Şizofreni ve Türleri

Şizofreni tanımı, belirtileri ve şizofreni türleri hakkında. Açıklamalarıyla Basit Şizofreni, Donuk Şizofreni, Paranoid Şizofreni, Gerilemeli Şizofreni.

Şizofreni, daha çok, 15-35 yaşları arasında görülen psikoz türü bir ruhsal bozukluk; zihin yarılması, usyarılım, erken bunama olarak tanımlanıyor. Bu hastalık, bilişsel ve duygusal işlev bozukluğu olarak niteleniyor.

Hastalık belirtileri arasında sanrılar, sabuklamalar, dil ve iletişim bozuklukları, donuk davranışlar ile duygusal abartı ya da duygusal küntlük, düşünce ve konuşma akıcılığında kısıtlılık, amaca yönelik davranışları başlatamama biçiminde azaltılmış tepkiler başta geliyor. Beş yaşına dek zihinsel, toplumsal ve duygusal gelişimini normal biçimde sürdürüp, bu yaştan sonra bu yeteneklerinde bir gerileme gösteren çocuğun hastalığına şizofreni tanısı konuluyor. Çocuklarda bu olguların yüzde 54’ü ile yüzde 86’sını düşünme içeriği bozukluğu; erken başlayan şizofrenilerin yüzde 40’ı ile yüzde 80’ini de düşünce ve çağrışım yitimi oluşturuyor. Beş duyu ile ilgili sanrılar da görülmekle birlikte, hem çocuklarda hem de yetişkinlerde en çok, işitsel sanrılara rastlanıyor. Şizofrenili çocukların yüzde 79’u ile yüzde 82’sinde düşmanca söylenen sözler, buyurma, çocuğa ilişkin görüş belirten sesler, tartışma biçimindeki işitsel sanrılar; yüzde 13 ile 46’sında da görsel sanrılar saptanmıştır. Çocukluk şizofrenisi, yetişkinlik şizofrenisine benzemekle birlikte, çocukluk şizofrenisinde sanrılara çok az rastlanıyor.

Hastalıkta genetik bozukluklar etken ise de daha çok, aile içi iletişim bozukluğunun önemli bir rol oynadığı görüşü yaygındır. Tedavi sırasında, ailenin hasta çocuğun yanında kalması yeğleniyor. Böylece çocukla uygun bir duygusal ilişki kurma biçimi oluşturulmaya, çocukta zorlanma yaratan durumlar azaltılmaya çalışılıyor. Çocuğun sinirsel, fizyolojik ve devimsel yeteneklerinin düzeltilmesi için de ilaç tedavisi uygulanıyor. Şizofrenili çocukların iyileştirilmesinde insan ilişkilerinin etkililiği söz konusu ise de bu, oldukça zordur. Aynı ilişkinin, çocuğun ailesiyle de kurulması gerekiyor. Çocukluk otizmi gibi, çocukluk şizofrenisinde de yeterli bilimsel bilgilere henüz ulaşılamamıştır.

“Şizofreni” Adının Kaynağı ve Tedavi Sonuçları

Genç yaşta başlayan ve insanın gerçeklerden koparak, kendine özgü dünyasının gerçekleriyla yaşadığı; duyuş, düşünüş ve davranışlarda önemli bozukluklarla beliren bu psikotik hastalığa şizofreni adını Eugen Bleuler vermiştir (1911). Bu bozukluğu daha önce, 1896’da Kraepelin, erken bunama (dementia praecox) diye adlandırmıştı. Şizofreninin nedenleri de tedavisi de henüz tam olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. Ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde yatan hastaların yarısı şizofrendir. Tedavi edilenlerin yarısı, yeniden hastaneye dönüyor.

Bu süreğen hastalığa uygulanan tedaviler, genellikle belirtilere göredir. Şizofreni hem organik hem de psikolojik kaynaklı bir hastalık olarak tanımlanıyor. Nedenleri ve belirtilerindeki karmaşıklık ve binişiklik yüzünden şizofreninin sınıflandırılmasında da güçlükler yaşanıyor. Bir hastaya şizofreni tanısı konması için, o kişi 45 yaşın altında olmalı ve en az 6 ay, davranışlarında bozukluk gözlemlenmelidir. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO’nun), şizofreninin ortak ölçütlerini bulmak için bir çalışma başlatmıştır.

Şizofreni Belirtileri

İnsan benliğinin her alanını etkileyen şizofreniye yakalanan hastada özetle şu belirtiler görülüyor:

1) Düşünme işlevleri bozuluyor

a) Düşünme düzenlerinde bozulmalar başlıyor. Çağrışım zinciri gevşiyor. Konuşmada kopukluk ve tutarsızlıklar görülüyor. Buna bağlı olarak, sözlü ve yazılı dilin incelenmesinden, tanı için önemli ipuçları elde ediliyor. Çağrışım testleriyle, şizofrenin tepki sıradüzeni (hiyerarşisi) bozuklukları ölçülebiliyor.

b) Düşünmenin içeriğinde bozulmalar oluyor. Hasta, sabukluyor. Sabuklamanın temelinde yanlış bir düşünce vardır. Bu düşüncenin içeriğini, hastanın yaşamını altüst edecek kadar önemsediği gerçekdışı korku ve güvensizlikleri oluşturuyor. Örneğin, gerçek olmadığı halde, “Yaşamım tehdit ediliyor.” diyen şizofrenilinin sabuklamasının en önemli özelliği, değiştirilemez olmasıdır. Düşüncenin çalınması, izlendiği kuruntusu, bedensel sabuklamalar; “Ben Allah’ım” gibi büyüklük; “Çok büyük bir hata yaptım.” gibi suçluluk; “Mahallemizin en güzel kızı, beni seviyor.” gibi aşk; “Beni cinler yönetiyor.” gibi denetlenme sabuklamaları, şizofren hastanın başlıca belirtileridir.

2) Dikkat ve algı bozuklukları gösteriyorlar. Şizofren, bir konu üzerinde dikkatini toplayamıyor ve seçici dikkati kullanamıyor. Şizofrende uyarı ile tepki arasında geçen tepki süresi uzundur. Buna bağlı olarak tepki için gerekli olan hazırlayıcı ruhsal ara da uzuyor. Şizofren, bir uyaran karşısında hazırlık dönemini koruyup sürdüremiyor. Şizofrenlerde bu olgularla ölçülen anlık dikkat de bozuktur. Hasta, dikkati çelen bir uyarının etkisine direnmede başarısızlık gösteriyor; hastanın dikkati kolayca çelinebiliyor. Bu durum, zihinsel karmaşaya (confussion’a) ve algısal işlev bozukluklarına yol açıyor. Algı bozukluğu üst düzeylerdedir. Örneğin, aynadaki saçı sakalı birbirine karışmış görüntüsüne hayran hayran baktığı görülüyor. Hasta, sanrılar görüyor. En çok da kendisine cinlerin “Vur! Öldür!” gibi buyruklar verdiğini, küfürler duyduğunu söylüyor. Kimi şizofrenler, hiç konuşmadıkları halde, düşüncelerinin sesini işitiyorlar. Buna düşünce yansıması deniyor. Bunlarda, burunlarına kötü kokular geldiği biçimindeki koku sanrılarına; az sayıda görme ve dokunma sanrılarına da rastlanıyor.

3) Duygulanım (affect) bozuklukları gösteriyorlar. Şizofrenlerde taşkınlığa varan öfke, sevinç, neşe tepkileri görülüyor. Künt duygulanımda, duygusal anlatımların şiddet ve frekansında azalma görülüyor. Donuk duygulanımda, duygusal anlatımlar yitiriliyor; yüz, maske görüntüsü kazanıyor; ses tonu da bu donukluğa eşlik ederek tekdüzeleşiyor. Uygun olmayan duygulanımda (affective labilite’de) ise heyecan anlatımı ile söylenen arasında bağ bulunmuyor. Örneğin, gülünç bir şey anlatılırken hasta ağlıyor; ölüm gibi büyük acı karşısında da gülüyor. Şizofrenlerdeki duygulanım bozuklukları, kimi normal insanlarda da görülebilen duygulanım bozukluklarından daha yoğun ve şiddetlidir.

4) Ruhsal-devimsel bozukluklar gösteriyorlar. Hareket, şizofrende tepkisizliğe dek azalabiliyor. Hasta, çalışmaya yönelik hareket yeteneğini yitiriyor, üretimi düşürüyor. Giyim kuşamına dikkat etmiyor. İlerlemiş olaylarda içe kapanıyor, kendine özgü bir dünyada yaşıyor. Şizofrenin dünyasında nesnel gerçekler, yerlerini çarpıtılmış ve mantık dışı olmuş öznel gerçeeklere bırakıyor.

5) Gerçeklerle bağlantıları kopuyor. Hastada kendilik duygusu bozuluyor. Hasta, kendi kimliğini ve kendi varlığının anlamını karıştırıyor; başkasının kimliğini taşır gibi davranıyor; benlik, sınırlarını yitiriyor. Şizofrenlerde birçok belirtinin binişik olması, sınıflandırmaların geçerlik ve güvenirliklerini kuşkulu kılıyor. Örneğin, Dünya Sağlık Örgütünün 1978 ve 1980 sınıflandırmaları farklıdır.

Şizofreni Türleri

Bleuler’in, Kraepelin’in sınıflandırmasına basit şizofreniyi ekleyerek belirlediği sınıflandırmada, şu dört temel şizofreni türü yer alıyor:

1) Basit Şizofreni (simple schizophrenia): Bu, genç yaşta ortaya çıkan bir şizofreni çeşididir. Basit şizofrenide sabuklama, sanrı ve donuk belirtiler görülmüyor. Egemen belirtiler olarak duygulanım bozuklukları ortaya çıkıyor. Basit şizofrenler, çalışamıyor, sevemiyorlar; küçüklere eziyet ediyorlar. Fazla bir şey istemeden yaşamlarını sürdürüyorlar. Bunlarda düşünce yoksulluğu, umursamazlık, konuşma yavanlığı ilgi çekiyor. Saç, sakal ve giyimleriyle, ihmal edilmiş bir toplumsal görünüm sergiliyorlar.

2) Donuk Şizofreni (catatonic schizophrenia): Bu şizofreni, 20 yaş dolayında şizofreninin öbür belirtilerinin yanında, örneğin, bir heykel gibi, aynı konumda, uzun bir süre hareketsiz kalma biçiminde yer alan donuk duruşlar, mumsu esneklik, dilsizlik, olumsuzluk, donma (duygusal katılık) ya da heyecan gibi tipik belirtilerle ortaya çıkan bir şizofreni türüdür. Donma (stupor), bu bozukluğun en belirgin özelliğidir. Hastanın bir beden organına bir biçim verildiğinde, hasta o biçimi bozmadan, saatlerce öyle kalıyor. Hasta, iletişimde karşıt tepkide bulunmuyor. Özellikle konuşma ve yemek olumsuzluğu yaşıyor. Aç da olsa, yemek yemiyor, sonra çalıyor. Saatlerce tuvalette oturup yapmıyor, çıkınca altına ediyor. Donuk şizofrenler, yataklarının kenarında yatıyorlar. Amaçsızca, acayip biçimde yüzlerini buruşturuyorlar. Anne karnındaki gibi tipik duruşlara giriyorlar. Bunlarda imrenme anlatımı, el sıkmada duraksama ve uykusuzluk görülüyor. Delirium actum şizofreni gibi kimi şizofreni türleri, şiddet tepkileriyle ortaya çıkıyor. Hasta, vurup kırıyor, ısırıyor, üstünü başını yırtıyor; kendisiyle ilişki kurulamıyor. Hastanın yüzünü dehşet anlatımı kaplıyor. Yemek yemediği için hasta, ağızdan tüple besleniyor. Bu olayların çoğu, ölümle sonuçlanıyor. Şizofreninin bir başka türü olan Amok ise, daha çok, ilkel kabilelerde görülüyor. Hasta, ne yaptığını bilmeden, elindeki silahla, yoruluncaya dek insan öldürüyor. Donuk şizofreni, bugün daha az rastlanılan bir şizofreni türüdür.

3) Paranoid Şizofreni (paranoid schizophrenia): 30 ve sonraki yaşlarda ortaya çıkan bu şizofrenide sabuklamalar ve kaynak düşünceler görülüyor. Kendisinin önemli bir kişi olduğu ve yabancı güçlerce izlendiği biçiminde baskı sanrıları ile görme ve işitme sanrıları bulunuyor. Hasta, radyo ve TV’de işittiklerinin kendisiyle ilişkili olduğunu söylüyor. Sanrıları ve kuruntuları onu sert, kavgacı bir kişilik sergilemeye de itebiliyor.

4) Gerilemeli Şizofreni (herbefrenic schizophrenia): Bu şizofreni türü, genç yaşların hastalığıdır ve yaygındır. Öteki türlerden daha renkli belirtilerle ortaya çıkıyor. Hasta, dağınık bir görünüm sergiliyor; eski güzelliklerini yitirdiği kaygısını taşıyor. Açıkça mastürbasyon yapıyor. Anlatımında kopukluk, konuşmalarında yinelemeler, çocukça kıkırdamalar görülüyor. Şizofreniyi bir hastalık olarak görmeyenler de vardır.

Ullmann ve Krasner’ın toplumsal öğrenmeci yaklaşımına göre şizofreni, toplumsal bir roldür. Bu rol, tuhaf davranışlara dikkatleri yoğunlaştıran ruh sağlığı çalışanlarınca pekiştiriliyor. Şizofreniyi çevre; yani toplum üretiyor. Laing’e göre de şizofreni, bir hastalık değildir; sorunlu bir davranışa konulmuş bir etikettir. Gerçek sorunlu olan ve hastaneye yatması gereken, ailedir.

Psikanalitik görüşe göre şizofreni ise birincil özseverlik (benliğin ilkelbenlikten ayrılmadan önceki evresi) durumunda bir gerilemedir. Bunların dış dünyayla ilişkilerini yitirişlerinin nedeni, bu nitelikteki gerilemeden kaynaklanıyor. Şizofren, özellikle ilkelbenlik dürtülerini baskı altında tutabilmek için gerileme mekanizmasını kullanıyor. Şizofreniyi organik beyin bozukluklarından ayıran en önemli ölçüt, şizofrenlerde bellek bozukluğunun görülmemesidir. Şizofrenlerde beynin ön bölgesi (prefontal bölge) iyi çalışmıyor. Bunun sonucunda şizofrenlerin bilgi işlem yetenekleri zayıflıyor. Algılama, uslamlama, karar verme mekanizmaları bozuluyor. Bir beyin hastalığı olan şizofreni, beyin kimyasındaki bozulmaya, düşünce bozukluğuna dayanıyor. Genellikle kalıtım yoluyla aktarılıyor. Daha sonra çevre, yaşanan olaylar, hastalığın ortaya çıkmasında etken oluyor. Şizofreni, özdeş ikizlerde yüzde 88 oranında görülürken, ayrı yumurta ikizlerinde bu oran, yüzde 14’lere düşüyor.

Cinsel Tedavi Cinsellik Terapisi

Cinsel tedavi, cinsel terapi, erken boşalma, mastürbasyon yapamama, cinsel isteksizlik, edim kaygısı, cinsel fobiler, suçluluk duyguları gibi ruhsal-cinsel bozuklukların giderilmesi için yapılan tedavilerin genel adıdır.

Cinsel tedaviler, bozukluğun ağırlığına bağlı olarak ruhsal, tıpsal ya da davranışçı yöntemlerle yürütülüyor. Savaşır ve Boyacıoğlu (1996), türlü nedenlerle cinsel tedavi için başvuran ve tedaviye başlamış olan çiftlere yardımcı olmak amacıyla hazırladıkları Cinsel Tedaviler El Kitabı‘nda özetle şunlardan söz ediyorlar:

Cinsel Sorunların Nedenleri

Cinsellik de yemek yeme, yediğini sindirme gibi doğal bir işlevdir. Bedensel olmayan birçok sorun, sindirimi etkilediği gibi, cinselliği de etkiliyor. Bedensel açıdan sağlıklı olsak bile, örneğin, yanlış yeme, acele etme, stres altında olma, iştah yitimine, ishale, kabızlığa yol açabiliyor. Yemeğimizi acele etmeden, rahatça yediğimizde sindirim sistemimiz iyi işliyor; yediğimiz şeylerden haz duyuyoruz. Cinsel ilişkimizin de doğal ve rahat bir biçimde olmasına izin verdiğimiz zaman bedenimiz, bilinçli bir çaba göstermeden tepki veriyor. Ancak, birçoğumuz, bu doğallığın farkında olmuyoruz.

Cinselliği, Cinsel Tepkiyi Olumsuz Etkileyen Başlıca Sorun ve Durumlar

1) Cinsellikle ilgili eksik bilgi ve yanlış inançlar (Cinsel ilişkide karşıdakinden ne bekleyeceğini ve nasıl davranacağını bilmeme ve önyargılar).

2) Cinsellikle ve cinselliğin sonuçlarıyla ilgili olumsuz duygular (İlişki sırasında acı ve ağrı duymaktan, gebe kalmaktan, başkalarının görmesinden, ilişki sırasındaki seslerin duyulmasından ve ilişkinin yarım kalmasından, ilişki kuramamaktan, ilişkiyi sürdürememekten ve sonlandırmakta yetersiz kalmaktan, ilişki sırasında kendini denetleyemeyip çekiciliğini yitirmekten (hayvan gibi davranmaktan), eşinin denetimini yitirmesinden korkma).

3) Evlilik ilişkilerinde sorun yaşama (Eşine öfkelenme, kırılma, darılma; eşine güvenmeme ya da onun kendisini kıracağından korkma).

4) Kişinin kendisiyle ilgili olumsuz duyguları (Kendini değersiz, güçsüz duyumsama, zevk almaya değer görmeme; kendi bedenini beğenmeme, çekici bulmama).

5) Uygunsuz durumlar (Kendini yorgun duyumsama, kafasında başka sorunların bulunması; ilişkide bulunulan yerin özel ( tam yalnız) olmaması).

6) Alkol ve kimi ilaçların kullanımı (Alkol ve kimi ilaçların, normal cinsel tepkiyi geçici olarak bozması).

7) Genel durum bozukluğu (Hasta olma, kaza geçirme gibi durumlar, cinsel istek yitimine yol açabiliyor; sağlığa kavuşunca cinsel istek yeniden ortaya çıkıyor).

Cinsel Sorunlar, Cinsel Tepkiyi Nasıl Etkiliyor?

Doğal cinsel tepki baskı altına alındığında cinsel sorunlar ortaya çıkıyor. Daha az bilinen bir neden de yapabilme kaygısıdır. İlk cinsel tutukluğu yaratmış olan gerginlik ve yorgunluk gibi bir neden çok gerilerde kalmış olmasına karşın, “Yine olacak mı?”, “Şimdi yapabilecek miyim?” diye düşünme ve kaygılanma, bir kısır döngü biçiminde sürüp gidebiliyor. “Şimdi yapabilecek miyim?” sorusunun altındaki kaygı, doğallığın yitirilmesine yol açıyor. Sonuçta kişi, cinsel haz almak yerine kendini incelemeye başladığı için, cinsel ilişkiyi zorlaştırıyor. Eşlerden birinin cinsel sorun yaşaması, öbürünün tepkilerini de olumsuz etkiliyor; o da iyi bir eş olup olmadığı konusunda kaygı geliştirebiliyor.

Cinsel İlişkide Temel İlkeler

1) Cinsel sorunların yaşanmasına yol açan yanlış anlamaları ve kırgınlıkları eşler, sağlıklı bir iletişimle (konuşmakla) gidermelidirler; birbirlerine hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları söz ve davranışları açıkça söyleyebilmeli ve bu konularda bir karara varmalıdırlar.

2) Cinsellikle ilgili yanlış bilgilerini ve inançlarını düzeltmeli, eksik bilgilerini tamamlamalıdırlar.

3) Cinsel ilişki sırasında bir seyirci gibi davranmaktan kaçınma ve kendini rahat, doğal bırakma yollarını öğrenmelidirler.

Cinsellikte İletişim

Evlilik ilişkilerindeki aksamalar, cinsel sorunlara kaynak oluşturabiliyor. Bunun gibi cinsel sorunlar da ilişkileri bozabiliyor ve bozulan ilişkiler, cinsel sorunun sürüp gitmesine neden olabiliyor. Onun için evlilik ilişkilerinin cinsel ilişkiyi nasıl etkilediğini bilmek gerekiyor. İlişkinin iki önemli yönü bulunuyor. Bunlardan biri, konuşabilmek, iyi iletişim kurabilmek; öbürü ise olumlu yaklaşmak; yani birbirini heveslendirmek, beğendiklerini bir yolunu bulup iletmektir. Olumsuz eleştiriler, yakınmalar, işi kavgaya dek götürmeler, eşlerin ilişkisini bozabiliyor.

Cinsel İlişkide İletişimi Kolaylaştıran Yollar

1) Eşler, birbiriyle iki yetişkin gibi konuşmalı. Koca, baba gibi; kadın da çocuk gibi konuşmamalı ya da kadın, kocasının annesiymiş gibi davranmamalı. Bu tür ilişkiler cinsel yaşamı olumsuz etkiliyor.

2) Eşler kendilerini açıkça anlatmalıdır. “Ben, ….yı istiyorum.” Ya da “…ya kızdım; çünkü….” diye olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve isteklerini doğrudan anlatmalıdırlar. Duygularını saklamak, sorun yaşamaya yol açıyor.

3) Eşler, birbirine karşı kırgınlık ya da kızgınlıklarını açıkça anlatmalıdırlar. Eşinin anlattıklarını bağırıp çağırmadan dinlemelidir. Bu hakkı eşine tanımayanın eşi, duygularını içinde saklıyor ve bu da ilişkilerin bozulmasına, duygusal patlamalara yol açıyor. Haklı ya da hakzız olsun, herkesin duyduğunu ve düşündüğünü söylemeye hakkı vardır.

4) Eşlerden ikisi de farklı şeyler istiyor ya da bekliyorsa, aralarında anlaşmanın yolunu bulmalıdırlar. Bunun için ya üçüncü bir yol bulmalı ya da kimi zaman birinin istediği; kimi de öbürünün istediği yapılmalıdır.

5) Övgü ve yüreklendirme, ilişkiler üzerinde eleştiriden daha çok olumlu etki yapıyor. Eşler, karşıdakinin beğendiği özelliklerini fark edip bunları kendisine söylemelidirler. Böyle yapıldığında eşin, karşısındakinin isteklerini daha kolay kabul ettiği görülüyor.

Cinsellikle İlgili Yanlış Bilinenler

1) Kimileri, kızlık zarının yırtılmasıyla çok fazla kan geleceği ve çok acı duyacakları kaygısını yaşıyorlar. Vajinanın ağzındaki bu zarın biçimi ve kalınlığı kadından kadına değişiyor. Bu zar, penisin vajinaya girmesiyle yırtılıyor ve kılcal damarların kopması nedeniyle biraz kan akıyor. İlk ilişkide kan gelmemesi de doğaldır. Kızlık zarının kalın olması durumunda penisin vajinaya girmesi zor olabiliyor. İlişki, korkuya kapılmadan, uygun koşullarda sürdürülünce zar yırtılıyor. Çok az kişide bu zar kalın lifli olduğundan, doktor müdahalesiyle kesilmesi gerekiyor. Kimi kadınlarda ise bu zar, vajina çeperinde ince bir doku durumunda olduğundan, penis içeri girdiğinde esniyor ve yırtılma olmuyor.

2) Kadın, ilk ilişkide birleşmeye hazır değilse isteği dışında ilişkiye zorlanmamalıdır. Kadın ilişkiye hazır olmadığında penisin vajinaya girişinde zorluk çekilebiliyor. O nedenle erkeğin, kadının hazır olduğu anı beklemesi gerekiyor.

3) Eşler, birbirinin ilişkiye hazır olup olmadıklarını zamanla yüz anlatımlarından, soluk alışlarından anlayabiliyorlar. Ancak bunu birbirlerine açıkça da söyleyebilmelidirler ya da erkek, eşine hazır olup olmadığını sorabilmelidir. Kadın hazır olduğunda vajinanın iç duvarlarında salgılanan sıvı, penisin girişini kolaylaştırıyor. Vajinanın yapısı oldukça esnektir; penisin büyüklüğüne göre genişliyor ya da daha dar kalabiliyor. Kadın kendini rahat bıraktığında acı duyma sorunu ortadan kalkıyor. Kadın, kaygı ve korku içinde olunca vajina kasılabiliyor ve kadın, ilişkide zorlanma ve acı yaşıyor.

4) Kimi kadınlar, vajinalarının biçiminin, renginin farklı olmasını anormallik olarak niteliyorlar. Oysa her vajinanın değişik biçimde olması doğaldır.

5) Toplumda mastürbasyonun (özdoyurumun) zararlı olduğu yönünde genel bir kanı vardır. Oysa belli aralıklarla yapılan mastürbasyon, bedenin doğal bir gereksinimi sayılıyor. Bu eylem, kişinin kendini cinsel uyarılmaları açısından tanımasına da yardımcı oluyor.

6) Cinsel ilişki girişiminde özellikle genç erkeklerde çok erken sertleşme olması, hemen cinsel birleşmeye hazır olunduğu anlamına gelmiyor; kadının da hazır duruma gelmesinin beklenmesi gerekiyor. Kadın da “bekletiyorum” diye telaşlanmamalıdır.

7) Kadında ıslanma, vajinanın içinde kaldığında, kadının uyarılmadığı sanılabiliyor.

8) Cinsel ilişki sırasında dalgalar biçiminde gelen uyarılmaların; dolayısıyla sertleşmenin ya da ıslanmanın artıp azaldığını kadın da erkek de duyumsayabiliyor. Bu normal bir durumdur; bu nedenle telaşa kapılmamak gerekiyor.

9) Eşi hazır olmadan boşalma, genç erkeklerde normal bir olaydır. Özellikle bir önceki boşalmadan sonra uzun süre geçmişse ya da çok fazla heyecanlanılmışsa erken boşalma doğaldır. Ancak, erkek, erken boşalmayı önlemeyi öğrenmelidir.

10) Birçok kadın, orgazma ulaşmadığı halde cinsel tepkileri tam olarak gösterebiliyor. Bu, onların soğuk ya da frijit olduğunu göstermiyor. Özellikle başlangıçta birçok kadın orgazm olamıyor. Bu, eşleri telaşlandırmamalıdır. Erkek, karısının orgazm olmasını özellikle istemesi durumunda kadının orgazm olması zorlaşıyor ve kadın, kocasını memnun etmek için orgazm olmuş gibi davranıyor. Baskının olmaması, kendini rahat duyumsama, orgazmı kolaylaştırıyor. Yapabilme kaygısı, erkekte boşalmayı hızlandırırken, kadında geciktiriyor.

11) Erkek orgazm olduktan sonra kadının yakınlık isteği hâlâ sürüyorsa ve erkek de hemen uyuyorsa kadın kırılabiliyor. Böyle durumlarda kadın, kimi zaman eşini uyandırmalı; kimi de uyumasına izin vermelidir.

12) Cinsel ilişkinin aralıkları konusunda belli standartların olduğu biçimindeki yanlış inanç, eşlere bu standartlara uyulmadığını düşündürebiliyor ve onlarda düş kırıklığına yol açabiliyor. Oysa sevgi ve istek, ölçülere, kalıplara sığmıyor. Cinsel ilişki, kimi zaman sık; kimi de seyrek olabiliyor. Önemli olan, ilişki sırasında eşlerin birbirinden hoşlanmaları ve cinsel doyuma ulaşmalarıdır.

Cinsel Yaşamı İyileştirme Yolları

Eşler, bu iyileştirme yollarını olanak varsa terapistleriyle tartıştıktan sonra uygulamalıdırlar. Bu olanağın bulunmaması durumunda da eşlerin bunları birlikte okuyup üzerinde konuşmaları ve bunları iyice anlamaları öneriliyor. Bir dönemle ilgili bozuklukları tümüyle gidererek sonraki döneme geçmek; her döneme özgü uygulamaları, belirtilen sıraya göre yapmak gerekiyor. Her dönem için önerilen kurallara uygun davranılması çok önem taşıyor. Eşler, bunlara uygun davrandıklarında, çok geçmeden, sevişirken durmaları gereken yerde durmayı; eşine, korkmadan “Dur!” diyebilmeyi öğreneceklerdir.

Cinsel Terapi, Seks Terapisi – Uygulamalarıyla

Birinci Dönem: Cinsel organlara dokunmadan duyulara odaklanma: Bu programı uygulamaya başlarken eşler, cinsel ilişkide bulunmayacakları konusunda anlaşmaya varıyorlar. Tam rahat olmayı başarıncaya dek, cinsel ilişkiden uzak duruyorlar. Bu yasağın nedeni, yapamama kaygısını azaltmak ve ortadan kaldırmaktır. Bu kaygı, eşleri sürekli olarak cinsel ilişki denemelerine ittiği ve denemeler de kaygıyla gerçekleştirildiği için yapamama ile sonlanıyor ve sorun, hiç çözülemeyecekmiş gibi sürüp gidiyor. Bu yasak, başarma baskısını kaldırdığından, eşlerin yeni duygu ve yaşantıların farkına varmalarını sağlıyor. Eşlerin bu alıştırmaları haftada üç gün yapmaları gerekiyor. İki bölümlü olan seansın birinde eşlerden A, istediğinde ilişkiyi B’ye şöyle diyerek başlatıyor: “Sana dokunmak, seni okşamak istiyorum.” B, bu öneriyi isterse kabul ediyor; istemezse “Hayır'” diyerek geri çevirebiliyor. B, isteği kabul ederse seansın ikinci yarısında okşanıp dokunulmak istediği anlaşılıyor. İkinci alıştırmada, öbür eş aynı şeyi öneriyor. Bu uygulama dönemi sonunda kadın ve erkeğin, rahatlıkla öneride bulunabilmeleri gerekiyor.

Birinci dönemde unutulmaması gereken noktalar:

1) Okşayan, yapmak istediklerini uygulayarak ortaya koymalıdır. Eşinin cinsel organları ve göğüsleri dışında, bedeninin istediği yerine, kendisine hoş gelecek biçimde ve istediği kadar dokunmalıdır; vücudunun istediği yerini öpebilmelidir.

2) Okşanan, kendini rahat bırakmalıdır. Hoşuna gitmeyen şeyi açıkça belli etmelidir. Bunun en iyi yolu, eşinin elini oradan kaldırıp bir başka yere koymaktır. Seyirci olup olmadığını fark etmeyi öğrenmelidir. Seyirci olmamak, dokunmanın uyandırdığı duyguları yaşamak demektir. Bunun için dikkatini bedeninin rahatlaması ve duyumları üzerinde toplamalıdır. Bir de okşamaya kısa bir süre ara vererek tam bir rahatlık yaşamalıdır.

3) Eşine dokunmak, kendini ona yakın duyumsamak güzeldir.

4) Dokunulmak da hoş bir duygu yaratıyor.

5) Dokunma, haftada üç kez denenmelidir; başlatma sırayla yapılmalıdır.

6) Kimi zaman başlamak için kendini biraz zorlamak gerekebiliyor. Buna biraz işin yapay görünmesi, biraz da utangaçlık ve çekingenlik neden oluyor; yolunda gitmemiş olan denemelerden ötürü dokunulmaya karşı bir direncin gelişmiş olması da buna yol açabiliyor. Önemli bir nokta, bu dönemi, normal cinsel ilişkiye geçmek için bir basamak olarak görmektir.

7) Bu dönem, hoş ve rahatlatıcı ya da uyarıcı olarak algılansa da eşlerin ne duyumsadıklarının farkına varması önem taşıyor.

8) Seanstan sonra kendini çok uyarılmış duyumsayan kişi, eşinin yardımı olmadan mastürbasyon yapabiliyor.

İkinci Dönem: Cinsel organlar dışındaki duyumlara odaklanma; kendinin ve eşinin haz duyması için dokunma: Bu dönemin de iki bölümü bulunuyor. Bir eş, kendisine hoş gelen biçimde karşısındakini okşuyor. İkinci bölümde ise öbür eş aynı şeyi yapıyor. Buna ek olarak eşler, kendilerine ne yapılmasını istediklerini söylüyorlar. Okşanan, (a) Rahatlıyor. (b) Hoşlanmadığı şeylere izin vermiyor. Kişinin, okşanması hoşuna gitmeyen yerdeki elini oradan alıp başka bir yere koyuyor. (c) Hoşuna giden okşama ya da öpmeleri özendiriyor. Bunu hoşlanma sesleriyle ya da eşinin elini hoşlandığı yere koyarak belli ediyor. “Daha hafif!”, “Daha güçlü!”, “Sağa doğru!” gibi yönlendirmeleri, elini eşinin elinin üzerine koyarak belirtiyor; ancak, bunu bütün denetimi eline alarak yapmıyor. Seans sonrasında birbiriyle konuşmayı unutmuyorlar.

Üçüncü Dönem: Cinsel organlar da içinde olarak duyulara odaklanma: Bu dönemde geçerli olan ilkeler şunlardır:

1) Cinsel birleşme yasağı sürdürülüyor; ancak elle ve ağızla cinsel organlara ve göğse dokunulabiliyor.

2) Bu bölümde de A, B’yi; B de A’yı okşuyor.

3) Seansı yine önce eşlerden biri; sonra öbürü başlatıyor. Nereye, nasıl dokunacağına, başlatan karar veriyor. Öbür eş de hoşlanmadıklarını bildiriyor; hoşlandıklarını da eşinin elini tutarak belli ediyor. Cinsel organlara hafif ya da şiddetli; hızlı dokunuş, hareketin yönü, duyumları ve duyguları çok etkileyebildiğinden, dokunulanın nelerden hoşlandığını bildirmesi daha da önem kazanıyor. Bu, seanstan seansa da değişebiliyor.

4) Cinsel bölgeler de içinde olmak üzere bedenin her yerinin öpülüp okşanması sürdürülüyor.

5) İstenirse beden losyonları da kullanılıyor.

6) Amacın yalnızca rahatlamak ve yapılandan haz duymak olduğu unutulmuyor. Seyirci olmak değil; rahatlamak ve duyumsamak amaçlanıyor.

7) Okşanan eş, uyarılabiliyor ve orgazm olabiliyor. Bu durum da seanstan seansa değişiyor. Amaç, doyuma ulaşmak değilse de bu sonuca varılması, bir sakınca oluşturmuyor.

8) Eğer erken boşalma sorunu varsa o, ayrıca giderilmeye çalışılıyor.

Dördüncü Dönem: Cinsel organlar da içinde olmak üzere karşılıklı okşamalarla birlikte orgazma odaklanma: Eşler için cinsel organlar da içinde olarak dokunma, okşama kolaylaştığı zaman, aynı anda karşılıklı okşamalara geçilebiliyor. Aynı anda haz verme ve haz alma gerçekleştiriliyor. Şunların unutulmaması gerekiyor:

1) İzin verilirse normal olarak cinsel tepki de ortaya çıkmalıdır.

2) Seyirci olunmamalıdır.

3) Eşler, hoşlarına giden şeyleri birbirine söylemelidir.

4) Hoşlarına gitmeyen şeylerden de uzak durmalıdırlar. Sonraki döneme geçmeden, soruna göre, erken boşalma ve vajinismus sorunları üzerinde durulmalıdır.

Beşinci Dönem: Vajinal giriş: Önceki dönemler başarıyla yaşanmışsa; erkekte yeterli sertleşme oluyorsa; kadında vajinaya girme ile ilgili korkular geçmişse; erken boşalan erkek, boşalmayı bir ölçüde denetim altına almışsa bu döneme başlanabiliyor. Bu dönemde de amaç, yapabilme korku ve kaygısına kapılmadan bedensel dokunuştan haz duymaktır. Ön sevişmeden sonra kadın kendini hazır duyumsadığında; erkekte de yeterli sertleşme olduğunda penis vajinaya yaklaştırılıyor. Bunun için en uygun pozisyonun, kadının üstte olmasıdır. Daha önce cinsel ilişki korkusu olan kadın, bu pozisyonda dilediği hızda ilişkiye girebiliyor. Bu dönemde penis, vajinada hareketsiz kalınca doğal olarak sertliğini yitirebiliyor. Eşler, bu durumda da sevişmeyi sürdürebilmelidirler. İkisinin de dikkati ne duyumsadıkları üzerinde olmalı ve kendilerini rahat bırakmalıdırlar. Başta penis, vajinanın içinde 15 saniye gibi kısa bir süre kalmalıdır. Daha sonra bu süre uzatılabilir.

Altıncı Dönem: Hareketli vajinal giriş: Eşlerin birbirine bedensel dokunuşlarında, başlangıçtaki ilkeler geçerlidir. Eşler birbirini haz alacak ve haz verecek biçimde okşamalı; bunun dışında yapma-birleşebilme beklentisi olmamalıdır. Bu döneme eşler, birbirinin tüm bedenlerini okşayarak başlamalıdırlar. Kadın da vajinal girişe hazır olana dek okşama sürdürülmelidir. Penis vajinaya girdikten sonra ileri geri hareketler başlamalıdır. Bu hareketlerin süresi başlangıçta kısa almalı; eşlerin ikisi de hoşlanırlarsa sürdürülmelidir. Bu döneme gelen eşler, “Dur!” demeyi öğrenmiş olmalıdırlar. Böylece “Vajinaya girdikten sonra sonuna dek gitmem gerekir.” düşüncesinden de kurtulmuş olmalıdırlar. Eşlerden biri sevişmekten hoşlansa da öbürü durmak isteyebilir ve bunu, kızdırmaktan korkmadan eşine söyleyebilmelidir. İşte rahat ve güvenilir cinsel ilişki budur. Farklı cinsel ilişki popzisyonları, farklı duygular yarattığından, eşlerin ikisinin de cinsel tepkileri farklı zamanlarda değişebiliyor. Kadınların birçoğu, aylık dönemlerinin belli zamanlarında daha çok uyarılıyor. Birçok kadının orgazm olmadan da çok uyarıcı doyurucu cinsel deneyimleri olabiliyor. Bir yanlış inanç da eşlerin aynı anda orgazm olmalarının en iyi doyum biçimi olduğudur. Cinsel ilişkide çok çeşitlilik söz konusudur ve nelerden hoşlanıldığı, kişilerin o andaki duygularına bağlıdır. Tek amaç, birlikte haz duymaktır.

Cinsel Tedaviler El Kitabı Google arama bağlantısı.

Obsesif Kompulsif Nevroz

Obsesif kompulsif nevroz nedir? Belirtileri ve örnekleriyle birlikte çözüm önerileri sunuyoruz.

Obsesif kompulsif nevroz, tehlikeli sayıldıkları için kaygı yaratan ve bilinçdışına itilen (bastırılan) isteklerin, benliğin yönetim ve denetim gücü azaldığında istenç dışı bilince çıkan ve kişinin kafasında davranışında yinelenen kuruntulu ve tedirgin edici simgeleri; takınaklı-zorlanımlı nevroz, duygusal katılıktır.

Her takıntılı düşüncenin, zorlanımlı davranışın, fobinin bilinçdışında gizli, gerçek bir anlamı vardır. Örneğin, yıkanma buyruklarının karşıtı olarak eldiven giymek, günde onlarca kez ellerini yıkamak, kirlenme korkusundan dolayı; uyku öncesinde belli törensel davranışları yapmadan edememek de uyuyakalıp uyanamamak korkusu yüzünden ortaya çıkıyor. Kişinin, saçma olduğunu bildiği; ama kafasından atamadığı asalak düşünce ve korkular, takınaklı düşünceler; gerçek olduklarına inandıkları da sabuklamalı (hezeyanlı) düşüncelerdir.

Obsesif Kompulsif Nevroz’un Nedenleri

Takınak / takıntı (obsession), doyumu engellenen ve kaygı yaşanmasına yol açan dürtülere karşı benliğin bir savunma tepkisidir. Takınaklı kişinin kafasında tehlike, yitme, saygınlığını yitirme korkusu vardır. Takınaklı düşüncelerle kişinin yaptığı, bunların oluşturduğu sıkıntıdan kurtulma çabasıdır. Çözümsel (analitik) açıklamaya göre takınaklar, dışkıl-erotik dönemden kaynaklanıyor. Bu dönemde çocuk, yetişkin gibi, dışkının pis olduğu bilgisinden yoksun oluşu nedeniyle bunu tutmak istiyor, yitirmekten korkuyor. Bundan, ileride değeri olan mal ve para tutumluluğu gelişiyor. Dışkısını yerinde ve zamanında boşaltma buyruklarına uymaktan, aşırı düzencilik, titizlik; anne buyruklarına direnme isteğinden de inatçılık oluşuyor. O nedenle tutumlu, düzenli, titiz, inatçı, egemen olmaktan hoşlanan ve saldırganlık eğilimi gösteren bireye dışkıl kişilikli deniyor. Takınaklı düşünce, kimi kez belli bir nesnenin, durumun ya da etkinliğin yarattığı ve kişinin kendisince de yersiz ya da aşırı kabul edilen, akıl dışı, yoğun ve inatçı bir korku (fobi) biçiminde de ortaya çıkabiliyor.

Yükseklik, yılan, örümcek, hamam böceği, fare, karanlık, uçak, kapalı alan, açık alan korkusu, yaygın fobilerdendir. Aşırı korkulan şeyden kaçınamama durumunda, dayanılmaz yoğunlukta bir kaygı ve panik yaşanıyor. Takınaklı düşünce nevrozuna 10 yaşından önce çok az rastlanıyor. Yetişkinlerde görülen takınak nevrozlarının yarısı, çocukluk döneminde başlıyor. Kişi, örneğin, yerdeki çatlaklara basınca; geçen arabaları, elektrik direklerini saymayınca, annesinin başına kötü şeyler geleceği kuruntusuna kapılıyor. Daha sonra sol yanından kalkmamayı, evden çıkarken önce sağ ayağını atmamayı, salı günü yola çıkmayı ve benzerlerini uğursuzluk sayıyor.

Takıntıların ortaya çıkmasına, özellikle aile bireylerinin, böyle bir yapıya sahip oluşları yol açıyor. Takınaklı çocuklar, büyüyüp de küçülmüş izlenimini yaratıyorlar. Çokbilmiş, düzenli ve titiz davranıyorlar. Her işleri tam olmadıkça rahat edemiyorlar. Kimilerini içlerinden bir dürtü, bir yere elini, vücudunu dokundurmaya; başını, elini kolunu belli yönlerde sallamaya, tükürmeye, çizgilere basmamaya, 2 ya da 3 kez öksürmeye, arabaları saymaya zorluyor. Kimilerini “Niçin?”, “Neden?” diye yinelemeli soru sormaya; elektrik ve havagazı düğmelerini, kapıyı kapatıp; sonra kapatıp kapatmadığı kuşkusuyla yeniden, yeniden denetlemeye itiyor. Kimilerini de ellerini bir yere vurur vurmaz, birisiyle tokalaşır tokalaşmaz tedirgin edip, ellerini iyice yıkamaya zorluyor. Bunlar da birer zorlanımlı davranıştır. Önemsiz şeyleri çalıp saklamak (kleptomani), yangına yol açmak, cinsel organını göstermek gibi tehlikeli tepkiler de zorlanımlı davranışlar arasında yer alıyor. Kişinin akıl dışı diye nitelemesine karşın, yapamayınca kaygı duyduğu; ancak, yaptığında biraz rahatladığı bu tür davranışlara insanlar arasında çokça rastlanıyor. Durmadan yıkanan kişi, bilinç dışı bir mekanizmanın zorlamasıyla kötü düşüncelerden, suçluluk duygularından kendini sözde arındırmış oluyor. Ne ki aynı rahatsız edici duyguları, kısa süre sonra yeniden duyumsuyor ve yeniden yıkanma zorunluluğu duyuyor. Böylece, enerjisinin önemli bir bölümünü bu gereksiz çabada tüketmeyi sürdürüyor.

obsesif kompulsif adam

Obsesif Kompulsif Nevroz İçin Önleyici Tedbirler

“İçten duyulanı aynı biçimde ya da yerine başkasını koyarak gerçekleştirmek” demek olan zorlanımlı davranışlar, çocuklukta sıkça görülüyor. Bunların çoğu, çocuk büyüyüp geliştikçe ortadan kalkıyor. Çünkü bu davranışların kimisi, gelişim dönemlerinin doğal tepkilerindendir. Böyle de olsa, aileler, bunlara karşı gerekli koruyucu önlemleri almalıdırlar. Sağlıklı aile ilişkileri içinde büyüyen çocukta zor yerleşen gereksiz korku, aşırı koruyucu aile çocuklarında kolaylıkla yerleşme olanağı buluyor. Ancak, korktuğu olay ya da nesne açıklandığında; korktuğu şeye, sevdiği şeyin yanında yer verildiğinde, bir süre sonra çocuğun sakinleştiği görülüyor. Çocuğun gereksiz, aşırı korkular geliştirmemesi için onu aşırı korumamak; ondan kısa sürede çok şey yapmasını istememek gerekiyor. Çocuğun önünde sert tartışmalar yapmak; çocuğu ikide bir tedirgin etmek; hastalık, ölüm gibi olayları ona yaşına uygun bir dille, olağan biçimde açıklamamak da onun aşırı korku geliştirmesine yol açıyor.

En İlginç Psikolojik Hastalıklar

En ilginç ve korkunç psikolojik hastalıkların kimi fizyolojik, kalıtımsal temelli kimi ise tamamen ruhsal durumla ilgili. Yaşamı zindana çevirebilecek, amansız psikolojik rahatsızlıklar.

Savaş Şoku – Çarpışma Yorgunluğu

savaş şoku, çarpışma yorgunluğu

Dört aşamalı savaş şoku. İlk aşamada kas titremesi, sıklıkla işeme gereksinimi duyma, yoğun susuzluk duygusu, iştahsızlığa yol açan yemek isteksizliği, kusma, terleme, vazomotor dengesizlik ve korkunun öteki belirtileri ortaya çıkıyor. İkinci aşamada, hafiflemiş ilk aşama belirtileri, yerlerini bir uyanıklığa, güç ve enerji duygusuna bırakıyor. Üçüncü aşamada, yorgunluk, uyuma güçlükleri, tedirginlik ve sürekli titremeler beliriyor. Dördüncü ve son aşamada ise duyumsamazlık, aşırı yoğunlaşma ve bellek sorunları, kaygı ya da ölümün yaklaştığı duygusu, kişisel güvenliğin göz ardı edilmesi; dahası, donukluğa yaklaşan bitkisel bir durum ortaya çıkıyor. Bunlar TSSR ve panik bozukluğunu çağrıştıran belirtilerdir.

Kibritle, Ateşle oynama, Yangın Çıkarma, Kundaklama Hastalığı

kibritle, ateşle oynama, yangın çıkarma

En çok, küçük çocuklarda ve biraz büyük okul çocuklarında rastlanan bir uyumsuzluk. Daha küçük çocuklarla ergenlerde ateşle oynamakla yangın çıkarmak, kundaklamak arasındaki sınır, oldukça zor belirleniyor. Yangın, her zaman bilinçli bir davranış olarak gerçekleştirilmiyor; bir duygusal gerilimin sonucunda çıkarıldığı da görülebiliyor. Çocukların, özdenetim yetersizliği nedeniyle yangın çıkardıkları da oluyor. Davranım bozukluğu geliştirmiş ya da suça yönelmiş ergenler, düşmanlık, öç alma ve saldırganlık duygusu ile de yangın çıkarıyorlar. Görüldüğü gibi bu konuda nedenler çeşitlidir. Onun için alınacak önlemler de bunlara bağlı olarak değişik olmalıdır.

Don Juan Karmaşası

Don Juan hastalığı, Don Juan karmaşası

Kadınların karşı koyamadığı ideal erkek tipi olduğunu sanan ve bu yolda tükenircesine çırpınan; gerçekte ise aşağılık karmaşasının etkisindeki kimselerde görülen bir bozukluk. Kimi psikologlar, bu tipin, Oedipus karmaşasını yozlaştırarak yansıttığını belirtiyorlar. Onlara göre Don Juanlar, her kadında kendi annesinin görüntüsünü, kopyasını bulma arayışı içindedirler. Aradıklarını hiçbir zaman bulamadıkları için de durmadan yeni serüvenlere atılıyorlar. Bunlar, bıraktıkları sevgililerinden öç aldıklarını sanıyorlar. Bununla, gerçekte bilinçdışı birikimlerinin etkisiyle kendi annelerinden öç almış oluyorlar. Evli bir kadını baştan çıkarmakla da onun kocasından ve gene bilinçdışının etkisiyle gerçekte kendi annelerinin kocasından; yani kendi babalarından hınçlarını çıkarıyorlar.

Bulimia Hastalığı, Fazla Yemek Yeme Bozukluğu

bulimia

(bulimia) Zaman zaman yinelenen aşırı yemek yeme durumu; bulimiya Hasta, yeme bunalımı sırasında denetimden çıkıyor. Bunalımdan sonra ise kilo almaktan korunmak için bir süre ya hiç yemek yemiyor ya da türlü yöntemlerle yediklerini çıkarmaya çalışıyor. Açlık duygusu olmadan, sürekli yemek yeme sonucu hasta, şişmanlıyor. Şişmanlık, çok kez ergenin olumlu benlik geliştirmesine ve arkadaşlarıyla uyumlu birlikteliğine engel oluşturuyor. Kimi genç kızlar, cinsel kimliğini reddetme nedeniyle aşırı şişmanlayarak, bilinçdışında bedeninin cinsel çekiciliğini ortadan kaldırmayı amaçlıyorlar. Bu hastaların iyileştirilmesinde, bilişsel tedavi yararlı oluyor.

Sevecenlik İtkisi

sevecenlik itkisi

Bebeklerin doğdukları andan başlayarak kucağa alınmaya tepki göstermeleri nedeniyle birçok psikologun doğuştan geldiğini kabul ettiği sevecenlik gösterme ve sevecenlik duygusunu alma itkisi; şefkat dürtüsü, sevecenlik dürtüsü. Soğuk ve mekanik davranışla karşılaşan çocuklar, genellikle mutsuzluk; dahası acı çekme belirtileri gösteriyorlar. Freud ise çocuğun annesine ya da onun yerini alan kişiye bağlanmasının nedenini, bu kişilerin, onun temel gereksinimlerini karşılamaları ile açıklamıştır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda da örneğin, sarılacak bir annesi ya da anneye benzer yumuşak bir yapay anne bulamayan maymun yavrularında ağır depresyon belirtilerinin ortaya çıktığı görülmüştür.

Saç Yolma, Saç Koparma Takıntısı

saç yolma saç koparma trikotilomani

(trikotilomani) 1-2 yaşlarından başlayarak kendi saçlarını koparma ve başında saçsız bölge oluşturma. Kaşlarında, göğüslerinde ve koltuk altlarındaki kılları koparma alışkanlığı geliştirenlere de rastlanıyor. Uyumsuzluk ve huzursuzluk belirtilerinden biri olan bu davranışa annenin ayrılığı, çocuktan uzak duruşunun sonucu olarak çocuğun duygusal gelişiminin engellenmesi ve kardeş kıskançlığı yol açıyor. Bu çocuklar, duygusal gerilimlerini dışa vuramamaları nedeniyle kendilerinde oluşan saldırganlık dürtülerini kendilerine yöneltiyorlar. Bu durum, daha büyük çocuk ve gençlerde, daha önemli ruhsal bozuklukların belirtisi olarak ortaya çıkabiliyor. Az rastlanan ve özellikle kızlarda görülen saç yolma, nedene uygun bir tedaviyle iyileştirilebiliyor.

Çalma Hastalığı Kleptomania

çalma hastalığı kleptomania

Hiçbir nesnel gereksinimi olmamasına karşın, kişinin çalma zorunluluğu duyması ve kendini çalmaktan alıkoyamaması; kleptomani, hırsızlık deliliği, dürtüsel denetim bozukluğu. Bu kişinin çaldığı şey parasal değer taşımıyor; kişinin, çaldığı şeye gereksinimi olmuyor. Kişi, çaldığı şeyi genellikle atıyor, gizlice yerine koyuyor, başkalarına veriyor ya da saklıyor. Ufak tefek nesneleri gizlice almaktan kendini alamama biçiminde ortaya çıkan bu dürtüsel denetim bozukluğu, kişiye çalma eylemi öncesinde artan gerilim duyguları yaşatıyor. Bu tür çalmalar, tutum bozukluğu ya da antisosyal kişilik bozukluğundan değil; bilinçdışı savunma mekanizmalarından kaynaklanıyor. Bu eylemler, uzun uzun tasarlanarak ya da başkalarından yardım alınarak da yapılmıyor.

Sürü Psikolojisi

sürü psikolojisi

Bireylerin yalnızca duygusal durumlarına dayanarak ortak davranışlar gösterme eğilimleri; güruh psikolojisi; sürü ruhbilimi. Gösteri, bombalama, linç etme ve benzerleri, bu psikolojinin etkisiyle de yapılıyor. Güruh üyeleri, grubun desteğini aldıklarında, özellikle saldırganlık ve yıkıcılık duygularını denetleyemiyorlar. Bu konuda, ortaya konulmuş olan çeşitli açıklamalar vardır. Bunlara göre, normal koşullarda yasaya, düzene saygılı yurttaşlar, kalabalığın anonimliği nedeniyle sorumluluğun ortadan kalkması; “herkes aynı şeyi yapıyor” izlenimi; yaşamın öteki alanlarından kaynaklanan engellenme duygularını açığa vurma olanağını bulma gibi nedenlerle bu tür olumsuz tepkilere karışıyorlar.

Huntington Koresi

Huntington Koresi

4p numaralı kromozomdaki bir başat genin, 40’lı yaşlarda ortaya çıkardığı ilerlemeli, baskın bir bozukluk. Bu hastalık, kişinin görünüşüne, giyim kuşamına dikkat etmemesine, kişiliğinde değişikliklere, algı ve dikkatinde yetersizliklere, belleğinde bozukluklara, öfke patlamaları yaşamasına, çöküntüye girme sonucu intihar etmesine yol açıyor. Tanı için en önemli ipucu, vücudun organlarında tik biçimindeki istenç dışı titreme davranışıdır. Yüz buruşturma, dudak şapırdatma ve küfürlü sözler söyleme, hastalığın öbür belirleyici özellikleridir. 12-16 yıl süren hastalığın sonunda bunama ortaya çıkıyor. Tedavisi olmayan bu hastalık, ölümle son buluyor.

Sinestezi

Kokuları duyma, sesleri tatma hastalığı. Daha önce Beybut’ta ele alınan bu hastalığı görmek için başlıktaki bağlantıya gidiniz.

Psikolojik Nedenli Bedensel Hastalıklar

Ruhsal kökenli fiziksel hastalıklar, biriken ve artan ruhsal gerilimin iç organları etkilemesi ile oluşan bedensel hastalıklar; psikosomatik hastalıklardır.

Çocuk ve gençlerde ruhsal kökenli bedensel bozukluklara az rastlanıyor. Rastlanılanların da sürelerinin kısa olduğu gözlemlenmiyor. Çünkü çocuk, duyduğu sıkıntı ve kızgınlığı çok kez, içinde denetim altında tutup biriktirmiyor. Ruhsal gerilim ise, içgüdüler ile onlara karşı çalışan savunma mekanizmalarının oluşturduğu karmaşalar, uygun bir anlatım bulamadığında ortaya çıkıyor. Çocuğun sınırsız isteklerini ya da içgüdülerini ilk yıllarda annesi; sonra çevresi, üstbenliği ve onun bir işlevi olan vicdanı engelliyor. Annenin aşırı koruması, aşırı aldırmazlığı, kararsız tutumları, çocuğun anneden erken ayrılması, dışkıl dönem çatışmaları ve ödipal süreçle ilgili saplantılar, çocukluktaki olumsuz etki kaynaklarını oluşturuyor.

Ruhsal kökenli bedensel bozuklukların oluşumunu kalıtım da etkiliyor. Kimi çocuklar, çok etkin; kimileri ise daha az etkin olarak doğuyorlar. Bunun sonucu olarak çocukların engellenmeye, sevgiye karşı uyarılma derecelerinin farklı oluşu, annenin tutumunu da etkiliyor. Öte yandan, kaygılı anne, bebeği kucağında gerilim içinde tuttuğu ve öyle emzirdiğinde, kendi kaygısını çocuğuna da aktarıyor. Çocuğunu önemsemeyen anne, onun açlık ve benzeri isteklerini duyumsamakta geç kalıyor. Böylece, annenin sevmek-sevmemek, kızgınlık-aldırmazlık gibi çelişkili davranışları, çocukta karşıt iletiler oluşturuyor. Çocuk, kalıtım özellikleri ve annesinin bu tür tutumlarının sonucu olarak tedirginlik ve kaygı yaşıyor. Bu duygusunu bebeklikte ağlama, katılıp tepinme, kusma, kabız olma biçiminde ortaya koyuyor. Büyüklerin ruhsal kökenli bedensel bozukluklarının yüzde 75’inde, çocukluk çağıyla ilgili bir ruhsal olay saptanmıştır. Dışsal ve içsel uyaranlara insanın hem bedensel hem de ruhsal yapısı aynı anda yanıt veriyor. Bu durum, her hastalığı, birden çok etkenin belirlediğini de ortaya koyuyor. Çocuk, ergen ve yetişkinde en çok görülen ruhsal kökenli bedensel bozukluklar kabızlık, migren, astım, egzama, kurdeşen ve tiktir. Bunların dışında deri, kas, iskelet, solunum, dolaşım, sindirim, üretim-boşaltım, metabolik-endokrin sistemleri, özel duyu organları ve öbür sistemler ile ilgili birçok ruhsal kökenli bedensel bozukluğa da rastlanıyor.

Çocuklarda ve Gençlerde Mastürbasyon

Mastürbasyon, 3-5 yaşlarından başlayarak daha çok, temizlenme ve yıkanma sırasında çocuğun uyarıya duyarlı olan cinsel organına dokunması sonucunda bu organın haz kaynağı olduğunu keşfederek bu organıyla oynaması; özdoyurum.

Çocuğun ara sıra özdoyuruma başvurması doğaldır; bu eylem, normal ruhsal-cinsel gelişimin bir parçasıdır. Bu eylem karşısında büyükler telaşa kapılmamalı; bu eylemi yasaklamaya, denetim altında tutmaya kalkmamalı; çocuğu korkutmamalıdırlar. Bu tür yanlış davranışlar, çocukta cinsellikle ilgili yasak kavramı ve suçluluk duygusu oluşturuyor. Ancak, mastürbasyonun süreklilik kazanması önemsenmeli; bunun sevgi eksikliği, can sıkıntısı yüzünden başvurulan bir eylem olup olmadığı araştırılmalıdır. Bu konuda yapılacak doğru davranış, belli etmeden, çocuğu başka uğraşılara yöneltmek, onun hoşlanacağı yeni uğraşı alanları bulmasına yardımcı olmaktır. Bu ilgi, 12-13 yaşlarında doğal olarak yeniden ortaya çıkıyor. Ergenin başvurduğu mastürbasyon ise, daha ayrı bir anlam taşıyor. Genç, cinsel düşlerini bu kez, olgun cinsel organlara sahip olarak deniyor. Uzmanlara göre mastürbasyon, henüz cinsel ilişkiye başlamamış olan “normal ve sağlıklı gencin ayrılmaz bir parçasıdır.”

Mastürbasyonu reddedenler, korku ve suçluluk duygusu yaşayan kişilerdir. Ergenlikten sonra mastürbasyon, iki durumda normal sayılmıyor. Bunlardan biri, yetişkinin karşı cinsle ilişki olanağı olduğu halde, mastürbasyonu yeğlemesidir. İkincisi de kişinin cinsel gerilimi gidermek için değil de tek doyum kaynağı olarak mastürbasyona başvurmasıdır. Kişi, sıkılganlık ya da karşı cinse yaklaşma korkusuyla mastürbasyonu yeğliyorsa, bu kişi, karşı cinsle birlikteliğin çok daha yoğun bir haz vereceğini öğrenmekten kendini yoksun bırakmanın yanı sıra, bir de sıkılganlığın üstesinden gelmekten kaçıyor demektir.

Çocuklarda Kabızlık – Dışkısal Bir Direniş Çözümlemesi

Çocuklarda kabızlığın psikolojik nedenleri üzerine. Çocuğun, aşırı titiz, baskıcı olması nedeniyle tam olarak sevemediği annesine karşı sessiz direnişe geçmesi ve dışkısını annesinin istediği zaman, istediği yere bırakmaması sonucu ortaya çıkan rahatsızlık.

Çocuklarda görülen süreğen kabızlık olaylarının çoğunun nedeni olarak, tuvalet eğitiminde zorlayıcı yöntemlerin kullanılması gösteriliyor. Kimi zaman da çocuğun okula yetişmesi, derste sıkıştığında izin istemekten çekinmesi; soğuk, karanlık gibi nedenlerle tuvalete gitmemesi de dışkısını tutmayı alışkanlık durumuna getirmesinin nedeni olabiliyor. Sürekli ruhsal gerilim de kimi insanlarda barsak hareketlerini etkileyerek işlevsel kabızlık yaratıyor.

Dışkıl dönemde libido hoşlanımı, idrar yapma ve dışkılama organlarına yöneliktir. Annesinin yemek yeme, tuvalet eğitimi ve giyim konusundaki beklentilerine uygun davranmak, çocuğa oldukça güç geliyor. Çocuk, buna ancak, annesini sevmesi durumunda katlanabiliyor. Anne, aşırı titiz, baskıcı (dışkıl kişilikli) ise çocuk, tam olarak sevemeyeceği annesine karşı sessiz direnişe geçiyor; dışkısını annesinin istediği zaman, istediği yere (tuvalete) bırakmıyor. Dışkıyı bırakmamanın yollarından biri de kabızlıktır. Çocuk, tuvalette dışkı çıkarmadan oturunca telaşlanan annenin müshillere, fitillere başvurması, ruhsal nedene bir de organik nedeni eklemiş oluyor.

Çocuk, genç ve yetişkinlerde görülen kabızlığın önemli bir nedeni de beslenme biçimidir. Kabızlığı önlemenin etkili çarelerinden biri, sebze ve meyve ağırlıklı beslenmedir. Çocuklardaki kabızlığı gidermek için müshilden, fitilden önce sorunun açıklanarak ailenin yatıştırılması ve çocuğun ruhsal gücünün artırılması etkili oluyor.

Down Sendromu’nun Tanımı, Nedeni, Yaşam Süresi

Down Sendromu nedir? Down Sendromluların yaşam süresi kaç yıldır? Down Sendromu neden kaynaklanır?

Her ırk, yaş ve ekonomik düzeyden insanı etkileyen; ortaya çıkışının başlıca nedeni, kromozom bozuklukları olan; her 800-1000 doğumdan birinde görülen ve zihinsel gerilikle ortaya çıkan bir bozukluk; mongolizm, mongolluk.

Bu hastalık tablosu, 1866 yılında İngiliz doktor John Langdon Down’un başlattığı çalışma ile ortaya çıkarıldığı için onun adıyla anılıyor. Hastalık tablosunun belirleyicilerini ortaya koymaya çalışan bilimsel araştırmalar, 20. yüzyıl boyunca da sürdürülmüştür. Down Sendromu’nun kromozom bozukluğundan ileri geldiğini 1959 yılında Fransız doktor Jerome Lejüene belirledi.

Down sendromlu kişilerde 46 kromozom yerine 47 kromozomun varlığı saptandı. Daha sonra, 21. kromozom olan bu fazladan kromozom ile Down Sendromu arasında bir ilişkinin olduğu anlaşıldı. Bu hastalık tablosunun genellikle hücre bölünmesindeki bir hatadan kaynaklandığı belirlendi. Oğulcuk (embriyon) gelişirken bu fazla kromozom, vücuttaki her hücrede kopyalanıyor. Down Sendromu olaylarının %95’i, bu hatalı bölünme nedeniyle ortaya çıkıyor. Farklı düzeylerde de olsa, Down sendromlu çocukların tümünde zihinsel gerilik görülüyor. Bunlardan yüzde 95’inin zekâ katsayısı 55’in altında bulunuyor.

Bu sendroma yaşlı annelerin çocuklarında daha sık rastlanması, bunun spermden çok, yumurtada oluşan bir anomallikten kaynaklandığına işaret etse de babanın yaşlı olması da bir etken olarak belirtiliyor. Ayrıca gebelikte X ışınlarından etkilenme, kızamıkçık, sarılık geçirme ve ilaç kullanma gibi etkenler de kromozomları olumsuz etkiliyor.

Down sendromluların bedensel görünümlerinde de ayırt edici özellikler bulunuyor. Bunların boyunları kısa ve geniş; boyunlarının arka bölümü yassıdır. Kafa küçük, gözler çekik; eller, geniş ve kısa parmaklıdır. Burunları da basık ve yassı olan bu kişilerin avuç içinde düz-derin bir çizgi vardır.

Araştırmalar, bugüne dek Down Sendromu’nun nedenini tam olarak açıklayamamıştır; ancak, bu sendromun varlığı, birtakım testlerle doğum öncesinde ve doğum sonrasında belirlenebiliyor. Down sendromlu çocuklarda kimi sağlık sorunlarına daha sık rastlanıyor. Doğuştan kalp sorunları, enfeksiyonlara karşı duyarlık, soluk alma ile ilgili kimi sorunlar, çocukluk lösemisi bunların başlıcalarıdır. Bunlardan birçoğu, bugün tedavi edilebiliyor. Down sendromlu kişilerin yaşam süresi, yaklaşık 55 yıldır. Down sendromlu yetişkinlerde Alzheimer hastalığına yakalanma riski de daha fazladır.