavisinde kullanılan ilaçlar dahildir. İlginçtir, aynı ilaçlardan bazıları migrenleri daha iyi hale getirebilir.

Migrende Genetik Faktörler

Araştırmalar, genetiğinizin, migrende rol oynayabileceğini öngörmektedir. Ulusal Başağrısı Vakfı’na göre, migreni olanların yüzde 70-80’inde ailenin ağır baş ağrısı öyküsü var. Aileniz veya kardeşlerinizde migren varsa, migren olma ihtimaliniz daha yüksektir.

Migrene Neden Olan Diğer Etmenler

Migren kadınları orantısız, daha fazla bir şekilde etkiler. Bununla birlikte, çocukluk çağında, erkekler kızlardan daha sık etkilenir. Çoğu kişi ergenlik döneminde ilk migreni deneyimler. Ancak migren her yaşta ortaya çıkabilir.

Obez veya hafif derecede obez olan kadınlar, düşük VKİ (vücut kitle indeksi) olan kadınlardan daha fazla migren başağrısı riski taşır.

Geçmiş olsun.

2018 EKG ve Muayene Ücreti – Sigortasız Hastalar İçin

Sigortası olmayanlar için 2018 EKG (Elektrokardiyografi) ve devlet hastaneleri muayene ücreti, sigortasızlar için (Gss, Sgk vb. olmayanlar için) Kardiyoloji bölümlerinde muayeneden önce Ekg çektiriliyor. Bu ücret Şubat 2018 için 39-40 TL. muayene ücreti ise 50 TL‘dir.

EKG nedir, ne işe yarar?

Doktorunuz kalp rahatsızlığı olup olmadığını kontrol etmek için bir EKG, elektrokardiyogram yaptırmanızı önerir. Bir teknisyen, göğsünüzün, kollarınızın ve bacaklarınızın üzerine yapıştırdığı küçük elektrot aletleri yoluyla kalbinizin ritimsel, elektriksel grafiğini çıkarır.

Bir EKG, kalp atışlarınızın ritminin istikrarsız veya düzensiz olup olmadığını ve kalbin her bir bölümünden geçen elektriksel dürtülerin güç ve zamanlamasını değerlendirir.

Bu test aynı zamanda kalp krizi, aritmi veya düzensiz kalp atışı ve kalp yetmezliği gibi kalp sorunlarını algılamak ve incelemek için kullanılır. Bu testten elde edilen sonuçlar diğer kalp rahatsızlıklarını da gösterebilir.

EKG Acıtır mı?

Hayır. EKG işlemi ve sonrasında acı duymamanız gerekir.

EKG Zararlı mı?

Hayır. Makine sadece EKG’yi kaydeder. Vücut içine elektrik göndermez. EKG’nin ciddi bir riski yoktur. EKG’ler şok gibi elektrik yüklerini bırakmazlar. Elektrotların cildinize yapıştırıldığı yerde hafif bir döküntü gelişebilir. Bu döküntü genellikle tedavi olmadan kendi başına geçer.

Lohusalık Depresyonu ve Lohusalık Psikozu Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

Her on kadından biri, lohusalık depresyonuna girer. Lohusalık depresyonu, loğusalık hüznüne göre daha şiddetlidir ve daha uzun sürer. Lohusalık hüznü doğumdan sonraki ilk haftalarda ortaya çıktığı halde, loğusalık depresyonu doğumdan bir bir buçuk ay kadar sonra gelişir.

Lohusalık depresyonunda annenin bebeğe bakması zorlaşır. Hatta bazen hiç bakamaz. Bazı ağır vakalarda intihar riski bile vardır. Milli futbolcumuz Oktay Derelioğlu’nun ilk eşi, loğusalık döneminde intihar ederek hepimizi mateme boğmuştu.

Genç kuşağın iyi yazarlarından Elif Şafak tarafından kaleme alınan Siyah Süt loğusalık depresyonunu anlatan güzel bir kitaptır. Şafak, bu eserinde kendi yaşadığı loğusalık depresyonunu başarıyla aktarır.

Ailesinde depresyon geçirmiş başka kişiler bulunanlar, kendisi daha önce depresyon geçirmiş olanlar, âdet öncesi gerginliğini şiddetli düzeyde yaşayanlar, küçük yaşta hamile kalanlar, istemeden hamile kalanlar, gebelikte de depresyon geçirenler, loğusalık hüznü geçirenler, bebeği hastalananlar, çevresinde kendisine destek verecek yakınları olmayanlar, evliliklerinde çatışma yaşayanlar, gebelik süresince stresli hadiselere maruz kalanlar loğusalık depresyonuna daha sık girerler.

Lohusalık Depresyonunun Tedavisi

Kullanılan bütün ilaçlar süte geçer. Bu yüzden hekimler, çok mecbur kalmadıkça emziren annelere ilaç vermek istemezler. Öte yandan, bebeği korumak adına loğusalık depresyonunun tedavisiz bırakılması, annenin durumunu iyice kötüleştirerek bebeği de daha fazla tehlikeye atar. Depresyon, annenin çocuğa iyi bakmasına engel olur. Hatta depresyon geçiren anne, bazen bebeğe hiç bakamayacak hale gelir. Loğusalık dönemindeki kadınlardan intihara teşebbüs edenlerin oranı da maalesef pek az değildir.

Süte geçtiği halde bebekte ciddi bir yan tesir oluşturmayan antidepresan ilaçlar vardır. ‘Bebeğin sütle beraber sinir ilacı emmesi’ çoğu kişinin tüylerini ürpertir. Halbuki sinir ilaçlarının diğer ilaçlara göre daha tehlikeli olduğu görüşü tamamıyla bir önyargıdır. Bir sürü sinir ilacı vardır; bunların bazısının yan etkileri çok tehlikelidir, bazısının yan etkileri ise yok denecek kadar azdır. Bazıları bağımlılık yapar, bazıları yapmaz.

Güvenli ilaçların varlığına rağmen, loğusalık depresyonuna giren kişileri ilk etapta ilaçsız tedavi etmeyi tercih ederiz. Bunun yolu da psikoterapidir. Depresyonu çok şiddetli olmayan anneler psikoterapiden epeyce yararlanır ve ilaç kullanmadan düzelirler.

İyice ağır depresyonlarda ise, bilhassa intihar riski olanlarda, anneyi hastaneye yatırmak gerekir. Anneyi bebekten, bebeği anneden ayırmak hiç istemediğimiz bir durum olsa da, ağır depresyonda olan bir loğusa, bebeğine faydadan çok zarar verir. Böyle ağır depresyonlarda elektroşok tedavisi -okuyucular belki şaşıracak ama- en emniyetli yöntemdir. Çünkü elektroşok çok hızlı düzelme sağlar, hastanede yatış süresini oldukça kısaltır. Böylece bebekle anne kısa zamanda birbirine kavuşabilir. Elektroşok uygulananlarda ilaç ihtiyacı da azalacağından, annenin belli saatlerde bebeğini görerek süt vermesi veya sütünü sağarak bebeğine göndermesi mümkündür.

Kadınlık hormonları loğusalık depresyonunun geçmesinde faydalı mıdır? Yapılan araştırmalar, kadınlık hormonlarının genellikle loğusalarda depresyonu düzelttiğini göstermiştir. Ancak hormonların gerek anne gerekse süt üzerindeki olumsuz etkileri, antidepresan ilaçlara göre daha fazladır. Bu yüzden doğum sonrasında hormon tedavisine neredeyse hiç başvurmayız.

Lohusalık Psikozu Nedir?

Loğusalık döneminde görülen ruhsal bozuklukların en ağırı loğusalık psikozu’dur. Psikozda, depresyondan farklı olarak akli denge de bozulur. Yani psikoz hastalarında hezeyan ve halüsinasyonlar ortaya çıkar (gerçek dışı inançlar, kulağa ses gelmesi, hayal görmek gibi…)

Loğusalık psikozuna genellikle depresyon belirtileri de eşlik eder. Şiddetli mutsuzluk, dayanılmaz sıkıntı hali ve uykusuzluk psikozun da belirtileri arasındadır. Ayrıca hezeyan ve halüsinasyonlar da gelişir. Mesela anne, bebek hakkında akla mantığa aykırı görüşler ileri sürülebilir.

Loğusalık psikozuna giren her 20 anneden biri, intihar ederek hayatına son verir, yine 20 anneden biri de bebeğini öldürür. Bu yüzden loğusalık psikozu geçirenler, hiç vakit kaybetmeden mutlaka hastaneye yatırılmalıdır.

Loğusalık psikozu geçiren annelerin hemen hepsi düzelir. Ancak maalesef yarısından fazlasında sonraki dönemlerde de benzer bir hastalık görülür.

Lohusalık depresyonundan korunmak için ne yapılmalıdır?

Pek çok anne adayı elbette bu soruyu soracaktır: Loğusalık depresyonuna hiç girmemek için ne yapmalıyım? Ne gibi tedbirler almalıyım?

Tıbbın bu soruya verdiği en iyi cevap şudur: Gebelik ve loğusalık döneminde annenin vücudunda gerçekleşen bütün değişiklikler nasıl yakından takip ediliyorsa, ruh durumunda ortaya çıkan değişiklikler de takip edilmelidir. Şayet depresyon veya psikoz belirtileri ortaya çıkarsa tedaviye başlanmalıdır. Her üzüntü ve sıkıntı halinin de hastalık olmadığı, genellikle kendiliğinden gelip geçtiği unutulmamalıdır.

Bazı hekimler ‘Loğusalıkta hastalanmaya yatkın olan kadınlara önceden ilaç yazsak faydası olur mu?’ sorusunu sormuş ve bunu denemişlerdir de. Sonuçlar genellikle yüz güldürücüdür. Antidepresan ilaçlar çoğu anneyi depresyona girmekten korur. Ancak yine de peşin peşin ilaç vermemek, annenin psikolojik durumunu yakından gözlemek, ruhsal bir hastalık teşhis edilirse o zaman tedaviye başlamak hekimlerin ekseriyetle tercih ettiği seçenektir.

Manik Depresif (Bipolar Bozukluk) Tedavisi

Manik depresif hastalığın (bipolar bozukluk) tedavisinde iki hedef vardır: Hastalık dönemlerinin tedavisi, Hastalık dönemi düzeldikten sonra tekrarlamaları önlemeye yönelik koruyucu tedavi.

Mani dönemlerinin tedavisinde genellikle şizofreni ilaçları kullanılır. Manide, şizofreni belirtilerinin görülebileceğini yukarıda belirtmiştik. Şizofreni belirtileri görülmese bile, şizofreni ilaçları bu hastalar için de faydalıdır. Şizofreni ilaçlarının özelliği, mani atağı sırasında beyinde fazla miktarda üretilen dopamin hormonunun etkisini azaltmaktır.

Manik atağın ayakta tedavisi çok zordur. Hastanın genellikle hastaneye yatırılması gerekir. İlaç kullanan hasta genellikle 2-4 hafta içinde tam veya tama yakın düzelme gösterir.

Mani atağının çok ağır olduğu veya ilaçlarla düzelmediği durumlarda, halk arasında ‘şok tedavisi’ veya ‘elektroşok tedavisi’ olarak bilinen elektrokonvülsif tedavi (EKT) uygulanır.

Depresyon dönemlerinin tedavisinde antidepresan ilaçlar şüphesiz etkilidir. Ancak antidepresanların en ciddi yan etkilerinden biri maniye yol açmalarıdır. Hele manik depresif hastalıkta bu risk oldukça yüksektir. Bu yüzden manik depresif hastalığın depresyon döneminde antidepresan ilaçlardan mümkün olduğu kadar uzak durulur, ancak çok mecbur kalınırsa bu ilaçlar kişiye reçete edilir. Hastaya ya koruyucu tedaviden kullanılan (aşağıda bahsedilecek olan) ilaçlar verilir (bunlar depresyonun düzelmesini de sağlar) ya ilaçsız tedavi (yani psikoterapi) uygulanır ya da elektroşok tedavisi yapılır. Depresyon ağır değilse, hasta hastaneye yatırılmadan da düzelebilir.

Bipolar bozuklukta (manik depresif hastalık, iki uçlu duygulanım bozukluğu veya bipolar bozukluk diye de anılır) asıl kritik nokta koruyucu tedavidir. Çünkü ataklar geçici tabiattadır, ama tekrarlama riski her zaman vardır.

manik depresif bipolar kadın
Bipolar bozukluğun koruyucu tedavisinde kullanılan ilaçlara ‘duygudurumu düzenleyicileri’ adı verilmektedir. Bu amaçla en çok başvurulan ilaç, 107 elementten biri olan lityumdur. Ama son yıllarda bazı epilepsi (sara) ilaçlarının da (karbamazepin, valproik asit, lamotrijin gibi) manik depresif hastalığın tedavisinde etkili olduğu anlaşılmıştır.

Koruyucu tedaviyle atak sıklığı azaltılır, hasta tekrar mani veya depresyon geçirse bile bunların hafif olması ve kısa sürmesi sağlanır. Bazı hastalar ömürleri boyunca bir daha hiç hastalık atağına yakalanmazlar.

Hasta ömür boyu ilaç kullanmaya mecbur mudur? Böyle bir mecburiyet yoktur. Koruyucu tedavi iki ila beş yıl sürdürülür, hasta bu sırada yeni bir atak geçirmezse ilaç kesilir. Bu süre içinde atak tekrarlanırsa, daha uzun süre ilaç kullanımına devam edilir.

Hastaların küçük bir bölümü, ne yapılırsa yapılsın, sık sık atak yaşarlar. Ancak yeni tedavi yöntemleri bu hastaların acısını hafifletmekte, ümitlerini canlı tutmaktadır.

bipolar bozukluk

Manik Depresif Tedavi Edilmezse Ne Olur?

  1. Mani dönemleri sık sık tekrarlanır. Aşırı para harcama, aşırı riskli iş yatırımları, büyük maddi kayıplar yaşanır. Eğer mani geçiren hasta hemen hastaneye yatırılmazsa, sosyal çevre, taşkın davranışlara şahit olur, kişi tamamen gelip geçici bir hastalık yüzünden itibar kaybına uğrar.
  2. Depresyon dönemleri sık sık tekrarlanır. Bunlar insanın büyük acı çektiği dönemlerdir. Depresyon geçiren kişinin iş verimi düşer, hasta, ailesine karşı sorumluluklarını yeterince yerine getiremez, hatta bazen hiçbir şey yapamaz hale gelir.
  3. Hasta mani döneminde artan cesareti yüzünden, depresyon döneminde ise acısını hafifletmek niyetiyle alkole ve uyuşturucu maddelere yönelebilir. Bu maddelerin kullanımı hastalığın tedavisini iyice zorlaştırır.
  4. Manik depresif hastaların %20’si intihar ederek hayatına son verir. İntihar tehlikesinin en yüksek olduğu durum, manik depresif hastalıktır. Tedavi sadece kişinin acısını hafifletmekle, iş performansını ve sosyal becerilerini yükseltmekle kalmaz, ölüm riskini de azaltır.

Deve Dikeninin Faydaları, Zararları ve Kullanımı

Deve dikeninin faydaları, zararları ve kullanımla ilgili önemli uyarılar. Latince bilimsel adı ile Silybum marianum ya da İngilizce bilinen adıyla milk thistle bitkisinin tohumları ve tohum özütü, karaciğer işlevlerinin onarımı için yararlanılabilecek en önemli bitkilerin başında geliyor. Kitaplarda yer alan mübarek diken ya da meryemanadikeni adı muhtemelen İngilizce (St.Mary thistle, Holy thistle) adından tercüme. Halk arasında gengel, deve dikeni, eşek dikeni gibi çeşitli isimler ile biliniyor. Ancak burada önemli bir hususu belirtmek istiyorum. Halk arasında birbirine benzeyen dikenli çok sayıda bitki aynı şekilde adlandırılıyor, ancak diğer türlerin de mübarek diken gibi etki göstermesi beklenmemeli. Bu durumda doğru bitkiyi bulup kullanmak son derece önemli.

Karaciğer, vücudumuzun en cefakar ve en önemli organlarından biri. Burada işlevlerini tek tek sıralamaya gerek yok, ancak üstlendiği görevlerini düzenli bir şekilde görmesini sağlamak ve desteklemek için onu korumamız, bakımını yapmamız gerekiyor.

Tohumlarının karaciğer işlevleri üzerindeki etkisi bilimsel çalışmalar ile ortaya konulmuş. Çeşitli etkenlere bağlı akut ve kronik karaciğer yetmezliklerinin tedavisinde etkili olabileceğine ilişkin gerek deneysel ve gerekse klinik bulgular bulunmaktadır. Bazı karaciğer enzimleri (transaminazlar, AST, ALT) seviyelerinin kan tahlillerinde yüksek görülmesi, karaciğer hücrelerinin hasara uğradığının işaretidir. Karaciğer hücrelerinde hasara yol açan etkenler enfeksiyon (hepatit), toksinler (mantar zehirlenmesi, gıda toksinleri gibi), kimyasalllar (kullandığınız ilaçlar veya tarım ilaçları) ya da alkol alışkanlığı olabilir. Bu gibi durumlar günlük yaşantımız içerisinde herhangi bir etkene bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir. Ancak bu durumun tedavi edilmemesi, kronikleşerek büyük sorunlara yol açabilir. İşte mübarek diken tohumlarının uygun miktarlarda ve yeterli süre kullanıldığında, karaciğer enzimlerinin kandaki düzeylerini normal seviyelere düşürdüğü tespit edilmiştir.

Almanya’da mantar zehirlenmelerinin (Amanita phalloides ve diğerleri) tedavisinde de enjeksiyon yoluyla uygulanan bir standart formülünün başarı ile kullanıldığı bilinmektedir. Zehirli mantar ölümlerinde karaciğer hasarı önemli bir etken olduğundan, bu gibi durumlarda tohumlardan hazırlanan özütlerin yararlı olması mümkün. Şüphesiz tedavi yanıtı, yenen mantar miktarı ve müdahale süresine bağlı olarak değişecektir.

Akut alkolik hepatit ve akut viral hepatit hastalarında komplikasyonları azalttığı, karaciğer enzim seviyelerinin normale dönmesi sürecini ve hastaların hastanede yatma sürelerini kısalttığı bildirilmektedir. Son yıllarda bitkinin hepatit virüsü üzerinde bir miktar antiviral etkisinin bulunduğu, özellikle hepatit ilaçları ile birlikte uygulandığında ilaçların etkisini kuvvetlendirdiği bildiriliyor.

Kronik alkolik hepatit hastalarında ise daha uzun süreler ile kullanılması gerekmektedir. Bu hastalarda yürütülen bir klinik çalışmada, 6 ay kullanılması ile karaciğer işlevlerinin normale döndüğü, karaciğer hücrelerindeki hasarın önemli ölçüde azaltılabildiği ve dolayısıyla enzim seviyelerinin düzeltilebildiği bildirilmektedir. Kronik hepatit hastası 2.500 kişide uygulanması ile karaciğer işlevlerinde bazı düzelmeler sağlanabilmiştir. Ayrıca karaciğer nakli hastalarında başarı ile uygulandığına dair kayıtlar bulunmaktadır.

Öncelikle kullanılan ürünün doğru olup olmadığından emin olmak gerekiyor. İçerisinde etkili bileşik olarak tespit edilen silimarin, benzer kimyasal yapıda (flavolignan) bir grup bileşiğin karışımı ve diğer deve dikeni türlerinde bulunmuyor. Etkili bileşenlerinin (silimarin) suda yeterince çözünmemesi nedeniyle, çay şeklinde kullanılmasının beklenen yararı göstermesi mümkün değil. İstenen etkinin sağlanabilmesi için, bitkinin tohumlarından hazırlanan standart özütünü taşıyan güvenilir markaların ürünlerinin kullanılması gerekiyor. Standart özüt içerisinde silibinin miktarının yüksek olması etkisini artırıyor. Ülkemizde eczanelerde bu tip ürünler mevcut.

Hemoroit hastasının başına gelenlerden alınacak dersler

Gazete ve televizyonlarda yer alan bir haber benim açımdan dikkat çekiciydi. Hemoroit şikayeti olan 66 yaşında Bursalı bir hastanın, arkadaşının önerisi ile kullandığı deve dikeni bitkisini kaynatıp içerek komaya girdiğine ilişkin haber, tam bir ibret hikayesi. Burada yapılan yanlışları tartışmak istiyorum.

Bitkinin yerel isminin kullanılması son derece sakıncalı!

Halk arasında bitkiler isimlendirilirken görünüşü, rengi (sarıot), kullanım amacı (basurotu) gibi özellikleri, öncelikle dikkate alınmaktadır. Dolayısıyla Anadolu’da halk arasında çok sayıda kaba dikenli bitki deve dikeni olarak adlandırılmaktadır. Bu bitkilerin çoğunun birbiri ile hiçbir akrabalığı bulunmamaktadır. Kesin bir rakam bilinmiyor ama en az yüz-ikiyüz kadar farklı (cins ve tür) bitkinin, halk arasında deve dikeni olarak adlandırıldığını tahmin ediyorum. Daha önce papatyaya benzeyen bir grup bitkinin (Senecio türleri) taşıdığı zehirli maddeler (pirazolidin alkaloiti) nedeniyle, papatya yerine kullanılması ile ölüm ve zehirlenmelere (karaciğer büyümesi) yol açmıştı. 1993 yılında Çince yerel adı ile toplanan bitkilerin yol açtığı zehirlenme olayı nedeniyle, düzinelerce kişinin böbreklerinin iflas ettiği, böbrek nakli yapıldığı basında yer almıştı.

Deve dikeninin kullanılan kısmı hangisi?

Bitkinin her kısmı aynı şekilde kullanılmaz. Hangi kısmının kullanılacağı önemlidir; kök, yaprak, çiçek, meyve, gövde, kabuk. Herbirinin bileşimi ve etkileri farklıdır. Hatta bitkinin meyvesi yenebilirken, diğer kısımları zehirli olabilir. Mesela, nar meyvesinin kabuğu yerine, nar ağacının kabuğunu fazla miktarda tüketirseniz ölebilirsiniz. Çünkü gövde kabuğu pelletierin grubu alkaloitler taşır.

Deve dikeni ilacının hazırlanış şekli

Halk arasında bazı zehirli bitkiler özel olarak işlemden geçirildikten sonra tedavi amacıyla kullanılabilmektedir. Mesela burçak tohumunu, şeker hastaları kan şekerini düşürmek için kullanır. Ancak tohum içerisinde bulunan damar büzücü proteinleri parçalamak için, önce tavada iyicene kavurup sonra kullanırlar. Eğer bu protein parçalanmadan tohumlar doğrudan kullanılırsa önce el ve ayaklarda uyuşmalara yol açar, fazla kullanılırsa da kangrene kadar ilerleyebilir. Esasında yapılan basit bir detoksifikasyon (zehirsizleştirme) işlemidir.

Bitkisel ise zararsız mıdır?

Bu şekilde bir düşüncenin yanlış olduğunu çeşitli defalar örnekler ile açıklamaya çalıştım. Belli bir miktarı yararlı olabilen bir bitkinin fazla miktarda ölümcül olabileceğini unutmamak gerekir.

Sanırım bu tip olaylar hemoroit hastalarının başına sıklıkla geliyor. Ağrı o kadar fazla olunca dindirmek için ölçüyü kaçırıp fazla kullanabiliyorlar. Yine bir hemoroit hastasında yıllar önce şahit olduğum bu şekilde bir zehirlenme olayını hatırladım. Ankara’da bir aktarın şikayetlerini gidermesi için verdiği bitki kökünü fazla miktarda kullanınca, tipik atropin zehirlenmesi bulgularıyla hastane aciline yatırılan hastanın getirdiği materyali inceleyince, adamotu (Mandragora officinarum) kökü olduğunu tespit ettik. Bu bitki atropin tipi alkaloitler taşır. Bu maddelerden çok düşük miktarlarda ilaç olarak modern tıpta yararlanılırken, miktar biraz fazla olursa öldürebilir. Bu nedenle bu tip bitkilerin aktarlarda satılması yasaklanmıştır.

Deve dikeninin hemoroit şikayetlerinde kullanılması ile ilgili olarak bilimsel kaynaklarda yaptığım incelemede, halk arasında deve dikeni veya mübarek diken olarak adlandırılan Silybum marianum (Latince bilimsel adı) meyvelerinin hafifçe kavrularak balla karıştırılıp yutulduğuna dair kayıt buldum. Bu bitkinin meyveleri karaciğer hastalıklarının en etkili ve güvenilir ilacıdır. Ama halk arasında o kadar farklı bitkiler deve dikeni olarak adlandırılıyor ki, Bursalı hastanın hangi bitkinin, hangi kısmını, ne miktarda kullandığını merak ediyorum doğrusu. Sonuç olarak, bitkisel de olsa ilaç hazırlama ve kullanımı bilimsel bilgi ve ustalık ister.

Deve dikeni (Mübarek diken) özütü satın alırken nelere dikkat edilmeli?

Standart mübarek diken (Silybum marianum) özütünü taşıyan kapsüller eczanelerde bulunuyor. Ancak özütte bulunan silimarin karışımı içerisindeki silibininin en az yüzde 80 oranında olması gerekiyor. Bu konuda eczacınızdan yardım isteyiniz.

Hangi sıklıkta ve ne miktarda kullanılmalı?

Mübarek diken kapsüllerinin hastalık durumunda tedavi amacıyla istenen cevabı sağlayıncaya kadar kullanılması gerekir. Ancak karaciğer sağlığının korunması amacıyla, bilhassa sık ilaç kullananların yıl boyunca bahar aylarında kişilerin 30-45 günlük iki kür uygulaması yararlı olacaktır.

deve dikeni faydaları, yararları

deve dikeni veya mübarek diken

Yapraklarıyla deve dikeni bitkisi

Depresyon Nasıl Tedavi Edilir? Depresyon Tedavisi Yöntemleri

Depresyon geçiren birine uygulanabilecek tedavi seçenekleri iki grupta toplanabilir:

  1. Psikoterapi
  2. Biyolojik tedaviler
  • Antidepresan ilaçlar
  • Elektroşok tedavisi
  • Manyetik uyarım tedavisi
  • Işık tedavisi
  • Pille beyin uyarımı tedavisi

Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

Psikoterapi

psikoterapi

Psikoterapi, konuşma yoluyla, depresyona yatkınlık yaratan yanlış düşüncelerin ve kişilik özelliklerinin tespit edilip düzeltilmesidir.

Bazı kişiler “Konuşmakla hastalık mı düzelir?” veya “Ben arkadaşlarımla da sohbet ediyorum” diyerek psikoterapiyi önemsiz bir yöntem olarak görürler. Halbuki hafif ve orta şiddette depresyonda psikoterapi, ilaçlar kadar etkilidir. Ağır depresyonda ilaçların, çok ağır depresyonda ise elektroşok gibi daha ciddi girişimlerin üstünlüğü elbette tartışılmaz. Ama ilaç ve elektroşoktan fayda görmeyen çoğu hasta sadece psikoterapiyle inanılmaz düzelmeler gösterir.

Psikoterapinin temel aracı ‘konuşma’dır, ama psikoterapi ‘sohbet’in çok çok ilerisinde bir şeydir. Depresyonun psikolojik nedenleri: Kendine güvensizlik, mükemmeliyetçilik, titizlik, bağımlı kişilik özellikleri, onaylanma ihtiyacı, hayır diyememek, utangaçlık, içine kapalılık, güvensizlik, şüphecilik, narsisizm, siyah-beyaz düşünme tarzı, aşırı genelleme, seçici odaklanma, keyfi çıkarsamalar, kişiselleştirme… Psikoterapide hastada bu anormalliklerden hangisi varsa ortaya çıkarılır, kişiye, alternatif düşünce yöntemleri öğretilir.

Beynini zehirleyen düşüncelerden kurtulan insan, depresyondan da kurtulur. Hatta depresyona zemin hazırlayan kişilik yapısı düzeldiği için, psikoterapiyle sağlanan düzelme daha da kalıcı olur. İlaç kullansın veya kullanmasın, psikoterapi gören kişilerde depresyonun tekrarlama riski daha düşüktür.

Depresyon tedavisinde genellikle 12 ila 20 seans psikoterapi yeterlidir. Ancak sadece birkaç seansta düzelen hastalar olduğu gibi, yıllarca psikoterapiye ihtiyaç duyanlar da olur. Görüşme süresi yaklaşık 50 dakikadır. Seans sıklığı da başlangıçta haftada birdir, düzelme sağlandıkça seans araları uzayabilir.

Depresyonda Biyolojik Tedaviler

Antidepresan İlaçlar

antidepresanlar

Eskiden antidepresan ilaç deyince kişiyi bol bol uyutmaktan başka bir etkisi olmayan, üstelik kullananda bağımlılık yaratan birtakım ‘uyuşturucu’ maddeler anlaşılırdı. Gerçekten de 1950’lere kadar sinir hekimlerinin hastaları uyutmak ve sakinleştirmek dışında yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Ancak son 50 yıl içinde bu sahada büyük ilerlemeler kaydedildi. Psikoterapi teknikleri gelişti ve çeşitlendi. Elektroşok ve manyetik uyarım sayesinde beyne uyarı vererek ruhsal bozuklukları gidermek mümkün hale geldi. Özellikle 1980’lerden sonra sinir sistemi ilaçlarının yan etkileri çok aza indirildi ve ihtiyacı olanlar bu ilaçları rahatlıkla kullanabilmeye başladı.

Antidepresan ilaçlar, depresyonu iyileştirmeye yarar. Depresyona girmiş her 100 hastadan 70-80’i başka hiçbir müdahaleye gerek kalmadan, sadece ilaç tedavisiyle düzelir. Kalan %20-30’luk grupta ise psikoterapi veya elektroşok türünden ekstra girişimlere ihtiyaç duyulur.

Depresyon geçiren kişinin beyninde (daha önce açıkladığımız gibi) serotonin, noradrenalin ve dopamin maddeleri azalmıştır. Bunlar duygu ve düşünce hayatımızı düzenleyen maddelerdir. Antidepresanlar bu maddelerin miktarını arttırarak tesirlerini icra eder.

Antidepresan ilaçlar konusunda yanlış bilinen bazı noktaları burada önemle vurgulamak istiyoruz:

  1. Antidepresan ilaçlar beyinde suni bir mutluluk yaratmayıp tam tersine bozulmuş olan dengeyi yeniden sağlar. Antidepresanlar, depresyonu olmayan kişilere fayda getirmez.
  2. Antidepresanlar etkilerini geç gösterir (en erken 2-3 hafta sonra). Arada bir iki hap içerek depresyondan kurtulmak mümkün değildir.
  3. Antidepresan ilaçlar, doktor söylemeden bırakılmamalıdır. Kişi haftalar içinde tamamen iyileşse bile, antidepresan ilaca en az 6 ay devam edilmelidir. Çünkü depresyonun düzeldikten sonraki ilk 6 ay içinde tekrarlama riski yüksektir. Hatta bazen daha uzun süre ilaç kullanmak da gerekebilir.
  4. Antidepresanlar bağımlılık yapmaz.
  5. Antidepresanlar uyuşturucu değildir. Antidepresan hastaya keyif vermez, zaten yukarıda belirttiğimiz gibi etkisi en erken 2-3 haftada başlar.

Bazı antidepresanların uyku ve sersemlik gibi yan etkilerinin olduğu doğrudur. Ancak son 10-15 yılın en mühim tıbbi gelişmelerinden biri, uyku ve sersemlik yapmayan antidepresan ilaç çeşitlerinin artmasıdır. Günümüzde genellikle hiçbir ciddi yan etkisi olmadan, ilaçla depresyon tedavisi yapmak mümkündür.

Antidepresan ilaçlar depresyon dışındaki durumlarda da faydalıdır. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) ilk tercih edilen ilaçlar, özellikle beyindeki serotonin miktarı üzerinde etki gösteren antidepresanlardır. Ağrı tedavisinde elimizdeki en önemli silahlardan biri yine antidepresan ilaçlardır. Panik bozukluğunda, çocuklarda gece işemelerinde, kadınlarda âdet öncesi gerginlik durumlarında, sigara isteğinin azaltılmasında, erkeklerde cinsel ilişki sırasında erken boşalmanın giderilmesinde ilk başvurulan ilaç bir antidepresandır.

Elektroşok Tedavisi

elektroşok tedavisi

 

Elektroşok (hekimlerin kullandığı tabirle elektrokonvülsif tedavi, kısaca EKT) depresyonun şu ana kadar bilinen en etkili tedavisidir. Bu tedavi, beynin her iki şakak bölgesine, birer elektrotla düşük voltajlı elektrik akımı verilmesinden ibarettir. Son derece yararlı bir yöntem olduğu halde maalesef haksızlığa uğramış ve bilimdışı eleştirilere maruz kalmıştır.

Elektroşok tedavisine yönelen önyargılardan birincisi, acı veren bir girişim olduğudur. Hatta hastalara işkence etmek için sadist sağlık personeli tarafından kullanıldığı bile söylenmiştir. Halbuki elektroşok sırasında hasta en ufak bir acı bile duymaz.

İnsanların elektroşoktan korkmalarının ikinci sebebi, şok sırasında hastanın sara nöbeti geçirmesidir. Elektroşokun sara nöbetine yol açtığı doğrudur. Eski yıllarda, hasta üzerinde sara nöbetine bağlı birtakım olumsuz sonuçlar görülüyordu, ancak o zaman bile bu olumsuz sonuçlar oldukça nadir ortaya çıkıyordu. Günümüzde elektroşok tedavisi genel anestezi altında yapılır, dolayısıyla sara nöbeti görülmez. Verilen genel anestezi de ancak bir iki dakika sürdüğünden, anestezinin yan etkileri de yok denecek kadar azdır.

Elektroşok etrafında bir korku halesi oluşmasının üçüncü sebebi, ‘elektrik’ kelimesinin yarattığı ürpertidir. “Hastaya elektrik veriliyor” cümlesi gerçekten tüyler ürperticidir. Ancak tedavide verilen elektrik, son derece düşük voltajlıdır. Hiçbir zaman tehlikeye meydan verecek kadar yüksek voltajlara ihtiyaç duyulmaz.

Elektroşokun eleştiri almasının dördüncü sebebi, unutkanlığa yol açmasıdır. Gerçekten de bu tedavinin en sık görülen yan etkisi unutkanlıktır. Üstelik bu şiddetli bir unutkanlıktır. Ama bu durum kesinlikle kalıcı değildir. Bir iki ay içinde büyük ölçüde düzelir. Hasta eskiden bildiklerini hiçbir zaman unutmaz. Ancak elektroşokun yapıldığı bir aylık dönemde, o sırada yaşadığı olayları ve öğrendiklerini unutur. Bu dönemi hayat boyu ya hiç hatırlamaz ya hayal meyal hatırlar.

Yine de genelde hastanın hastaneye yatırılmasının gerekmesi, anesteziye ve anestezi uzmanına ihtiyaç duyulması, geçici de olsa unutkanlığa yol açması ve pahalı olması elektroşok tedavisinin dezavantajları arasındadır. Bu yüzden elektroşok tedavisi 1-Başka tedavilerle düzelmeyenlere, 2-İntihar riski olanlara, 3-Ağır depresyon geçirenlere uygulanır.

Bazı kalp hastalarına ve beyninde kitle olan kişilere elektroşok uygulanamaz. Elektroşok yapılamayan hastalara uygulanmak üzere manyetik uyarım tedavisi ve pil tedavileri geliştirilmiştir.

Elektroşok tedavisi genellikle haftada üç gün (gün aşırı) yapılır. Hızlı düzelen hastalarda erken sonlandırılabilirse de, çoğu hastaya en az yedi seans uygulanır. On seans veya daha fazla şoka ihtiyaç duyan hastalar da vardır.

Hastaların çoğu üçüncü veya dördüncü seanstan sonra çarpıcı bir düzelme gösterir. Kısa bir süre önce hayatına kıymaya kalkışmış ağır bir depresyon hastasının üç dört elektrik şokunun ardından hayata dönmesi, neşelenmesi, şakalar yapmaya başlaması şaşırtıcıdır. Beyne nasıl tesir ettiği, hangi yolla fayda sağladığı hâlâ tam olarak anlaşılamayan bu tedavinin beyin fonksiyonlarında önemli bir düzelme yaptığı kesindir.

Elektroşok tedavisi bittikten sonra ilaç tedavisine devam etmek şarttır. Aksi takdirde hastada depresyonun tekrarlama ihtimali çok yüksektir. İlaçtan fayda görmeyen bazı hastalar, hastaneden taburcu olduktan sonra da belli günlerde (mesela haftada bir, iki haftada bir veya ayda bir…) hastaneye gelirler, elektroşok alıp evlerine geri dönerler. Bu uygulama yıllarca devam edebilir. Elektroşok gün aşırı değil de böyle seyrek uygulandığında unutkanlığa yol açmaz.

‘Depresyonun en etkili tedavisi’ diye takdim ettiğimiz elektroşoktan da fayda görmeyen hastalar vardır. Ancak bu hastalar için de hiçbir zaman ümitler tükenmiş değildir. Daha uzun ve yoğun psikoterapiyle, agresif ilaç tedavisiyle, manyetik uyarım veya pil tedavisiyle iyi sonuçlar almak mümkündür. Depresyon, çarenin hiçbir zaman yok olmadığı bir hastalıktır.

Elektroşok şizofreni ataklarında, diğer psikoz türlerinde ve manik depresif hastalığın mani döneminde de yararlı olan bir tedavi yöntemidir. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) elektroşok yöntemine nadiren başvurulur, yöntemin bu hastalık üzerindeki etkisi ispatlanabilmiş değildir. Panik bozukluğu ve sosyal fobi gibi kaygı bozukluklarında ise pek yararlı değildir ve hemen hiç uygulanmaz.

Manyetik Uyarım Tedavisi

depresyonda manyetik uyarım tedavisi

Elektroşok tedavisinde beyne elektrik akımı verildiğini söylemiştik. Manyetik uyarım tedavisinde ise beyne başka bir akım türü olan ‘manyetik akım’ verilir. Bir cihaz, elektrik akımını manyetik akıma çevirir ve bu akım, 8 şeklinde bir mıknatıs ile sol şakak bölgesine tatbik edilir.

Manyetik akımın en büyük avantajı, vücutta uygulandığı noktadan en fazla 2 santimetre derine gidebilmesidir. Halbuki bilindiği gibi elektrik akımı açısından insan bedeni ‘iletken’dir. Elektrik anında bütün vücuda yayılır (Hatta elektriklenmiş kişiye dokunan diğer vücutlara da yayılır). Manyetik akımla vücudun sadece istenilen noktası uyarılır. Depresyonda uyarılması istenilen nokta, beynin şakak bölgesidir (genellikle de sol şakak).

Dolayısıyla manyetik uyarım tedavisinin yan etkisi çok azdır. Hastaneye yatmak şart değildir, anestezi gerekmez, unutkanlık olmaz; hatta dikkat ve hafızada artış bile sağlanabilir. Ancak beynin küçük bir bölgesinin uyarılması bile bazen sara nöbetine yol açabilir.

Manyetik uyarım tedavisi haftada beş gün uygulanır, en az 15-20 seans sürer, günlük tedavi süresi 10 dakika kadardır. Seans sayısı 30’a çıkınca, hastaların daha büyük bir bölümünde düzelme olduğu gözlenmiştir.

Manyetik uyarım tedavisi Kanada, İsrail ve Avustralya’da standart tedaviler arasında kabul edilmiştir. Amerika ve Avrupa’da ise şimdilik sadece bilimsel çalışmalarda kullanılmaktadır.

1995’ten beri depresyonda kullanılan manyetik uyarım ile ilgili çalışmalara bakıldığında şunu görürüz: Diğer yöntemlerle düzelmeyen hastaların üçte ikisi manyetik uyarımdan yararlanır ve bu uygulamayla kısmi veya tam düzelme gösterir. Bu hastaların diğer tedavilere direnç gösterdiklerini tekrar hatırlatalım.

Hatta bazı çalışmalarda manyetik uyarımın elektroşokla aynı derecede etkili olduğu bile ileri sürülmüştür. Ama başka çalışmalar da, hiç olmazsa ilk haftalarda elektroşokun daha etkili bir yöntem olduğunu ortaya koymuştur.

Bilimsel literatür manyetik uyarımın yararlarını desteklemekle birlikte, yeni bir tedavi yönteminin klinikte uygulanabilmesi için daha fazla veriye ihtiyaç duyulduğunu savunanlar çoğunluktadır.

Işık Tedavisi

ışık tedavisi, ışık terapisi ve depresyon

Sıcak ve güneşli diyarlarda yaşayanların daha mutlu olduğu yönünde yaygın bir inanç vardır. Çoğumuz havanın açık olduğu günlerde kendimizi daha iyi hissederiz, hava bulutluysa karamsarlaşırız. Bazı kişiler sonbahar ve kış aylarında depresyona girerler.

Bütün bu gözlemlerden hareketle, depresyon hastalarına bir tür lambayla ışık verilmiş ve sonuç başarılı olmuştur. Fototerapi adı da verilen ışık tedavisi, depresyonda kullanılabilecek alternatif yöntemlerden biridir.

Pille Beyin Uyarımı Tedavisi

pille beyin uyarımı tedavisi

Pille beyin uyarımı iki ayrı yöntemle yapılır:

  1. Boyna takılan bir pille beyin uyarılır. Aslında boyna takılan pil, ‘vagus’ adlı bir siniri uyarır. Vagus, vücuttaki en büyük sinirdir. Vagusun beyne giden bir dalı uyarılınca, dolaylı olarak beynin serotonin (mutluluk hormonu) salgılayan bölgesi de uyarılır. Bu yöntem Türkiye’de şu ana kadar sadece sara (epilepsi) hastalarına uygulanmıştır. Ancak depresyonda da yararlı olduğunu gösteren güçlü deliller vardır.
  2. Beynin duyguları yöneten bölgesine beyin cerrahı tarafından ameliyat yoluyla pil yerleştirilir. Bu yöntem, şimdilik sadece gelişmiş ülkelerin büyük sağlık merkezlerinde uygulanmaktadır.

Meyve Sularının İlaçlarla Kullanımı

Meyve suyu ile birlikte ilaç içilmemesine dair en çok bilinen örnek greyfurt suyu. Bazı ilaçların, özellikle kolesterol ilaçlarının (statinler) emilimini artırdığı, dolayısıyla ilaçların bazı yan etkilerinin belirginleştiği bildirilmektedir. Bu nedenle, bazı uzmanlar ilaçlardan en az 2 saat önce ve sonrasında greyfurt suyu içilmemesi gerektiğini, diğer bir kısım uzman ise greyfurt suyu bileşenlerinin vücutta uzun süre kaldığı için, greyfurt suyu içilen dönemde ilaç kullanılmaması gerektiğini savunuyor. Bence bu ikinci grup önlem fazla abartılı, çünkü greyfurt suyu enzim üzerindeki etkisini bağırsak lümeninde gösterdiği için, bu kadar uzun süre bağırsak lümeninde kalabilmesi mümkün değil. Yani alınan ilaçla arasında 2 saatlik bir süre bırakmak yeterli.

Greyfurt suyunun bu etkisinin başlıca nedeni, aldığımız ilaçların büyük bir kısmının sitokrom p450 adı verilen bir enzim grubu tarafından karaciğerimizde seri işlemlere tabi tutulmasıdır (metabolizma, emilim, atılım vb). Greyfurt suyu bu enzimlerden biri üzerinde (CYP3A4) baskılayıcı etkiye sahip olduğundan, aldığımız ilaç işlemlere uğrayamamakta ve dolayısıyla işlem göremeyen molekülün yüksek miktarda emilmesi ile zararlı etkiler görülebilmektedir.

Peki ya diğer meyve suları?

Yapılan çalışmalarda greyfurt suyu ile görülen bu etkileşmeye rağmen, yakın akrabaları olan portakal suyu ve limon suyu ile bu tip etkileşme bildirilmiyor. Yani CYP3A4 enzimi üzerinde baskılayıcı etkileri tespit edilmemiş. Diğer taraftan, son zamanların popüler meyve suyu olan nar suyunun da deney hayvanlarında greyfurt suyu gibi bu enzim (CYP3A4) üzerinde baskılayıcı etkisi tespit edilmiş.

Son yapılan bir çalışmada, deneysel olarak (in vitro) piyasada bulunan bazı meyve sularının CYP3A üzerinde etkili olup olmadığı araştırılmış. Sonuç ilginç, bu enzimi baskılama kuvveti sırasıyla: greyfurt suyu, karadut suyu, beyaz üzüm suyu, nar suyu, böğürtlen suyu olarak gözlenmiş. Buna karşılık havuç suyu, mandalina suyu, soya sütü, domates suyunun bu enzim üzerinde etkisi görülmemiş. Bu bulguların deneysel olması nedeniyle klinik olarak da incelenmeden kesin bir yorumda bulunulması hatalı olabilir. Ancak greyfurt suyu ve nar suyu üzerinde gözlenen bu deneysel bulguların, daha önce elde edilen klinik veriler ve deney hayvanları ile yürütülen çalışma sonuçları ile de paralellik göstermesi, karadut, böğürtlen ve üzüm suyunun da ilaçlar ile birlikte kullanılmasının riskli olabileceğini düşündürüyor.

Bitkisel İlaçlar, Şifalı Otlar, Aktarlar Sağlıklı Mı?

Eskiden insanlar hastalıklarına şifa olması için önerilen reçeteleri bazı eski kitaplardan öğrenir, gerekli malzemeleri de aktarlardan temin eder, uygulardı. Günümüzde iletişim teknolojisindeki gelişmeler bu konuda farklı seçenekleri ortaya çıkardı. İnsanların doğal ürünlere olan eğiliminden kazanç sağlayabilme arayışı içerisindeki kişiler, teknolojik gelişmelerden yararlanmaya başladı. Artık insanlar internet üzerinden her nevi ihtiyacını karşılayabiliyor. Hele lisan biliyorsanız Çinden bile ürün siparişi verebilirsiniz. Sayın hocam Prof. Dr. Ekrem Sezik, internet üzerinden şifa dağıtan bu web adresleri için İnternet Tıbbı ifadesini kullanıyor.

Bunun dışında hocamın tanımladığı bir de Medya Tıbbı var. Gazetelerde ve dergilerde yer alan yazılarda; televizyonlarda ve radyolarda yapılan programlarda her derde şifa dağıtan akademik ünvanlı (profesör, doktor) ya da ünvansız kişiler, akla ziyan önerilerde bulunuyor; lavman hortumu ile lavman yaparak zayıflatmaya çalışanlar mı, karaciğere toksik olabilecek karabaş otu ile hepatit tedavi edenler mi, ya da beyin tümörü için verdiği sıvı ilacı hasta kusunca Bak beynindeki tümörler midenden çıkıyor diyenler mi?

Lokman Hekim Internette!

Günümüzde internetten ürün satışları kontrol altına alınamayan bir kapsama erişti. Bu kanalla satılan zayıflama ürünlerinin yol açtığı ölümlerin yüzde kaçı gazetelere yansıyor? Ya diğer kurbanlar?

İnternette karşılaştığım bir sağlık sitesi adresinden bahsetmek istiyorum. Çok gösterişli bir web sayfası ile açılıyor. Bu şahıs bizzat kendisini Lokman Hekim olarak adlandırıyor. Sıhhiye olarak askerliğini yaparken bitkilerin şifalı gücünü tespit eden müstesna biri! Sanırım daha önceki yaşamında tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat olarak yaşamış. Bütün Türkiyeyi gezip bitkileri incelemiş. Türkiyede 22.500 bitki türü tespit etmiş (bilimsel kayıtlarda Türkiyede 11.000 bitki türü bulunduğu bilinmektedir; yüzlerce yıldır diğer 11.500 bitkiyi görememiş bilim adamları, doğrusu müthiş bir keşif!). Bitkilerden hazırladığı terkipleri, tavşanlarda ve insanlarda denemiş. Yani, insanları deney hayvanı gibi kullandığını web sitesine alenen yazmış; bu önemli bir suç. Şimdiye kadar onbinlerce kişiyi tedavi etmiş. Tedavi ettiği üç kişinin adını yazmış, bunlardan tanınmış olan birinin birkaç yıl önce vefat ettiğini biliyorum.

İnternette hasta ve umutsuz insanlar üzerinden kazanç sağlayan şarlatanların sayısı oldukça fazla. Yazılarımda insanların bu tip sahte sağlık gurularına kanmamaları için yaptığım uyarılara rağmen okuyuculardan birinden gelen mesajda, bu kişilerin telefon numaralarını öğrenmek istediği yazılmıştı. Gülmek mi lazım, yoksa ağlamak mı?

Sayın Ekrem Sezik’in adlandırdığı bir diğer güncel tababet ise Aktar Tıbbı. Eskiden usta-çırak ilişkisi ile yetişenler aktar olurken, şimdi kazançlı iş olduğu için herkesin ilgisini çekiyor. Onlar da artık interneti, medyayı etkin bir şekilde kullanıyor. Bazı güncel bilgileri kendilerine göre yorumlayıp haber peşinde olan televizyon muhabirlerine servis ederek reklâmlarını yapıyorlar. Ondan sonra gelsin müşteriler, gelsin paralar.

Satışı Yasaklanan Bitkisel Ürünler

Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü (İEGM) tarafından 2012 yılı başlarında yapılan bir açıklamada aktar ve baharatçılarda zayıflama ürünleri, cinsel işlevleri destekleyen ürünler, bağışıklık sistemini kuvvetlendiren ürünler ve depresyon üzerinde etkili (antidepresan) olduğu ileri sürülen ürünlerin satışının yasaklandığı bildirildi. Gecikmiş bir karar olmasına rağmen bu kararı, daha köklü önlemler alınmasına yönelik yeni düzenlemelerin habercisi olarak görüyor ve umutlanıyoruz.

Aslında 1985 yılında yayımlanan bir genelge ile bu tip dükkânlarda baharat kapsamı dışında kalan ve özellikle insan sağlığı bakımından risk oluşturabilecek bitkisel ürünlerin bulundurulması ve satışı yasaklanmıştı. Ancak bu genelge, maalesef, çok kısa bir süre uygulanabilmiş, hatta varlığı bile unutulmuştu. 2009 yılında bu genelge ve ekli yasaklı bitki listesi güncellenerek tekrar gündeme getirilmiş olmasına rağmen, bu güne kadar geçen sürede fazla bir gelişme olduğuna şahit olamadık. Bu konuda size güncel bir örnek vermek isterim.

Bir tanıdığın kızı bir aktara giderek saçlarını parlak gösterecek önerilerini sormuş ve önerilen bazı bitkisel ve diğer tip ürünleri satın almış. Aktarın verdiği ürünlerin güvenilirliği ve etkinliğini bana sordular. Bu ürünler arasında biri dikkatimi çekti; entele otu. Hiç duyduğum bir isim değildi. Kaynaklarım arasında uzun aramalar sonucu sadece bir aktar kaydında entele adına rastlayabildim. Tanıdıklarımdan bana örnek göndermelerini rica ettim. Gelen örneği incelediğimizde zehirli alkaloitler taşıdığı için aktarlarda bulundurulması yasaklanan bit otu tohumu olduğunu ve kimyasal analizi ile de alkaloit taşıdığını tespit ettik. Anlaşılan o ki, zehirli ve yasaklı bit otu adı değiştirilerek müşterilere satılıyor. Sürülen yerde deride çatlak bulunması durumunda ya da eller iyice yıkanmadan mukoza ile temas ettirildiğinde, vücuda emilerek sağlık için tehlike yaratma riski yüksek. Şahit olduğum bu durum da net bir şekilde gösteriyor ki, 2009 genelgesine rağmen riskli ürünler isim değiştirilerek ya da banko altından göze kestirilen kişilere rahatça satılabiliyor.

Denetim

O halde sorun, etkin denetim. Peki denetimi kim yapacak? Genelge Valiliklere gönderildiğine göre İl Sağlık Müdürlükleri tarafından yapılması gerekiyor? Peki, görevlilerin zehirli ile zehirsiz bitkiyi ayırt edebilecek eğitimi var mı? Entele otunun bit otu olduğunu nereden bilebilecek? Benim kanımca etkin bir denetim için Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü altında Farmakognozi veya Fitoterapi yüksek lisansı yapmış eczacılardan oluşan bir denetim ekibinin kurulması gerekiyor. Aksi takdirde bu genelge de 1985 genelgesi gibi unutulur gider. Zaten aradan geçen birkaç aylık sürede basına yasıyan herhangi bir gelişme de olmadı!

Beklentilerimiz, internet üzerinden ya da medya (radyo ve TV) satış kanallarından kontrolsüz bir şekilde satılarak insan sağlığını tehlikeye atan ürünlere yönelik etkin önlemler alınması. Birkaç ürüne yönelik alınan toplatma kararları, buz dağının görünebilen sadece bir noktası!

Şifalı bitki, Bitkisel İlaç ve Aktar

Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü tarafından bazı bitkisel ürünlerin aktar ve baharatçı dükkânlarında satışının yasaklanması üzerine, bazı televizyon kanallarında yaptığım konuşmalar ve bu konuda yazdığım köşe yazımla ilgili olarak bir okuyucumdan mesaj aldım. Kendisinin şifalı bitkiler işi ile uğraştığından bahsederek, bu yasaklamanın adil olmadığını, büyük tekellerin rantını artırmak için bir oyun olduğunu belirtiyordu.

Aktarlık kurumu geleneksel tedavi kavramının bir öğesi olarak, tüm İslam ülkelerinde olduğu gibi, Anadoluda da yüzyıllar boyunca sağlık hizmeti vermiştir. Usta-çırak eğitimi ile edindiği bilgiler ile hastalara sağlık hizmeti vermeye çalışan halk hekimleri hekimin rolünü; yazılan deva formüllerinin temin edildiği aktarlar ise eczacının rolünü üstlenmiştir. Ülkemizde güncel anlamda tıp ve eczacılık eğitiminin geçmişi Tanzimat Fermanı ilanına, yani 173 yıl öncesine dayanmaktadır (ondokuzuncu yüzyıl). Ancak geçen sürelerde bu okullardan mezun olan hekim ve eczacıların sayısının yetersizliği nedeniyle, Anadoluda halk hekimi ve aktarlık kurumları uzun yıllar hizmet vermeye devam etmiştir.

Artık yirmibirinci yüzyıldayız. Aradan geçen süreçte değişen ve gelişen sağlık politikaları ile sağlık hizmetinin kapsamı, tam anlamıyla olmasa bile, tüm yurtta yaygınlaştı. İnsanlarımız artık hastalandığında halk hekimine değil, en donanımlı hastanelere gidip hekimlere muayene olmayı tercih ediyor. Aynı şekilde dişi ağrıdığında eskiden olduğu gibi berberlere değil, diş hekimine gidiyor. Günümüzde reçetelenen ilaçların temin edildiği adresler ise eczaneler. Ancak eskiden ve günümüzde reçetelenen ilaçlar arasında önemli bir fark var; eskiden şifalı bitkiler kullanılırken, şimdi doğadan ya da sentezlenerek elde edilen kuvvetli etkili ilaçlar var. Dolayısıyla etkin bir tedavi için uygulanacak ilaç miktarının, hassas bir şekilde eczacı ve hekim tarafından ayarlanması zorunlu, aksi takdirde zararlı ve hatta ölümcül olabiliyor.

Günümüzde ilaç denilince en basit tanımı ile, teşhis, tedavi ya da sağlığı korumak amacıyla uygulandığında, vücutta fizyolojik bir cevap meydana getiren doğal (bitkisel, hayvansal vb) ya da sentetik kaynaklı farmasötik ürünler anlaşılmaktadır. Farmasötik ürünlerden kasdedilen tablet, kapsül, şurup, damla, bitkisel çay gibi ilaç şekilleridir. Dolayısıyla, ilaç şekilleri haline getirilmiş tüm ürünlerin eczacının sorumluluğu altında kullanılması önemlidir. Bu bakımdan Sağlık Bakanlığının açıkladığı bu önlem insan sağlığı bakımından son derece doğru bir karardır.

Bu konuda bazı örnekler vermek isterim. Sarmısak şifalı bir bitkidir. Yemeklerimize lezzet katmak için pazaryeri ya da manavdan satın alırız. Ancak sarmısağın tedavi edici özelliğinden yararlanmak istiyorsak, bağırsakta çözünen kapsülünün kullanılması gerekir. Sarmısak içerisinde bulunan alliin maddesi etkisizdir, etkili olabilmesi için sarmısağın ezildikten sonra bir enzim ile (allinaz) temasa geçmesi gerekir. Bu suretle etkili madde olan allisin meydana gelir. Sarmısağı pişirdiğinizde bu dönüşüm gerçekleşemez. Sarmısak tableti yutsanız yine etkili olamaz, çünkü gerek havanın etkisi ile ve gerekse mide asit ortamında hızla yapısı bozulur. Dolayısıyla manavda bir lezzet öğesi iken, uygun şekilde hazırlanmış ilaç şekli eczanede önemli bir ilaçtır. Ancak hekimin yazdığı kan sulandırıcı ilaçları kullanan kişilerde sarmısağın kontrolsüz kullanımı, kanama riskine yol açabilmektedir. Bu bakımdan hastanın hangi ilaçları kullandığını bilen eczacısının yakın kontrolü gerekir.

Yine yemeklerimize lezzet katan zencefil, doğal olarak market ve baharatçılarda bulundurulmaktadır. Ancak belli bir miktarın üzerinde hamilelerde düşüğe yol açabilmektedir. Yani hamilelerde sıkı hekim ve eczacı kontrolü ile uygulanması gerekir.

Son bir örneği de sarı kantarondan vermek isterim. Çevremde insanların şifalı diye sık sık sarı kantaron çayı içtiğini duyuyorum. Bu gelişigüzel uygulamaya ben olumlu bakmıyorum. Sarı kantaron özütünün, hafif ve orta derecede depresyonlarda etkili olduğu biliniyor. Ancak çay halinde hazırlandığında, etkili bileşenlerin havanın oksijeni ve ısı etkisi ile etkisiz hale dönüştüğü bilinmektedir. Dolayısıyla depresyon tedavisinde standart özüt ile hazırlanan kapsüllerin yeterli miktarda (günde 900 miligram) kullanılması gerekir. Diğer taraftan, organ nakli olan kişilerin organın reddine yol açacağından kesinlikle sarı kantaron kullanmamaları gerekir. Ayrıca bazı ilaçlar ile etkileşebildiğinden eczacının yakın takibi gerekir.

Sağlık Bakanlığınca satışı yasaklanan ürünlerin hepsi zayıflatıcı ve cinsel gücü artırıcı etkili ya da depresyon ve bağışıklık sistemi üzerinde etkili olan, yani vücutta fizyolojik bir değişiklik meydana getirmek üzere pazarlanan ürünler. Bunlar hekim ve eczacının kontrolünde kullanılmalı. Kimse sağlık için risk taşımayan (miktar abartılmadığında) ama sağlığımız için son derece yararlı olduğu bilimsel çalışmalar ile ortaya konulan çörekotu, zerdeçal, karabiber, kimyon gibi baharatların ya da badem, ceviz, fındık vb kuruyemişlerin aktar ve baharatçılarda satışını engellemeye çalışmıyor.

Şüphesiz burada muhatap sadece aktarlar ya da baharatçılar olmamalı, bu tip ürünlerin kontrolsüz bir şekilde satıldığı televizyon kanalları ile radyolar ve diğer pazarlama ortamlarını da kapsamalıdır. Bu konuda alınacak önlemleri sabırsızlıkla bekliyoruz.

Türkiye’de Eczanelerde Bulunan Bitkisel İlaçlar

Sağlık Bakanlığı Bu Bitkileri Yasakladı! (Posta):

Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun hazırladığı liste kapsamında 71 bitkisel ürünün aktarlarda satışı da yasaklandı. Bu ürünlerden bazıları şöyle: “Adasoğanı, kantarit, kuduz böceği, katran ruhu, kreozot, horosani, güzelavrat otu, pire otu, yüksük otu, balık otu, Ebu Cehil karpuzu, eşek hıyarı, kenevir, baldıran, sedef otu, hintyağı, altın kökü, pire otu, erkek eğrelti otu, çöpleme, bit otu, papaz otu, kurtboğan, amonyak, arsenik, göztaşı, banotu, Jaborandi yaprağı, kenepod esansı, kroton tohumu, çiğdem, adem otu, deli bal, lokman ruhu.”

Hemşirelik Tarihi ve Florence Nightingale

Hemşirelik tarihi, hemşirelik mesleğinin ortaya çıkışı ve Florence Nightingale hakkında. İlkel toplumlarda sosyal uğraşlar arasında yer alan hasta bakımı, sonraları rahibelerce yürütülen dinsel bir uğraş haline dönüşmüştür. Günümüze dek yansıyan dinsel etkileşimler, hemşireliğin meleklere özgü kutsal bir etkinlik olarak da algılanmasına yol açmaktadır.

Avrupa’da ilk modern hastabakıcı okulu, 1836 yılında Almanya’da açılmıştır. Hemşirelik mesleği, bu okuldan yetişme İngiliz Florence Nightingale‘in (12 Mayıs 1820 Floransa-13 Ağustos 1910 Londra) bu işe gönül vermesiyle başlamıştır. Elektriğin bulunmadığı o dönemde İstanbul’da elinde gaz lambasıyla dolaşarak yaralı askerlere hizmet ettiği için “Lambalı Kadın” (“The Lady with a Lamp”) diye ün yapan, modern hemşireliğin olduğu kadar insanlığın sevgi ve şefkat simgesi olarak da kabul edilen Nightingale, Kırım Savaşı (1854-1856) boyunca Ruslar’a karşı Fransızlar ile birlikte savaşan müttefik İngiliz kuvvetlerine geçici hastane olarak tahsis edilen İstanbul Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda yaralı ve hasta askerlere gece-gündüz hizmet vererek ölüm oranlarını yüzde 40’lardan yüzde 2’lere düşürerek modern hemşireliğin kurucusu olmuştur.

Rusya’ya karşı Osmanlı-İngiltere-Fransa müttefik devletleri arasında kanlı geçen ve Rusya’nın yenilgisi sonucu 1856 Paris Antlaşması ile sona eren Kırım Savaşı, Filistin’deki kutsal yerlerin Yunan Ortodoks Kilisesi’nden Roma Katolik Kilisesi’nin kontrolüne geçmesi yönünde Türk Hükümeti’nin kararı üzerine başlamıştı. Bunun üzerine Rus Çarı I. Nikolay (1796-1855), Türkiye’nin Rusya’ya komşu iki eyaleti olan Moldavya ve Eflak’ın işgali için ordularına emir vermiş, İngiltere ve Fransa ise Osmanlı Türkleri’nin yanında yer alarak işgalcileri püskürtmeye çalışmışlardır. Florence Nightingale, Kırım’ın 1854’teki işgalinde gönüllü hemşire olarak görev almış ve başkaca 38 hemşireyle birlikte, bin 715 hasta ve yaralının barındığı Üsküdar’daki hastanede çalışmıştır. Asıl mesleği hemşirelik olan Nightingale, hasta bakımı konularında reformlar yapmak düşüncesiyle istatistik bilimini kullanmış, hastalar ve hastalıklarla ilgili kayıtlar tutup, veriler toplamış ve bunları o zaman için bir yenilik olarak özgün grafik ve diyagramlar halinde işleyip, yorumlayarak ilgililere sunmuştur. Bu çalışmaları nedeniyle Nightingale, istatistik biliminin gelişimine katkı yapanlar arasında da yerini almıştır.

Ülkemizde hemşirelik eğitiminin başlangıcı, Besim Ömer (Akalın) Paşa’nın (1862-1940) öncülüğünde 1912 yılında “Gönüllü Hastabakıcılık Kursları”nın açılmasıyla olmuştur. 1925 yılında İstanbul’da “Kızılay Özel Hemşire Okulu” eğitim vermeye başlamıştır. 1961’de Türkiye’de açılan ilk hemşirelik yüksek okuluna Florance Nightingale’in adı verilmiş olup, bugün tüm dünyada onun doğum günü olan 12 Mayıs, Hemşirelik Haftası’nın başlangıcı olarak kutlanmaktadır. Nightingale’in Notes on Nursing: What it is, and What it is not (Hemşireliğin Ne Olduğu ve Ne Olmadığı Üzerine Notlar) adlı popüler kitabı 1860’ta yayımlanmıştır.

Adını doğduğu İtalyan kentinden alan Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında (1855), Üsküdar Askeri Hastanesi’nde çeşitli hasta ve yaralıların bulunduğu geniş bir koğuşta [İskoç sanatçı William Simpson’un (1823-1899) elle renklendirilmiş taşbaskı resmi, ~1855; Bibliothèque Nationale de France, Cabinet des Estampes, Paris].
Adını doğduğu İtalyan kentinden alan Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında (1855), Üsküdar Askeri Hastanesi’nde çeşitli hasta ve yaralıların bulunduğu geniş bir koğuşta [İskoç sanatçı William Simpson’un (1823-1899) elle renklendirilmiş taşbaskı resmi, ~1855; Bibliothèque Nationale de France, Cabinet des Estampes, Paris].
Florence Nightingale
Florence Nightingale