Tarihte ve Dinlerde Sünnet

Sünnet işlemini (İng. ‘circumcision’) tarihte ilk uygulayanlar Eski Mısırlılar’dı. Sünnete ilişkin ilk yazılı belge, İÖ 5. yüzyılda Yunan tarihçi Herodotos tarafından kaleme alınmış olup, Eski Mısır erkek mumyalarının sünnetli oldukları anlaşılmıştır. Mısırlılar, İÖ 3000’lerden itibaren 6-12 yaş arasındaki erkek çocukları sünnet ederler ve o andan itibaren sünnetli organa bir fallus cebi takarlardı. Mısır hiyeroglif yazısında ‘fallus’ (erkeklik organı), daima sünnetli olarak resmedilmiştir. Mısır’daki sünnet törenini anlatan bir yazıda, sünnetin hijyen amacıyla yapıldığı belirtiliyordu. Yahudiler, bu âdeti Mısırlılar’dan olduğu gibi almışlar, ancak İÖ 2. yüzyılda Yunan Kralı Antiokhos IV. Epiphanes’in (yön. İÖ 175-163) hükümdarlığı zamanında sünnet yasaklanmış ve yasağa karşın sünnet olanlar ölümle cezalandırılmıştır. Bu geleneğe uyarak Yahudi olarak doğan bebek İsa da bir tapınakta sünnet edilmiştir. Sünnetin yasaklı olduğu dönemdeki sünnet denetiminde Yahudiler, gulfelerine (sünnet derisi) ‘pondus Judaeus’ (‘Yahudi ağırlığı’) adını verdikleri bir ağırlık asarak sünnetsiz oldukları izlenimini vermeye çalışmışlardır. Yahudiler’de sünnetin, doğumu izleyen sekizinci günde yapılması gerekir ve bu iş için çok eskilerde taş bıçak kullanılırdı. Kutsal Kitap’a göre Hz. İbrahim ile oğlu İsmail, aynı gün sünnet olmuşlardı ve bu sırada Hz. İbrahim 99 yaşındayken, İsmail 13 yaşındaydı. Hz. İsa da Yahudi olarak doğduğundan, o da böyle sünnet edilmiş, ancak Hıristiyanlığı bir sistem haline getiren Aziz Paulus (Pavlus) (Saint Paul) (5-67), Hıristiyanlar’ın sünnet olmaması kuralını getirmiştir. Anne Hz. Meryem ve üvey baba Hz. Yusuf, doğduktan sekiz gün sonra çocuk İsa’yı sünnet ettirmek için tapınağa götürmüşlerdir. Bebek İsa’nın sünneti, Hans Sebald Beham (1500-1550), Albrecht Dürer ve Hendrick Goltzius (1558-1617) gibi ünlü gravür sanatçıları tarafından tablolarında işlenmiştir.

Eski Mısır'da Sünnet
Eski Mısır’da Sünnet

Görsel: Sakkara’da, eski Mısırlı hekim Ankh-ma-Hor’un mezarındaki duvar kabartmasında sünnet sahnelerinin çizimi. Bu yaygın ve acı veren gelenek, resmin üzerinde yer alan hiyeroglif yazıtta şu sözlerle yansıtılmaktadır: “Dikkat et, çocuk bayılmasın!” (6. Hanedan dönemi, İÖ 2345-2195).
İslâm’da sünnet işlemi bir zorunluluk olmayıp, Hz. İbrahim’den (İÖ 1700’ler) kalma bir yararlı gelenek olarak sürdürülmüştür. İslâm inancına göre, Hz. Muhammed, annesi Âmine Hatun’dan (Âmine bint Vahab) (ölm. 577) Allah’ın emriyle sünnetli ve gözleri sürmeli doğmuştur. Tarihçi Edward Gibbon’a (1737-1794) göre, kimi Arap hekimler, Hz. Muhammed’in gulfesiz (sünnet derisi olmaksızın) doğduğunu ve İslam’da bu nedenle sünnet geleneğinin ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir. Müslümanlar’da sünnet, genelde çocuğun aklının erdiği 11-12 yaşlarında yapılır. Arabistan’da hijyen, temizlik ve güzelleştirme işlemi olarak kabul edildiğinden, sünnete ‘taharet’ (temizlik) de denir. İslâm dünyasında sünnet olayı, daima belirli ‘antiseptik’ önlemler eşliğinde uygulanmaya çalışılmıştır. Geç dönemde ‘sünnet hekimleri’nin ‘antisepticum’ olarak barut ve limon suyu kullandıkları anlaşılabilmiştir. Tevrat’a göre sünnet, Tanrı ile İbrahim Peygamber arasındaki anlaşmanın bir göstergesiydi. Olasılıkla Hz. İbrahim, Mısır’da sünnet olayını sağlıklı bir önlem olarak tanımış ve firavunlar ülkesinden ayrıldıktan sonra kendi ırkına bu geleneği sokmuştur.

Sıcak çöl iklimlerinde, erkeklerin entari şeklindeki (ve donsuz!) giyimlerinin de etkisiyle, sünnet edilecek deri fazlasının kıvrımları içinde biriken salgı ve epitel artıklarının üzerine ulaşabilecek çok ince kum ve toz zerrecikleri, tahriş sonucu iltihaplanmalara ve ağrılara yol açmaktaydı. Aynı durum kadınlar için de söz konusu olabilmekteydi. Bu durumlar, üreme yeteneğine engel oluşturucu nitelikteydi. Eski dünya kültürlerinde, üreme yeteneğinin sürekliliği, dinsel bir yasa olmazdan önce, en yüksek düzeyde ‘sosyal hijyenik’ bir emir niteliğindeydi. Bu nedenle sünnet yoluyla, hastalık beklentisinden kurtulunmuş ve yeterli temizlik sağlanabilmiştir. Sünnetin nedeni olarak kişinin toplumda sosyal saygınlık kazanması, acıya dayanma, cinsel yaşama hazırlanma ve üreme ve bereket tanrılarına kurban verme gibi görüşler de ortaya atılmıştır.

Yahudi geleneklerine göre sünnet, ‘Bris Milah’ denilen küçük bir tören eşliğinde, ‘Mohel’ denilen sünnetçiler tarafından, doğumdan sonraki sekizinci günde yapılır. Müslümanlık’ta ise sünnet, eski dönemlerde ergenliğe yakın bir yaşta yapılırdı. Türkler’in, erkek çocukları yedi yaşına girmeden önce sünnet ettirmedikleri, çünkü bu yaştan önce ölecek bir çocuğun, sünnetsiz de olsa cennete gideceğine inandıkları söylenir. 16. yüzyıl Osmanlı geleneğinde şehzadelerin sünnetinde haftalarca süren törenler düzenlenir ve yoksul halk çocukları da bu arada sünnet edilirdi. Osmanlıca’da şehzade sünnetleri için ‘sur-ı hümâyûn’ (‘devlet düğünü’) terimi kullanılmaktaydı. Tarihçi Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall’a (1774-1856) göre, Osmanlı Devleti’nin en görkemli döneminde, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğulları Bayezid ve Cihangir için büyük bir halk şenliği olarak düzenlenen 1539 tarihli sünnet düğünü, kasımın ikinci yarısında 14 gün sürmüştür.178

1655-1659 yılları arasında Doğu’ya gezi yapan Fransız gezgin Jean de Thévenot (1633-1667), Voyage du Levant (Doğu Akdeniz’e Seyahat) adlı seyahatnâmesinde şunları yazar: “Kuzey Afrikalılar, bızır (klitoris) adı verilen küçük bir parçayı keserek kızları sünnet ediyorlar ve sünnetçiler de kadın. Türkler’in böyle bir âdeti yok; onlar sadece erkek çocuklarını sünnet ettiriyorlar”. Afrika’daki kimi Müslüman topluluklarında hamile kaldığında doğumu kolaylaştıracağı da düşünülerek kız sünnetleri yapılmaktadır. Çarlık Rusyası’nda ise fanatik bir Ortodoks tarikatında, kadınların sol meme başının kılıçla kesilmesi şeklinde ‘meme sünneti’ (‘mastectomy’) uygulanmaktaydı.

Sünnet, Amerika anakarasındaki yerli halkın, Avustralya yerlilerinin ve pek çok Afrika kabilesinin de yaygın geleneklerinden biri olmuştur. Çin, Japonya, Kuzey Avrupa ve modern Güney Amerika’da ise sünnet geleneği görülmez. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusu, hijyenik ve tıbbî nedenlerle askerleri sünnet ettiriyordu. Savaş sonrası yapılan bir araştırma, sünnetli kişilerin zührevi hastalıklara (belsoğukluğu, frengi, erpes, papilom…) daha az yakalandığını ortaya koymuştur. Sünnetin başka bir yararı da, çocuklarda idrar yolları enfeksiyonlarını önlemesidir. 1950’li ve 1960’lı yıllarda ABD’de doğan erkek çocukların yüzde 80-85’i sünnet edildiği belirtilmektedir. 1985 yılı başlarında İngiltere’de sünnet oranı, yüzde 1 dolayında seyrediyordu. Kanada ve Avustralya’da 1995 yılında doğan erkek bebeklerin yüzde 20’si sünnet edilmişti. Oysa 1992’de Almanya’daki bir kamuoyu yoklamasında, yüzde 61’lik bir kesimin, sünnet teriminin anlamını bile bilmediği anlaşılmıştır.

Tarihte Üroskopi ve Üroloji

Üroskopi, idrarın hastalıkların tanısı amacıyla yalnızca duyular, daha çok da görme ve koklama duyuları kullanılarak incelenmesi olup, en çok Ortaçağ Avrupası’nda uygulanmıştır. Üroskopi amacıyla idrarın toplandığı kaba, ‘matula‘ adı verilirdi.

Hastalık tanısına (diagnoz) yardımcı olmak üzere hastalığın seyrini kestirme (prognoz) için idrarın görünümünü kullanma pratiği olan üroskopi, eski çağlara dek uzanır. Hastalık tanısı için hekimler, idrarın rengini ve bir çökelti ve hava kabarcığı olup olmadığını inceler, kimi zaman da idrarın tadına bakarlardı. Alınması ve toplanması kolay, miktarca bol olan idrar, Hippokrates’ten günümüze dek tanı amacıyla kullanılan başlıca vücut sıvısı olmuştur. Hippokrates’e göre: “Ateşli bir hastanın idrarında çok sayıda iri pıhtı varsa ve idrar miktarı da azsa, idrar miktarının artışı ve renginin durulması hastanın iyiliğinedir”. Ortaçağ’da çok popüler olan bu tekniğin uygulanması, 18. yüzyıl başlarında idrar incelenmesinde kimyasal tekniklerin geliştirilmesiyle azalmıştır.

Tıp Kanunu adlı yapıtında İbn Sina, idrarın, alındıktan sonraki 1 saat içinde incelenmesini ve hastadan sabah alınan ilk idrar örneğinin, inceleme için daha uygun olduğunu belirtir.

İdrar muayenesinde hekim, idrar şişesini ışığa karşı tutar ve onun rengini, renklendirilmiş idrar tablolarıyla karşılaştırır, ayrıca köpük durumunu, yumaksı, kristal ya da kum halindeki çökelti durumlarını gözlemleyerek kanama durumları dâhil, hastalıklar konusunda tanı koyardı. O zamanlar idrar tabloları, hekimin evrensel tanı gereci konumundaydı. Yunan üroskopi uzmanı Theophilus Protospatharius’un (7. yüzyıl) De urinis (İdrar Üzerine) adlı Yunanca eserinin bir 15. yüzyıl Bizans elyazmasında yer alan bir resimde, Theophilus ile elinde idrar kabını tutan asistanı Posos görülmekte ve resmin altında, değişen renklerine göre idrar sınıflandırmasına ilişkin bilgiler yer almaktadır.42 İdrar şişeleri orta halli her evde bulunur ve uzun silindir şeklindeki örülü hasır ya da kamış sepetler içinde, dışarıdan görülmeyecek şekilde hekime götürülürdü. Salerno Okulu’nda tanılama işlemi nabız ve idrar muayenesine dayalıydı. Özel kaplarda toplanan idrar, sabahları incelenirdi. Geç Ortaçağ’ın renkli idrar tablolarında 20 farklı renk tanımlanmış olup, idrarın kokusu, tortu oluşumu ve miktarı, birlikte değerlendirilerek tanı konurdu. O zamanların yorumuna göre idrarla dolu şişede katı parçacıkların üst, orta ya da alt kısımda yüzmelerine bağlı olarak hastalığın başta, göğüste ya da karında olduğu yorumu yapılıyordu. ‘Dört humor kuramı’ bağlamında, kıvamlı ve kırmızı renkteki idrarda ‘kan’ın, limon sarısı renkte olanda ‘safra’nın, kıvamlı ve açık renkli olanda ‘balgam’ın, beyaz renkli olanda ise ‘kara safra’nın çokluğuna inanılırdı. Camdan yapılma saydam idrar şişeleri, idrar muayenesinin rahat gözlemle yapılmasına ve tanılamaya izin veriyordu.

 

İdrar Tablosu
İdrar Tablosu

Görsel: Çeşitli renk ve özellikteki idrar numuneleri ve yanı sıra bunlarla ilgili hastalıklar konusunda üroskopi hekimine önerilerin yer aldığı bir Ortaçağ “idrar tablosu”: İdrar muayenesinde hekim, idrar şişesini ışığa karşı tutar ve idrarın rengini, renkli olarak hazırlanmış idrar tablolarıyla karşılaştırarak çeşitli hastalıklar konusunda tanı koyardı. O zamanlar idrar tabloları, hekimin evrensel tanı gereci konumundaydı (1430’lu yıllar).

 

idrar muayenesi
idrar muayenesi

Görsel: İdrar muayenesi yapan 15. yüzyıl gezgin hekimi: Hastalar, ellerindeki hasır sepet içindeki idrar kaplarını sağ taraftaki üroskopi hekimine vererek idrar muayenesi yaptırıyorlar (İbn Sina’nın Canon medicinae’sinin İbranice çevirisinden tam sayfa minyatür; Biblioteca Universitaria di Bologna).

Hipokrat Tanılamaları
Hipokrat Tanılamaları

Görsel: Hippocrates prognostica (Hipokrat Tanılamaları) adlı bir 14./15. yüzyıl elyazmasından, Eskiçağ’ın ünlü hekimi Hippokrates’in, elinde idrar dolu cam kapla birlikte betimi (Bibliothèque Nationale de France, Paris).

tarihte üroloji
tarihte üroloji

Görsel: Christine de Pisan’ın (1364-~1430) Lépitre d’Othéa’sında yer alan bir resimde, bir ulağın hasır sepet içine yerleştirilmiş özel bir taşıma kabı içinde getirdiği idrar şişesini dikkatle inceleyen hekim (15. yüzyıl; Bibliothèque Royale Albert I., Brüksel).

Rönesans resim sanatında hekimle ölüm arasındaki ilişki, “ölüm dansı” ya da “kabir dansı” konusu çerçevesinde çok çeşitli sahneler halinde resimlenmiştir. 11. ve 12. yüzyıllarda salgın hastalıklar ve savaşlar yoluyla artan ölüm olayları sonucu, ölümün kaçınılmazlığını ve insanların ölüm karşısındaki eşitliğini simgelemek üzere Hıristiyan bayramlarında insanların kiliselerin avlusunda ve mezarlıklarda geniş bir daire şeklinde toplanarak el ele yaptıkları dansa “ölüm dansı” ya da “kabir dansı” (Fra. ‘la danse macabre’, Alm. ‘Totentanz’, İng. ‘dance of death’) adı veriliyordu. Bunda “Ölüm”ün her türlü insanı dans eşliğinde mezara götürüşü alegorik olarak temsil edilmekteydi. Bu ad, Arapça’dan (‘kabr’: kabir / mezar; ‘makbara’: makber / mezarlık; ‘makabr’: mezarlar) gelmektedir ve bu ritüel, Avrupa kültürüne büyük bir olasılıkla Araplar’dan geçmiştir.

ölüm dansı, kabir dansı
ölüm dansı, kabir dansı

Görsel: Äulendorfer Handschrift adlı elyazmasından, üroskopi hekimiyle birlikte “ölüm / kabir dansı” sahnesi (Germanisches Nationalmuseum, Nürnberg).

Görsel: Sağlığın ve ölümün simgeleri olarak elinde idrar şişesiyle bir hekim ve elindeki reçeteye göre hastanın geriye kalan ömrünü kum saatiyle ölçen iskelet [Thomas Larsen Borup’un ‘Makabertanz’ (Kabir Dansı) adlı resim serisinden]

Saç Bakımı İçin Pratik ve Etkili Öneriler

Saç bakımı için doğal maskeler yapabilirsiniz. Bu amaçla zeytinyağı, bademyağı, susamyağı veya kayısıyağı kullanılabilir.

Saçlarınızı güzelce yıkadıktan sonra bu yağlardan biriyle 10-15 dakika friksiyon yapın.

Sonra saçlarınızı sıcak bir havluyla sarın ve yarım saat kadar bekleyin. Bu süre dolduktan sonra tekrar yumuşak bir şampuanla yıkayın. Saçlarınızın bu maskeli bakım sayesinde canlı, esnek ve sağlıklı bir görünüme kavuştuğunu fark edeceksiniz.

Onarıcı Saç Kremi

Onarıcı bir saç kremi elde etmek için avokado ile bir miktar hindistancevizi sütünü koyu bir hale gelene kadar karıştırın. Sonra temiz saçlarınıza sürün. 10-15 dakika kadar beklettikten sonra ılık suyla yıkayın. Saçlarınızın yumuşacık olduğunu ve canlandığını fark edeceksiniz.

Yumurta Şampuanı

Bir kap ılık suyun içine 2 yumurta kırıp karıştırın. Islak saçınıza masaj yaparak sürün. 5-10 dakika saçınızda kalmasına izin verin ve sonrasında musluk suyuyla durulayın.

Dikkat: Eğer sıcak suyla durularsanız, yumurta saçınızda pişeceğinden çıkarmak imkansız olacaktır.

Evde Kendinden Nemlendiricili Şampuan Yapımı

1 yumurta

1/2 su bardağı su

1/2 şampuan

1 çay kaşığı bitkisel yağ

Yumurtayı köpürene kadar çırpın. Su, şampuan ve yağı ekleyin. Bir plastik şişede iyice çalkalayın. Bu süper şampuan, parlak ve daha kolay şekil verilebilir saçlara sahip olmanızı sağlayacaktır.

Kuru Saçlar İçin Nemlendirici

1 yumurta, 1 çay kaşığı bal ve 2 çay kaşığı zeytinyağını karıştırıp, saçlarınız ıslakken uygulayın. Saçlarınızı plastik bir boneyle kapayın. Şampuanlamadan önce 30 dakika bekletin.

Köpürtün ve Kuvvetlendirin

Her zaman kullandığınız şampuanınıza bir adet yumurta karıştırın, köpürtüp yıkadıktan sonra iyice durulayın. Saçlarınızı kuvvetlendirir.

Saçınızı Kalınlaştırmak İçin

Her zaman kullandığınız şampuanınıza bir yemek kaşığı toz jöle ekleyin, köpürtüp yıkadıktan sonra iyice durulayın. Saç tellerinizi dolgunlaştırır.

Besleyici Saç Paketi

İyice olmuş bir avokadoyu ezin ve kuru saçınıza yedirin. 30 dakika beklettikten sonra şampuanlayıp durulayın.

Saç Parlatıcısı

Açık renkli saçlar için: 1/4 kap limon suyunu 1/2 kap suya ekleyin.

Kahverengi saçlar için: 1/4 kap sirkeyi 1/2 kap suya ekleyin. Sonrasında durulamayı unutmayın.

Yoğurtlu Saç Nemlendiricisi

Yoğurdu nemlendirici olarak uygulayabilirsiniz. Şampuanlamadan sonra kullanıp ılık suyla durulayın.

Natürel Saç Rengi Belirginleştiricileri

Açık renk saçlar: Çok demli bir papatya çayını bekleterek soğutun. Spreyleyerek ya da tarayarak saçlarınıza yedirin ve 20 dakika kurumasına izin verin. Şampuanlayıp durulayın. Bu bakım, saçlarınızın hafif açılmasına ve parlamasına yardımcı olacaktır.

Koyu renk saçlar: Bir espresso veya koyu kahve hazırlayın. Kuru haldeyken saçlarınıza yedirin. 30 dakika kurumasına izin verin. Bu, saçlarınızın hafif parlamasına ve gölgelenmesine yardımcı olacaktır.

Zarar görmüş saçlar: Olgunlaşmış bir muzu ezip, birkaç damla badem yağıyla karıştırın. Başınıza komple masaj yaparak yedirin. 15 dakika kalmasına izin verin ve daha sonra durulayarak çıkarın.

Natürel şekillendirme: Köpüksüz bira, ucuz fakat etkili bir şekillendirme aracıdır. Biraz birayı bir fısfıs şişesine doldurun. Saçınıza şekil vermeden önce fısfıslayın. Merak etmeyin! Saçlarınız kuruduğu zaman bira mayasının kokusu kaybolacaktır. Aklınızda bulunsun, bira aynı zamanda eski bir permaya da canlılık kazandırır.

Sıcak yağ terapisi: 1 kap zeytinyağını 1/4 kap margarinle karıştırın. Mikrodalgada 1 dakika ısıtın. 20 dakika saçınızda bekletin ve şampuanlayın.

Doğal saç spreyi: Eğer siz de çevreyi ve doğayı koruma fanatiğiyseniz, saç spreyleri yerine bunu deneyebilirsiniz. Emin olun herhangi bir saç spreyinden daha etkilidir: Bir yemek kaşığı toz şekeri bir şişe sıcak suyla karıştırın ve soğutun. Karışımı fısfıs şişesine koyup kullanın.

Kepeğe Karşı Doğal Çözümler

-E vitamini kapsüllerini ya da E vitamini yağlarını kafa derinize iyice yedirdiğiniz zaman, bu bakım pullanmayı önleyecektir.

-Jel şeklinde aloe vera’yı başınıza uyguladığınızda hemen işe yarar ve kepekten eser kalmaz. Saçınızda 5 dakika kalmasına izin verin, daha sonra şampuanlayıp durulayın.

Aspirinli Kepek Şampuanı

30 adet aspirini ezip kullandığınız şampuan kutusuna ekleyin. Buzdolabına koymanıza gerek yok. Kepek sorununuza ilaç gibi gelecek.

Kuru Temizleme

Şampuanlama imkanınız olmadığında, saçlarınızı 2 yemek kaşığı mısır unu ya da 1 yemek kaşığı talk pudrasıyla tarayın.

Saç Kanunları

  1. Alın bölgeniz ne kadar kısaysa, kakülleriniz o kadar uzun olmalıdır.
  2. Cildinizi olduğu kadar saçlarınızı da güneşten korumalısınız. Güneş koruyucusunu saç sınırlarınızı da içerecek şekilde sürün.
  3. Artıkları saçınızdan çıkarmak için aynı oranda şampuan ve karbonatı karıştırarak kullanın ve saçınızda 5 dakika beklemesine izin verin.
  4. Çok nadiren saçınızı yumuşak bulaşık deterjanıyla yıkayın ki, kafa derinizde kimyasal birikim olmasın.
  5. Kuaförünüz kaküllerinizde işlem yaparken gülmeyin. Gülmek alın derinizi gereceğinden kakülleriniz istediğinizden daha kısa kesilebilir.
  6. Saç kestirirken bacak bacak üstüne atmayın. Bu tür oturuş dengenizi bozacağından saçınız eşit boyda kesilmeyebilir.
  7. Islak saçınıza şekil vermeye çalışmayın. En azından önce yüzde 80 kurumuş olmasına dikkat edin.
  8. Saçlarınızın daha dolgun görünmesi için baş aşağı şekilde kurulayın.
  9. Aralıklı bir fırça kullanırsanız, saçınız daha çok hacim kazanacaktır.
  10. Arada bir saçınızda diş fırçası gezdirirseniz, saçınızın küçük kısımları bile hacim kazanır.
  11. Anında yüz gerdirme efekti yaratmak için saçınızı atkuyruğu yapabilirsiniz.
  12. Saç stilinizi yeniden canlandırmak için maden suyuyla fısfıslayabilirsiniz.
  13. Saçınızı asla sıcak suyla yıkamayın.
  14. Saçınızın daha hızlı kuruması için her zaman metal öbekli bir fırça kullanın. Metal sürtünmeden dolayı ısınacağı için, zamandan kazanırsınız ve kütikülleriniz yumuşayarak parlaklık kazandırır.

Islak Saç Derdi

Eğer saçınız ıslak ise, şekillendirme losyonu veya jöleyle iyice ovuşturun. Saç spreyinizi fırçanıza sıkarak taramayı deneyin, ardından daha çok spreyleyin. Asla yatağa ıslak saçlarla girmeyin.

Kafa Derisi Temizliği

1/4 kap ağız gargarasını 1 kap suyla karıştırıp kafa derinize yedirirseniz, bu karışım cildinizin temizlenmesini sağlayacaktır. Durulamamaya özen gösterin.

Kumaş Yumuşatıcılı Nemlendirici

En etkili nemlendirici, kumaş yumuşatıcılarıdır (şaka değil, gerçek). Çok kuvvetli oldukları için uygulamadan önce mutlaka sulandırın. Öneri: 1 kap su, 1/2 kap yumuşatıcı.

Klor Saç Rengini Bozmasın

Klor yüzünden oluşan yeşil rengi çok az miktarda kırmızı şarap temas ettirerek nötrleyebilirsiniz. Havuza girmeden önce bu uygulamayı tedbir olarak da kullanabilirsiniz. Şampuanlamadan önce işleme koymaya dikkat edin.

Paraben’li Ürünlerin Saçınızla Ne İlgisi Var?

Paraben, ilaç ve kozmetik sektöründe kullanılan koruyucu bir kimyasal maddedir. Paraben içeriğini belirleyen bileşik ve tuzlar, özellikle anti bakteriyel ürünleri koruyucu özellikleri nedeniyle kullanılır. Şampuan, saç kremi, nemlendirici krem, tonik, deodorant, parfüm, tıraş jeli, bronzlaşma kremi, makyaj malzemeleri, güneş koruyucusu ve diş macununda bulunur.

Neler Yapabiliriz?

Gerek kozmetik ürünlerin üzerindeki açıklamalardan gerekse “Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu”nun açıklamalarıyla, cildimizde kullandığımız kozmetik ürünlerinin içindeki her türlü kimyasalın dokularımıza geçebildiğini artık biliyoruz. Bu nedenle, uzun süre kullanımda size zarar verebileceğini düşündüğünüz, risk taşıyan her türlü kişisel bakım ürününü az kullanmanızı öneririz. Daha sonra, size göre doğallık oranının yüksek olduğuna inandığınız ürünleri tercih etmelisiniz. Yüksek oranda bitkisel içerikleri olan paraben, propylene glycol, sodium laueth sulfate ve phenoxyethanol gibi kimyasalları içermeyen ürünleri de tercih edebilirsiniz. Yine tartışmaya açılmış “Paraben” tarzı kimyasallara karşı özel sertifika ile üretim yapan kuruluşların önerdiği ammonium lauryl sulfate, sorbic asit ve benzoic asit gibi koruyucu içeriklerin yer aldığı ürünleri kullanabilirsiniz.

Paraben İçeren Ürünleri Nasıl Anlayacaksınız?

Aldığınız kozmetik ürünlerinin üzerinde yer alan etiketleri dikkatlice okuyunuz. Eczane ve satış noktalarından alacağınız ürünlerin içinde hangi kimyasalların yer aldığı açıkça yazılmıştır. Kullanılan koruyucu maddeler dahil, hepsinin oranları belirtilmiştir. Bazı kozmetik ürünlerde organik maddeler kullanılıyor, onları tercih edebilirsiniz. Yine bazı ürünlerin içinde “Koruyucu madde bulunmaz” uyarısı yer alır. Cildiniz ve alerjik durumunuza bağlı olarak tercih edebilirsiniz. Paraben ile ilgili artan araştırmalar sonucu, bazı ürünlerin üzerine artık “Koruyucu madde içermez” ya da “No Paraben” yazılıyor.

Fiyat Yüzünden Tercih Edilen Ucuz Kozmetikler

Sadece kozmetik ürünlerde değil, her ucuz olan üründe aslında aynı şüphe aklımızda olmalıdır. Direkt sağlığımızı ilgilendiren, vücudumuza tesir edebilecek ucuz yollu ürünlere, zihnimizde soru işaretleriyle yaklaşmalıyız.

Ucuz Olan Kozmetik Ürünlerinin Nasıl Üretilebileceğini Düşünelim…

  • Sağlıksız üretim ortamında
  • Kalitesiz hammadde ile
  • Sağlıksız katkı maddeleriyle

Vücudumuza temas eden kozmetik ürünün içindeki maddeler vücudumuz tarafından emilir. Bu yüzden, son zamanlarda artan alerjik hastalıklar, cilt sorunları hatta kanser vakalarının en önemli sebeplerinden biri de budur. Ekonomik nedenler sonrası kısılan bütçeler ilk başta gözle görünmeyen sorunlar yaratırken, devamında çözümü zor sorunların yaşanmasına neden oluyor.

Paraben, yani koruyucu maddeler, sadece ülkemizde değil tüm dünyada tartışılmaya devam ediyor. Bazı araştırmalar zararlı olduğunu söylerken bazıları problem yaratmayacağını söylüyor. Burada sorun da biziz çözüm de… Çünkü, aldığımız kozmetik ürünlerinin üzerindeki etiketleri okuyup cildimize, vücudumuza uygun olanları seçersek, doğru bir kullanımla ürünleri tüketirsek, yine aynı şekilde yatmadan önce gerekli temizlikleri yaparsak sorunlar minimize edilecektir.

Tarihte Arsenik Zehirlenmeleri

Roma İmparatorluk Çağı’ndan başlayarak Ortaçağ ve Rönesans boyunca zehirlerin kralı, arsenik olmuştur. Arseniğin mineral şekilleri İÖ 4. yüzyıldan beri bilinmektedir ve Dioskorides beyaz arseniği (As2O3), bir zehir olarak nitelemiştir. 11. yüzyıla gelindiğinde arseniğin yalnızca üç ayrı bileşiği tanınıyordu: ‘Beyaz arsenik’ (As2O3), ‘kırmızı arsenik’ (Yun. ‘sandarakhe’, Lat. ‘sandaraca’, sandarak, realgar, kırmızı zırnık, arsenik monosülfür, As2S2) ve ‘sarı arsenik’ (Ar. ‘zırnık el-asfer’, Lat. ‘auripigment’, İng. ‘orpiment’, ‘altın pigmenti’, sarı zırnık, arsenik trisülfür, As2S3). Arsenik serbest element olarak 1649 yılında arsenik oksiti kömür ateşinde ısıtarak eczacı Johannes Christian Schröder (1600-1664) tarafından, daha sonra da arsenik oksiti sabun ve potas karışımıyla birlikte ısıtarak eczacı Nicolas Lémery (1645-1715) tarafından ayrı ayrı elde edilmiştir.

Arsenik zehirlenmesi, iştahsızlık, baş dönmesi ve baş ağrısı, ruhsal bunalımlar, kusma ve ishal, zayıflama, kısmî felç gibi belirtilerle kendini gösterir. En yaygın ve en güçlü arsenik zehiri, ‘beyaz arsenik’ (arsenik trioksit, As2O3) olup, un görünümünde, tatsız, kokusuz ve suda az çözünen (bu nedenle yavaş yavaş etki eden) bir zehirdir. Cinayet amacıyla en çok kullanılan zehirlerin başında gelmektedir. Civa gibi arsenik de yağ dokularında birikme özelliğine sahiptir. Arsenik zehirlenmesinin kesin tanısı idrar, saç ve tırnaklarda arsenik aranmasına dayanır.

Arsenik ve kurşun kaynaklı zehirlenmenin görünmez ve yavaş etkisinden, Rönesans Avrupası’nın Ferrara Düşesi Lucrezia Borgia (1480-1519) ve sonradan Fransa Kraliçesi olan Catherine de Medici (1519-1589) gibi ünlü kadın kişilikleri, hasımlarını safdışı bırakma konusunda sıkça yararlanmışlardır. Borgia’lar zehir olarak yaygın şekilde beyaz arsenik kullanmışlar, Lucrezia Borgia, sosyal konumunu ve servetini geliştirmek için ardı ardına başarılı üç evlilik yapmıştır. Catherine ise zehirli parfümlerle kokulandırılmış eldivenlerden yararlanarak kimi düşmanlarını devredışı bırakmıştır. 18. yüzyıl başlarında İtalya’da Giulia Toffana adlı bir kadın, ‘Aqua Toffana’ adını verdiği arsenik içerikli kozmetik ürünle 600’ü aşkın kişinin ölümüne yol açtığı için 1719’da idam edilmiştir. Ünlü Fransa İmparatoru I. Napoléon’un (‘Bonaparte’) (İmp. 1804-1814), arsenik boyası içeren duvar kâğıtlarıyla kaplı bir odada mahkûm olarak tutulması sonucu zaman içinde gitgide zehirlenerek öldüğü ileri sürülmüştür.

Arsenik'e maruz kalmış bir Bangladeşli
Arsenik’e maruz kalmış bir Bangladeşli

İngiliz kimyacı James Marsh (1790-1846), 1836 yılında arseniğin kimyasal testi için kendi adıyla anılan bir yöntem (‘Marsh deneyi’) geliştirmiştir. Kemoterapinin kurucusu olan ve Frankfurt’taki enstitüde araştırmalar yapan biyokimyacı Paul Ehrlich (1854-1915), 1900 yılı dolayında arseniğin zehirli etkisinden hareketle frengi gibi kimi hastalıklara karşı bir ilaç geliştirilebileceği düşüncesine varmış ve kimyasal yollardan arseniği organik bileşiklere bağlamak suretiyle, insan bedenine zarar vermeksizin, yalnızca hasta dokulardaki bulaşıcı organizmaları etkisiz kılacak bir ilaç üretmeyi ummuştur. 1906’dan itibaren de ‘atoxyl’ türevlerini çalışmaların odak noktasına koymuştu. ‘Atoxyl’, 1863’ten beri bilinen bir arsenik bileşiğiydi ve onun ‘tripanozoma’ya karşı, özellikle de uyku hastalığı etkenine karşı etkinliği, İngiliz araştırmacılarca bilinmekteydi.186 Paul Ehrlich, organik boyaların kimi organik hücrelerce soğurulup, diğerlerince soğurulmadığından hareketle, parazitsel bir mikroorganizma tarafından alınıp, asıl beden tarafından alınmayan toksik bileşiklerin yapılabileceğini önermiştir. Bu yolla zararlı mikroorganizmalar öldürülebilecekti. Ehrlich, Japon asistanı Sahachiro Hata’nın (1872-1938) da yer aldığı çalışma grubuyla sentezlediği 605 farklı kimyasal bileşiği, teker teker ve tükenmez bir sabırla deney hayvanlarında test etti. 1910 yılında test edilen 606’ncı maddenin, başta frenginin (sifilis) etkeni olan ‘spiroketa’ya (kıvrımkılsı) karşı olmak üzere, verem ve benzeri enfeksiyonlara karşı da özgül bir ilaç olduğunu saptayarak ‘Preparat 606’yı (=Salvarsan), ardından da test edilen 909’uncu bileşik olarak ‘Preparat 909’u (=Neosalvarsan) geliştirdi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra frenginin kökü Batı Avrupa ülkelerinde hemen hemen kurutuldu. Yine de preparata karşı, örneğin onun içerdiği arseniğin çok zehirli olduğu yolunda çok sayıda itirazlar yükseldi. Gerçekten de enjeksiyondan sonra kimi zaman zehirlenme ve ölüm olayları da gözleniyordu. İtirazlar, yalnızca nesnel boyutta değildi. Örneğin, ‘Hıristiyan Ev Dostları Gazetesi’nin başyazarı, frenginin “Tanrı’nın bir cezası olduğu ve günaha kapı açılmaması gerektiğini” yazdı. Ondan 100 yıl kadar önce de, ‘Köln Gazetesi’, ‘insanların, Tanrı’nın evren planına müdahalesi’ olacağı gerekçesiyle geceleri havagazıyla aydınlatmaya sövgüler yağdırmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması, ‘Salvarsan’ üzerinde tartışma yarattı; Prusya Senatosu’nda bir soruşturmaya bile yol açtı. Bu tartışmalar, savaştan sonra bir kez daha alevlendiyse de kemoterapinin zafere ulaşması frenlenemedi. İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında 1940 yılında Almanlar tarafından arsenik içerikli savaş gazı olan ‘Lewisite’ geliştirildi.

Oksijen Ozon Tedavisi ve Kanser

Oksijen ve ozon tedavisinin kanser üzerindeki etkileri ve önemli uyarılar hakkında.

Hastaların en azından kanser tedavisi altındayken oksijen tedavisi almamaları gereklidir. Oksijen tedavisinin en sık yapılan çeşitleri ozon tedavisi ve hidrojen peroksit tedavisidir.

Ozon tedavisi; kanser, astım, amfizem, AIDS, artrit, kalp-damar hastalığı ve Alzheimer hastalığı gibi birçok hastalığın tedavisinde etkili olduğu ileri sürülen bir alternatif tedavi yöntemidir. Bu görüşü savunanlara göre kansere neden olan mikroorganizmalar ve kanser hücreleri düşük oksijenli ortamları sevmekte; vücuda oksijen eklendiğinde kanser hücreleri yaşamını sürdürememektedir. Oksijen veya ozon tedavisinin vücudun hücrelerinin etkinliğini artırdığı ve kanser hücrelerini öldürdüğü, enerji üretimini artırdığı, bağışıklık sistemini uyardığı ve antioksidan üretimini artırdığı ileri sürülmüştür. Bu bulgulardan bazıları doğru, bazıları yanlıştır.

Ozon gazı deri yüzeyine, kas içine, makata veya hastadan alınan kanın işlem sonrası hastaya geri verilmesi ile uygulanmaktadır. Oksijen tedavisinin bir diğer yöntemi de hidrojen peroksitin ağızdan, makattan, kas içine veya damar içine uygulanması ile yapılmaktadır.

Kanserin birçok nedeni olduğu, tek bir faktöre bağlı olmadığı günümüzde iyi bilinmektedir. Oksijen oranı düşük çevrede kanserin daha iyi geliştiği gibi bir görüş doğruyu yansıtmamaktadır. Günümüzde kanserin en çok görüldüğü organ akciğerdir ki; akciğerler vücudun oksijenden en zengin organıdır. Kıkırdak ise damardan ve dolayısı ile oksijenden en fakir dokulardan birisidir; böyle olmasına rağmen kanserin en nadir olduğu bölgeler arasında gelmektedir. Demek ki kanserin gelişiminde farklı mekanizmalar rol oynamaktadır.

Dominik Cumhuriyeti’nden bir araştırmacı ozon tedavisi ile 13 kanserli hastayı başarılı bir şekilde tedavi ettiğini ileri sürmesi nedeni ile konu araştırılmıştır. Araştırmada 2 hastanın kanser nedeni ile öldüğü, üç hastanın bulunamadığı, iki hastanın araştırmacı tarafından geri çekildiği, üç hastanın sağ olmasına rağmen kanserlerinin devam ettiği, üç hastada ise kanser tanısının kesin olmadığı saptanmıştır. Bu tablo sadece alternatif tedavi yöntemi uygulayarak kesin başarı elde ettiğini söyleyenler araştırıldığında ortaya çıkan fiyaskoyu özetlemektedir. Ozon tedavisinin gerçek anlamda yararlı olabileceği sahalar bulunmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalar ozon tedavisinin cilt hastalıkları (yaşlanma), yara iyileşmesi, yaşa bağlı maküler hasarlanma, otoimmun hastalıklar (lupus, romatoid artrit), süreğen mikrobik hastalıklar, kanser tedavisi bittikten sonra yorgunluk yakınmasının azaltılmasında, çevresel arter tıkanıklığı hastalığı, kalp damarı tıkanıklığı, organ iskemisi ve kolesterol embolisinde yararlı olabileceğini düşündürmektedir.

Ozon tedavisi, bizim ‘invaziv’ olarak isimlendirdiğimiz girişimsel tedavi yöntemlerinden biri olup ölümlere neden olabilmektedir. Fakat günümüzde Ozon tedavisinde yeni kullanıma giren cihazların ozon gazı düzeylerini doğru ayarlamaları, uygun sterilizasyon şartlarını sağlamaları ve teknik üstünlükleri bu tür yan etkilerin görülme riskini neredeyse sıfıra indirmiştir.

Sonuç olarak ozon tedavisi bazı sağlık sorunlarında yararlı olabilmekte ve Avrupa ile ABD’de sağlık kliniklerinin çoğunda yasal olarak uygulanabilmektedir.

Ozon veya oksijen tedavisi yapılacak olan kanser hastalarının, daha önceden bleomisin gibi akciğer fibrozisi yapıcı etkisi olan ilaçları almamış olmalarına dikkat edilmelidir. Çünkü bleomisin alan hastalarda yıllar sonra bile ozon veya oksijen tedavisi uygulanırsa ölümcül olabilecek akciğer fibrozisi geliştiği bildirilmiştir.

Hidrojen peroksit tedavisi toplardamar içi uygulama, kalınbağırsaklara uygulama, ağız yolu ile alma ve bölgesel uygulama şeklinde yapılmaktadır. Ağız yolu ile hidrojen peroksit alınması ile veya lavman yapılması ile öldürücü gaz embolileri, bağırsak iltihabına bağlı şiddetli enfeksiyon ve kangren gelişimine neden olabilirken, hidrojen peroksit’in damar içi uygulamasına bağlı akut hemolitik kriz olarak isimlendirilen alyuvarların yıkımına ve ölüme neden olabildiği bildirilmiştir.

Ayrıca ozon tedavisi esnasında hepatit C ve AIDS gibi kan ürünleri ile geçen viral hastalıkların bulaşma riskinin olduğu unutulmamalıdır.

Günümüzde Amerikan Kanser Cemiyeti kanser hastalarına oksijen tedavisi almamaları konusunda tavsiyede bulunmaktadır. Ülkemizde de giderek sayıları artan şekilde ozon tedavi kliniklerinin kurulması ve bu kliniklerin özellikle kanser hastalarını hedef kitlelerden birisi olarak belirlemesi nedeni ile hastaların en azından kanser tedavisi altındayken oksijen tedavisi almamaları gereklidir.

Glutaminin Faydaları ve Kullanımı

Glutamin, esansiyel olmayan bir amino asit olup buğday, mısır, arpa, yer fıstığı, soya, yumurta akı ve süt içinde bol miktarda bulunmaktadır. Vücutta en çok bulunan, dokularda en çok yapılan ve gıdalarla en çok alınan amino asittir. Sağlıklı bir insan gıdalarla günde 5-10 gram glutamin almakta olup, ek desteğe ihtiyaç yoktur. Cerrahi girişim ve enfeksiyon gibi vücudun baskı altına alındığı durumlarda glutamin deposu yüzde 50 azalmaktadır. Günümüzde bağışıklık sisteminin uyarılması, AIDS’e veya kansere bağlı kilo kaybı, ülser, alkolizm ve cerrahi sonrası iyileşme için kullanılmaktadır. Glutamin bağışıklık sistemi hücrelerinin ve bağırsağın iç yüzünü döşeyen hücrelerin temel enerji kaynağını oluşturmakta olup sinir iletiminde ve asit-baz dengesinin sağlanmasında da temel rol oynamaktadır.

İnsanlarda yapılan çalışmalarda, glutamin içeren destek verilmesinin, cerrahi girişim yapılmış hastalarda veya çeşitli hastalıklara bağlı genel durumu belirgin bozulmuş hastalarda hastanede kalma süresini kısalttığı gösterilmiştir. Kanser ve glutamin ile ilişkili olarak yapılan ilk laboratuvar çalışmalarında glutamin’in kanser hücrelerinin büyümesini hızlandırdığının saptanması endişelere neden olmuştur. Daha sonra yapılan hayvan çalışmalarında ise glutamin’in kanser hücreleri üzerine büyümeyi hızlandırıcı değil tam aksine küçültücü etkileri olduğu gösterilmiştir.

Yapılan bir hayvan çalışmasında glutamin desteğinin metotreksat isimli ilacın kanser hücresi içinde birikmesini artırdığı, kemoterapiye bağlı yan etkileri azalttığı gösterilmiştir. Kanser ile ilişkili ilk çalışmalardaki endişeler giderildikten sonra insanlarda klinik çalışmalara başlanmıştır.

Glutamin’in, hayvan çalışmalarında sinir hücreleri üzerine koruyucu etkisi olduğu gösterilmiş olup benzer bulgular insanlarda da gözlenmiştir. Kalınbağırsak kanseri nedeni ile iki haftada bir oxaliplatin içeren tedavi alan hastalara glutamin 2 haftada bir yedi gün 2×15 gram/gün verilmiş ve sinir hasarının azaltıldığı gösterilmiştir. Başka bir çalışmada da meme kanseri nedeni ile paclitaxel alan hastalara tedavi tamamlandıktan 4 gün sonrasına kadar 3×10 gram/gün glutamin verilmesinin tedaviye bağlı sinir hasarı riskini azalttığı görülmüştür. Bu çalışmalar küçük olmakla birlikte glutaminin kanser tedavisine bağlı sinir hasarı riskini azaltmada yardımcı olabileceğini düşündürmektedir.

Glutaminin Yapısı
Glutaminin Yapısı

Kemoterapiye bağlı ağız ve mide-bağırsak sisteminde yaralar açılması ciddi bir sağlık sorununa neden olmaktadır. Yapılan bir meta analizde kanser tedavisine bağlı ağız yaralarının açılmasında glutamin kullanılmasının net yararı saptanamamıştır. Hatta kemik iliği nakli yapılan hastalarda glutamin verilen grupta hastalığın tekrarlama riskinin arttığı gösterilmiştir. Bu nedenle yaraların açılmasını azaltmak için rutin kullanılmaması önerilmektedir. (Çalışmalarda genelde üç eşit doza bölünerek verilen 30 gram/gün dozunda glutamin desteği yapılmıştır.)

Kaşeksi olarak isimlendirilen ve kanserde ciddi kilo kaybı ile seyreden durumlarda glutamin, arginin ve HMB desteği verilmesi kısmen de olsa yararlı bulunmuştur.

Glutamin Kullanımı

Vücudun baskı altında olduğu durumlarda, ağırlık ve vücut geliştirme egzersizleri, nekahat dönemleri vb., günlük 0,5 gram/kg, örneğin 80 kiloysanız 40 gram, dozlarında glutamin desteği verilmesi yeterli görülmektedir. Glutamin toz, granül veya tablet formlarında satılmaktadır.

Glutaminin yan etkisiyle ilgili bilimsel bir çalışma şimdilik bulunmamaktadır.

Tarihte Civa Zehirlenmeleri (hidrarjirizm)

Tarihte civa zehirlenmeleri ve civa zehirlenmesine karşı alınan tedbirler, uygulanan tedaviler hakkında.

Civa, yağ dokularında birikme (akümülasyon) özelliğine sahip zehirlerden biri olup, düşük dozda alınsa bile, uzun süre boyunca sürekli alındığında öldürücü doza ulaşıp, etkili olabilmektedir.

Ortaçağ İslam dönemi astrolog ve yazarı Utârid bin Muhammed el-Hâsib (ölm. 821), Kitab el-Cevâhir ve’l-Ahcâr (Mücevherler ve Taşlar Kitabı) adlı eserinde, elbise ya da beden üzerine bir miktar civa sürüldüğünde bit, kene gibi asalakları öldüreceğini, ekmek ya da hamur içine konarak fare zehiri olarak kullanılabileceğini, dumanının ise yılan ve akrep dâhil çeşitli sürüngenleri öldüreceğini ya da oradan uzaklaştıracağını, kokusunun felç, titreme ve gece körlüğü yarattığını ve vücuda sarımsı bir renk tonu verdiğini belirtmiştir.

Ortaçağ Avrupası’nda tutya, oldukça güçsüz dökümhane dumanı içinde yer alan ve temel bileşeni çinko oksitin yanı sıra içerdiği eser miktardaki antimon, arsenik ve kadmiyum gibi zayıf toksik etkili bileşenler nedeniyle de göze parlaklık veren bir malzemeydi. Tutya, karbonat türü çinko cevherleriyle (‘galmei’, kalamintaşı) çalışırken, fırındaki atık gazların içinden ayrılarak toz halinde yere çöken çinko oksit (ZnO) olup, gri renkli ve saf olmayan türüne ‘tutia’, beyaz ve temiz olanına ‘nihil album’ (‘daha beyazı bulunmayan’) adı verilir ve genellikle göz hastalıklarının tedavisinde ya da sürme olarak kullanılırdı. Öte yandan bitlere karşı kullanılmak üzere merhem hazırlanmasına ilişkin bir Ortaçağ reçetesinde civayla güzelavratotundan oluşan bir emülsiyon yer almaktadır. Bitler için çok zehirli olan bu karışım, içerdiği civanın, buharlaşma sonucu tehlikeli etkisi nedeniyle, insanlar için de zararlıydı.190 Olumlu etkisi nedeniyle civanın sifilis (frengi) gibi ‘venereal’ hastalıkların tedavisinde kullanılması, çok eskilere dayanır. Toksikolojinin babası olarak da nitelenen ve hastaya tedavide çok az miktarlarda zehir bile verilebileceğini söyleyen Paracelsus, frengi tedavisinde başkaca kimyasal maddelerin yanı sıra küçük dozlarda civa ve arsenik gibi zehirler kullanmıştır.

Cenevreli eczacı ve kimyacı Pierre-François Tingry (1743-1821), saatlerin altınla kaplanması sırasında açığa çıkan civa buharlarının sinir sistemine olumsuz etkilerini saptamıştı. Başlıca belirtileri zekâ geriliği, inme, beslenme bozukluğu, kusma ve ishaldi. Altın kaplamacıları korumak üzere ‘préservateur’ adı verilen yeni bir aletin kullanılmasını önermiştir. Bu alet, civa buharlarını topluyor ve toplanamayanları pencereden dışarı çıkarıp, dışarının serin havasında yoğunlaştırarak kapanda tutuyordu. 19. yüzyıl Avrupası’nda altın ve gümüş elde etmede civayla amalgam yöntemi, toksik olması nedeniyle ölmeye yüz tutmuştu. Çok küçük altın zerreciklerinin, alev üzerinde 10 katı kadar miktarda civayla birlikte eritilmesiyle gerçekleştirilen altın kaplama yöntemi de çok ender kullanılmakta olup, bunun yerine 1837 yılında keşfedilen galvanoplasti (elektroliz yoluyla metal kaplama) yöntemine göre gerçekleştirilen galvanik altın kaplama yöntemi geçmiştir.

preservateur
preservateur

Görsel: Cenevreli eczacı ve kimyacı P. -F. Tingry tarafından kurgulanan, altın kaplamacıları civa buharlarına karşı koruyucu alet ‘préservateur’ (1777).

16. yüzyıldan 19. yüzyıla dek civayla kaplama, ayna yapımında uygulanan biricik yöntemdi. Masa üzerine serili bir kalay folyo üzerine civa dökülmekte ve burada ince bir tabaka halinde civa-kalay amalgamı oluşmaktaydı. Bu amalgam tabakası bir cam levha üzerine konup, üzerine kaygan taşla sürterek cama iyice yapıştırılıyordu. 300 yıl boyunca ayna üretiminin merkezi, Venedik’teki Murano Adası olmuştur. 1800 yılı dolayında Almanya’da aynanın gümüş kullanılarak üretilmesinden sonra, Alman ayna sanayisinde civa zehirlenmesi görülmez olmuştur.

Tavşan tüyünden fötr şapka üretimi sırasında tavşan tüylerinin keçeleştirilmesi için civa tuzlarının (civa nitrat) kullanılması, Almanya’da büyük bir rol oynamış, Almanya dışındaki ülkelerde ise hâlâ rol oynamaktadır. Almanya’da fötr şapka yapma sanatı 14. yüzyıl başında ortaya çıkmıştır. Bunda tavşan postu temizlendikten sonra tüyleri civa tuzlarıyla sepileniyor, bu esnada sıcak suyun etkisiyle basınç altında keçeleşme sağlanıyor ve sepilenen deri, kurutulduktan sonra fırçalanıp, kesiliyordu. Bu son işlemleri gerçekleştirenler civalı tozları solumak durumunda kalıyordu. 17. yüzyıl başından itibaren bu gizli yöntem (‘secretagé’) Fransa’da uygulanmış ve oradan da tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Şapka yapımcılarında kronik civa zehirlenmesine sıkça rastlanmaya başlaması, onların psikolojik rahatsızlıkları ve tavırlarındaki değişiklikler, İngiltere’de ‘crazy like a hatter’ (‘bir şapkacı gibi deli’) şeklindeki bir deyişe yol açmıştır. Almanya’da 1630’lu yıllarda şapkacılık mesleğinde civanın kullanılmadığı başka sepileme işlemine geçildiğinden, bu meslek hastalığına fazla rastlanmamışsa da 18. yüzyıl İngilteresi’nde yünden fötr şapka yapımında civa hâlâ kullanılıyordu. Bu bağlamda romancı Lewis Carroll’un (1832-1898) Alice in Wonderland (Alice Harikalar Ülkesinde) adlı yapıtındaki ‘Mad Hatter’ (‘Deli Şapkacı’), civa zehirlenmesinin benzer belirtilerini sergiliyordu. Daha sonraları civa zehirlenmeleri çok ender gözlenmiş ve pratik olarak yalnızca kaza durumlarının (termometre üretiminde ve elektronik sanayisindeki teknik kazalar) sonucu olarak solunum yoluyla ortaya çıkmıştır.

Edinburgh’lu fizyolog William Rutherford’un (1839-1899) klasik deneyi, kalomelin [tatlı süblime, tatlı sülimen, civa(I)klorür, Hg2Cl2] karaciğerde safra salgısını artırmadığını, oysa korosif süblimenin [ak sülümen, civa(II)klorür, HgCl2] karaciğeri az da olsa salgı artırma yönünde uyardığını göstermiştir.

1956 yılında Japonya’nın Minamata Körfezi’nde, civanın katalizörlüğünde asetilen ve hidroklorik asitten vinil klorür (VC) üreten bir fabrikanın metilli civa atıklarını denize dökmesi sonucunda körfezdeki kabuklu deniz hayvanlarını yiyenlerin sinirsel hastalık belirtilerinin ardından sakat kalması ya da ölmesi olayı, çevre kirlenmesi tarihine damgasını vuran çevre felâketlerinden biridir. Durumun anlaşılması üzerine VC üretiminde civa katalizör gerektirmeyecek şekilde asetilen yerine doğrudan etilen kullanımına geçilmiştir.

İslam Tıbbı ve İslamiyet Bağlamında Tıp Tarihi

İslam’da, İslamiyette tıp ve tıbbın tarihi. Tıbb-ı Nebevi, Batı ve Arap tıbbının farkı, Kitab el-Agdiye, İslam’da hacamat, El-Razi, göz doktorluğu, İbni Sina, İslam tıbbında cerrahi ve cerrahlık, İslam tıbbında psikoloji, psikiyatri ve ruh hastalıkları başlıklarında İslam tıp tarihine ışık tutulmaktadır.

Müslüman hekimler, Yunanlar’ın ve Romalılar’ın kullandıkları yöntemlerin aynısını kullandılar. Tanı, altı ölçüte dayanıyordu: Hastanın davranışına, dışkıya, diğer bedensel salgılara, şişkinliklere, ağrının karakterine ve ağrının yerine… Nabız özellikleri özenli bir şekilde gözlemleniyordu. Astroloji de önemli rol oynuyordu, çünkü yıldızların sağlık, hastalık ve hastalık tedavisi üzerine olan etkisi, doğa biliminin bir kolu olarak görülüyordu. İdrar muayenesine büyük önem veriliyordu ve yarı dolu idrar şişesi, hekimin simgesiydi. İdrarın rengi, kıvamı, tortu durumu, kokusu ve tadı, tanı, tedavinin yürüyüşü ve hastalık seyrinin kestirimi konularında yardımcı oluyordu. Cerrahlık, saygın bir konum kazanmışsa da kesme, dağlama, yara sarma, kan alma, şişe çekme ve hacamat yapma gibi uygulamalar, eğitimsiz kişiler, acemiler ve şarlatanlar tarafından da yürütülüyordu. Fıtığın giderilmesi ve idrar kesesi taşlarının uzaklaştırılması (litotomi) gibi büyük oranda olumsuz sonuçlar veren karmaşık ameliyatların uygulanmasından kaçınılıyordu. Arap hekimlerinin en yaygın cerrahi tekniği, hem iç hem de dış hastalıklara uygulanan ‘dağlama’ydı. Narkotik madde emdirilmiş bir sünger (Lat. ‘spongia somnifera’: kurutucu sünger / İng. ‘soporific sponge’: uyuşturucu sünger), burun ya da ağza tutulmak suretiyle anestezi yapılabiliyordu. İtalya’da Bologna Okulu’ndan ünlü cerrah Cervia’lı Theodoric (Theodorico Borgognoni de Lucca) (1205-1298) ya da Henri de Ugo Borgognoni de Lucca (Lucca’lı Hugo) (1260-1320), 13. yüzyılda Haçlı Seferleri sırasında Selçuklu ordu cerrahlarından öğrenilen bu yöntemi Avrupa’ya yaymıştır.

İslam tıbbında, İbn Sina ve döneminden gelen ve anatominin tıp eğitimi için önemini belirten güçlü bir eğilim vardı. Bunun sonucunda İbn el-Nefis, İbn Ebi Usaybia (1198-1270), Ebu’l-Ferec ibn el-İbri (‘Bar Hebraeus’) (1226-1286) gibi cerrah ve anatomistler, Galenos anatomisine katkıda bulunmuşlardır. Bu tutum, Avrupa’da tıp eğitimi için otopsi yapılabilmesi ve anatomi biliminin gelişmesinin en önemli etkenlerinden biri olmuştur. Nitekim Haçlı Seferleri ile başlayan bu etkileşim, o dönemde Avrupa’da yeni kurulan tıp okullarına, ölüler ve hayvan cesetleri üzerinde anatomi çalışmalarını getirmiştir. Hatta Haçlılar ile Suriye’ye gelen ve orada İbn Sina ve diğer İslam hekimleri tarzında tıp öğrenen hekimlerden biri olan Ugo Borgognoni, Avrupa’ya dönüşünde, Bologna’da İslam tıbbına dayalı cerrahlık okulu kurmuştur.

İslam’ın erken dönemlerinde tıbbi uygulamalar, Hıristiyan ve Musevi hekimler tarafından yapılıyordu. Başka dinden olanlara karşı olumsuz bir önyargı yoktu ve Hz. Muhammed bile bir defasında inançsız biri tarafından tedavi edilmişti. Batı’da olduğu gibi İslam toplumunda da kadınlar, erkeklere göre ikinci sıradaki bir konumda bulunduklarından, ancak ebelik yapmaya izinliydiler. Arap hekimler, sosyal tabuları yıkma ve kendilerine yabancı kadınların cinsel organlarını muayene etme konularında çekingen davrandıklarından, kadın hastalıkları ve doğum konularındaki uygulamalar, ebeler eliyle gerçekleştirilmiştir.

İslam tıbbı hastalıklardan korunmaya, hastalıkları tedavi etmekten daha çok önem vermiştir. Bu yüzden sağlık koruma (hıfzısıhha) konusu ve koruyucu hekimlik, gerek kuramsal gerekse pratik değerlendirmelerde önemli bir rol oynamıştır.

Aşağıda, el-Hariri‘nin (1054-1145) Makamat (Sohbetler) adlı ünlü eserinin 1237’de Yahya ibn Mahmud el-Vasıti (13. yüzyıl) tarafından resimlenen nüshasındaki bir minyatürde, hekimlerin bir hastayı muayenesi görülmektedir.

İslamiyette eski muayene, vizite
İslamiyette eski muayene, vizite

Hekimler bir hastayı yoklarlarken (‘vizite’) (el-Hariri’nin Yahya el-Vasıti tarafından resimlenen Makamat adlı eserinin bir 13. yüzyıl nüshasından) (Die Österreichische Nationalbibliothek, Viyana).

Tıbb-ı Nebevi

İslam tıbbında, Kur’an’ın sağlıkla ilgili ayetleriyle Hz. Muhammed’in yaşamında karşılaştığı çeşitli hastalara karşı yeme-içme konusundaki öğütleri, maddi ve manevi olarak yapılmasını önerdiği ve tıbbın önemini vurguladığı sözleri (tıbbi hadisler), daha sonra bir alternatif tıp sistemi olarak ‘Tıbb-ı Nebevi‘ (Peygamber Tıbbı) şeklinde kitaplaşmış ya da hadis kitapları içinde ayrı bir bölüm olarak yer almıştır. Tıbb-ı Nebevi’nin koruyucu hekimlik dışındaki tedaviye yönelik bilgileri, eski Arap toplumunun halk tıbbı öğelerini içerir.

Batı’nın Tıp Anlayışı ve Trajikomik Olaylar

12. yüzyıl Arap yazarı Usame bin Munkız‘ın (1095-1188): Kitab el-İ’tibar li Usame bin Munkız el Kinani (İbn Munkız Haçlılar’a Karşı) adlı eserinde yer alan bir yorumda, o dönemin Doğu ve Batı tıbbı arasında ilginç bir zıtlık göze çarpmaktadır. Burada bir Doğulu Hıristiyan hekim, söze şöyle başlar: “Bana bacağında çıban bulunan bir savaşçı ve ateşi olan bir kadın getirdiler. Savaşçıya biraz yakı uyguladım; çıban açıldı ve iyileşmeye başladı. Kadına gelince, belli yiyecekleri yemesini yasakladım ve ateşini düşürdüm. Bir Frank hekim geldiğinde oradaydım. Benim için onlara dedi ki: ‘Bu adam, onları nasıl tedavi edeceği konusunda hiçbir şey bilmiyor’. Sonra, savaşçıya dönerek sordu: ‘Hangisini istersin, tek bir bacakla yaşamayı mı, yoksa iki bacakla ölmeyi mi?’. ‘Tek bir bacakla yaşamayı isterim’ diye yanıtladı savaşçı. Hekim, ‘O zaman bana, keskin bir baltayla güçlü bir asker getirin’ dedi. Hekim, hastanın bacağını bir kütüğün üzerine koydu ve askere, ‘Bacağı baltayla kes, tek bir vuruşta kopar!’ dedi. Gözümün önünde asker sert bir darbe indirdi, ama bacak kopmadı. Talihsiz adama ikinci bir darbe indirdi ve bunun üzerine kemikten ilik aktı ve hasta hemen öldü. Kadına gelince, hekim onu muayene etti ve ‘Bu kadının kafasında şeytan var; saçını kazıyın!’ dedi. Tıraş ettiler; (hasta) yine soydaşları gibi sarmısak ve hardaldan oluşan perhiz yemeğini yemeyi sürdürdü. Ateşi daha da yükseldi. Hekim o zaman, ‘Şeytan, kafasının iç taraflarına gitti’ dedi. Usturayı kaparak kadının kafasını haç biçiminde yardı, yarığın ortasındaki deriyi çekerek kafatası kemiği görününceye dek soydu. Sonra kafasını tuzla ovdu. Kadın hemen öldü. Onlara, kendilerine hizmetimin hala gerekli olup olmadığını sorduktan ve olumsuz bir yanıt aldıktan sonra, onlardan daha önce, hakkında bilgisiz olduğum sorunları öğrenmiş olarak geri döndüm”.

Kitab el-Agdiye

Günlük ibadetler için temizlik, Müslümanlar’ın sürekli olarak yıkanmalarını gerektirmektedir. Aynı konu, oruç tutmayı, karnı tıka basa doldurmamayı, yavaş yemeyi ve tıbbi sonuçları olan diğer birçok buyruğu içine alan beslenme uygulamaları için de geçerlidir. 12. yüzyılda Endülüslü Ebu Mervan ibn Zühr‘ün (1091-1161) beslenme düzeni konusunda Kitab el-Agdiye (Gıdalar Üzerine Kitap) başlıklı ilk bilimsel kitabı yazması, rastlantı değildir. İbn Zühr’ün diğer önemli eserleri arasında Kitab el-Teysir fi el-Müdavat ve’l-Tedbir (Tedavi ve Beslenmeye İlişkin Kolaylıklar Kitabı) ve Kitab el-İktisad fi Islah el-Enfûs ve’l-Ecsad (Ruhların ve Bedenlerin Islahına İlişkin Kitap) da bulunmaktadır.

İslam’da Hacamat

Müslüman hekimler, sindirim organlarının düzenli çalışmasını yeniden sağlamak için bir dizi müshile başvurdular. Ayrıca gerek bedenden zehirleri atmak, gerekse mevsim değişiklikleriyle gelen yeni iklim koşullarıyla bedeni uyumlu kılmak için kan alma işlemini (hacamat) de uyguladılar. İslam dünyasında kan alıcılar (hacamatçı) hamamlarda da çalışırlardı. Ellerindeki neşteri maharetle kullanırlar, deriyi kestikten sonra, dibinde deliği bulunan bir şişe ya da cam bardağı kesik yerin üstüne ters çevirerek koyarlar ve kanı çekmek için ağızlarıyla şişenin içindeki havayı emerler, sonra da yaranın üzerine hindistancevizi suyu sürüp sararlardı.

El-Razi

Adını, doğduğu Rey kentinden alan ve en önde gelen Arap hekimlerinden olan el-Razi (864-930), akılcı bir filozof olarak aklın gücüne değer vermiş, çağdaşları tarafından her türlü önyargıdan uzak, özgür düşünceli biri olarak nitelenmiştir. Bağdat’ta laboratuvar kurmuş, bir tıp eğitmeni olarak tıbbın tüm dallarında öğrencileri çevresine çekmiş, zengin ya da yoksul her kesimden hastalara şifa dağıtmaya çalışmıştır. Onuruna adı verilen kurumlar olarak günümüzde Tahran’da ‘Razi Enstitüsü’ ve Kirmanşah’ta ‘Razi Üniversitesi’ bulunmaktadır. İlk dönemlerinde simya ve eczacılıkla uğraşan Razi, 30’lu yaşlarına geldiğinde yaptığı simya deneyleri gözlerinde rahatsızlıklara yol açtığından simya çalışmalarına son vererek tıbba yönelmiştir. Bu konudaki öğretmeni, Ali ibn Rabban el-Taberi (780-850) idi. Kitab el-Tıbb el-Mansûri adlı eserini Rey Valisi Mansur ibn İshak ibn Ahmed ibn Esad’a (yön. 902-908) adamıştır. El-Razi, bir maymuna civa içirtmiş, hayvan elleriyle karnını tutup, dişlerini gıcırdatarak karnının ağrıdığını göstermiş, sonra civa olduğu gibi dışkıyla dışarı çıkmış ve maymun ölmemiştir. Bunun üzerine, civa bileşiklerinden ‘kalomel’ ile ‘süblimen’in, zehirli olduğunu belirtmiştir. El-Razi, vebalı evlerde kızgın çakıllar üzerine sirke döktürmek suretiyle (formaldehit buharı verir), evlerin dezenfeksiyonunu sağlamış ve ameliyat dikişlerinde ip olarak ilk kez koyun bağırsağı kullanmıştır. Kızıl (Lat. ‘rubeola’) ile kızamık (Lat. ‘scarlatina’) hastalıklarını ilk kez birbirinden ayıran el-Razi’nin Kitab fi’l-Cederi ve’l-Hasbe (Çiçek ve Kızamık Üzerine Kitap) adlı ünlü eseri Latince’ye Liber de pestilentia, İngilizce’ye On Small-Pox and Measles ve Fransızca’ya De la variole et de la rougeole başlıkları altında çevrilmiştir. El-Razi Avrupa’da bir simyacı olarak değil de ‘Rhazes‘ adı altındaki tıp metinlerinin yetkin yazarı olarak daha iyi tanınmaktadır. Onun yazdığı kitaplara ilişkin bir listede 89 tıp, 21 simya ve 74 de astronomi, felsefe ve diğer bilim alanlarında olmak üzere 184 kitap yer almaktadır.

İslam Tıbbında Göz Doktorluğu

İslam tıbbının özel özen gösterdiği bir dal da, göz hekimliğiydi ve İslam dünyasının her yerinde göz hekimi/doktoru (Ar. ‘kehhal‘), öteki hekim grupları arasında ayrı bir kimliğe sahipti. Bu dalın ünlü simaları, Tezkiret el-Kehhalin fi el-Ayn ve Emraziha (Göz Hekimleri İçin Seçme Yazılar) adlı kitabın yazarı Hıristiyan göz hekimi Ali ibn İsa (‘Haly Jesu’ / ‘Canamusali’) (ölm. 1038) ile Nûr el-Ayn (Göz Nuru) adlı yapıtı, bu alanın pratisyenlerine yüzyıllarca rehberlik etmiş bulunan en büyük İranlı göz hekimi Zerrindest Rûh Muhammed el-Cürcani‘ydi.

Göz hekimliğine özellikle Mısır’da önem verilmişti. Bunun nedeni, belki de Mısır’ın çöl rüzgarlarıyla gelen tozun göz hastalıklarına sıkça yol açtığı bir ülke oluşuydu. Ali ibn İsa’nın yapıtı, her yerde okutulmuştur. Nitekim kitabı, daha sonra Tractus de Oculis Jesu ben Haly adıyla Latince’ye çevrilmiştir. İslam hekimlerinin sayısız katarakt ameliyatı yaptığı bilinmektedir. Eski Mısır’dan Yunanlar’a, onlardan da Araplar’a geçen tıp bilgileri sonucunda Müslüman hekimler, kataraktı, ‘beyaz su’ ya da ‘göze inen suyun oluşturduğu yara’ şeklinde adlandırmışlardır.

İbn-i Sina

Geleneksel İslam tıbbının zirvesi olan İbn Sina (İbni Sina’nın hayatı ve eserleri), bol hasta tecrübesi ve engin zekasıyla tıbbı kesin bir biçimde kurallaştırmıştır. Ebu Ali Hüseyin ibn Abdullah İbn Sina (980-1037), Buhara yakınlarında Afşene’de doğmuştur. Onun adı İbranice yapıtlarda ‘Aven Sina‘, Latince’de ise ‘Avicenna’ biçimini almıştır. Babası Samanlılar yönetiminin önemli bir görevlisiydi. Küçük yaştan itibaren dilbilim, geometri, fizik, tıp, fıkıh ve kelam eğitimi görmüştür. Tıp konusundaki ünü öylesine yayılmıştır ki, 17 yaşındayken Samanlı Emiri Nuh ibn Mansur’un (964-997) tedavisi için çağrılmış, onu ağır hastalığından iyileştirmeyi başarınca, Asya’nın en zengin kütüphanesinin kapısı ona açılmıştır. Babası ölünce Horasan’dan yolculuğa çıkarak çeşitli yörelere gitmiştir. Yaşamı boyunca hiçbir zaman İran çevresi dışına çıkmamıştır. Hazar Denizi’nin güneydoğusundaki Cürcan’da hükümranlık kuran Muhammed Şirazi’nin dostluğunu kazanmış, burada 14 ciltlik bir tıp ansiklopedisi niteliğindeki Kitab el-Kanun fi’t-Tıbb (Tıp Kanunu) (1025) adlı büyük yapıtını yazmaya koyulmuş, daha sonra da Kitab el-Şifa adlı büyük felsefe külliyatını kaleme almıştır.

Hemedan hükümdarı Şemsüddevle’nin (yön. 997-1021) ölümü üzerine İbn Sina, Isfahan hükümdarı Alaüddevle ile gizlice yazışmıştır. Tedbirsizliği, hapse girmesine yol açmış, buradan kaçarak Isfahan’a gitmiş, orada hükümdarın yakın çevresine girerek yeniden çalışmalara başlamıştır. 1030 yılında Gazneli Mahmud’un (970-1030) oğlu Mes’ud (998-1041), Isfahan’ı ele geçirince, bu arada İbn Sina’nın eşyaları da yağma edilmiştir. Şaraba ve kadınlara düşkün olduğu söylenen İbn Sina, Hemedan yakınlarında ölmüştür. Hemedan’daki mezarı üzerinde yükselen güzel anıt-mezar, 1954’de İran Ulusal Anıtlar Derneği’nin çabasıyla açılmıştır.

Yaşamöyküsüne ilişkin bilgilerden çoğu, öğrencisi Ebu Ubeyd el-Cüzcani‘nin (ölm. 1070) yazdığı küçük bir kitapta yer almaktadır. Bu kitap, birincisi İbn Sina’nın el-Cüzcani’ye bizzat yazdırdığı, ikincisi ise bu öğrencinin yazdığı iki bölümden oluşmaktadır. İbn Sina özgeçmişini şöyle anlatmaktadır:

“Kur’an ve edebiyat öğrenimine başladım. 10 yaşımı doldurduğumda Kur’an ve edebiyat derslerini bitirmiş ve bu konularda herkesi şaşırtacak ölçüde ilerlemiştim. Babam İsmailiye mezhebindendi. Babam ve onun gibi bu mezhebi kabul etmiş olan kardeşim, beni mezheplerine sokmak isterlerdi. Bazen aralarında felsefe, geometri ve Hint hesabı konuşurlardı… Mantık bilimini ve Öklid’in geometrisini iyice kavradım… Sonra ‘Macesti’ye geçtim… Sonra Cürcan’a gittim. Doğa bilimi ve din bilimi metinlerini incelemeye başladım. Sonra tıp kitaplarını okumaya başladım. Kısa sürede o kadar tanındım ki, ileri gelen hekimler benden tıp dersleri almaya başladılar. Tüm bu uğraşlarım sırasında fıkıh derslerini de izliyor ve tartışmalara katılıyordum. O sıralarda henüz 16 yaşındaydım. Bundan sonra bir buçuk yıl mantık ve felsefe sorunlarını yeniden inceledim. Böylece mantık, doğa bilimleri ve matematiği sağlam bir şekilde kavradıktan sonra Aristoteles’in ‘Metafizik’ adlı kitabını okudum. Belki 40 kez okumuş ve ezberlemiş olduğum halde, yine anlamıyor ve bunun niçin yazıldığını bir türlü çıkaramıyordum. El-Farabi’nin ‘Metafizik Üzerine Yorumlar’ başlıklı incelemesini okuduktan sonra, o güne dek anlayamamış olduğum ‘Metafizik’i tümüyle kavradım”.

Dünya bilim tarihi, İbn Sina ölçüsünde verimli bir yazar görmemiştir. Felsefe, fizik, metafizik, psikoloji, matematik, mantık ve tıp alanlarında yazdığı kitaplarının sayısını 276’ya çıkaranlar var ise de, 57 yıllık nispeten kısa ömründe tıp dışı konularda 156 kitap ve tıp konusunda 16 kitap yazdığı, onun üzerine araştırma yapanlar tarafından kabul edilmektedir.

İbn Sina’nın tıpta hem Doğu’da, hem Batı’da çok önem kazanmış olan Kitab el-Kanun fi’t-Tıbb (Tıp Kanunu) adlı çok ünlü yapıtı, 13. yüzyıldan 17. yüzyıla dek Batı üniversitelerinde temel ders kitabı olarak okutulmuştur. Günümüzde bile kimi İslam ülkelerinde hala okutulmaktadır. 1470 ile 1500 yılları arasında 15 kez Latince ve bir kez de İbranice basımı yapılmıştır. İbn Sina, bu yapıtında Galenos tıbbı üzerine incelemeler yapmış, kendi özgün düşünce ve gözlemlerini eklemiştir. Örneğin göğüs orta zarı iltihabıyla zatülcenbin birbirinden ayırt edilmesi, bulaşıcı hastalıklarda suyun ve toprağın rolü, deri hastalıklarının nitelendirilmesi ve tanımlanması gibi pek çok konuyu ele almıştır. Bu yapıt Batı dünyasında Canon Medicinae adıyla bilinir.

Arapça ‘kanun’ sözcüğü, Yunanca ‘ilke, kural, yöntem’ anlamındaki ‘kanôn’ sözcüğünden gelmedir. Tıp Kanunu’nda dönemin uygarlıklarına ilişkin tıp bilgilerinin eşsiz bir bireşimine varılmıştır. Eserin içeriği İbn Sina’nın kendi hekimlik deneyimlerine, Ortaçağ İslam tıbbına, antik Yunan hekim Galenos’un yazılarına, antik Hint geleneğinin hekimlerinden Sushruta ve Charaka’ya ve antik Arap ve İran tıp geleneklerine dayanmaktadır. Eserin bilinen en eski nüshası 1052 tarihli olup Ağa Han Koleksiyonu’nda yer almaktadır. Eser 12. yüzyılda Cremona’lı Gerard (~1114-1187) tarafından Canon medicinae başlığı altında Latince’ye çevrilmiş, 1279’da İbranice çevirisi yapılmış, 1450 yılı dolayında matbaanın bulunmasıyla, ilki 1473’te olmak üzere pek çok kez basılarak İncil’den sonra en çok basılan kitap durumuna gelmiştir. Yalnızca 15. yüzyılın son 30 yıllık döneminde 15 kez Latince ve bir kez de İbranice olmak üzere 16’şar kez basılmıştır. İbranice’ye Natan Hameati tarafından çevrilmiştir. 16. yüzyılda ayrıca yeniden 20’den fazla kez basılmıştır. Bu sayılar, yapıtın kimi bölümlerinin ayrıca kısmi basımlarını içermemektedir. Bu kitap üzerine Latince ve İbranice sayısız yorum ve göndermeler yapılmıştır.

Ansiklopedik bir yöntemle kaleme alınan Tıp Kanunu, kuvvetli bir sistematiğe sahiptir. Kitap özellikle sistematik deney ve ölçümün fizyoloji çalışmalarında kullanımını başlatması, bulaşıcı hastalıkların doğasının keşfi ve yayılımının kontrol altına alınabilmesi için karantina uygulamasını ortaya atması, kanıta dayalı ve deneysel tıbbı, klinik deneyleri ve klinik farmakolojiyi, nöropsikiyatriyi ve fizyolojik psikolojiyi ve belirli hastalıkların tanısında belirti (sendrom) fikrini ortaya atması açılarından önem taşımaktadır. Yapıtta, dönemin bilinen bütün hastalıklarının belirtileri (semptom) yer almaktadır. Bunların dışında iklim ve çevrenin insan sağlığına etkisinden, perhizin öneminden ve cerrahi müdahalelerde ağızdan verilen anestetiklerden de söz edilmektedir. Tıp Kanunu’nun ne denli büyük bir yapıt olduğunu anlamak için dönemin tıbbına yaptığı katkılardan örnek vermek gerekir. Sözgelimi beyin damarlarındaki tıkanma ya da kanamalardan ileri gelen inmeler, menenjit, şeker hastalığı ve sarılığın nedenleri, ilk kez bu yapıtta ayrıntılı bir biçimde tanımlanmıştır. Kitapta psikiyatriye de yer verilmiş, melankoli, uykusuzluk, unutkanlık gibi ruhsal bozukluklar anlatılmıştır. Ameliyatlarda anestezi kullanılması önerilerek bunun için şarap, afyon, sarısabır, adamotu ve hindistancevizi karışımının hastaya içirilmesi salık verilmiştir. Tıp Kanunu, şu bölümlerden oluşuyordu:

  1. Tıbbın genel ilkeleri (tıp felsefesi, anatomi, fizyoloji, hijyen ve hastalık tedavisi),
  2. Basit ilaçlar (farmakoloji),
  3. İç ve dış organların hastalıkları (anatomi ve patoloji),
  4. Bütün bedeni etkileyen ve tek bir organla sınırlı kalmayan hastalıklar,
  5. Karışım ilaçlar ve tedavi yöntemleri.

Tıp Kanunu’nun kimi bölümleri bugün de geçerliliğini korumaktadır. Bunlardan kimileri şöyledir:

  • Psikiyatri ve psikoterapi konusunda söyledikleri, günümüz anlayışına uygundur. Ruh sağlığında müziğin olumlu etkisinden söz etmiştir.
  • Sağlığın korunmasında beden hareketlerine, yıkanmaya, masaja yer vermiştir. Sağlık korumaya ve koruyucu hekimliğe önem vermiştir.
  • Özellikle yaşlıların yürüyüşü bırakmamalarını, akşamları az yemelerini, yemeklerine az tuz koymalarını önermiştir.
  • Nabzın çeşitlerine göre hastalıkların tanısını doğru ve anlaşılır biçimde tanımlamıştır.
  • İdrar muayenesine göre böbrek hastalıklarının tanı yöntemlerini belirtmiştir.

İbn Sina, ayrıca menenjitin keşfi, salgın hastalıkların yayılma biçimi, tüberkülozun bulaşıcı niteliği gibi pek çok yeni buluş ve gözlemde bulunmuştur. Anne sütünün çocuğa en iyi gelen besin olduğunu, anne hastaysa yerine başkasını bulmanın gerektiğini ve iyi bir sütannede aranması gereken nitelikleri belirtmiştir.

İdrar muayenesi konusunda İbn Sina şunları der:

“İdrar muayenelerine, ancak belirli koşullar altında güvenebiliriz. İdrar sabahleyin alınmalıdır; ama uzun zaman bekletilmemeli ya da geceden alınmış olmamalıdır. Hasta, idrar alınmadan önce ne bir şey yemeli ne de çok su içmelidir. Boyayıcı bir madde, örneğin safran ya da nar yememiş olmalıdır… Her zamankinden başka türlü hareketler ve işler yapmamış olmalıdır, örneğin yatmak, oruç tutmak, sabahleyin geç kalkmak, bedeni fazla yormak gibi; çünkü bunlar da açlık ve hiddet gibi, idrara etki yapar. Cinsel ilişki idrarı bulandırır; bulantı ve kusma da rengini ve bileşimini değiştirebilir… İdrardan elde edilen belirtiler ise, onun rengine, koyuluğuna, duruluk ya da bulanıklığına, çökeleğine, miktarına, kokusuna ve köpürmesine bağlıdır”.

Arapça yazılmış olan Tıp Kanunu, 1776’da Osmanlı Padişahı III. Mustafa’nın (yön. 1757-1774) buyruğuyla hekim Tokatlı Mustafa Efendi (ölm. 1782) tarafından Tebhiz el-Mathûn adıyla Osmanlıca’ya çevrilmiştir. Oysa Latince’ye 1250’de Montpellier’de, 1510’da Padua’da, 1544’de ise Venedik’te ve ayrıca da Toledo’da çevrilmiştir. Latince çevirilerinde fiiller Latince, adlar ise Arapça olarak yer almıştır. Tıp Kanunu 17. yüzyıla dek Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinde (örneğin Roma, Viyana, Münih ve Paris tıp fakültelerinde) zorunlu ders kitabı olarak okutulmuştur. Bundan da öte Avrupalılar, İbn Sina’yı Hippokrates ve Galenos’tan da üstün kabul ederek pek çok gravür ve süsleme resimde İbn Sina’yı bu ikisinin ortasında ve başında tıbbın krallık tacı bulunur şekilde resimlemişlerdir. Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunun duvarında, İbn Sina ile el-Razi’nin portreleri günümüzde hala görülebilir.

İbni Sina Avicena

Görsel: İbn Sina’nın Kitab el-Kanun fi’t-Tıbb adlı eserinin Padua’da 1510 yılında yayımlanan Latince çevirisinde yer alan bu resimde İbn Sina (Avicenna), taçlı bir hükümdar olarak tahtta oturmuş; solunda bir elinde idrar şişesiyle Hippokrates, sağında Galenos görülmekte ve her birinin dizleri üzerinde birer kitap bulunmaktadır.

İbn Sina’nın zamanında teşrihe olanak tanınmadığı halde, kimi yazılarında maymunlar üzerinde teşrih yapmış olduğu izlenimini vermektedir.

İbn Sina’nın öteki yapıtları içinde belki de en popüler olanı, El-Urcûze fi’t-Tıbb (Tıp Konusunda Şiir) adlı manzum tıp eseridir. Burada tıp ilkeleri, tıp öğrencilerinin kolayca ezberlemelerini sağlamak amacıyla şiir formunda özetlenmiştir. Esrar el-Cima (Cinsel Birleşmenin Gizi) adlı eseri, modern seksolojinin bin yıl öncesine uzanan anıtsal bir eserdir. El-Bevl (Üroloji) adlı eserinde ürolojinin (bevliye) temellerini kaleme almıştır. Bağırsak hastalığı hakkındaki El-Kulûnç (Şiddetli Ağrı), kardiyoloji hakkındaki Ahkam el-Ecviyet el-Kalbiyye, kan almanın ve beslenmenin anlatıldığı El-Agdiye ve’l-Edviye (Gıdalar ve İlaçlar), hummalı (ateşli) hastalıklar üzerine yazdığı Urcûze fi Esbab el-Humeyyat, diğer eserleri arasındadır. Kitab el-Şifa adlı 18 ciltlik ünlü ansiklopedisi matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve müzik konularını içerir. Felsefe alanında Kitab el-İşarat ve’l-Tenbihat, psikoloji alanında Kitab el-Nefs adlı eserleri de vardır.

İbn Sina, Antikçağ tıbbını çok iyi incelemiştir. Bunlar arasında Hint tıbbı, Uygur tıbbı, ayrıca Adanalı Dioskorides, Bergama’lı Galenos, İstanköylü Hippokrates ile Roma İmparatoru Neron’un (yön. 54-68) hekimi Andromakhos’un (1. yüzyıl ikinci yarısı) olduğu söylenen yapıtları bulunmaktadır. Kendinden önceki ünlü hekim Ebubekir el-Razi’den çok yararlanmıştır. Avrupalılar,

“Tıbbı Hippokrates yarattı, ölmüştü; Galenos diriltti, dağınık durumdaydı; el-Razi toparladı; ama eksiklerini İbn Sina tamamladı.”

derler.

İslam Tıbbında Cerrahi

İbn Sina, Tıp Kanunu’nun büyük bir kısmını, Ali ibn Abbas el-Mecûsi (‘Haly Abbas’) (ölm. 994) ise Kamil el-Sınaat el-Tıbbiye’sinin (Tıp Sanatının En Yüce Noktası) ‘Kitab el-Meliki‘ (Latince’de Liber Regius adıyla da tanınır) başlıklı bölümünü cerrahlığa (‘ilm el-ciraha’) ayırmıştır. Bu bölüm, Liber Pantegni adıyla 1060 yılına doğru Afrikalı Konstantin (Constantinus Africanus) (1015-1067) tarafından Güney İtalya’da Napoli’nin 5 kilometre güneyindeki Salerno kentindeki Latince’ye çevrilmiş ve Salerno Tıp Okulu’nda (‘Instituto Universitario di Salerno’) ders kitabı olarak okutulmuştur. Eserde, cerrahi işlemlerde burun ya da ağza tutulmak suretiyle anestezi amacıyla kullanılan ve banotu, baldıran, afyon ve adamotundan hazırlanan sulu çözeltiye batırılmış uyuşturucu süngerle (Lat. ‘spongia somnifera’, İng. ‘soporific sponge’) ilgili bir reçete de yer almaktadır. İslam biliminin Avrupa’ya aktarılma merkezleri arasında Norman Sicilyası ve İtalya’nın güney ucu, çok büyük bir öneme sahip olmuştur. Kartaca/Tunus doğumlu ve Arap kökenli olan Afrikalı Konstantin, Mısır ve Bağdat’ta tıp öğrenmiş, bir tüccar olarak beraberinde çok sayıda tıp yazmasıyla birlikte Tunus’tan Güney İtalya’ya gitmiş, orada Arap tıp literatürünün gücünü fark ederek tıp eğitimine karar vermiş, üç yıl Tunus’ta kalarak çeşitli Arapça eserleri toplayıp, 40 yaşlarında yeniden İtalya’ya geçerek Salerno Tıp Okulu’nda hocalık yapmış, daha sonra Hıristiyanlığa dönerek Benedikten rahibi olarak Monte Cassino Manastırı’na çekilmiş, orada en önde gelen 25 kadar Arapça tıp kitabının Latince çevirisini gerçekleştirmiştir. Onun özgün eserleri sayılarak ona yakıştırılan ve büyük ün kazanan bu çeviri eserler, Arap tıp literatürünün Batı’ya ilk aktarılmasını işaret etmektedir. Arapça bilgisi, Afrika kökenli olmasından kaynaklanıyordu. ‘Magister Orientis et Occidentis’ (Doğu’nun ve Batı’nın Ustası) lakabıyla tanınan Afrikalı Konstantin, bütün Doğu’yu gezmiş; İslam ve Yahudi bilginlerinin tıp eserlerini ve Hippokrates’in Aforizmalar’ıyla Galenos’un iki kitabını Arapça’dan Latince’ye çevirmiştir.

İslam dünyasında cerrahiyi saygın bir düzeye yücelten kişi, Ebu’l Kasım Halef ibn Abbas el-Zehravi‘dir (936-1013). Kısaca El-Tasrif (Güvenirliğin Kitabı) diye bilinen 30 bölümlük ansiklopedik tıp eserinin ‘el-Makale fi amel el-Yed‘ (El ile Yapılan İşler Üzerine Makale) adlı 30. bölümünde, Aegina’lı Paulus’un Epitomae (Özetler) adlı çalışmasından da yararlanarak cerrahi işlemler ve kullanılan aletler konusunda ayrıntılı bilgiler vermiştir. Üç bölüme ayrılmış olan eserin birinci bölümünde dağlama demiri ve dağlayıcı ilaçlar eşliğinde yapılan dağlama (koterizasyon) konuları; ikinci bölümde kesi, damar açma, delme, kan alma ve okların çıkarılması gibi konular; üçüncü bölümde ise kırık ve çıkık sonrasında kemiklerin düzene sokulması ve eski yerlerine yerleştirilmesi işlenmiştir.26 El-Zehravi, adının işaret edeceği şekilde Kordoba’nın 6 mil kuzeydoğusundaki El-Zehra kentinde doğduğu sanılmaktadır ve aynı kentin Hıristiyanlarca yağmalanmasından iki yıl sonra ölmüştür. Halife II. el-Hakem’in (yön. 961-976) Kordoba Sarayı’ndaki özel hekimi olup ünlü eserinde cerrahlık başta olmak üzere tıp, ortopedi, oftalmoloji, farmakoloji, beslenme gibi konuları işlemiş ve 50 yıl boyu topladığı deneyim ve bilgilerini sergilemiştir. Farmakoloji ve tedaviye ilişkin bölümde kalp ilaçları, kusturucular (emetik), müshiller (laksatif), kozmetik malzemeler, perhiz ilaçları, ‘materia medica’, ilaç hazırlamaya ilişkin tartı ve ölçüler de verilmiştir.

El-Zehravi, Müslüman cerrahların çoğu gibi dağlamaya büyük önem vermiş; kanı durdurmak (hemostaz) için parmakla bastırmayı, ardından da sıcak demirle dağlamayı önermiştir. Kullandığı aletlerin resimlerini çizmiş, nerede ve nasıl kullanılacağını açıklamıştır. El-Zehravi, karnın alt kısmında, bağırsaklarda ameliyat dikiş tekniği konusunda ‘karınca dikişi’nden söz etmiştir. Buna göre, bağırsak ameliyatında, karınca önce kafasından yakalanır; sonra dikilecek kesiğin iki dudağı yan yana getirilerek her iki taraftan karıncaya ısırtılır; karınca ağzını kapattığı anda karıncanın başı kopartılır. Böylece karıncanın hem kıskaçlarından dikiş yerine, hem de hayvanın karınca asiti (formik asit) içerikli bedensel sıvısının antiseptik özelliğinden yararlanıldığı söylenir. Bir kimya laboratuvarının nasıl donatılması gerektiğini ilk kez betimleyen kişi olan Ebubekir el-Razi’nin, karıncaları damıtarak karınca asiti elde ettiği bilinmektedir. En eski ameliyat iğneleri, kemik, fildişi ve tunçtan üretilirdi. Kan damarlarını dikmede iplik olarak kenevir, ağaç lifleri, saç, hayvan siniri; bağırsak ve iç organları dikmede ise hayvan bağırsağından hazırlanmış ince lifler kullanılırdı. Yara dikmede iplik olarak sıklıkla insan saç telleri kullanıldığı bilinmektedir.

El Zehravi Aletleri

Görsel: El-Zehravi’nin ünlü tıp kitabının İbranice çevirisinden cerrahi aletleri (Marsilya, 14. yüzyıl).

Geç dönem İslam cerrahlarının esinlendikleri kaynaklar arasında, el-Zehravi’nin de kuvvetle etkilendiği Aegina’lı Paulus ve Antikçağ’ın ve Ortaçağ Bizans dünyasının diğer hekimlerinin eserleri dışında, ayrıca Hintliler’in …-Samhita şeklinde sonlanan üç büyük derlemesi, özellikle de İÖ 500’lü yıllarda oluşmuş bulunan Sushruta-Samhita yer almaktadır ve bu sonuncu eserdeki bilgilerin bir kısmı, Ali ibn Rabban el-Taberi tarafından İslam dünyasına aktarılmıştır.

Ortaçağ İslam dünyasında tıp tarihiyle ilgili ilk bağımsız eser, aynı zamanda bir göz hekimi olan İbn Ebi Usaybia‘nın (1198-1270) Uyûn el-Enba fi Tabakat el-Etibba (Tıp Bilginlerinin Biyografilerine İlişkin Peygamberler Kaynağı) (1242) adlı eseridir. Eserde antik dönemlerden o zamana kadar gelen 400’ü Müslüman olmak üzere 500 hekimin yaşamöyküsü ve eserleriyle birlikte Hint ve Yunan tıbbi konusunda da geniş bilgiler verilmektedir.

Aegina’lı Paulus, el-Zehravi ve Şerefeddin Sabuncuoğlu (1385-1470), Yeniçağ’ın eşiğine dek, Doğu’da ve Batı’da, yara hekimliği (cerrahlık) konusunda bilgileri zenginleştirmişlerdir. Kafatası delme ya da kafatasından bir kemik parçası çıkarma (İng. ‘trepanation’ / ‘craniotomy’) işlemi, İslam hekimleri tarafından ender uygulanmış olup, savaş yaralanmalarında, özellikle de topuz, gürz ve lobutla olan yaralanmalarda kafatası üzerindeki baskıyı azaltmak amacıyla uygulanmıştır. Dağlama (‘koterizasyon’ / ‘kostik’), genelde kızgın demirle, ama ayrıca da kızgın iğnelerle (‘akukostik’), kor halindeki ahşap çubuklarla ya da kamış çöpüyle, yavaş yanmakta olan preslenmiş bitki tozlarından oluşan disk ya da koni şeklindeki malzemeyle, nihayet kaynar su ya da yağla uygulanıyordu.

El-Zehravi’nin El-Tasrif adlı eseri, 12. yüzyılda Cremona’lı Gerard tarafından Concessio başlığı altında Latince’ye çevrilmiş ve 12.-17. yüzyıllar arasında, İbn Sina’nın Tıp Kanunu (Canon medicinae) ile birlikte Avrupa üniversitelerinin temel tıp kitaplarını oluşturmuştur. Onun diğer bir önemli eseri, Latince’de Liber servitoris de preparatione medicinarum simplicium (Hizmetkarların Kitabı…) diye bilinir ve farmasötik teknikle bağlantılı olan kimyasal karışımlar, tablet hazırlama, özsuların süzülmesi gibi konulardan söz eder. Ünlü eserinin cerrahi bölümü önemlidir. Burada sergilenen aletlerin bir kısmını kendisi geliştirmiştir. El-Zehravi, cerrahide kullanılan aletlerin resimlerini sunan ilk tıp yazarıdır ve eserde böyle yaklaşık 200 alet resmi vardır. Fransız cerrah Guy de Chauliac (Guido de Cauliaco) (1300-1368), yaklaşık 1363 yılında tamamladığı Chirurgia magna (Büyük Cerrahi) adlı eserde, El-Tasrif’e 200’den fazla kez atıf yapmıştır. Onun ünlü eserini Latince’ye çevirenlerden biri olan Pietro Argellata (ölm. 1423), el-Zehravi’den, “kuşkusuz gelmiş geçmiş en büyük cerrah” diye söz etmiştir. Başka bir Fransız cerrah olan Jaques Delechamps (1513-1588), kendi yorumlarında, El-Tasrif’ten çok fazla yararlanmıştır.

Görsel açıklaması: Petrus de Ebulo’nun (Pietro da Eboli, Ebulo’lu Petrus) (12. yüzyıl ikinci yarısı) bir eserinden, Sicilya Norman Kralı II. (İyi) Wilhelm’i (1166-1189), Palermo’daki sarayında bir Arap astroloğunun eşliğinde bir Arap hekim tarafından tedavi edilirken gösteren bir minyatür yer almaktadır.

Arap hekim

Görsel: Sicilya Kralı II. (İyi) Wilhelm’in Arap hekimlerce tedavisi: Soldan sağa doğru, bir Arap hekim tarafından idrar muayenesi, ferahlaması için hastanın yelpazeleme, bir Arap astroloğun astrolabla en uygun astrolojik tedavi zamanını saptaması, hasta ziyareti gibi sahneler görülmektedir [Petrus de Ebulo, Liber ad Honorem Augusti, Palermo (?), 1195-1196; Bürgerbibliothek, Bern].

İslam’da anatomi bilgisi de bir ölçüde gelişmişti ve 17. yüzyılda organ işlevlerinin hemen hepsi tümüyle anlaşılmıştı. Bundan daha da eski bir geçmişi olan klinik gözlemler ve sistemli bir şekilde tutulan hasta kayıtları, çok sayıdaki hastalığa, başarılı tedavi uygulama olanağı sağlamıştı. İslam’da cerrahlık, Ortaçağ Batı dünyasında yaygın bir şekilde uygulanmış ve dinsel kaynaklarda desteklenmiş bulunan dağlama tekniğini de kullanmıştı. Dağlama yalnızca bir yaranın çevresindeki enfeksiyonu gidermek ve kan akmasını durdurmak için değil, aynı zamanda basur (hemoroid) gibi özel vak’alarda da başvurulan bir teknikti. Hiç kuşkusuz, gerektiğinde kol ve bacak gibi organların kesilmesinin ardından, kimi tümörlerin yok edilmesi için ve buna benzer durumlarda da dağlama, önemli bir rol oynamıştı. İslam dünyasında dağlama işlemlerinin kimileri, Batı’da da olduğu gibi berberler tarafından uygulanırdı.

Hippokrates tıbbında hekimlerin, iyileşmesi olanaksız hastalara yardımı öngörülmüyordu. Tedavisi olanaksız hastalara da hekimin yardım etmesi gerektiğini ısrarla ileri süren, el-Razi olmuştur. El-Razi, bu konuda gerçek bir hekim için büyük bir görev bulunduğunu görmüş ve şöyle demiştir:

“Bir hekim, hastasını her zaman iyi olacağına inandırmalı ve ona, isterse kendisi bundan emin olmasın, umut vermelidir. Beden, ruhun iradesine boyun eğer; hekim ölüm döşeğinde bulunan bir hastaya bile cesaret ve yaşama gücü aşılamalıdır.”

İbn Sina ise bu konuda şöyle der:

“Hekim, hiçbir zaman hastasından umudunu yitirdiğini ve onun için artık kurtuluş olanağı kalmadığını ona sezdirmemelidir.”

Tedavisi olanaksız kişilerin ve akıl hastalarının tedavilerinde el-Razi ve Arap meslektaşları, Batı’ya parlak bir insanlık örneği sunmuşlardır.

İslam Tıbbında Psikoloji, Psikiyatri ve Ruh Hastalıkları

Batılı hekimlere göre, ruh hastalarını iyileştirmek, hastayı ‘tutmuş’ olan kötü ruhu kovmak demekti. Zararsız hastalar eğer erkekse, sokak çocuklarının kolayca tanıyabilmeleri için, alacalı bulacalı kumaş parçalarından yapılma elbise giydirilmiş ve ellerine çıngırak verilmiş olarak dışarı salıverilir ve böylece herkese eğlence konusu olurdu. Ciddi vak’alarda hasta, zincire vurulur ve bir daha çıkmamak üzere zindana ya da zindanların yanında bulunan tımarhanelere atılırdı. Tımarhanelerde bu zavallılar sürekli olarak ve insafsızca dövülür, iflah olmayacaklarsa odun yığınları üzerinde yakılırdı. Arap ülkelerinde ise ruh hastaları Bağdat ve Kahire’deki özel hastanelerde uzman hekimler tarafından rehabilitasyon yoluyla özenle tedavi görürdü. Araplar, ruh hastalıklarını uykuyla ya da afyon yutturarak tedavi ederlerdi. Ruhsal tedavi açısından ünlü fizikçi İbn el-Heysem (‘Alhazen‘) (965-1040), müziğin insanlar ve hayvanlar üzerindeki etkisini incelemiş, Ebubekir el-Razi, el-Farabi ve İbn Sina’nın da bu yolda çabaları olmuştur. El-Farabi, müzik makamlarını, ruha etkileri bakımından sınıflandırarak

“Rast makamı insana sefa verir; Neva makamı insana lezzet ve ferahlık verir; Rehavi makamı insan beka verir…”

demiş ve böylece makamların etkilerini Isfahan, Uşşak, Zirgüle, Saba, Puselik, Hüseyni, Hicaz şeklinde sıralayıp gitmiştir.

Karantina Tarihçesi

Karantina tarihinde, karantinanın ortaya çıkışı ve nasıl uygulandığına tanık olacaksınız.

Latince ‘quarante’ (‘kırk’) sözcüğünden türeme ‘karantina’ (‘kırk günlük yalıtım’) sözcüğü, dilimize Osmanlı döneminde İtalyanca’dan (‘quarantena’) geçmiş olup, bulaşıcı bir hastalığı taşıdığından kuşkulanılan bir geminin limana girdiğinde 40 gün süreyle kıyıyla ilişki kurması yasaklanarak bekletilmesi uygulamasından kaynaklanmıştır.

Hastaların tümü boş inançlardan medet umuyor, kocakarı ilaçları kullanıyor, astroloji ve kehanetlere başvuruyordu. Yaygın kötü beslenme koşullarının getirdiği rahatsızlıklara ve veba, verem, çiçek gibi salgın hastalıklara, dönemin tıbbî yöntemlerinin hiçbir yararı olmuyordu. En etkili yöntemler, karantina gibi önleyici önlemlerdi. ‘Kara Ölüm’ adı verilen ve 1347-1349 yılları arasında Avrupa’yı kıran büyük veba salgını, Ekim 1347’de Sicilya’ya, Mart 1348’de Floransa’ya varmıştı. Doğu’dan gelen gemilerin yolcularına, Hz. İsa’nın doğada geçirdiği 40 gün örnek alınarak ilk kez karantina uygulaması başlatılmıştı. Veba salgını, 1346’da Tataristan’a ulaşmıştı ve yalnızca Kırım’da 85 bin kişinin bu salgında öldüğü tahmin edilmektedir. Kırım’ın Feodosia (Kefe) adlı liman kentinde surlarla çevrili bir ticaret merkezine yerleşmiş olan Cenevizler’in bu hastalığı getirdiklerine inanan Tatarlar, kenti kuşatmaya aldılarsa da, salgın, ordularını kırmaya başlayınca, kuşatmadan vazgeçmek zorunda kaldılar. Ancak, Hıristiyanlar’ın da cezalandırılmaları için, vebadan ölenleri, mancınıklarla surların üzerinden Cenevizler’in bulunduğu bölgeye attılar.

O zamanlar geçerliliğine inanılan ‘miasma (miyasma) kuramı’na göre; enfeksiyonlar, çöplerin mayalanması ve bozunması yoluyla oluşarak havaya karışan ‘bozuk ve zehirli pis kokulardan (‘miasma’) kaynaklanmaktaydı. Yeniçağ’da hekimler, tıbbî uygulama olarak tütsüleri kullanmaya yöneldiler ve çoğu hekim, korkulan hastalıklar olan veba ve frenginin günlük (Lat. ‘liquidambar orientalis’), mür/sarısakız (Lat. ‘myrrha’), Mekke balsamı (‘commiphora gileadensis’) ve akgünlük/aselbent (Lat. ‘styrax officinalis’) reçinelerinin yakılmasıyla o bölgeden def edileceğine inanıyordu. Parfüm üreticilerinin ve aromatik (kokulu) reçinelerle temasta olan diğer kişilerin salgın hastalıklara yakalanmadıkları söyleniyordu. Özellikle, büyük bir cam gözlükle birlikte içi çeşitli koku maddeleriyle doldurulmuş olan gaga şeklindeki bir maskeyi ağız ve burnunun önünde taşıyan ‘gagalı hekimler‘ iyi tanınmaktaydı.

eski karantina
Görsel: Kara gözlüklü veba hekimi: Bunlar, hastalıktan korunmak için giydiği özel giysideki gaga içine, ‘veba buğusu’nu uzak tutmak için çiçek doldurur, karakteristik olarak gözleri korumak üzere kristalden yapılmış kara gözlük takar, ayrıca da bir elinde, ucunda, ‘miasma kuramı’na uygun olarak yakıldığında havayı temizlediğine inanılan günlük reçinesi bulunan bir çubuk taşırlardı [J. Columbina’ya göre Paulus Fürst’ün (~1605-1666) bakır kazıma resmi, 1656; Kupferstichkabinet, Münih].

1837-1838’de Bab-ı Seraskerî’de (Harbiye Nezareti) ‘Sıhhiye Dairesi’, 1838’de ‘Meclis-i Umûr-ı Sıhhiye’ (Karantina Meclisi), 1840’da ise Mekteb-i Tıbbiye’de ‘Meclis-i Umûr-ı Tıbbiye’ kurulmuştur.87 ‘Karantina’ sözcüğünün Osmanlı Türkçesi’nde karşılığı olarak, hekimbaşı ve karantina nazırlarından Abdülhak Molla tarafından ‘usûl-ü tahaffuz’, karantinahane ya da aynı anlamdaki ‘lazaret’ veya ‘lazeretto’ya karşılık olarak da ‘tahaffuzhane’ terimleri konmuştur. 101 ‘Lazaret’ sözcüğünün kökeni, cüzam illetine tutulmuş Aziz Lazarus’a adanmış olan ve 809 yılında yapılan manastırdan gelmektedir. Bugün bütün Batı dillerinde bu sözcükle, hastaların ya da yoksulların tedavisine ve bakımına yönelik kuruluşlar ifade edilmektedir.

Karantinaya alınacak kimsenin, üzerinde bulunan elbiseyi çıkarıp, suya girerek her tarafını iyice ovalaması ve sudan çıktıktan sonra daha önce giymekte olduğu giysilere dokunmayarak temiz giysiler giymesi gerekmekteydi. Osmanlı’da bu işleme, İtalyanca ‘spoglio’ (‘soyunmuş olmak’) sözcüğünden gelme terimle ‘ispolyo‘ denmekteydi.

‘Buhar’ (Ar. ‘tebhir’) sözcüğünden gelen ‘tebhirhane‘ terimi, bulaşıcı hastalıkların yaygın ve salgın olduğu dönemlerde hastaların ya da bu hastalıklardan ölenlerin kullandıkları çamaşır ve her türlü eşyayı, hastalığın görüldüğü ev, işyeri, okul, araba, kayık gibi her türlü mekanı, kuşkulu görülen ticarî mal, hayvan ve bunların artıklarını, dışarıdan gelen gemileri, postadan gelen mektup ve paketleri dezenfekte eden sağlık kurumu ya da dezenfeksiyon istasyonu anlamına gelmektedir. Dezenfeksiyon işlemi, etkin maddenin buhar ya da tütsü haline getirilerek basınçlı su buharı eşliğinde eşyalara ve mekana püskürtülmesi ya da giysi ve eşyaların etüvden geçirilmesiyle yapılıyordu. Osmanlı’da ilk ‘tebhirhaneler’ Dr. André Chantemesse’in (1851-1919) önderliğinde Gedikpaşa’da (1893), Tophane’de (1894) ve Üsküdar’da (1894) kurulmuştur.

Ortaçağ’ın Hunili ve Berber Cerrahları

Ortaçağ’da çılgın hunililerin ve berberlerin cerrahlık maceraları ve bazı tedavi yöntemleri üzerine.

Avrupa manastırlarında rahip-hekimler, 13. yüzyıla kadar cerrahlık dahil her türlü tıbbi tedaviyi uygulamışlarsa da 1215 tarihli Laterano Konsili (toplantının yapıldığı, Roma’daki Laterano Katedrali’nin adından), rahip-hekimlerin cerrahi işlem uygulamasına yasak getirmiştir. İtalyan ve Fransız tıp okullarında öğrenciler, ancak üç yıl mantık, beş yıl tıp okuyup, bir yıl süreyle de bilgili ve deneyimli bir hekimin yanında staj gördükten sonra, kendilerine ‘doktor’ unvanını kazandıracak olan sınavlara girmeye hak kazanırdı. Latince konuşmaya özenen, kendini beğenmiş, hastayı gözlemlemekten çok kuramsal tartışmalara önem veren uzun giysili, kare külahlı bu ‘doktorlar’ toplum içinde büyük saygınlık görürlerdi. Kiliseye mensup olduklarından tüm cerrahi işlemleri küçümserler, müdahaleden kaçınırlar ve bu görevi, emirleri altında bulundurdukları berber-cerrahlara bırakırlardı.

Laik olan berber-cerrahların okuma-yazmaları olmadığı gibi Latince’yi de anlamazlardı. Onlar, ustura kullanmakla edindikleri el yeteneği sayesinde çıbanları yarmayı öğrenmiş olan basit işçilerdi. Kan almak, müshil vermek ve diş çekmek gibi hekimlik işlevlerini yerine getiren berberler, 18. yüzyıl sonlarına dek tıpta önemli figürler olarak kaldılar. 14. yüzyılda, bir çevirmen aracılığıyla, bunlara tıp fakültesi hocalarından bilgi aktarma olanağı sağlandı ve zamanla berber-cerrahlar, ‘usta berber’ unvanını kazandılar. Tabelalarında ‘Üç Leğen’ resmini taşıyan dükkan açma iznini aldılarsa da hala kısa etekli giysi giyiyorlardı. 1268 yılında, meslekte başarı gösterenler bir araya toplanarak, tabelalarına ‘Üç Leğen‘ yerine ‘Üç Merhem Kutusu‘ resmini koydurdular ve sırtlarına da diplomalı hekimlerin giydikleri uzun giysiyi geçirdiler. Bu durum, diplomalı hekimlerim tepkisine yol açtı. Gezgin cerrahlar, eğitimsiz ve cahil kişilerdi ve kentten kente gezerlerdi. Bunlar arasında fıtık ameliyatı, katarakt giderme, ‘delilik taşı’ ve mesane taşı çıkarma (litotomi) ameliyatlarında deneyim kazanmış başarılı cerrahlar da vardı (ŞEKİL 49). Ortaçağ Avrupası’nda, hatta İslam dünyasında akıl hastalıklarına, başta bulunan bir ‘delilik taşı’nın neden olduğuna inanılıyordu. Kimi ruhsal hastalıkların, boşinançlara dayalı olarak çok ilginç yöntemlerle tedavi edilmeye çalışıldığı da oluyordu (ŞEKİL 50). ‘Delilik taşı’nı çıkarmaya yönelik trepanasyon işlemi sırasında elçabukluğu marifetiyle avucunda sakladığı bir taş parçasını oradan çıkarmış gibi izleyenlere gösteren şarlatan gezgin hekimler de vardı. Hieronymus Bosch (asıl adı Hieronymus van Aken) (1450-1516) ve Yaşlı Pieter Brueghel (1525-1569) gibi ünlü ressamların resimlerinde ve Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun ünlü eserinde trepanasyon (‘delilik taşı çıkarma‘) ameliyatını andıran sahneler bulunmaktadır.

Delilik Taşının Çıkarılması
Delilik Taşının Çıkarılması

Görsel: Hieronymus Bosch’un ‘Delilik Taşının Çıkarılması’ adlı tablosu. Tabloda, gözleri açık uyuyakalmış rahibenin başının üstünde, gerçek sağaltıcıyı simgeleyen Kutsal Kitap bulunmaktadır. Taş kesiciler, hastanın başındaki taşları çıkarmak yoluyla tüm ruhsal hastalıkları tedavi ettiklerini savunan gezgin cerrahlardı. Hekimin başının üstündeki huni, günümüzdeki üşütük insan anlamının aksine o dönemde bir bilgelik işaretiydi (Museo del Prado, Madrid).
Eski Tomografi, Cinnet Tedavisi
Görsel: Cinneti ilaçlar yardımıyla uzaklaştırmaya çalışan ve hastayı tomografi tekniğine benzer tarzda (!) kızgın fırın içine sokarak kuruntuları iyileştirmeye çalışan ‘Doctor Panurgus’ ve yardımcı hekimler [Matthaeus Greuter’in (1556-1638) kazıma resmi, 1600; Philadelphia Sanat Müzesi].

18. yüzyılın kibar hekimi siyah pantolonu, silindir şapkası, tokalı iskarpinleri, hatta kürk torbalarıyla dikkat çekerdi. Önemli bir aksesuarı da altın ya da gümüş saplı bastonu olup, bastonun içindeki oyuk kısımda, enfeksiyona engel olduğu sanılan kimi kokulu maddeler taşırlardı.