Keten Tohumu, Keten Tohumu Yağı ve Kanser

Keten tohumunun ülser, zayıflama, kanser, kabızlık, prostat, ödem üzerinde etkileri ile seçimi, saklanması, kullanımı, zararları ve faydaları üzerine.

Keten tohumu ve keten tohumu yağı şu kanserlere karşı etkilidir: Kalınbağırsak, malign melanom, meme ve prostat.

Keten tohumu, İngilizce’de ‘flaxeed’ olarak isimlendirilmektedir. Geleneksel olarak kabızlık, kolesterol yüksekliği, menopoz yakınmaları, ağız yaraları, öksürük, soğuk algınlığı, adet yakınmaları, diş hastalıkları, radyoterapinin yan etkileri ve kanserden korunma amacıyla kullanılmaktadır. İçinde bol miktarda Omega-3 ve dişilik hormonu olan östrojene benzeyen maddeler bulunmaktadır. Menopoz yakınmalarını gidermede belirgin yararı olduğu gösterilmiştir.

Hayvan çalışmalarında keten tohumunun meme kanseri, prostat kanseri ve malign melanomun büyümesini ve başka organlara sıçramasını engellediği gösterilmiştir. Klinik çalışmalarda prostat kanserli ve meme kanserli hastalarda kanser ile ilgili kan değerlerini düşürdüğü gösterilmiştir.

Günümüzde prostat kanserinden korunmada keten tohumu ile yağdan fakir diyetin birlikte kullanılmasının yararı araştırılmaktadır. İlginç olarak keten tohumunun hormon reseptörü pozitif meme kanseri hücrelerini öldürdüğü ve tamoksifen isimli meme kanseri ilacının etkisini de artırdığı hayvan çalışmalarında görülmüştür. Klinik çalışmalarda keten tohumundan zengin diyet verilen menopoza girmiş meme kanserli hastalarda tümör büyümesini belirgin azalttığı ve bazı kanser genlerinin salgılanmasını azalttığı gösterilmiştir. (Klinik çalışmada hastalara her gün 25 gram keten tohumu içeren pide yaklaşık olarak bir ay verilmiştir.)

keten tohumu

Keten tohumu, soya ürünlerinde bulunan ‘genistein’ maddesinin meme kanseri hücrelerini çoğaltıcı etkisini de azaltmaktadır. Kalınbağırsak kanserinin gelişme riskinin azaltılmasında da faydalı olacağını düşündüren çalışmalar bulunmaktadır.

Sonuç olarak meme kanseri, prostat kanseri ve kalınbağırsak kanseri gibi hormon bağımlı kanserlerde yararının olacağı düşünülen destekleyici ürünlerin arasında gelmektedir.

Keten Tohumu ve Keten Tohumu Yağı Kullanırken

Keten tohumu, sindirim enzimlerinin aktivasyonunu bozabilmekte, besinlerin sindirimini engelleyebilmekte ve gaz gibi yakınmalara neden olabilmektedir. Bakliyatlar da benzer olumsuzluklara neden olmaktadır.

Keten tohumu yağı, ‘lizin’ amino asidinden zengin iken, keten tohumu ‘arginin’ amino asidinden zengindir.

Keten tohumu yağı, başta havuç olmak üzere diğer sebzelerden A vitamininin vücuda taşınmasında yardımcı olmaktadır. Linoleik asit ve doymamış yağ asitlerinden (omega-3 ve omega-6) zengin olup, daha yüksek oranda protein içermektedir. Bu özellikleri ile keten tohumu yağı, keten tohumuna göre bağışıklık sisteminin uyarılmasında, damar sertliğinin azaltılmasında, kalp ve damar hastalıklarının riskinde azalmayı daha fazla sağladığı için tercih edilmelidir.

Keten tohumu yağının tadının kötü olması nedeni ile sirke veya limonla salataya karıştırılabilir veya fırında pişirilen patates soğuduktan sonra üzerine dökülebilir. Keten tohumu yağı pişirilmemeli ve yüksek ısıya maruz kalmamalıdır.

Keten tohumu ise kabızlık yakınmasının tedavisinde güvenli bir şekilde kullanılmaktadır. Keten tohumu kullanacakların en çok dikkat etmesi gereken şey, tohumun olgun olup olmadığıdır. Çünkü olgun olmayan tohumlarda hidrosiyanik asit isimli zehirli madde miktarı yüksek olmakta ve bu da zehirlenmeye neden olabilmektedir. Olgun keten tohumunun boyutları yaklaşık 5 milimetre civarındadır. Keten tohumunun bol suyla alınması gereklidir.

Uyarılar:

Öğütülmüş keten tohumu, öğütüldükten sonra 24 saat içinde tüketilmelidir, aksi halde toksik etki gösterebilir! Bu sebeple piyasada bulunan hazır “öğütülmüş” keten tohumu ürünlerinin kullanılmaması önerilir.

Keten tohumunun dişilik hormonu östrojen benzeri etkilerinin bulunması nedeni ile özellikle östrojen reseptörü pozitif olan meme kanserli hastaların dikkatli olması önerilmektedir. Çalışmalarda bu hastalarda soya gibi kanser hücrelerini çoğaltıcı özelliği bulunmamakta, tam aksine azaltıcı özellik taşıdığı görülmektedir. Fakat çalışmalar az olduğu için dikkatli olmakta fayda vardır.

Panax Ginseng

Panax ginseng‘in faydalı olduğu kanserler şöyledir: Akciğer, beyin, böbrek, kalınbağırsak, karaciğer, lösemi, malign melanom, mide, kemik, prostat ve yumurtalık. Ayrıca (baş-boyun, kalınbağırsak, karaciğer, mide ve pankreas) kanserlerine karşı koruyucu.

Diğer isimleri Asian ginseng, Chinese ginseng, Korean ginseng, Japanese ginseng‘tir. Ginseng kelimesi, Çince ‘Jean Sheng’ kelimesinden gelmekte olup, erkek bitki anlamını taşımaktadır; çünkü bitkinin tedavi için kullanılan kök ve rizomları insan vücuduna benzemektedir. Panax kelimesi de tam iyileşme anlamına gelmekte olup panax ginseng’in vücudun bütün kısımlarını iyileştirdiğine inanılmaktadır.

Panax ginseng, dünyada yaygın olarak kullanılan bitkisel ürünlerin başında gelmektedir. Çeşitli kalitede ürünler bulunmaktadır. En kaliteli ürün Kore’nin ‘kırmızı ginseng‘idir. En güçlü ürün 4-5 yaşındaki bitkilerin hasat edilmesiyle elde edilmektedir.

Yapılan çalışmalarda iltihap giderici etki gösterdiği, antioksidan olduğu, kanser hücrelerini öldürdüğü, sinir iletimini iyileştirdiği ve bağışıklık sistemi üzerine olumlu etkileri olduğu saptanmıştır. Yan etkilerinin de oldukça düşük olduğu gözlenmiştir. Genel olarak halsizlik ve yorgunluk yakınmalarının giderilmesinde, dikkati artırmada, şeker hastalığında, AIDS, ağrı, seksüel bozukluk, vücuda güç ve kuvvet vermede yararlı olduğuna inanılmaktadır.

Hücresel farklılaşmayı sağlaması, kimyasal ve iltihabi karsinojenlerin etkilerini azaltması, antioksidasyon, hücre ölümünün uyarılması, hücre çoğalmasının engellenmesi, bağışıklık sisteminin düzenlenmesi ile kansere karşı etkinliği vardır.

ginseng bitkisi
ginseng bitkisi

Ginseng tüketimi olan toplumlarda baş-boyun, mide, karaciğer, pankreas ve kalınbağırsak kanserlerinin görülme sıklığı belirgin azalmaktadır.

Kalınbağırsak, mide, karaciğer, böbrek, prostat, lösemi, akciğer, beyin, malign melanom, yumurtalık ve kemik gibi çeşitli organların kanserlerinde etkili olduğu laboratuvar ve hayvan çalışmalarında saptanmıştır.

İlaç direncini ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca tümör hücrelerinin bağışıklık sistemi tarafından tanınmasını artırmaktadır. Deneysel prostat kanseri yapılmış hayvanlarda tek başına kanserin büyümesini engellediği gibi kanser ilaçlarıyla veya radyoterapi ile birlikte güvenle kullanıldığı ve tıbbi tedavinin etkisini artırdığı gösterilmiştir.

Mide kanseri hücrelerinde mitomisin C isimli ilacın birikmesini ve kanser hücresini öldürücü etkisini artırdığı gösterilmiştir. Hayvan çalışmalarında doksorubisin gibi ilaçların kalp üzerine olan yan etkilerini azalttığı, siklofosfamid isimli ilaçtan 24 saat sonra verildiğinde tedavi yanıtını ve başarısını artırdığı saptanmıştır.

Panax ginseng meme kanseri hücrelerini öldürmekte ve tamoksifen isimli ilacın meme kanseri hücrelerini öldürücü etkisini artırmaktadır. Jinekolojik (vulva, vajina, rahim, rahim ağzı ve yumurtalık) veya karaciğer-safra yolları kanseri nedeni ile kemoterapi alan hastalara günde 3000 mg ginseng verilmesiyle 12 hafta sonra zihinsel ve fiziksel kapasitelerinde artış olduğu saptanmıştır. 1455 hastalık bir klinik çalışmada meme kanseri nedeni ile tedavi görmüş hastalardan ginseng kullananların yaşam sürelerinin ve yaşam kalitelerinin daha iyi olduğu, kansere bağlı ölüm riskinin azaltıldığı gösterilmiştir.

Çalışmalarda radyoterapinin yan etkilerini antioksidan özelliğinin yanı sıra bağışıklık sistemini düzenleyerek azalttığı gösterilmiştir. Çalışmalar heyecan verici olup devam etmektedir. İlaç metabolizmasında önemli rol oynayan enzimler üzerine pek etkileri bulunmamaktadır. Yan etkileri nadirdir.

Panax Ginseng Kullanım Şekli: 200-600 mg standardize edilmiş ekstrakt veya 1-2 gram/gün ham bitkisel ürün olarak kullanılması önerilmektedir.

Panax Ginseng için Uyarılar, Yan Etkileri, Zararları:

  • Yüksek dozlarda kullanılması halinde, kan şekerini düşürücü ilaçların etkisini artırabilir. Meme ağrısı, menopoz sonrası vajinal kanama, adet kanamasının fazla olması, depresyonu olanlarda manik atak olması, tansiyon yüksekliği, sinirlilik, hızlı konuşma, gözbebeğinde genişleme gibi yan etkiler bildirilmiştir.
  • Özellikle aşırı yüksek dozları (3 gram/gün gibi) ile birlikte kafein içeren ürünlerin alınması ile yan etkiler şiddetli olmaktadır.
  • Kemoterapi ile birlikte kullanılabilir. Fakat özellikle kanamaya meyil yaratması nedeni ile dikkatli olunmalı ve bu konuda hekime bilgi verilmelidir.
  • Pıhtılaşmayı bozan ilaçlar ile birlikte alındığında tehlikeli olabilir.

Otizm ve Otistik Çocuklar

Otizm nedir? Otizmin belirtileri, çocuklarda otizm, bebeksi otizm ve erken çocukluk otizmi hakkında.

Otizm, türlü belirtilerden oluşan bir mozaik görünümünde ortaya çıkan bozukluk; erken çocukluk otizmi, bebeksi otizm, içeyöneliklik.

İçine kapanık olan, kendi dünyasında yaşayan otistik çocuk, ilk yıl, yatağına yaklaşan anne babasına tepki vermiyor. Bu durum, onun ya görmediği ya da gördüklerini algılamadığı biçiminde yorumlanıyor. Çünkü otistik, annesinin ilgi ve sevgisini yanıtsız bırakıyor. Normal çocukların banyo yaparken, yemek yerken, gezmeye giderken gösterdikleri sevince, bunlarda rastlanmıyor. Bu çocuklar, başka bir dünyadaymışlar gibi bir görüntü sergiliyorlar. Otistik çocuk, yerinde duramıyor; uyku bozukluğu yaşıyor; yemek yemede ve diğer zamanlarda tuhaf davranışlar gösteriyor. Çoğu kez, yinelemeli bir oyun oynar gibi bir arabayı sürekli ileri geri iterek dakikalarca oyalanıyorlar. Bunların yanı sıra ise güçlü bir bellek yeteneği ortaya koyuyorlar. Giysilerinin, ayakkabılarılarının yerinin; sofradaki tabakların renginin, biçiminin değiştirilmesini hemen fark ediyor ve bundan hoşlanmıyorlar. Bu tür durumlarla karşılaştıklarında, çok yüksek sesle bağırıp çağırıyorlar.

Otistik çocuk ya hiç konuşmuyor ya da anlaşma sağlayamıyor. Gürültüye karşı aşırı tepki gösteriyor; dışarıdan gelen uyarılardan korunmak için kulaklarını kapıyor. İnsan ve hayvanlarla az ilgileniyor. Duygusal ve toplumsal iletişim zorluğu yaşıyor. Sözsüz testlerde ise geri zekalılardan daha yüksek puan alıyor. Bir zamanlar, otizmin orta ve yüksek toplumsal-kültürel sınıftan ailelerde daha sık görüldüğü ileri sürülmüşse de son yılların araştırmaları, bu görüşü doğrulamamıştır. Bugün, otistik çocukların zeki; ama ruhsal bozuklukları nedeniyle zekalarını kullanamadıkları görüşü yaygındır. Harfler, sayılar, yazı makineleri, bunların oldukça ilgisini çekiyor. Orta düzeyde bir zeka tepkisi veren otistikler, eğitildiklerinde bir meslek sahibi olabiliyorlar.

Dil gelişimleri, yüzde 50 oranında bozuk olan otistik çocukların üçte ikisi konuşmayı öğrenebiliyor. Konuşmayı öğrenemeyenlerin bir bölümü de konuşulanı anlıyor. 5-6 yaşlarına geldikleri halde hiç konuşmayan otistik çocuklar, sesleri bozuk çıkarıyorlar. Bunlardan kimileri yalnızca harfleri söylüyor. Kimileri ise söylenenleri yineleyebiliyorlar. Bunlar arasında daha önce öğrendikleri sözcükleri, gereksiz yerde yineleyenler, yeni sözcük üretenler de görülüyor. Bu, şizofren ve zihinsel engelli çocuklarda da rastlanan bir özelliktir. Otistik çocuklar, kendilerinden, 3. kişi gibi söz ediyorlar. 5-6 yaşlarına dek konuşmayı biraz öğrenmiş olan otistik çocukların, yüzde 50 dolayında iyileşme olasılıkları bulunuyor. Konuşamayan çocuklarda ise iyileşme oranı çok düşüktür.

Son yıllardaki biyokimyasal çalışmalardan umut verici sonuçlar alınıyor. Az da olsa, birdenbire iyileşmeler görülebiliyor. Otistik çocuklar arasından, besteciler, matematikçiler çıkmıştır. Araştırmalar, nedeni henüz tam olarak bilinmeyen otizmin organik bir temeli olduğunu, herhangi bir eğitim yanlışlığı sonucunda ortaya çıkmadığını gösteriyor. Otistik çocuklarda, kimi biyokimyasal bozukluklar da saptanmıştır. Bununla birlikte, otistik çocukların aileleri arasında, takınaklı ve baskıcı ailelerin varlığı dikkat çekiyor. Otistik çocukların, özel eğitimle ve sabırlı bir uzman tedavisi ile iyileştirilmeye çalışılmaları gerekiyor.

Bebeksi Otizm

İki buçuk yaşından önce ortaya çıkan bir çocukluk hastalığı. Bebeksi otizm, şu belirtilerle ortaya çıkıyor: Çocuk, içine kapanıyor. İlgisizlik, göz göze gelmekten kaçınma, maskemsi bir yüz sergileme, sevecenliğe karşı ilgisiz kalma ya da sevecenlikten kaçınma gibi tolumsal etkileşime kapalı tepkiler gösteriyor. Ekolali, dil kurallarına uygun olmayan konuşma, “ben” ile “sen”i birbirine karıştırma biçiminde iletişim ve konuşma bozuklukları sergiliyor. Bağlılık ilişkileri geliştiremiyor. Davranışlarında tuhaflıklar görülüyor. Cansız nesnelere düşkünlük, aynılıkta direnme, düzenin bozulmasına karşı kendine zarar verici tepkiler gösterme, el çırpma, dönen nesnelere uzun uzun bakma gibi törensel eylemler yapıyor. Bu çocukları, zeka geriliği olan çocuklardan ayıran özellik, bunların cansız nesneleri kullanma becerileridir. Bu bozukluğun “bebeksi otistik” diye nitelendirilmesinin nedeni, buna yakalanan çocuklarda konuşma becerisinin bulunmamasıdır. Psikiyatristler, hastalığın nedenleri konusunda farklı görüş ileri sürüyorlar. Kimileri bunun kalıtsal orgasal bir bozukluk olduğunu savunurken, kimileri hastalığı çevresel, bilinçdışı nedenlere bağlıyorlar. Bu terimi, birbirine benzeyen; ancak, farklılıkları bulunan bir dizi hastalığı anlatan bir terim olarak gören otoriteler de vardır.

Erken Çocukluk Otizmi

İçine kapanıklık, anne babaya tepki vermeme, görmeme, gördüklerini algılayamama; yemek yerken, gezmeye giderken sevinç tepkisi göstermeme, yerinde duramama, uyku bozuklukları, yemek yemede ve davranışlarda tuhaflıklar, yinelemeli hareketler yapma gibi belirtilerle ortaya çıkan bozukluk. Otistik çocuklar, güçlü bir belleğe sahip oluyorlar. Giysilerinin, ayakkabılarının yerinin değiştirilmesinden hoşlanmıyorlar. Böyle durumlarda, çok yüksek sesle bağırıp çağırıyorlar. Otistik, ya hiç konuşmuyor ya da anlaşma sağlayamıyor. Gürültüye karşı aşırı tepki gösteriyor. Sözsüz testlerde geri zekâlılardan daha yüksek puan alıyor. Otistik çocukların zeki oldukları; ama ruhsal bozuklukları nedeniyle zekalarını kullanamadıkları görüşü yaygındır. Bu çocuklar, bir meslek edinebiliyorlar. Dil gelişimleri yüzde 50 oranında bozuk olan otistiklerin üçte ikisi, konuşmayı öğrenebiliyor. Son yıllardaki biyokimyasal çalışmalardan elde edilen sonuçlardan yararlanılarak az da olsa, birdenbire iyileşmeler sağlandığı da oluyor. Araştırmalar, otizmin organsal bir temeli olduğunu ortaya koymuştur. Bu çocuklarda, özel bir eğitimle ve sabırlı bir uzman tedavisiyle iyileşme görülebiliyor. Erken çocukluk otizminde yeterli bilimsel bilgilere henüz ulaşılamamıştır.

 

Beta Karoten’in Faydaları, İçeren Besinler, Kanser ve Sigara İlişkisi

Beta karoten nedir? Beta karotenin faydaları nelerdir? Beta karotenin iyi geldiği kanser türleri, sigara kullanımı ve beta karoten ile beta karoten içeren gıdalar.

Beta karoten, karotenoidlerden olup meyve ve sebzelere sarı, turuncu veya kırmızı renk vermekte, gıdalarla alındıktan sonra vücutta metabolize olarak aktif olan A vitaminine çevrilmektedir. A vitamininin öncü molekülüdür. A vitamini antioksidan olup, bazı glikoproteinlerin sentezinde rol oynamaktadır. Beta karoten, önce görmeyi sağlayan retinole, arkasından büyüme ve hücre farklılaşmasını sağlayan retinoik asite çevrilir. A vitamini, cilt, ağız, sindirim sistemi, üreme sistemi, solunum sistemi gibi organların iç yüzünü döşeyen mukozaya yardımcı olmakta, enfeksiyon sonrası iyileşmeyi artırmakta, kemiklerin kuvvetlenmesini ve bağışıklık sisteminin uyarılmasını sağlamaktadır. A vitamini normalde meyve ve sebzede bulunmamakta, hayvansal gıdalarda bulunmaktadır. Yağda eriyen bir vitamin olması nedeni ile süt, yumurta, balık yağı ve karaciğerde bol miktarda bulunur.

Beta karoten ise koyu yeşil yapraklı, sarı-turuncu renkli meyve ve sebzelerde (havuç, ıspanak, yeşil salata, portakal suyu, tatlı patates) bol bulunmakta, meyvedeki renk koyulaştıkça içerdiği beta karoten artmaktadır. Havuç gibi bazı besinlerdeki beta karoten kolay emilemez iken, pişirme işlemi emilimi kolaylaştırmaktadır. Meyve ve sebze tüketimi yüksek olanlarda akciğer ve mide kanseri görülme sıklığının daha az olduğu gösterilmiştir. Kalınbağırsak kanseri riski üzerine olumlu etkisi bulunmaktadır. Ağız boşluğu ve gırtlak (baş-boyun), yemek borusu, rahim, rahim ağzı, idrar torbası, böbrek ve meme kanseri gelişme riskini azalttığı düşünülmektedir.

Beta karotenin, baş-boyun, böbrek, idrar yolları ve idrar torbası, kalınbağırsak, meme, rahim, rahim ağzı, yemek borusu kanserlerinde yararlı olduğu görülmüştür.

Beta karotenin 20 mg/gün dozunda ek takviye olarak 5-8 yıl kullanıldığı bir çalışmada sigara içenlerde veya asbeste maruz kalanlarda akciğer ve prostat kanseri riskinin arttığı ve genel ölüm oranının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca sigara içenlerde benzer dozlarda beta karoten kullanılmasının kalp-damar hastalıklarına bağlı ölüm oranını yüzde 12-26 artırdığı gösterilmiştir. Bununla birlikte gıdalarla birlikte yüksek oranda beta karoten alanlarda ise böyle bir olumsuz etkinin olmadığı gözlenmiştir. Gözlemsel çalışmalarda, lösemili çocuklarda diyetle yüksek miktarlarda beta karoten alınmasının kemoterapi yan etkilerini azalttığı gösterilmiştir. Ayrıca diyetle yüksek miktarlarda beta karoten alınmasıyla bazı kanserlerin görülme riskinde azalma olduğu tespit edilmiştir. Buna karşılık, destek tedavisi olarak beta karoten preparatı kullanılmasının tam aksine kanser riskini artırabildiği gösterilmiştir. Bu olumsuz yan etkinin beta karoten metabolitlerinin vücutta birikerek kanser geliştirici etkiye neden olmasıyla ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca yüksek doz antioksidan kullanılmasının bazı kemoterapi ilaçları ile radyoterapinin etkisini bozabileceği endişesi bulunmaktadır. Besinlerle yeterli miktarda alınan beta karotenin böyle olumsuz etkileri bulunmamaktadır.

Günde 5 porsiyon meyve-sebze yiyenler 6-8 mg kadar beta karoten almaktadır. Diyette bulunan beta karotenin emilebilmesi için bir miktar yağ gerekli iken, destek preparatlarındaki beta karotenin emilimi yağdan bağımsızdır. Günde 1,8 mg beta karoten alınması, yeterli miktarda A vitamini sentezlenmesini sağlamaktadır. Beta karoten gıdalarla alındığında veya destekleyici ürün olarak 15 mg/günden daha az kullanıldığında yan etki pek görülmemektedir.

Beta Karoten Kullanımında Dikkat Edilmesi Gerekenler:

Eğer beta karoten içeren bir ürün uzun süreli kullanılacaksa 7 mg/gün dozun altında olmasına dikkat edilmelidir.

Sigara içenlerde düşük içerikli beta karoten preparatı alınmasının zararı olmamakla birlikte, sigara içenlerde 20 mg/gün beta karoten kullanılmasının kanser riskini artırdığı gösterilmiştir. Kalp-damar hastalığına bağlı ölüm risklerinin arttığı ve beta karoten’in muhtemelen koruyucu olan HDL düzeylerini azaltarak buna neden olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle sebze ve meyvelerle yeterli miktarda beta karoten alınmasına dikkat edilmelidir (günde 5 porsiyon meyve veya sebze). Ayrıca özellikle sigara içen kişilerin beta karoten preparatı kullanmamaları, ihtiyaçlarını besinlerle karşılamaları daha yararlı olabilir.

Yüksek dozlarda gıda veya preparat ile beta karoten alanlarda el ve ayak tabanlarında sararma görülebilmektedir.

İshal, eklem ağrıları, kanama, baş dönmesi gibi yakınmalara neden olmaktadır.

Ayrıca yüksek doz antioksidan kullanılmasının bazı kemoterapi ilaçları ile radyoterapinin etkisini bozabileceği endişesi bulunmaktadır.

Kansere Karşı Vitamin, Mineral ve Hormonlar

Kansere karşı vitamin, mineral ve hormonların kullanımı. Kanseri önleyici olarak ve kanser tedavisinde sıkça kullanılan B12, C, D, E, Folat vitaminleri; Kalsiyum, Kalsiyum glukarat, Koenzim Q10, Melatonin, Omega 3, Selenyum mineral ve hormonlarının ayrıntılı incelemesi.

Kanser ve B12 Vitamini

Faydalı olduğu kanserler: Meme ve rahim ağzı.

B12 vitamin

Suda eriyen bir vitamin olup, vücutta sinirlerin korunması, kan yapımı, DNA sentezi, yağ asit metabolizması ve mitokondride amino asit sentezinde önemli rol oynamaktadır. B12 vitamini bakteriler tar

afından sentezlenmekte olup et, balık ve süt ürünlerinde bulunmaktadır. Katı vejetaryenlerde ve yaşlılarda B12 vitamini eksikliği gelişebilmektedir. Kalp-damar hastalığı, bilişsel fonksiyonlar, yorgunluk, huzursuz bacak sendromu, inme, pernisiyöz anemi, uyku hastalıkları, B12 eksikliği ve kanser tedavisi için kullanılmaktadır. Beyinde önemli maddelerin yapımında temel rol oynadığı için kendini iyi hissetmede ve uykunun düzenlenmesinde yardımcıdır. Eksikliği geliştiği zaman sinir sistemi, kan yapımı ve psikiyatrik hastalıklara neden olabilirken kalp hastalığı ile kemik iliğinin aşırı çalışmasına bağlı kemik kırığı riskini artırmaktadır. Şeker hastalarında olan sinir yakınmalarına yardımcı olabilmektedir. Doğumsal nöral tüp defektinden korunmada da yararlı olmaktadır.

Folik asit, B6 ve B12 vitamini hücrenin yapıtaşı DNA’nın yapılmasında kilit rol oynamaktadır. B6, B12 vitamini ve folik asitin birlikte kullanılmasıyla meme kanseri ve rahim ağzı kanseri riskinin azaltıldığı, akciğer kanseri riskinin ise azaltılamadığı bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Kanser tedavisinde yeni kullanılmaya başlanan pemetrexed isimli kemoterapi ilacının yan etkilerini azaltmada B12 vitamini ve folik asit kullanılması önerilmektedir.

Erişkinler için günlük ihtiyaç dozu 3-4 mikrogram olup bazı kaynaklar 15-50 mikrogram olarak açıklamaktadır.

Uyarılar:

Özellikle 50 yaş üzerinde mide hastalıklarına bağlı B12 vitamininin emilimi azalacağı için dikkat edilmeli, beslenme programı veya besinsel desteklerle idame ettirilmelidir.

C vitamini ve Kanser

Faydalı olduğu kanser: Akciğer kanseri.

C vitaminiSuda eriyen bir vitamin olup meyve ve sebzelerde bol miktarda bulunmaktadır. Vücutta yapılamaması nedeni ile besinlerle alınması zorunludur. C vitamini eksikliğinde iskorbüt hastalığı olarak isimlendirilen genel zayıflık, kansızlık, kanamalı ve şiş dişetleri ile karakterize bir hastalık gelişmektedir. Bu hastalık günümüzde nadir olup eskiden uzun süre taze meyve ve sebze yiyemeyen gemicilerde görülürdü. Şimdi ise daha çok yaşlılarda görülmektedir.

C vitamini vücutta birçok maddenin yapılması için gereklidir. Antioksidan, bağışıklık uyarıcı, kansere karşı koruyucu, yara iyileşmesini hızlandırıcı ve kalp-damar sistemine yararları nedeni ile kullanılmaktadır. Solunum sistemi enfeksiyonlarında yararlı olabilmekte, fakat bunun bilimsel kanıtı bulunmamaktadır. Alzheimer hastalığına karşı yararlı olabileceği düşünülmektedir. Yararlarının yanında bazı zararlarının da olduğu unutulmamalıdır. Kalp damar hastalığı olanlarda yüksek dozlarda C vitamini ve E vitamini verilmesinin ölüm ve kalp krizi geçirme riskini artırdığı gösterilmiştir. Bu nedenle gelişigüzel kullanılmamalıdır.

Kanserden korunmada yararlı olmadığına dair çalışmalar çoğunluktadır. Bu gözlemler besinlerle yeterli miktarda C vitamini almanın sağlık idamesini sağladığını, ek takviyenin yararı olmadığı, hatta zararı olabileceğini düşündürmektedir. Ağızdan ve toplardamar içine yapılan uygulamalarda, kandaki C vitamini düzeyleri farklılık göstermektedir. Damar içine uygulamaların daha yüksek kan düzeyleri sağladığı ve daha iyi anti-kanser aktivite gösterebileceği ileri sürülmektedir. Bununla birlikte küçük çalışmalarda toplardamar içine yapılan yüksek doz C vitamini uygulamalarının beklenen yararı göstermediği saptanmıştır.

Yapılan küçük bir çalışmada kemoterapi ve radyoterapi alan küçük hücreli akciğer kanserli hastalardan bir kısmına C vitamini dâhil, antioksidan ve mineral desteği yapılmıştır. Sonuçta destek tedavisi alan hastaların tedaviyi daha iyi tolere ettiği gösterilmiştir. Bu çalışma en azından tedavi alan hastalarda vitamin, mineral desteğinin zararı olmadığını düşündürmektedir.

Uyarılar:

Yan etki olarak en sık bulantı, karın ağrısı ve ishal görülmektedir.
Günde 1 gramdan fazla alındığında tansiyon düşüklüğü gelişebilmektedir.
Böbrek taşı oluşumuna neden olabilmektedir. Bu nedenle böbrek taşı veya böbrek yetmezliği olanlarda kullanılmaması önerilmektedir.
G6PDH enzim eksikliği olanlarda hemolitik anemiyi artırabilir.
Günde 4800 mg C vitamini ile birlikte 3 gram amigdalin alanlarda şiddetli siyanid zehirlenmesi bildirilmiştir.
C vitamini demir emilimini artırdığı için vücutta aşırı demir depolanması olduğu durumlarda kullanılmamalıdır.

D vitamini ve Kanser

Faydalı olduğu kanserler: Kalınbağırsak, meme ve prostat. Ayrıca kalınbağırsak kanserine karşı koruyucu.

D vitaminiYağda eriyen bir vitamin olup, günlük ihtiyacın çoğu güneş ışınlarının etkisiyle ciltte yapılmaktadır. Kalsiferol, ergokalsiferol (D2 vitamini), kalsitriol ve kolekalsiferol (D3 vitamini) gibi türevleri bulunmaktadır. Balıkyağı, yağlı balıklar, süt, yumurta ve peynirde bol miktarda bulunur. Sıcak iklimlerde yaşayan ve özellikle açık tenli olan insanların temel D vitamini ihtiyacı ultraviyole B ışınları ile sağlanmaktadır. Gıdalarla alınan kalsiyumun emilimini, kalsiyum ve fosfor arasındaki dengenin sağlanmasını ve kemiklerde kalsiyum ve magnezyum gibi minerallerin tutulmasını sağlayarak kemiğin kuvvetlenmesini sağlamaktadır. Kemik erimesi, psöriyazis, skleroderma, mevsimsel moral bozukluğu ve kanserden korunma amacı ile kullanılmaktadır. Vücutta diğer önemli görevleri hücre çoğalmasının kontrolü, damarlanmanın kontrolü ve farklılaşmasının sağlanmasıdır. Bu son özellikleri nedeni ile kanserden korunmada yoğun olarak araştırılmaktadır. Diyetle yüksek miktarda alınan veya besinsel destekle alınan D vitaminin başta kalınbağırsak kanserleri olmak üzere diğer sindirim sistemi kanserlerinden korunmada yararlı olabileceği düşünülmektedir. D vitaminin ciltte daha fazla yapıldığı yaz aylarında tanısı konan kalınbağırsak ve meme kanseri gibi hastalarda; diğer mevsimlerde tanısı konan hastalara göre yaşam süresi daha fazla olmaktadır. Meme kanseri hücreleri, normal meme dokusu, prostat kanseri hücreleri ve normal prostat dokusu üzerine de etkili olduğuna dair çalışmalar artmaktadır. Güneş ışınına maruz kalmanın cilt kanseri haricindeki kanserlerden (meme, prostat, rektum, yumurtalık kanseri gibi) koruma sağladığı birçok çalışmada gösterilmiştir. Ayrıca D vitamininden zengin beslenmenin veya kan D vitamini düzeylerinin yüksek olmasının kalınbağırsak ve prostat kanseri riskini azalttığı gösterilmiştir. Kanser tedavisinde etkinliği ile ilişkili olarak yapılan faz I ve faz II çalışmalarda; prostat kanserinde yan etkilerinin az olup, kanser hücrelerini öldürücü etkisinin de beklenenden az olduğu saptanmıştır.

Kullanım şekli: Günlük alınması gereken miktar 400 IU veya 10 mikrogramdır. 65 yaş üzerindeki insanların güneşe maruziyeti azaldığı için destek olarak kullanmaları önerilmektedir.

Uyarılar:

Uzun süreli ve yüksek dozlarda kullanım ile zehirlenme olabilmektedir.
Bulantı, karın ağrısı, baş ağrısı, güçsüzlük, böbrek taşı oluşması, kabızlık ve ishal gibi yan etkiler görülebilmektedir.

E vitamini ve Kanser

Doktor kontrolünde seçilmiş özel durumu olan hastalar kullanabilir, bunun dışında kullanılması önerilmiyor!

E vitaminiYağda eriyen bir vitamin olup, başlıca yeşil yapraklı sebzelerde, bitkisel yağlarda, buğday tohumu, yumurta ve tam tahıl ürünlerinde bulunmaktadır. E vitamininin en önemli özelliği kuvvetli antioksidan olmasıdır. Çeşitli formları bulunmakla birlikte aktif formu d-izomeridir. Kalp-damar hastalığı, kanserden korunmada, katarakt, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, şeker hastalığı, eklem şişliği, menopoz yakınmalarında, yara yeri iyileşmesi ile bağışıklık sisteminin uyarılması için kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalarda, yaşlılarda E vitamini desteği verilmesinin bağışıklık sistemi ve Alzheimer hastalığı üzerine yararı olduğu saptanmıştır. Fakat kalp-damar hastalığına bağlı ölüm, beyin damar hastalığına bağlı inme, solunum yolu enfeksiyonu ve genel ölüm oranları üzerine herhangi bir yararı görülememiştir. Tam tersine kalp damarlarında tıkanıklık olan hastalarda E vitamini desteği verilmesinin ölüm riskini artırdığı gösterilmiştir.

E vitamini ve kanser riski arasında çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Literatürde antioksidan kullanımı ve mide-bağırsak sistemi kanserlerinin görülme riski arasındaki çalışmaların değerlendirildiği meta analizde; beta karoten, A vitamini, E vitamini, C vitamini ve selenyum gibi antioksidan alınmasının mide-bağırsak kanseri riski üzerine hiçbir etkisi olmadığı, ölüm riskini azaltmadığı, tam tersine ölüm riskini artırdığı saptanmıştır. Antioksidanlar içinde en masumunun selenyum olduğu, kanser riskini artıranın ise beta karoten olduğu görülmüştür. Bu nedenle gıdalarla yeterli miktarda alımın haricinde ek bir destek alınmaması önerilmektedir.

İtalya’da yapılan bir çalışmada ‘E vitamini’, ‘alfa karoten’ ve ‘beta karoten’in mide kanseri gelişme riskini azalttığı, diyetle alınan tuzun ise mide kanseri gelişiminde en önemli faktör olduğu saptanmıştır. Başka çalışmalarda ise E vitamininin prostat kanseri riskini belirgin azaltmadığı, akciğer kanseri riskini ise artırdığı gösterilmiştir.

Literatürde kemoterapi ile birlikte E vitamini desteği yapılan çalışmaların değerlendirilmesinde E vitamini verilmesi ile kemoterapinin sinirler üzerine yaptığı harabiyet (nöropati) ve ağızda yara açılması (mukozit) riskinin belirgin olarak azaltıldığı gösterilmiştir. Diğer yan etkiler üzerinde ise E vitamini verilmesinin ek bir yararı görülmemiştir.

Literatürde hastalıklı veya sağlıklı insanlarda antioksidan kullanılmasının ölüm riski üzerine olan etkileri ile ilişkili yapılan çalışmaların meta analizi yapılmıştır. Bu çalışmada A vitamini, beta karoten ve E vitamininin ölüm riskini azaltmayıp tam tersine artırdığı gösterilmiştir. Selenyumun ise ölüm riskini hafif azalttığı, C vitamininin ise ölüm riski üzerine belirgin bir etkisi bulunmadığı gösterilmiştir. Sonuç olarak da sadece selenyum ve C vitamininin antioksidan olarak kullanılması ile ilişkili çalışmaların devam etmesi önerilmiştir.

Uyarılar:

Bütün çalışmalar değerlendirildiğinde yeterli miktarda besinlerle E vitamini alanlar kanserden ve hastalıklardan korunma amacıyla destek olarak E vitamini preparatı kullanmamalıdır. Çünkü ciddi riskleri bulunmaktadır. Sinir harabiyeti veya ağız yaraları açılmasına neden olabilecek kemoterapi alan bazı seçilmiş hastalara uygulanabilir.
Günde 800 IU’den daha fazla miktarda uzun süreli kullanılması yan etkilere neden olur.
Günde 400 IU’den daha fazla alınması ise herhangi bir nedene bağlı ölüm riskini belirgin artırmaktadır.
Yan etki olarak damar iltihabı (tromboflebit), yorgunluk, güçsüzlük, baş ağrısı, görme bulanıklığı ve cilt döküntüsüne neden olabilmektedir.
Ayrıca pıhtılaşmayı engelleyen bir ilaç olan ‘warfarin’in etkisini artırabilir.

Folat ve Kanser

Doğal bitkisel ve hayvansal gıdalarla alınan vitamin

Kalınbağırsak, meme ve pankreas kanserlerine karşı koruyucu.

Folat ve folik asit, B vitamini olup suda erimektedir. Folat, vücuttaki tüm hücrelerde değişik biçimlerde görevi olan bir vitamindir. Folik asit ise folatın sentetik formu olup, kimyasal olarak sentezlenmektedir.

Folat, yeşil yapraklı sebzelerde, kahvaltılık tahıl ve ekmekte, karaciğer, nohut ve patateste bol olarak bulunmaktadır. Folik asit, sentetik olup ağızdan alındığı zaman folat’tan daha fazla emilmektedir.

Folat, hücrenin ana yapısı olan DNA’nın yapılması için gerekli olup, eksikliğinde hücre bölünmesi azalır ve özellikle hızlı çoğalan hücrelerde (kemik iliği, ağız-mide-bağırsak sisteminin içini döşeyen mukoza, kanser hücreleri gibi) bu etki daha fazla olur. Hamilelik süresince desteği verilmekte olup nöral tüp defekti olarak isimlendirilen kalıtsal hastalığın gelişmesini engeller. Ayrıca çocuklarda medulloblastom gelişme riskini de azaltmaktadır. Folik asit, erkeklerde spermlerin genetik bozukluk riskini azaltmakta, kalp-damar hastalığı riskini artıran homosistein düzeylerinin azaltılmasında, sigara içenlerde tansiyonun düşürülmesinde yararlı olmaktadır. Süreğen yorgunluk sendromunda folik asit verilmesinin ek bir yararı yoktur.

Yapılan klinik çalışmalarda, diyetle bol miktarda folat alan insanlarda kalınbağırsak, meme ve pankreas kanseri riskinin azaltıldığı gösterilmiştir. Kalınbağırsak kanseri riskinin azaltılması uzun sürede oluşmakta ve folik asit alan kadınlarda 15 yıl sonra belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Prostat kanseri ile ilişkili yapılan araştırmalarda farklı sonuçlar elde edilmiştir. Düşük folat düzeyine sahip insanlarda kalınbağırsak kanseri riskinin arttığı gösterilmiştir.

Folat kanser tedavisinde de kullanılmaktadır. Metotreksat isimli ilacın yan etkilerinin azaltılmasında, 5-fluorourasil isimli ilacın kanser hücrelerini öldürücü etkisini artırmada kullanılmaktadır.

Uyarılar:

Destek olarak günde 1 mg’dan daha az kullanılması gereklidir. Daha yüksek dozlarda megaloblastik anemi denen kansızlık hastalığına neden olabilir.
Yorgunluk sendromunda folik asit verilmesinin ek bir yararı yoktur.
Yan etki olarak mide rahatsızlığı ve uyku bozuklukları gelişebilmektedir.
Nöbet için kullanılan antikonvülsanların etkisini azaltabilir.
Kolestiramin ve sülfosalazin gibi ilaçlar folat’ın emilimini bozabilir.
Metotreksat, primetamin ve trimetoprim gibi ilaçlar kullanılırken folat alınırsa ilaçların etkisi azalabilir.

Folat

 

Kalsiyum ve Kanser

Faydalı olduğu kanserler: Kalınbağırsak ve prostat.

Vücudumuzda en çok bulunan mineral olup süt, yoğurt, peynir, yumurta, ekmek, büyük balıklar, brokoli, ıspanak, fasulye, tofu, portakal, badem, susam, soya, fındık ve ceviz gibi gıdalarda bol miktarda bulunur. Kemik erimesi, tansiyon yüksekliği, adet yakınmaları, kolesterol yüksekliği, kurşun zehirlenmesi, kalınbağırsak ve prostat kanserinde kullanılmaktadır. Klinik çalışmalarda, adı geçen bu hastalıklarda yararlı olduğu gösterilmiştir. Kalsiyum alınması erkeklerde kalınbağırsak kanseri gelişme riskini azaltmaktadır. Bir çalışmada ise kadınlarda böyle bir yararının olmadığı saptanmıştır. Fakat çalışma sonuçları farklılık göstermektedir.

Başka bir araştırmaya göre menopoz sonrasında D vitamini ve kalsiyum alan kadınlarda kanser riskinin azaldığı gösterilmiştir.

kalsiyum

Uyarılar:

Tiroit bezi az çalışanlar, kalsiyum düzeyi yüksek olanlar veya fosfor düzeyi düşük olanlar kalsiyum desteği almadan önce hekimleri ile görüşmelidirler.
Kabızlık, gaz, ağız kuruluğu ve bulantıya neden olabilmektedir.
Hayvansal bir ürün olduğu ve kalsiyum dışında (hormonlar, yağlar vb) farklı maddeleri de içerdiği için, yüksek miktarda süt tüketen erkeklerde prostat kanseri riskinin arttığı gösterilmiştir.

Kalsiyum Glukarat ve Kanser

Kalınbağırsak, meme ve prostat kanserlerine karşı koruyucu.

D glukarik asidin kalsiyum tuzu olup, insanlarda az miktarda bulunur. Patates, brokoli, turpgiller, elma ve portakal gibi besinlerde bol bulunmaktadır.

Zehirli maddelerin etkisizleştirilmesi, kanser tedavisi ve kanserden korunma için kullanılmaktadır.

Karaciğerde beta glukuronidaz isimli enzimin etkisini engellemektedir. Beta glukuronidaz enzimi, dişilik hormonu olan östrojen hormonu ile kanser gelişimine neden olan karsinojen denen kimyasal maddelerin vücuttan atılmasını azaltır. Beta glukuronidaz enziminin etkinliğinin yüksek olması; hormon bağımlı kanserler olan meme, prostat ve kalınbağırsak kanseri gibi kanserlerin görülme riskini artırmaktadır.

Kalsiyum glukarat, beta glukuronidaz enzimini engelleyerek karsinojenlerin ve östrojenin atılımını artırarak yararlı olmaktadır. Kanser hastalarında kullanılması ile ilişkili çalışma bulunmamaktadır. Akciğer kanseri riskini azaltmak için yapılan pilot çalışmada 1,5-9 gram/gün dozlarının iyi tolere edildiği gösterilmiştir. Sigara içenlerde D-glukarat düzeyinin düşük olması nedeni ile kalsiyum glukarat’ın akciğer kanseri riskini azaltmada yararlı olabileceği düşünülmekte ve araştırılmaktadır.

Özellikle meme, prostat ve kalınbağırsak kanserinden korunmada yararlı olacağına inanılmaktadır. Meme kanseri olan bazı hastalar kendi kendilerine cerrahiyi takiben veya tıbbi tedaviye ek olarak kullanmaktadır. Kan lipid düzeyini de azaltmaktadır.

Yan etkisi azdır.

Koenzim Q10 Kansere Karşı ve Diğer Faydaları

Koenzim Q10 (KoQ10), aerobik metabolizmaya sahip insan ve diğer canlılarda bulunan, hücresel solunumda elektron taşınmasında görevli bir moleküldür. Hücrenin enerjisi için gerekli ATP üretiminde rol oynar. Ayrıca E vitamininin etkisini de uzatmaktadır. Kalp hastalığına bağlı göğüs ağrısı, tansiyon yüksekliği, kalp yetmezliği, kemoterapiye bağlı yan etkilerin azaltılması, kanserden korunma, AIDS, migrenin önlenmesi, Parkinson hastalığı ve vücudun zindeliği için yaygın olarak kullanılmaktadır.

koenzim q10

Vücutta enerjinin kaynağı olan ATP’nin üretiminde temel rol oynar. Antioksidan özelliktedir. Başlıca kırmızı et ve kümes hayvanlarının etlerinde bulunmaktadır. Ticari olarak preparatları üretilmiş olup Japonya başta olmak üzere birçok ülkede kullanılmaktadır. Yaşlanma, kanser, kolesterol düşürücü ilaçlardan olan statin grubu kullanımı ve başka hastalıklarda serum düzeyleri düşmektedir. Bu nedenle dışarıdan alınmasının yararlı olacağı ileri sürülmektedir.

Yapılan küçük çalışmalarda KoQ10 desteğinin bağışıklık sistemi üzerine yararlı etkileri olduğu ve tümör büyümesini durduğu saptanmıştır. İleri evre meme kanserinde yapılan bir çalışmada 360 mg/gün dozlarının daha etkili olduğu gösterilmiştir. Fakat maliyetin yüksek olması nedeni ile pratikte uygulanması zordur. Bununla birlikte çalışmaların bilimsel değeri sınırlı ve tartışmalıdır. Büyük çalışmaların olmaması nedeni ile bu konuda yorum yapılamamaktadır. Özellikle antrasiklin isimli ilaçlara bağlı kalbin zarar görme riskinin azaltılmasında yararlı olduğuna dair veriler bulunmaktadır. Fakat çalışmaların kaliteleri düşük olup, bu tür destek kullanılmasının antrasiklin tedavisinin etkinliğini düşürüp düşürmeyeceği bilinmemektedir.

Journal of the American Academy of Dermatology dergisinde şubat 2006 tarihinde yayınlanan bir çalışmada malign melanom tanısı konan hastalarda kanda KoQ10 düzeylerinin belirgin şekilde düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca kan KoQ10 düzeyleri düşük olan hastaların, normal olanlara göre başka organa sıçrama olasılığının yaklaşık 8 kat daha fazla olduğu gösterilmiştir. Küçük bir çalışmada evre 1 ve 2 malign melanom tanısıyla ameliyat olmuş hastalara düşük doz interferon yanında 400 mg/gün KoQ10 3 yıl devamlı kullanılmış ve sonuçta hastalık tekrarlama riskinin ve interferonun yan etkilerinin azaltıldığı gösterilmiştir. Bu hastalarda KoQ10 kullanılmasının yararı araştırılmaktadır.

Bütün kanserlerde KoQ10 düzeyleri azalmamaktadır. Örneğin akut lenfositer lösemili çocuklarda yapılan bir çalışmada tanı anında KoQ10 düzeylerinin normal olduğu ve kemoterapi esnasında da arttığı gösterilmiştir. Bir laboratuvar çalışmasında da kemoterapinin kanser hücrelerinde KoQ10 düzeylerini artırdığı saptanmış, bunun da hücrelerin bir savunma mekanizması olabileceği ileri sürülmüştür. Çalışmalarda orta-yüksek düzeyde dozlarda KoQ10 desteği ile ileri evre meme kanserli hastalarda yanıtlar alındığı bildirilmiştir. Fakat meme kanserinin tıbbi tedavisinin etkinliği bu tür yaklaşımların tek başına kullanılmalarına göre çok daha fazla yanıt sağlamaktadır. Bu nedenle günümüzde bu tür ürünlerin tek başına değil de tıbbi tedavinin yanında eğer uygun ise kullanılması gündemdedir. Yeni yapılan bir klinik çalışmada tamoksifen ile tedavi edilen meme kanserli hastalara koenzim Q10’a ek olarak riboflavin ve niacin vitaminlerinin verilmesinin yanıtları olumlu etkilediği gösterilmiştir ve çalışmalar devam etmektedir.

Uyarılar:

Hormonal tedavi almayan prostat kanserli hastalarda koenzim Q10, E vitamini, C vitamini ve selenyum kullanılmasının ek yararı olmadığı gösterilmiştir.
Yan etkileri bulantı, ishal ve iştah azalmasıdır.
K vitaminine benzemesi nedeni ile pıhtılaşmayı azaltan warfarin isimli ilacın etkisini azaltır.
Antioksidan olması nedeni ile radyoterapi ve bazı kemoterapi ilaçlarının etkisini azaltabilir.

Melatonin ve Kanser

Vücutta triptofan isimli amino asitten sentezlenen bir üründür. Beyinde pineal bezden salınmaktadır. Salınımı ritmik olup uyumayı kolaylaştırmaktadır. Tıbbi olarak kabul gören kullanım sahası jet lag olarak isimlendirilen uzun mesafe uçuşlarından sonra ortaya çıkan uyku bozukluğunun tedavisidir. Yaşlanmayı geciktirme, depresyon, AIDS, uykusuzluk, migren atağının engellenmesi, kanser tedavisi, kemoterapinin yan etkilerinin azaltılması ve Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılmaktadır. Melatonin hormonunun vücuttaki salınımı ritmik olup gece karanlığında artış göstermektedir. Özellikle gece vardiyasında çalışanlarda yapımı azalmaktadır (hemşireler, uzun uçuşlarda görevli uçak personelleri). Ayrıca gece uyuma esnasında elektromanyetik dalga yayımına neden olan cihazlardan da etkilenmektedir. Bu nedenle özellikle uyku esnasında cihazların kapatılması önerilmektedir. Yüksek dozlarda dışarıdan takviye edildiği çalışmalarda ciddi bir yan etki gözlenmemiştir. Melatoninin bağışıklık sistemini uyardığı, normal hücrelere zarar veren serbest radikalleri engelleyerek antioksidan etki gösterdiği, uykuya dalmayı kolaylaştırdığı, sakinleştirdiği, zararlı olan ultraviyole ışınlara ve iyonize edici radyasyona karşı hücreleri koruduğu, çeşitli kanser hücrelerinin (meme, prostat) ölmesini sağladığı gösterilmiştir. Fakat özellikle malign melanom ve bazı lösemi tiplerinde kanser hücrelerinin çoğalmasını sağladığı ile ilişkili tam ters çalışmalar da bulunmaktadır. Bu nedenle gelişigüzel kullanılmamalıdır.

Yeni yapılan bir çalışmada gece 20 mg melatonin verilen kanserli hastalarda şiddetli kilo kaybı, yorgunluk, trombosit ve lökosit düşüklüğünün daha az görüldüğü saptanmıştır. Ayrıca kemoterapi ile verildiğinde 1 yıllık sonuçların ve kemoterapi yan etkilerinin daha iyi olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde en popüler tamamlayıcı tedavi yaklaşımlarından birisi haline gelmiştir.

Kullanım şekli: Ağız yolu ile gece yatmadan birkaç saat önce 0,3-5 miligram dozlarında melatonin alınmasının uyumayı kolaylaştırdığı ve uyku kalitesini artırdığı klinik çalışmalarda gösterilmiştir. Kanser tedavisinde genellikle gece yatmadan önce 20 mg dozda alınarak kullanılmaktadır.

Uyarılar:

Melatonin uyanıklığı azalttığı için, melatonin alanlar yan etkilere alışana kadar özellikle makine ve araç kullanmamalıdır.
Melatonin kullananlarda çarpıntı, kızarma, kaşıntı, baş ağrısı, vücut ısısında azalma, karın ağrısı, uyku hali, zihinsel durumda değişiklikler, uyuma biçiminde değişiklikler gibi yan etkiler görülmektedir.
Hekim kontrolü olmadan sakinleştirici ilaçlarla birlikte kullanılmamalıdır.

Omega-3 ve Kanser

Faydalı olduğu kanserler: Akciğer, kalınbağırsak, meme, pankreas ve prostat. Ayrıca kalınbağırsak, meme, pankreas, prostat kanserlerine karşı koruyucu.

omega3Bu grupta yer alan yağ asitleri ALA, EPA ve DHA’dır. Genel olarak balık yağında ve keten tohumu yağında bulunmaktadır. Kalp hastalığı, artrit ve böbrek yetmezliği üzerine koruyucu etkisi vardır. Eksikliğinde depresyon gelişme riski artmaktadır. Meme, kalınbağırsak, pankreas ve prostat kanserinin gelişme riskini azalttığı, kanser hücrelerini öldürdüğü birçok çalışmada saptanmıştır. Ayrıca kanser hastalarında en önemli sorun olan aşırı kilo kaybı ve kas kitlesinin yıkımı ile seyreden kaşeksiyi azalttığı gösterilmiştir. Kalınbağırsak kanserinin nüks riskini azalttığı, zayıf hastaların sağkalımını uzattığı yönünde ciddi çalışmalar bulunmaktadır. Omega-3, akciğer kanseri, prostat kanseri, meme kanseri ve pankreas kanseri tedavisinde kullanılan ilaçların etkisini artırmaktadır. Klinik çalışmalarda omega-3 içeren bir diyetin kemoterapiye bağlı bağırsak yan etkilerini ve özefagus kanseri nedeni ile radyoterapi alan hastalarda yan etkileri azalttığı gösterilmiştir. Balık tüketiminin fazla olduğu toplumlarda meme kanserinin ve kalp hastalığının görülme riskinin düşük olduğu saptanmıştır.

Sardalya, somon, uskumru, kalkan, ringa ve tuna gibi balıklarda bol miktarda bulunur. Keten tohumu yağı da en iyi bitkisel omega-3 kaynağıdır. Ayrıca baklagillerde de bulunmaktadır. Bazıları omega-3’ten zengin diyet veya günde 1-2 çay kaşığı keten tohumu yağı veya günde 1-2 gram omega-3 içeren preparat kullanılmasını tavsiye etmektedir. FDA, kanama riskinin artmaması için günde 3 gram veya daha az omega-3 alınmasını önermektedir.

Uyarılar:

Omega-3 total LDL kolesterolü artırabilir, pıhtılaşmayı önleyebilir.
Kan sulandırıcı veya aspirin tedavisi alanların omega-3 desteği kullanmamaları önerilmektedir. Çünkü kanama riski artar.
Ayrıca omega-3’ü bol miktarda içeren balıklarda cıva birikimi olması nedeni ile bu tür balıkların bol tüketilmemesi önerilmektedir.
Destek ürünlerinin kullanılması nefes kokusu ve bulantıya neden olabilir.

Selenyum ve Kanser

Kansere karşı koruyucu.

Vücut için gerekli temel elementlerden birisidir. Fındık, ceviz, deniz ürünleri, et ürünleri ile tahıl ürünlerinde bol olarak bulunmaktadır. Bağışıklık sisteminin uyarılması, romatoid artrit, kalp-damar hastalığı, kanserden korunma ve kanser tedavisi için kullanılmaktadır.

Selenyum, antioksidan savunma sisteminin en önemli bir parçası olup, bağışıklık sisteminin uyarılması ve anormal hücre çoğalmasının baskılanması aracılığı ile kanser gelişme riskini azaltmaktadır. Selenyum alımı yetersiz olan insanlarda kanser gelişme riskinin yüksek olduğu gösterilmiştir.

Baş-boyun kanserli hastalar başta olmak üzere, birçok kanserli hastada selenyum düzeyleri çoğunlukla düşük bulunmaktadır. Selenyum ile ilgili yapılan çalışmalarda selenyumun, ilaç direnci ile ilişkili faktörleri baskılayarak çeşitli kanser ilaçlarının etkisini artırdığı gözlenmiştir. Günümüzde kemoterapiden önce yüksek dozlarda selenyum verilmesinin etkinliği ile ilgili olarak kanserli hastalarda klinik çalışmalara başlanmıştır. Ayrıca selenyumun, bağışıklık sistemi hücrelerinin sayısını ve fonksiyonunu artırdığı gösterilmiştir.

Selenyum, E vitaminin antioksidan etkisini artırmaktadır. E vitamini özellikle hücre zarı ve hücre içindeki zar yapıların oksidasyonunu engellemektedir. E, C ve A vitamini ile birlikte selenyum bağışıklık sisteminin sağlıklı işlemesini, normal çoğalmayı ve hücre zarının hasarına karşı korunmayı sağlar ve idame ettirir. Vitaminlerin düzeylerinin azalması, selenyum düzeylerinde de azalmaya neden olmaktadır.

selenyum

Yeni yapılan bir metaanalizde de selenyum dâhil çeşitli antioksidanların radyoterapi ve kemoterapi ile birlikte kullanıldığı çalışmalarda, antioksidanların tedavinin etkisini azaltmadığı, tam aksine yan etki ve sonuçları iyileştirdiği ileri sürülmüştür. Günümüzde radyoterapi ile çeşitli kanser ilaçlarının serbest oksijen radikalleri oluşumuna yol açarak etkilerinin bir bölümünü bu yoldan gösterdikleri bilinmektedir. Antioksidanların bu tedavilerin etkilerini azaltacağı yönünde endişe bulunmaktadır. Fakat mesna, amifostin gibi ilaçlar antioksidan özellikte olup bazı kanser ilaçlarının yan etkilerinin engellenmesinde, ilacın etkinliğini bozmadan başarılı bir şekilde kullanılmaktadır. Bir çalışmada E vitamini desteğinin, doksorubisin metabolizmasını değiştirdiği gösterilmiştir. Bu nedenle antioksidanlar gelişigüzel kullanılmamalıdır! Kemoterapi alan hastalarda antioksidan düzeylerinin düştüğü gözlenmiştir.

Bu veriler, kemoterapi veya radyoterapi alan hastalarda antioksidan kullanımının gerekli ve güvenli olduğunu düşündürecek kadar yeterli değildir. Bununla birlikte çalışmalarda antioksidan kullanılmasının tedavi etkinliğinde bozulmaya neden olmadığı gözlenmektedir. Bu durumda hastanın durumuna ve kullanılan kanser tedavisine göre karar verilmesi gereklidir.

Selenyum için genellikle günlük kullanım dozu 100-400 mikrogram arasında değişmektedir. Daha yüksek dozların kontrolsüz ve uzun süreli kullanılması önerilmemektedir.

Uyarılar:

1000 mikrogram/gün dozlarından yüksek ve uzun süreli selenyum alınması ile cilt ve tırnak değişiklikleri, vücutta sarımsak benzeri koku değişikliği, sinirlilik, sinir hasarı, büyüme geriliği ve ciddi karaciğer hasarı gelişebilmektedir.
Yüksek dozlarda selenyum alınması, bağırsaklardan C vitamininin emilimini azaltabilir.
Çok yüksek dozlarda ölüm bildirilmiştir.

Aloe Vera Jel ve Krem

Aloe Vera’nın en güvenli kullanımı jel ve krem şeklindeki kullanımıdır. Kas içine enjekte yönteminde ölümler bildirilmiştir. Aloe Vera ile ilgili merak ettikleriniz Beybut’ta.

Aloe Vera’nın Faydaları, Kullanımı, Klinik Sonuçları

Aloe Vera, ‘Aloe africana’, ‘aloe barbadensis’, ‘aloe capensis’, ‘aloe ferox’, ‘aloe vulgari’, ‘mediterranean aloe’ ve ‘mucize bitki’ gibi isimlerle de anılmaktadır. Geleneksel tıpta, yara, cilt enfeksiyonları, yanık ve çeşitli cilt hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Ayrıca yapraklarının çizilmesi ile elde edilen özütü de (dışkı yumuşatıcı / laksatif olarak etkilidir) ağız yolu ile kullanılmaktadır.

Genital uçuk (herpes), psöriyazis vulgaris, seboraik dermatit tedavisinde de etkili olduğu bilimsel olarak ortaya çıkarılmıştır. Akciğer kanserinden korunma, aftöz stomatit tedavisi, tip 2 şeker hastalığı, HIV enfeksiyonu, cilt yanıkları, ülseratif kolit ve cilt yaralarının iyileşmesinde yararlı olduğuna dair (bilimsel olarak tartışmalı) küçük çalışmalar bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda da ülserlerin tedavisinde ve radyasyona bağlı dermatit tedavisinde yararı olmadığının gösterilmesi nedeni ile kullanılmaması önerilmektedir. Bu nedenlerle insanlar üzerinde daha kaliteli ve fazla sayıda çalışma yapılması gereklidir.

Aloe vera, yapraklarında bulunan aloe emodin isimli maddenin, hücre ve hayvan çalışmalarında yumuşak doku kanserlerinde oldukça etkili olduğu saptanmıştır. Lösemi ve fibroblast gibi hücrelerden gelişmiş kanserlerde ise etkisiz bulunmuştur. Hayvan çalışmalarında yan etkisinin az olduğu, kemik iliği üzerine olumsuz yan etkisi olmadığı gözlenmiştir.

Ayrıca ‘aloe emodin’in bazı meme kanseri hücrelerinde trastuzumab isimli ilaca benzer şekilde kanser hücrelerinin çoğalmasını engellediği ve kemoterapi ilaçlarına duyarlılığını artırdığı gözlenmiştir. Beyin kanseri hücrelerini de öldürmektedir. Yapılan başka bir hücre çalışmasında ise aloe-emodin’in cisplatin isimli kemoterapi ilacının kanser hücrelerini öldürmesini azalttığı saptanarak bu ilacı kullanan hastalarda kullanılmaması önerilmektedir.

Bu nedenlerle insanlarda (etkili olduğu kanserlerde) diğer kemoterapi ilaçları ile birlikte kullanılmasının araştırılmasının akılcı bir yaklaşım olabileceği düşünülmektedir.

Cilt kanserlerinin gelişmesinde, güneşin ultraviyole ışınları kadar bağışıklık sistemi de önemli rol oynamaktadır. Aloe veranın hücre, hayvan ve insan çalışmalarında bağışıklık sistemini düzenleyici etkilerinin bulunması nedeni ile cilt kanserlerinden korunmada yararlı olabileceği düşünülmektedir.

Aloe Vera Kullanırken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Aloe ürünlerinin standardizasyonunun iyi olmaması en önemli sorundur.
Krem veya jel şeklinde kullanımı daha emniyetlidir (cilt hastalıkları).
Literatürde kas içine uygulama sonrası ölümlerin bildirilmesi nedeni ile kas içine uygulama kesinlikle önerilmemektedir.
Ağızdan kullanılmasının tehlikeli yan etkileri olabileceği için önerilmemektedir.

Aloe Vera Alerjisi

Sarımsak, soğan gibi bitkilere alerjisi olanlarda aloe alerjisi gelişebilir.
Ayrıca uzun süreli aloe kullananlarda da egzema benzeri cilt döküntüleri gelişebilir.

Aloe Vera’nın Yan Etkileri

Cerrahi yaralara aloe sürülmesi iyileşmeyi geciktirebilmektir.

Ağız yolu ile kabızlık tedavisinde aloe kullanılması kramp tarzında karın ağrısı ve ishale neden olabilir. Ayrıca bir haftadan uzun süreli kullanılmamalıdır.
Bir yıldan fazla ağız yolu ile aloe alınmasının kalınbağırsak kanseri gelişme riskini artırdığı bildirilmiştir.
Şiddetli karın ağrısı, apandisit, bağırsak hareketleri durmuş (ileus) olan kişilerin ağız yolu ile aloe almamaları önerilmektedir.
Özellikle şeker veya böbrek hastaları başta olmak üzere, ağız yolu ile aloe alanlarda serumda elektrolit dengesizliği olabilir. Bu da kas güçsüzlüğü veya krampa neden olabilmektedir.
Beş günden fazla ağız yolu ile aloe kullananların serum elektrolitlerinin takibi gereklidir. Kan şekerlerinde düşüklüğe neden olabileceği için hastaların bu yönden de takibi gereklidir.

Aloe Vera’nın İlaçlarla Kullanımı ve Etkileşimi

Kan şekerinde düşmeye neden olabileceği için tıbbi tedavi alan şeker hastaları dikkatle takip edilmelidir.
Aloe’ya bağlı gelişen serum potasyum düşüklüğü, digoksin ve digitoksin gibi kalp ilaçlarının etkisini bozabileceğinden dikkat edilmelidir.
İdrar söktürücüleri alan hastalarda aloe kullanılmaması gereklidir.
Diğer dışkı yumuşatıcı laksatif ilaçlarla veya bitkisel ürünlerle birlikte kullanılmamalıdır.

Milyonlarca İnsanı Öldüren İki Hastalık: Veba ve İspanyol Gribi

Avrupa, Asya, Amerika ve Ortadoğu’da görülen; on milyonlarca insanın yaşamına mal olan, tarihi, iki ölümcül hastalık: Veba ve İspanyol Gribi.

VEBA (KARA ÖLÜM)

Kara ölüm olarak bilinen akciğere (Pnömonik) ve lenf bezlerine (Bubonik) yerleşen vebanın korkunç ve ölümcül bir türü 14. yüzyılda Asya, Avrupa ve Ortadoğu’da yayılmaya başladı. Bu hastalığın Asya’da 25 milyondan fazla insanın yaşamını kaybetmesine neden olduğuna inanılmaktadır. Avrupa’da nüfusun en az üçte birini oluşturan 25 milyon insanın yanı sıra Ortadoğu’da da sayısı tam olarak bilinemeyen milyonlarca insan bu hastalıktan ölmüştür.

Vebanın kökenleri belirsizdir ancak 1330 yıllarında Çin’deki Yunnan eyaletinde başladığı tahmin edilmektedir. Farelerde yaşayan virüs taşıyan pirelerle yayıldığı sanılmaktadır. Hastalık hızla Çin’de yayılmış ve onun sınırlarını aşarak batıya yönelmiştir. Moğol ordularıyla, İpek Yolu üzerinden seyahat eden tüccarlar aracılığıyla veya gemilerle deniz yolundan taşınmıştır.

Kara Ölüm Avrupa’ya ilk olarak 1347 yılında ulaştı. Bu tarihte Moğol orduları Kırım’daki Caffa limanını kuşatmışlardır (Moğol askerlerinin Caffa duvarları üzerinden hastalıktan ölenlerin cesetlerini fırlattıkları yazılıdır). Aynı yıl hastalık İtalya’da da yayıldı (Ülkeye muhtemelen gemilerle gelmişti). Daha sonra Fransa, İspanya, Portekiz, İngiltere, Almanya, İskandinavya ve 1351 yılında Kuzeybatı Rusya’da görüldü. 1347 yılında veba Ortadoğu’nun muhtelif bölgelerini etkilemeye başlamıştı. Önce Mısır’da, ardından Lübnan, Suriye, Filistin, Irak, İran ve Türkiye’de görüldü.

Vebanın getirdiği ciddi nüfus kaybının ardından önemli sosyal ve ekonomik değişimler meydana geldi. Geniş topraklarda çalışacak yeterince insan olmaması özellikle Batı Avrupa’da köylülerin pazarlık gücünü arttırdı. 16. yüzyılda köylü isyanları yaşandı. İngiltere gibi yerlerde serfler (bir çeşit bağımlı ve miras yoluyla geçen işçi) ortadan kalkmaya başladılar. Buna karşılık Doğu Avrupa ve Rusya gibi vebadan daha az etkilenen yerlerde serfler bir şekilde varlıklarını devam ettirdiler.

İSPANYOL GRİBİ

Tarihin en kanlı savaşlarından biri sona ererken, 1918’de pandemik grip ya da ‘İspanyol Gribi’ adıyla bilinen ölümcül bir salgın başladı. Grip, savaşın 20 ila 40 milyon arasında insanın hayatına mal olarak kasıp kavurduğu dünyaya bir darbe daha vuracaktı.

Pandemiğin ilk dalgasının 1918 Mart’ında ABD’deki Kansas, Camp Funston’da ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Sonraki ay çok sayıda Amerikan askeri Avrupa’ya geldi. Yanlarında virüsü de getirmişlerdi. 1918 Ağustos’unda hastalık daha ölümcül bir tür olarak evrim geçirdi. Sonraki kış ölümcül bir hastalık dalgası ortaya çıktı. Hastalık kapanların sayısı hızla artıyordu. Virüsü kapanların yüzde yirmisi hayatlarını kaybetmekteydiler. Genellikle hastalığın belirtileri ortaya çıktıktan iki ay sonra ölüm gerçekleşiyordu. Grip için hiç de alışılmadık bir biçimde hastalık nedeniyle hayatlarını kaybedenlerin büyük bölümü 20 ile 40 yaşları arasındaki yetişkinlerdi. Güçlü bağışıklık sistemleri virüsün vücutlarını kasıp kavurmasına izin veriyordu.

Pandemik neredeyse dünya üzerinde yerleşim bulunan her bölgede görüldü. Dünya nüfusunun neredeyse yüzde üçünün ölümüne neden oldu. Hindistan’da 10-17 milyon arasında, Endonezya’da 1.5 milyon insan öldü (Toplam nüfus 30 milyondu). ABD’de 675.000 kişi virüs nedeniyle hayatını kaybetti. İngiltere’de ise bu rakamın 200.000 civarında olduğu sanılmaktadır.

1919 baharından sonra virüs doğal seyrini izlemeye devam etti. 1920’lerde başka salgınlar yaşanmakla birlikte hastalık artık daha az ölümcüldü.

Bellek (Hafıza) ve Bellek Yitimi (Hafıza Kaybı) Sözlüğü

Bellek (hafıza) ve bellek yitimi (hafıza kaybı) ile ilgili kavramların alfabetik sırayla açıklamaları. İnsan hafızasının derinliklerine doğru bilimsel bir yolculuk.

Bellek / Hafıza Nedir? Hafızanın İşlevleri Nelerdir? Bellek Türleri

Yaşantıları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü; hafıza. Anımsama, tanıma ve tasarruf, belleği ölçmek için yapılan üç tür çalışmadır. Anımsama çalışmaları ile denekten, daha önce öğrendiklerini yazarak ya da söyleyerek yinelemeleri isteniyor. Tanımada yalnızca, kendisine sunulan yanıtın, doğru-yanlış türü sınavlardaki gibi, doğru olup olmadığına karar vermesi isteniyor. Anımsamadan alınan puanlar, tanımadan alınan puanlardan düşük olsalar bile daha güvenilir görülüyor. Tasarruf çalışmalarında ise bireyin daha önce öğrenilen konunun (malzemenin) yeniden öğrenilmesindeki katkısı ölçülüyor. Bellek, doğrudan gözlemlenemeyen; ancak, öğrenilenin anımsanabilmesinin yakarıdaki biçimlerde ölçülmesiyle yordanan bir olgudur. Bu nedenle, tanımlanabilmesi için öğrenme, unutma, anımsama gibi olayları da ele almak gerekiyor. Öğrenme olmadan, bellekten söz edilemez.

Bellek, işlevsel olarak üç parametre açısından bölümlere ayrılıyor. Bunlar zaman, depolanan bilginin miktarı ve depolanan bilginin yeniden kullanılmasıdır. Bilişsel psikologlar, belleğin bu bölümlerini bilişsel süreçler olarak adlandırıyorlar. Bellek, genellikle kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek olarak ikiye ayrılıyorsa da anlık bellek, çalışma belleği ve tanıma belleği türlerinden de söz ediliyor. İşlevsel açıdan, özellikle belleği inceleme yönünden bu ayrımlar gerekli olmakla birlikte, belleğin bir bütün olarak çalıştığı ve bu bellek türlerinin birbirini etkilediği biliniyor. Morgan (1984), anımsanabilen miktarın pek çok şeye bağlı olduğunu belirtiyor; ancak, bunlardan öğrenilenin (malzemenin) anlamlılığını, başlangıçta ne kadar öğrenildiğini ve öbür öğrenmelerden gelen bozucu etkileri, özellikle önemli buluyor. Duyu organlarımıza her an binlerce uyaran ve bilgi geliyor; ancak, biz bunları seçerek algılıyoruz; gereksizleri ayıklıyoruz. Organizmaya ulaşan bilgi; bilginin önemi ve yineleme sayısı gibi nedenlerle anlık (kısa süreli) belleğe geliyor. Bu bilgi, gerekirse, uzun süreli belleğe aktarılıyor ya da eleniyor. Ancak, anlık bellekteki en küçük bir bilgi bile, işlenmesi ve gerekliliği için uzun süreli bellekteki bilgiye gereksinim duyuyor. Bu nedenle, işlevsel bir ayrım yapılıyor olsa bile bellek, bir bütün olarak çalışıyor. Başka kuram ve yaklaşımlara göre bellek, daha farklı bölümlere de ayrılıyor. Belleğin maddesel temelleri üzerinde fizyolojik psikologların ve biyopsikologların da çalışmaları sürüyor. Bu konuda önemli olan kuramlar; nöronal bağlantılarda ve sinapslarda bellek izlerinin kodlanması, DNA ve RNA’nın protein senteziyle bilgiyi kodladığına ilişkin biyokimyasal yaklaşımlar ve Glia kuramıyla öbür nöron dışı kuramlardır. Son çalışmalar, DNA’daki fosforilasyon-defosforilasyon olayının öğrenmede önemli işlevler yüklendiğini gösteriyor. Bütün bunlardan şu sonuç çıkıyor: Genetik, biyokimya gibi psikoloji dışında yapılan çalışmalar, psikolojik çalışmalarla eşgüdüm içinde ele alınarak, bellek konusuna daha sistemli açıklamalar getirilmelidir.

Açık Bellek

Sözel bileşenleri bulunan ve bilinç düzeyinde anımsanan genel bilgileri ya da geçmiş olayları, kişisel yaşantıları içeren; bilinçli, amaçlı bir çabayla anımsanabilen şeylere ilişkin bellek; öyküsel bellek, bildirimsel bellek. Kişi, anımsanan şeyin olduğu kadar anımsama çabasının ve eyleminin de bilincindedir. Örneğin, bir insan gün içinde yaşadıklarını aktardığında kullandığı bellek, bu türdendir.

Anlamsal Bellek

Ne zaman, nerede, nasıl kazanıldığından (bağlamdan) bağımsız olan genel, tanımsal bilgileri içeren bellek ya da bu biçimde edinilen bilgi. Sözcükler, anlamlar, kavramlar, ilişkiler, kurallar, stratejiler ve benzerleri bu bellekte saklanıyor. Örneğin “Denizler mavidir.” anlatımı böyledir. Denizlerin mavi olduğunu biliyoruz; ama bu bilgiyi ne zaman, nerede ve nasıl edindiğimizi anımsamıyoruz. Bir de belli olaylara dayalı olarak kazandığımız bilgiler var. Onların saklandığı belleğe de olaysal bellek deniyor.

Ardışık Bellek

Telefon numaraları gibi bilgileri, belli bir sıraya göre anımsamayı sağlayan bellek.

Bebeklik, Çocukluk Bellek Yitimi / Hafıza Kaybı

Çocukluk dönemindeki; özellikle üç yaşına dek yaşanan olayların ve yaşantıların unutulması; bebeklik amnezisi. Bu unutkanlığın nedenlerine ilişkin başlıca üç kuram ortaya atılmıştır. Psikanalistler, bunun bastırmadan kaynaklandığını ileri sürüyorlar. Bilişçiler, dilin gelişimiyle birlikte bellek kodlamada ortaya çıkan değişikliklerin, bu ilk anıların bellek izlerini canlandırmayı olanaksız kıldığını savunuyorlar. Nöro-psikologlar ise bu unutmayı uzun süreli bellek için gerekli sinir mekanizmalarının bu ilk yıllarda işlevsel anlamda yeterince olgunlaşmamış olmasına bağlıyorlar.

Bellek Yitimi / Hafıza Kaybı

Beyin zedelenmesi, sarsıntı, yüksek ateş, baskı gibi nedenlerle anımsama gücünün bir bölümünün ya da tümünün yitirilmesi; amnezi, hafıza kaybı. Bellek yitimi, sürekli ya da belli zamanla sınırlı olabiliyor. Nedene bağlı olarak organsal bellek yitimi (fizyolojik kökenli), bebeklik bellek yitimi (fizyolojik kökenli), histerik bellek yitimi (nevrotik), bastırmalı bellek yitimi (nevrotik), geriye dönük bellek yitimi, ileriye dönük bellek yitimi, çözülmeli bellek yitimi ortaya çıkabiliyor.

Bellek Yitimine Bağlı İşlev Bozuklukları

İstemli kasları denetleme yetisini tümüyle ya da belli bir oranda yitirme; akinezi. Bu terim, birçok istemli kas denetim kusurları için kullanılıyor. İstemli kas denetim kusurlarının başlıcaları şunlardır: (1) Donuk durumlar (şizofreni, mizaç bozukluğu, orta beyin sendromları). (2) Kas hareketinin yoğun acı vermesiyle ortaya çıkan felçle tanımlanan algera. (3) Kurşun zehirlenmesi gibi ağır metal zehirlenmesinin açtığı ağır kas zayıflaması. (4) Paretik belirtiler gösteren nevrozlar. (5) Parkinsonizmde görülen titremeler. (6) Kasların kullanılmamasından doğan kas gücü yitimiyle tanımlanan amnestik işlev bozukluğu (7) Hastanın birden çökmesiyle tanımlanan akinetik sara ve sinir sistemini etkileyen fenotiyazin gibi ilaçların yol açtığı olaylar.

Bellek Yitimi Sendromu

Hem kısa süreli belleği hem de uzun süreli belleği etkileyen ağır bir bellek bozukluğu; amnestik sendrom. Bu terim, organsal işlev bozukluklarından kaynaklanan olaylar için kullanılan psikiyatrik-sinirbilimsel bir tanı sınıflardırması için kullanılıyor. Bozukluğun en yaygın nedeni, süreğen alkol akışkanlığına bağlı B1 vitamini (tiyamin) eksikliğidir.

Bilinçdışı Bellek

1. Örtülü bellek. 2. Psikanalizde, bilinçten uzaklaştırılarak bilinçdışına itilen yaşantılar.

Bilinçsiz Bellek

Freud’da göre, bastırılarak bilinçdışına itildiği için doğrudan anımsanmamakla birlikte, gizli yollardan bilinci ve davranışı etkileyen istek, özlem ve anılar; şuursuz hafıza.

Çözülmeli Bellek Yitimi

Zedeleyici ya da stresli bir yaşamın sonucunda önemli kişisel bilgileri anımsayamama durumu; ruhsal kökenli bellek yitimi. Bellek bozukluğu gibi görünse de bu sorun, çözülmeli bozukluk olarak ele alınıyor. Çünkü bu bozuklukta, zedeleyici ve stres yükleyici yapının varlığından başka, normal unutkanlıkla açıklanamayacak kadar kapsamlı bir ya da daha çok unutma olayı söz konusudur. Unutmanın, bir maddenin sinirsel ya da genel tıpsal bir bozukluğunun; başka bir ruh hastalığının sonucunda ortaya çıkmamış olması da hastaya bu tanının konma ölçütleri arasında yer alıyor.

Duygusal Bellek Yitimi

Organsal beyinsel bozukluklarla, bunama ya da beyin kabuğuyla ilişkili olmayan bellek yitimi olaylarına ilişkin davranış yapılarıyla açıklanamayan; işlevsel ruhsal bozukluklarla ilgili bellek yitimi.

Gecikmeli Bellek

Kişinin daha önce anımsamadığı bir anıyı anımsaması. Bu anımsama, kendiliğinden ya da çağrışımla oluyor.

Geriye Dönük Bellek

Bellek yitimine neden olan ruhsal sarsıntı (travma) öncesindeki genellikle kısa süreli belli bir döneme ait olay ya da yaşantıların anımsanamaması. Geriye dönük bellek yitimine çoğu kez, daha önce bilinen öğeler anımsanamadığı için, çoğu bellek araştırmacısı, bunun var olan bilgiye ulaşamama ya da o bilgiyi anımsayamama olduğunu düşünüyor.

Geriye Etkili Bellek Yitimi

Bir ruhsal sarsıntının (travmanın) ardından, ondan öncesi ile ilgili kimi anıların unutulması.

Görsel Bellek

Önceden görülen uyarıcıları konum, biçim, ayrıntı ve öbür önemli özellikleriyle görsel olarak anımsayabilme yetisi. Örneğin, bir insanın beden yapısına özgü özellikleri, bu bellek yetisiyle anımsanıyor.

Histerik Bellek Yitimi

Suçluluk, reddedilme, başarısızlık gibi kaygı uyandıran olumsuz yaşantıları anımsayamama olarak tanımlanan çözülmeli (nevrotik) bir tepki; histerik amnezi.

Irksal Bellek

Freud ve Jung’a göre, bireyin zihinsel gereçleri arasında yer alan, çok eski geçmişinden ona kalıt olarak geçen ve onun ruhsal yapısını, davranışlarını etkilediğine inanılan düşünce yapıları, duygular, tepiler, yaşam izleri. Ayrı açılardan olmak üzere, hem Freud hem de Jung, türoluşsal kalıt üzerinde durmuştur. Örneğin Freud, her çocuğun, kendi ırkının ruhsal (zihinsel, duygusal) evrimini birkaç yıla sığdırdığını; Oedipus karmaşası ve üstbenliğin köklerinin, ilk babanın katledilmesine dayandığını savundu. Jung da bunu ırkın geçmişinde yaşananların izlerini barındıran ortak bilinçdışı ile açıkladı.

İki Evreli Bellek Kuramı

Öğrenmeyle edinilen bilginin önce kısa süreli bellekte saklandığını; orada işlendikten sonra uzun süreli belleğe aktarıldığını açıklayan kuram.

İleriye Dönük Bellek Yitimi

Bellek yitimine yol açan ruhsal sarsıntıdan sonraki olay ve yaşantıların unutulması. Tam ileriye dönük bellek yitiminde hasta, rahatsızlığın başlangıcından önce öğrendiklerini ve yaşadıklarını anımsayabilmesine karşın, yeni yaşantıları anımsayamıyor; öğrenme yeteneği, büyük ölçüde azalıyor.

İşitsel Bellek

(kulak hafızası) 1. İşitildiğinde tanıma. 2. İsteyerek anımsama. 3. En verimli olanı, ses niteliğini, şiddetini, sesin yüksekliğini ve ritmini sesle ya da başka araçlar yardımıyla yeniden çıkarma.

Kısa Süreli Bellek

Anımsanması istenen şeyi o anda anımsamayı sağlayan bellek; kümeleme. Bu belleğin iki tipik özelliğinden biri, 5-9 adet bilgi istifi ile sınırlı oluşudur. İkincisi de bu bilginin kısa süreli bellekte 20 saniye kadar saklanabilmesidir. Bu bilgiler, bilgi prova yoluyla, kısa süreli bellekte daha uzun süre tutulabiliyor.

Kortikal Bellek Yitimi

İnme ya da beyin travması gibi organsal nedenlerden kaynaklanan bellek yitimi.

Ortak Bellek

Toplumsal kalıtları ortak olan bireylerde bulunduğu ileri sürülen ortak anı ya da anı izleri.

Örtülü Bellek

Bir deneyime ilişkin bilinçli anımsamaya, sözel bileşenlere dayanamayan bilgi; devimsel becerilere, alışkanlıklara, işlemlere ilişkin uzun süreli bellek.

Sınırlı Bellek Yitimi

Belli bir yaşantının ya da sıkı ilişkileri bulunan belli yaşantıların unutulması.

Sinirsel Bellek Yitimi

Sinir sistemini etkileyen hastalıktan ya da örselenmeden kaynaklanan bellek yitimi ya da bellek kötüleşmesi. İşitsel bellek yitimi, sözel bellek yitimi, görsel bellek yitimi, Wernicke bellek yitimi, bunlar arasında yer alıyor.

Somatik Bellek

Organik bir bozukluk olmadan ortaya çıkan ve travmatik ya da istismar içerikli bir yaşantının çözülmeli bir yanını temsil eden fiziksel bir duyum ya da işlev değişikliği; beden belleği.

Sözel Bellek

Şiir gibi sözel bilgileri öğrenme ve anımsama yetisi. Bu yetinin ağırlıklı olarak beynin sol yarımküresinin derin yapılarıyla ilişkili olduğu sanılıyor.

Sözel Olmayan Bellek

Şekilleri, yer ilişkilerini ve benzerlerini içeren bellek. Bu belleğin sağ şakak lopunun derin yapılarına dayalı olduğu düşünülüyor.

Şakak Lobu Bellek Yitimi

Şakak loplarındaki sinir dokularının; özellikle hipokampın, amigdal ve onunla ilgili yapıların zarar görmesi sonucu ortaya çıkan bir bellek yitimi.

Şipşak Bellek

Genellikle görsel; kimi de işitsel olan ve gerçek algıya büyük bir benzerlik gösteren zihinsel imge; olağandışı ölçüde canlı ve ayrıntılı bellek imgeleri; fotografik bellek. Bu bellek, Tetani ya da Basedov hastalığı (hipertiroidizm) gibi kimi hastalıklarda görülebiliyor. Bununla birlikte temelde çocuklarda gözlemleniyor. Çocukların yüzde 5-10’unda güçlü bir şipşak bellek bulunuyor; ancak, bu yetenek zamanla köreliyor. Erişkinlerde bu oran, binde biri bile bulmuyor. Araştırmalar, bunun artimge ile ilgisinin bulunmadığını; bir tür duygu belleği olabileceğini düşündürüyor. Örneğin, çocuğa bir-iki saniye süreyle üzerinde kuşlar bulunan bir ağaç resmi gösteriliyor ve ağaçta kaç kuş olduğu soruluyor. Çocuk, durup zihninde canlı olan imge üzerindeki kuşları tek tek sayıyor ve yanıltma çabalarına karşın doğru yanıtı veriyor.

Topografik Bellek Yitimi

Yerleri ya da şeylerin yerlerini anımsayamama; topografik hafıza kaybı, yerbetimsel bellek yitimi.

Travma Sonrası Bellek Yitimi

Kafa travmasından ya da akut ruhsal travmadan hemen sonra ortaya çıkan ve haftalarca, kimi de aylarca sürebilen bir bellek yitimi dönemi; örselenme sonrası bellek yitimi. Ya travmatik olaylar (geriye dönük bellek yitimi) ya da travmadan sonraki olaylar unutuluyor (ileriye dönük bellek yitimi).

Uzun Süreli Bellek

Uzun süre yinelenmemelerine karşın, olayların ya da öğrenilenlerin bellekte tutulması işlevi. Özellikle bilginin depolanma kapasitesi, saklanma süresi ve geri getirilmesi açısından bellek, uzun süreli ve kısa süreli olarak ikiye ayrılıyor. Uzun süreli bellek, bilginin en uzun süre bellekte tutulduğu yerdir. Bu belleğin bilgi depolama kapasitesi sınırsızdır. Kısa süreli bellek, uzun süreli belleğe oranla dış etkenlere karşı çok daha dirençsizdir. Uzun süreli belleğin dirençliliği yanında bir özelliği de oldukça örgütlü oluşu, hızlı çalışması ve bilgiyi anlamsal olarak koruyan yetkin bir depo oluşudur. Öyleyse niçin her şeyi anımsamıyoruz? Kimi kuramcılara göre bilgi hep oradadır; ancak, biz ona ulaşamıyor; onu geri getirmeyi başaramıyoruz. Buna göre uzun süreli bellek, bir bakıma, bilinçdışı bilgiyi depoluyor; ama her bilgi geri getirilip bilinçlilik düzeyine eriştirilemiyor. Uzun süreli bellek ile kısa süreli bellek arasında, bilgiyi geri getirme açısından da fark vardır. Kısa süreli bellekten bir şey geri getirilemiyor; çünkü o şey, gerçekten yitmiştir. Uzun süreli bellekten ise, yeniden yeniden çaba gösterilerek, birtakım bilgiler geri getirilebiliyor. Ancak, geri gelmesi istenen bilgilerden bazıları engellerle karşılaşıyor. Bu engeller, öğrenilenin miktarı, anlamlılığı ile öğrenmeyi bozucu etkiler olarak tanımlanıyor. Uzun süreli bellek; anlamsal ve bölümsel olmak üzere, iki biçimde ele alınıyor. En küçük bir duyum bile uzun süreli bellekte depolanmış zengin bilgiden her durumda, her an yararlanıyor. Buna dayanılarak, özellikle uzun süreli bellekte, birtakım biyokimyasal olayların, belleğin kalıcılaştırılmasında etkili olduğu öne sürülüyor. Uzun süreli belleğe bilgiyi, kısa süreli bellek aktarıyor. Bu bilgi aktarımı, organizmaya gelen bilginin önemine (uyarıcının şiddetine, yoğunluğuna) göre bilgi seçilerek gerçekleştiriliyor.

Yakın Bellek

Çok kısa bir süre önce öğrenilmiş olanı anımsama.

Yeniden Bütünleştirici Bellek

Özgün yaşantı, anı ve benzerlerine ilişkin birtakım ipuçlarından ya da anımsatıcılardan yola çıkarak geçtiği bağlam öncesinde ve sonrasında olanlar gibi, özgün yaşantının ayrıntılarını anımsama yeteneği. Örneğin, bir fotoğraf albümüne bakarken fotoğrafın çekildiği bağlamlar, o tarihteki olaylar, duygular, yaşantılar anımsanıyor.

Yöntemsel Bellek

Devimsel becerilere, alışkanlıklara, belli şeylerin nasıl yapılacağına ilişkin bellek. Bu bellek türünde anımsama, sıklıkla kendiliğinden gerçekleşiyor; bilinçli bir çaba gerektirmiyor. Örneğin, bisiklet kullanmak gibi, bilinç düzeyinde incelemeye açık değildir.

Yüz Bellek Yitimi

İnsan yüzlerini anımsayamama; yüz hafıza kaybı.

Değerli Pipi Kompleksi, İğdişlik Karmaşası

4-5 yaşındaki erkek çocuğunun, cinsel organının değerini abartması ve onun zarar görmesinden korkmasına iğdişlik kompleksi/karmaşası denir.

Freud’a göre bu yaşlardaki erkek çocuğu, kendini üstün görüyor ve erkekliği ile böbürleniyor. Bunların arasından, annesine kendisinin bakacağını, evin geçimini kendisinin sağlayacağını, düşmanları öldüreceğini söyleyenler bile çıkıyor. Çünkü onun pipisi vardır; o, erkektir. Psikanalize göre gelişimin bu döneminde cinsel organı çocuğun dünyasında, olduğundan daha önemli bir yer tutuyor. Kendi varlığını neredeyse üreme organına eşit görüyor. Bu duygu, kimi yetişkin erkek için de söz konusu olabiliyor. Bu yaşlarda üreme organında toplanan özsever enerjinin çokluğu ve bu organa bağlı olarak gelişen yeni duygular, hem organın değerinin abartılmasına hem de onun zarar görmesinden korkulmasına yol açıyor. Pipisinin kesilerek yok edileceği tehdidi ile bu özseverliğine darbe indirildiğinde ise çocuğun görkemi de yerle bir edilmiş oluyor. Oysa o, gerçekte daha ufacıktır. Kurumlanmasını, kendini beğenmesini sağlayan, onca değerli gördüğü organı da daha miniciktir. Bu tür darbelerin etkisiyle babasının yanında çok güçsüz kalan çocuk, yoğun ve acılı bir çöküntüye uğruyor. Organının küçüklüğünü, babası karşısında gerçek bir yenilgi olarak görüyor.

Ağızcıl dönemde süt, besin, meme, sevgi; dışkıl dönemde dışkı, güç, denetim, para ne kadar önemliyse, üretken dönemde de üreme organı o kadar önemlidir. Nasıl, ağızcıl dönemde yenilip yutularak yok olma kaygısı; dışkıl dönemde, bedenin içindekilerin zorla alınması kaygısı yaşanıyorsa üretken dönemde de bedenin parçalanması korkusu ve ceza kaygısı yaşanıyor. Bu dönemde, “Suçlu organ cezalandırılır.” ilkesi yürürlüktedir. Benzer cezalandırmalara ilkel anlayışın egemen olduğu yerlerde, yetişkinler arasında da rastlanıyor. Freud, işte bu aşırı korkuyu “iğdişlik karmaşası” diye adlandırmıştır.

Freud’a göre, yaşamın her alanında, kocasının neyi, nasıl, ne zaman yapması gerektiğini belirleyen; onu, 13 yaşındaki güçsüz çocuk gibi yetersiz kılan kadınlar vardır. Bunlar, öylesine değerli bir organdan yoksun olmanın bilinçdışı öfkesiyle davranan kadınlardır. Bu yaşama boyun eğen erkekler ise söz konusu davranışı gerçekten istiyorlar. İğdişlik karmaşasını yaşayan erkek, kendini iğdiş edebilecek kadını buluyor. Ancak, bu kişi, iğdiş olmadığını biliyor. Bunlar, şöyle bir mantık geliştiriyorlar: “Sen beni iğdiş ettiğini sanıyorsun; ama, benim organım hâlâ duruyor.” Bu dönemde kendini babasıyla karşılaştırması sonucu kendisinde beden ve organ kısalığı saplantısı (iğdişlik karmaşası) oluşan çocuklar, büyüdüklerinde başkalarının önünde ezilip büzülerek; kendilerini küçük, aşağı görerek; kendilerine her durumda sonunculuğu yakıştırarak bu kaygıyla baş etmeye çalışıyorlar. Bu duygu, kişinin bilgi, beceri ve düşüncesine; dahası, beden ölçülerine de yayılabiliyor. Bir seksen boyundaki kişi bile bu duygunun etkisiyle kendini cüce olarak görebiliyor.

Erkek çocukta iğdişlik karmaşasının en önemli nedenlerinden biri, onun kızların bedenindeki farkı öğrenmesidir. Özsever çocuk, kendi dışındaki uyarıları, kendini odak yaparak algılıyor. Dünya, onun çevresinde, onun için döndüğüne göre, her şey onun dilediği gibi olmalıdır. Özsevere göre herkes, kendisi gibidir. O nelere sahipse, başkaları da onlara sahiptir. Onun bedeninde olanların, herkesin bedeninde de olması doğaldır. Ancak, bir gün, bir rastlantı sonucu, yeni doğan kardeşinin orasında o şeyin olmadığını görünce, merakla bunu annesine soruyor. Annesi de gülerek “Kızların yoktur.” diyor. Çocuk ise, bunu başka biçimde yorumluyor: “Onunkini kestiler.” “Onunkini kestilerse, benimkini de kesebilirler.” Kesilmesini gerektiren kendisince nedenleri de vardır. Bedeninin o parçası, ona yepyeni ve tatlı duygular yaşatıyor. Onunla kimi eylemler yapmak istiyor. Ancak, üstbenliğin uyarılarıyla, bu isteklerinin büyük bir suç olduğunu da biliyor. Suçlu cezalandırılır. Suçu bu organ işlediğine ya da işlemek istediğine göre, şimdi ya da gelecekte bu organ cezalandırılacaktır. O da kız kardeşi gibi olacaktır. Böyle bir kaygıya kapılan çocuk, düşünmeye başlıyor: “Kim kız, kim erkek; kim anne baba, teyze, hala, abladır?” Açık, gizli, bunu araştırmaya girişiyor.

Kimi erkekler, iğdiş edilmiş kişinin organından (karşı cinsin organından) kaçınıyor. Bu kaçınma, daha sonra eşcinselliğin ve cinsel yetersizliğin nedenlerinden biri olarak ortaya çıkıyor. İğdişlik karmaşası, basit bir duygu değildir. Bunun yarattığı kaygının kaynağı, insanın bilinçdışındaki sayısız olay örüntüsünün oluşturduğu binlerce ruhsal süreçle ilgisi olan karmaşık, kendine özgü, dinamik bir güçtür. Bu kaygı, kişiliğe sinip onu yapılandırıyor; tüm davranışları etkisi altına alabiliyor ve kişiyi bilincinde olmadığı olumlu, olumsuz birçok davranışa itiyor. İğdişlik karmaşası, yalnızca çocuklara ve ruhsal bunalımlı insanlara yakıştırılmamalıdır. Eğer, bir kişi kendini bir bilenin yanında bilgisiz, iri kıyım adamın yanında küçücük görüyorsa; boyunu, yeteneklerini, cinsel gücünü çevresindeki kişilere göre inip çıkan bir özellikte algılıyorsa; kendisinden aşağıda olanlarla daha güvenli, yukarıda olanlarla güvensiz ve gergin ilişkiler kuruyorsa, o da bu karmaşayı belli belirsiz yaşıyor demektir. Kız çocuklar da erkeklerin cinsel organını ilk gördüklerinde şaşırıyorlar. Erkek çocuğu, pipisinin yok olma olasılığından kaygılanırken, kız çocuğu,. “Ben de ondan istiyorum.” ya da “Bende de vardı; ama, yok edildi.” duygusuna kapılıyor. Dahası, kızlarda erkeklerin organına benzeyen ve cinsel yaşamlarında önemli etken olan klitoris bulunuyor. Kız, üretken dönemde cinsel uyarıları yalnızca döl yatağında değil, organının öbür parçalarında da duyumsuyor. Döl yatağına ilişkin isteklerini tehlikeleri nedeniyle bastırınca, klitoris cinselliği öne çıkıyor ve ilerki yaşlarda bu alanı uyararak cinsel doyum sağlıyor.

Kız da erkek çocuğu gibi kendi dışındaki olayları, kendine göre yorumluyor. O da henüz bencil ve özseverdir. Herkesin de kendisine benzediğini sanıyor. Bunun böyle olmadığını öğrenmesi, eksik görülmesi, erkeğe tanınan hakkın ona tanınmadığına tanık olması ise hoşuna gitmiyor. Çoğu kadının benimsediği erkek egemenliğine, toplumsal koşulların, iki cins arasındaki anatomi ayrımı ve bu ayrımın iki cinsçe önemsenmesinin yol açtığı ileri sürülüyor. Cinsel ilişkide de kadın daha edilgin, erkek daha etkindir. Kadın gebe kalabiliyor ve bu, onun tüm yaşamını önemli derecede etkileyebiliyor. Oysa cinsel ilişki, erkek için fazla bir kısıtlama getirmiyor. Bebek de uzun süre, annesine bağımlı olarak yaşıyor. Erkek gibi olmadığını gözlemledikten sonra, onun gibi olmayı istemek ve onun organına imrenmek ise birçok kızın ruhsal gelişimini ve kişiliğini olumsuz etkiliyor. Kimileri, erkeklik organının yokluğunu bir ceza olarak algılayıp kabulleniyor; kimileri ise bu cezalandırılmanın haksızlığını düşünerek bunun öfkesini yaşıyor. Kimi kadınlar, kendileriyle yarışacaklarına, erkeklerle yarışa giriyorlar. “Mademki bende yok, onda da olmasın.” biçimindeki bilinçdışı dürtüyle, örneğin, sevişmenin bir aşamasında öyle bir söz söylüyorlar ki erkek, cinsel eylemini yürütemez duruma düşüyor. Kadın, bu davranışıyla, erkeğin var olan organını simgesel olarak yok ediyor. Kimi kadınlar ise, çocukluğunda yaşadığı eksikliğe, toplumsal koşullanmaların da etkisiyle şu duygular içinde boyun eğiyor: “Ben, güçsüzüm; bir şey yapamam; benim bir şeye aklım ermez; on yaşındaki erkek çocuk bile benden daha güçlüdür.” Gerçekte ise iki cins, birlikte değerli ve anlamlıdır. Biri olmayınca öbürü yeterince değerlenemiyor.

Her iki cins de doğanın yasasına uyarak, erkek erkekliğini, kadın da kadınlığını bildiğinde yaşam mutlu geçiyor. Sağlam bir bilinçlendirme ile bu sorunun bir ruhsal sarsıntıya dönüşmesini önlemek gerekiyor. Çocuğu büyüten ve yaşama hazırlayan kişiler, onun sağlıklı bir yetişkin olmasını istiyorlarsa çocuğa her yaşın doğal eğilimlerinin tadını çıkarma hakkını tanımalıdırlar. Çocuğun sağlıklı bir yetişkin olması için çocuk cinselliğinin son aşaması olan üretken dönemin ruhsal zorluklarını da aşması gerekiyor. Freud, bu nedenle çocukluk yaşamını önemsiyor. Oedipal dönemde anneye bağımlı kalmış çocuklar, çevreye ve okula uyumda zorlanıyorlar. O dönemin çözümlenmemiş kimi olaylarının anısını taşıyan çocuklar, daha sonra o tatsız takıntıların yarattığı kaygıyı yaşıyorlar. Bu olumsuz duyguların yatıştırılması amacıyla bu yaşlarda ruhsal gücün spor, sanatsal ve toplumsal etkinlik gibi alanlarda kullanılması, oldukça yararlı sonuçlar veriyor. Bilgilendirme ve olumlu koşullamalarla çocuğun başına buyruk davranma eğilimleri sınırlandırılabiliyor. Çocuğun anne babasından başka, öğretmenleriyle, arkadaşlarıyla, beğendiği başka kişilerle özdeşleşme çabaları görülüyor. Cinsel dürtünün hafifliği, dengeliliği, dışa yönelik oluşu ve olumlu özdeşleşmeler, çocuğun kişilik gelişimine önemli katkılar sağlıyor. Böylece ev dışındaki dünyasını oluşturan okul ve sokak da çocuğun toplumsallaşmasını desteklemiş oluyor.. Çocuk, buralarda ailesinden bağımsız yaşamayı öğreniyor. Çocukta bu dönemdeki egemen duygu, hem anne babasına ve evine bağlı olma hem de onlardan bağımsız davranma eğilimidir. Bu iki eğilim arasında denge sağlandığı ölçüde çocuk, uyumlu davranışlar sergiliyor. Aile bağımlılığı ağır bastığında ise okula uyumda güçlükler yaşanıyor. Bunun sonucunda da çekingenlik, içekapanıklık, aileye karşı direnç gösterme gibi uyumsuz davranışlar ortaya çıkıyor. Gizil dönemde ise cinsel ilgi; çocuksu mastürbasyon, annelik, karı kocalık, hemşirelik oyunları biçiminde sürdürülüyor. Bireyin, üretken döneme saplanma sonucu geliştirdiği kişilik özellikleri, onda üretken kişilik oluşturuyor. Üretken kişiliğin belirleyici özellikleri övünme, aşırı özgüven, özsever kibir, kimi zaman da saldırgan ya da göstermeci davranışlardır.

Paranoya Nedenleri, Türleri, Evreleri, Tedavisi

Paranoyanın tanımı, nedenleri, paranoya evreleri ve türleri-çeşitleri, paranoya tedavisi üzerine.

Paranoya Nedir?

Paranoya, klinik anlamıyla son derece sistemli, inatçı, kalıcı, zulüm ya da görkemlilik kuruntuları, kuruntulu kıskançlık, kuşkuculuk, güvensizlik, kavgacılık gibi özelliklerle tanımlanan ve net, tutarlı düşünme eşliğinde gelişen bir psikotik bozukluk; paranoid psikoz, yansıtımcadır. Paranoya, yansıtma mekanizmasının abartılarak kullanılması sonucunda oluşturulan ve sürekli sabuklamaların, kuşku ve bilinçsiz suçluluk duygularının yoğun olduğu psikoz çeşidi olarak da tanımlanıyor.

Bu hastalık, organsal öğesi en zayıf ruh hastalığı olarak biliniyor. Sanrıların yer almaması, bilincin açık olması ve gerçek bunamanın yer almaması, paranoyanın ayırt edici nitelikleridir. Hastanın akıl yürütme gücü, mantık örgüsü normal olduğundan, hasta ilk bakışta “onuruna fazla düşkün birisi”sanılabiliyor.

Paranoyanın Nedenleri

Bu konuda şunlar ileri sürülmüştür:

1) Paranoid yapılı kişinin, yaş dönümü denen orta yaşa gelmesi.

2) Daha önceki yaşantıların acı ve düş kırıklıkları yaratmış olması.

3) Gençlikle birlikte birçok umut ve fırsatların yitirilmesi.

4) Hormon yıkımı ile birlikte cinsel gücün ve yaşamın gerilemesi.

5) Yaşlılığın yaklaştığının sezilmesi.

6) Bedensel kusur ve çirkinliklerin bulunması.

7) Tutukluk ya da tutsaklık.

8) Alışılmadık, yabancı bir çevrede bulunmak.

9) Çevrenin anlayışsızlıklarına ve haksızlıklarına uğramak.

10) Zehirlenmek.

11) Gebelik gibi bedensel ve toplumsal-ruhsal zorlanmalarla karşılaşmak.

Paranoyalarda Eşcinsel Eğilimler

Bu nedenlerle birlikte küçük ve önemsiz de olsa paranoyanın ortaya çıkmasında hemen her zaman bir ilk gerçek çekirdek bulunuyor. Koca bir sabuklama düzeni, bu ilk neden üzerine kuruluyor. Psikanalitik görüş, konuyu tek açıdan; kendinin ağırlık verdiği açıdan yorumlamıştır. Buna göre paranoyaklarda eşcinsel eğilimler vardır. Bunun sonucu olarak bireyde, karşısındaki kişi için önce “Ben onu seviyorum.” düşüncesi uyanıyor. Bu düşünce ayıplandığından ve toplumsal yaşan kurallarına ters düştüğünden, kişide dayanılmaz bir kaygı yaratıyor. Bu kaygıyla baş edebilmek amacıyla birey, tepki geliştirme mekanizmasını kullanarak bu düşünceyi, benliğinin daha kolay katlanabileceği “Ondan nefret ediyorum.” biçimine çevirerek bu kuruntu sabuklamasını oluşturuyor. İlk ve temel olan eşcinselliğin ayıbından ve onun yarattığı kaygıdan bu yolla kurtulmaya çalışıyor.

Bilinçdışı oluşup işleyen mekanizmalardan habersiz birey, bilinçdışı zincirin son halkası olan kuruntuların bilincindedir. Birey, bilinçli ruhsal yaşamını onlara göre yönlendiriyor. Paranoidlerde ruh çözümlemeleri sonucu ortaya çıkan bir başka nokta, bunlardaki kimseyi sevmeme; yalnızca kendilerini sevme biçimindeki ben odaklı duygulardır. Büyüklük sabuklamalarının çekirdeğini de bu belirti oluşturuyor. Akıl hastanelerindeki hastaların yaklaşık yüzde ikisini oluşturan paranoyakların yüzde 75’i erkektir.

Paranoyanın Evreleri

Paranoya, 40-45 yaşlarında ortaya çıksa da hastalığın çekirdeği, çocukluk yaşlarından bu yana gözlemlenebiliyor. Çocukluktaki paranoid çekirdek, zamanla çeşitli değişim ve gelişimlerden geçerek paranoyaya dönüşüyor. Paranoid yapı, yanlış akıl yürütme, büyüklenme, özgüven yokluğu, alınganlık ve toplumsal uyumsuzluk özellikleriyle varlığını belli ediyor. Paranoid çocuklar, kaprisli ve huysuz oluyorlar. Sıcak ve sürekli arkadaşlık kuramıyorlar. Böyle bir çocuk, delikanlılık çağına geldiğinde çeklingenliği, özgüvensizliği ve alınganlığı ile ilgi çekiyor; karşı cinsle rahat bir ilişki kuramıyor. Cinsel güçlükler içinde bunalıyor ve dikkafalılığa başvuruyor. Kişisel inançlarından milim sapamıyor. Daha ileri yaşlarda ise çok çalışkan, ciddi, aşırı alıngan, kuşkucu, güvensiz, onuruna aşırı düşkün, verdiği sözü ne pahasına olursa osun tutan bir kişi kimliği kazanıyor. Kendisini tutkuyla belirli ülkülere adıyor. Dikkatli bir gözlemci, tüm bu niteliklerin temelinde her zaman, normal dışı gelişim göstermiş olan bir benliğin doyurulması amacının bulunduğunu görebiliyor. Kişinin paranoyak durumuna gelmeden önce geçirdiği evrelerin her biri, kimi zaman yıllarca sürüyor. Paranoid kişi, bazen bu evrelerden birine de takılıp kalabiliyor.

Paranoya Yerleşmeden Önce Hastanın Yaşadığı Dönemler

1) Çözümleme ve Yorumlama Dönemi: Bu evrede kişi, çevresinde olup biten olayları dikkatle izliyor, onları gelecekteki sabuklamalarını besleyecek biçimde çözümlüyor. Kendisinde ve kendisine karşı gösterilen davranışlarda bu amaca hizmet edibilecek pek çok özellik buluyor. Herkesin gülüşünden, bakışından, konuşmasından kuşkulanıyor; onlara hep olumsuz anlamlar yüklüyor.

2) Kuruntu Sabuklamaları Dönemi: Bu ikinci evrede sıra, çözümleme sonuçlarını yorumlayarak birtakım kuruntu sabuklamaları oluşturmaya geliyor. Hastaya göre, çevresinde kendisine kötülük yapmak, kendisini küçük düşürmek, aşağılamak, öldürmek için fırsat kollayan kişi ya da örgütler vardır. Çevresindekilerin ve kendisinin her durumunu, bu kuruntularının yorumlanmasında araç olarak kullanıyor. Örneğin, rastladığı cenaze, onun ölümünün yakın olduğunu anımsatmak için hazırlanmış bir düzendir. Her olağan beden rahatsızlığı, zehirlendiğinin kanıtıdır.

3) Büyüklük Sabuklamaları Dönemi: Bu evrede hastada çeşitli büyüklük (megalomani) sabuklamaları yer almaya başlıyor. O, çok güçlü bir yol gösterici, soylu, varlıklı bir kişi, peygamber, dahası bir tanrıdır. Bu nedenle onu çekemeyenler vardır. Onlara karşı var olan durumunu koruması, bu yolda savaşım vermesi gerekiyor. Görüldüğü gibi bu evreye giren kişi, ikinci evrede oluşturduğu kuruntularını büyüklük sabuklamaları ile açıklamaya yöneliyor ve paranoyak kimliğini kazanmış oluyor. 4) Çöküntü ve Çözülme Dönemi: Paranoyada tam bir bunama görülmüyor. Her insanda 60’lı yaşlarda, önceki yılların dirikliğinde, istek ve tutkularında zayıflama oluyor. Bu nedenle paranoyaklarda da sabuklamalar, eski canlılığını yitiriyor. Böyle de olsa bunlar, daha direngen ve katı tutumlarıyla ayırt ediliyorlar. Bunlardan zor altında her şeyi Tanrı’ya bırakarak yaşamlarını sürdürenlerin, bunadıkları sanılmamalıdır.

Paranoya Türleri / Çeşitleri

Paranoya, genellikle 7 farklı biçimde kendini gösteriyor.

1) Kuruntu Paranoyası:

Bu paranoya biçimi, sklıkla yaşanıyor. Kuruntulu (perseküte) paranoyak, belirli bir kişinin isteği ile birilerinin kendisini izlediğini, kendisine kötülük etmek istediklerini ileri sürüyor. Bu kişilerin amaçlarını gerçekleştirmek için boyacıyı, şoförü ve başkalarını kullanarak, kılık değiştirerek kendisini izlediklerini savunuyor. Hasta, önlem olarak mahallesini, köyünü, kentini, ülkesini değiştirebiliyor. Ne ki gittiği her yere, sabuklamalarını da birlikte götürdüğünden, onları gittiği yerde de yaşıyor. Bunlar, kendilerine karşı kuruntu geliştirdikleri kişilerden kurtulmak için resmi makamlara; giderek uluslar arası adalet kurumlarına bile başvuruyorlar. Buralardan istediği sonucu alamayan hasta, kurtulmak için o kişi ya da kişileri öldürebiliyor.

2) Soyluluk Paranoyası:

Bu biçimdeki paranoyayı geliştirenler, büyük ve soylu bir aileden geldiklerini; anne ya da babaları olarak bilinen kişilerin gerçek anne babaları olmadığını savunuyorlar. Bu savlarını akla uygun duruma getirmek için de geçmişteki kimi olayları, sabuklamalarıyla uyuşacak biçimde yorumluyorlar. Örneğin, A ülkesinin başkanının ülkemizle görüşmeye gelirken onu karşılayanlar arasında kendisi de bulunmuştur. Başkan orada halkı selamlarken kendisine özellikle gülümsemiş ve içten el sallamıştır. Başkanın ailesinden bir kızın nişanlanması için soylu bir damat arandığına ilişkin çıkan haberler, kendisinin görüp okuması için yayımlanmıştır.

3) Buluş Paranoyası:

Bu tür bir hasta, ya yeni bir buluş yaptığını ya da bilinen bir buluşun kendisinin olduğunu ileri sürüyor. Bu buluşunun (!) patentini almak için ilgili kuruluşa başvuruyor. Hastanın buluşları, çoğunlukla şimdiye dek görülmemiş ya da bilimin şimdiye dek çözemediği alanlarla ilgili oluyor. Hasta, örneğin, denizde, yerde, yer altında ve havada yürüyen bir araç yapmıştır; kansere ilaç bulmuştur.

4) Gizemli Paranoya:

Gizemli (mistik) paranoyak, kendisinde tanrısal bir gücün olduğunu; insanlığa yeni bir din yaymak ya da insanlığı kurtarmak için Tanrı’nın kendisini görevlendirdiğini savunuyor. Türlü olağanüstü olaylar gösterebildiğini öne sürüyor. Bu sabuklamalarını çevreye yaymak için konuşmalar düzenliyor, gazetelerde yazılar yazıyor. Kimi zaman bu paranoyakların, çevrelerinde geri zekâlılar ve histeriklerden bir inanmışlar grubu oluşturarak toplumu tedirgin ettikleri de görülüyor. Böyle durumlarda o hasta öldüğünde ya da hastaneye yatırıldığında, çevresindeki sabuklar dağılıyor.

5) Hak Arama Paranoyası:

Bu paranoya biçiminde hasta, yenildiğine inandığı hakkını elde etmek için sürekli bir savaşıma girişiyor. Gazetelere, yenilen hakkına ilişkin yazılar yazıyor. Yaşamını, bu sabuklamaları yolunda mahkeme kapılarında dolaşmakla geçiriyor. Avukatının ya da yargıcın, karşı tarafla birlik olup hakkını yediklerini düşündüğü için hukuk öğrenimi yapanlara ya da oğluna, kızına hukuk öğrenimi yaptırıp davasını sürdürenlere rastlanmıştır. Bu hastaların, haklarını yediğini ileri sürdükleri kişiyi öldürdükleri de rastlanan olaylardandır.

6) Aşk Paranoyası:

Bu tür bir hasta (erotoman), genellikle nüfuzlu ve önemli bir kişinin kendisine âşık olduğunu ileri sürüyor. Aşk paranoyakları da öbür paranoyaklar gibi günlük olayları ve anılarını, bu sabuklamalarını besleyecek biçimde yorumluyorlar. Bu paranoyaya daha çok, evlenmemiş ya da dul kalmış kadınlarda rastlanıyor. Örneğin, hekim, hastayla senli benli olmuşsa o, bunu hekimin kendisini sevmekte olduğu biçiminde yorumlayarak, bu gerçek olmayan sevgiyi mektuplarla, telefonlarla sürdürmeye kalkıyor. Bu hastanın kuruntusuna göre, ünlü sinema oyuncusu, kendisine âşıktır; ancak bunu kendisinin doğrudan açıklamasına toplumsal düzeyi elvermemektedir. Bu yüzden, aşkını gazetelerde yayınlattığı fotoğraflarla; filmlerde aldığı rollerle anlatıyor. Hasta, genellikle uzun bir düşsel dönemden sonra eyleme geçiyor. Erkek paranoyak, kendini bu denli çok seven (!) kızla evlenme girişiminde bulunuyor. Doğal olarak isteği geri çevrilince de bu düşsel sevgiliye ve onun çevresindekilere karşı küskünlük ve kızgınlık geliştiriyor. Onlara kötülük yapmaya bile girişebiliyor.

7) Kıskançlık Paranoyası:

Gerçekte çocukluk döneminde başlayıp bir aşamaya dek herkeste görülebilen kıskançlık, paranoyaklarda hastalığa dönüşüyor. Kıskançlıkta gerçek sevgiden çok, büyüklenme ve özbenlik sevgisi baskın bulunuyor. Bu nedenle en tipik kıskançlıklara paranoyaklar arasında rastlanıyor. Örneğin, kıskanç bir erkeğe göre her eylem, üstü kapalı biçimde ya karısını baştan çıkarmaya ya da karısının kendisini aldattığını anlatmaya yöneliktir. Karısı kendisine aşırı sevgi gösteriyorsa bunu, kendisini aldatmakta olduğunu örtmek için yapıyordur. Paranoyak kıskançlık gösteren kadın, kocasının omzunda bir saç teli gördüyse bu, kesinlikle onun gizli sevgilisinden düşmüştür. Kıskançlık, alkoliklerde daha kolay filizleniyor. Ruhsal çözümlemeler, bu tür hastaların cinsel güçten yoksun, gizli eşcinsel ya da ileri aşamada eksiklik duygulu kişiler olduklarını ortaya koyuyor.

Paranoyanın Tedavisi

Kişiye paranoya tanısı konulabilmesi için, onun hastalığının, şizofreni, organsal akıl hastalığı, organsal akıl belirtisi gibi bozukluklardan kaynaklanmadığının belirlenmesi gerekiyor. Paranoya, iyileştirilmeşi şimdilik olanaksız, süreğen bir psikozdur. Bununla birlikte, özellikle başlangıç döneminde uygulanan ruhsal çözümleme (psikolojik analiz) ile tepkilerin yumuşatılması biçiminde bir yarar sağlanıyor. Ömür boyu paranoid yapılarıyla ülke yönetmiş olan kişiler vardır.