Darbe Girişiminin Ardından Akparti’ye Öğütler

“Ya Allah Bismillah Allahu Ekber!” ile demokrasi ve özgürlük değil binlerce kez tanık olduğumuz üzere Taliban, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, Fethullah Gülen, El-kaide, El-nusra, Işid, o cemaat bu tarikat… gelir. Elimizde Ortadoğu coğrafyasının rönesans-reform ve sanayi devrimini gerçekleştirmiş -en azından temelleri atarak haritayı çizmiş- Atatürk dururken başka sloganları ve kişileri referans almak, bile bile diğer bacağımızı da bataklığın içine sokmaktır.

Unutmayın! Darbe girişimini camilerden yapılan selalar ve medya aracılığıyla sokağa çıkan insanlar değil Atatürkçü askerler önledi. Eğer bu girişim emir komuta zinciriyle yapılsa ve TSK’nın çoğunluğu darbeye dahil olsaydı yine sokağa çıkanlar olurdu ancak ölüm sayısı binleri bulduğunda çoğunluk evinden başını çıkaramazdı. Mısır örneğini anımsamakta yarar var. Mısırda da darbeye karşı çağrılar yapıldı halk sokağa indi. Haftalarca direnildi; milyon insan meydanlarda topladı. Ama Mısır ordusu emir komuta zinciriyle bu darbeyi gerçekleştirdiği için binlerce ölüme rağmen iktidara el koydu. Üstelik bizim bahsettiğimiz TSK, Mısır ordusundan birkaç gömlek daha üstün, modern ve deneyimli bir ordu. (Akparti’nin olay devam ederken genel merkezine astığı, binanın yarısı büyüklüğündeki Atatürk resmi durumun farkında olduklarını gösteriyor. Keşke Atatürk’e sarılmak için darbeyi beklemeseydiniz.)

Akparti, yönlendirebileceği büyük bir kitleye sahip olması nedeniyle ülke kaderini tayin edebilecek güce sahip. Bu çoğunluk hem bir gücü hem bir tehdidi işaret ediyor. Bilime, liyakata, hoşgörüye ve en önemlisi de hepsini kapsayan Atatürkçülüğe yönlendirilmeyen bu kitlenin dün ve bugün olduğu gibi ulusal varlığa ne kadar zararlı oluşum varsa onlara yönleneceği, yönlendirileceği çok açık.

Akparti, Türkiye’nin en çok oy alan ve iktidarı elinde bulunduran partisi olarak, dini yollardan tabanını yönlendirmekten vazgeçip tabanıyla Atatürk’ü barıştırmadıkça kılavuzu kargadan başkası olmaz. Bugün Fethullah Gülen tarafından “kandırılır” yarın Nato ve BM işgaline uğrayan bir ülkenin kukla veya sürgün hükümeti olur. Tüm Türkiye’nin olduğu gibi Akparti’nin de yegane kurtuluşu Atatürk ilke ve devrimlerindedir. Bu ilkeler, ulus-devlet var oldukça ülkeyi ve siyasi partileri ayakta tutabilecek temel gereksinimlerdir. Örneğin halkçı ve devletçi bir anlayış olsaydı binlerce işçi iş kazalarında can vermez, büyük şirketlerin milyonlarca vatandaşı sömürmesi engellenir, 5 kavanoz glikoz şurubu 100 liraya satılmazdı. Atatürk milliyetçiliği kavranmış olsa Kürt sorunu çoktan çözülür; terör örgütleri hergün kan dökemezdi. Amerikan kuklası bir Ortadoğu ülkesi olmazdık. Cumhuriyetçilikle yürünse darbeler olmaz; daha gelişmiş parlamenter demokrasi yanında halkın yaşamında da yer alan bir demokrasi anlayışımız olurdu. Farklı göründüğü için Mahmut abla öldürülmez, her muhalif ses din düşmanı diye etiketlenmezdi. Atatürk’ü içselleştirmiş olsak Suriye, Irak, Filistin… bu durumda olmazdı.

Bugün yaşadığımız tüm temel sorunların özünde Atatürk ilkelerinden uzaklaşmanın sonuçları var. Biz ümmetçiliği, İslamcılığı, Osmanlıcılığı denedik. Olmadığını, olamayacağını gördük.

Türkler,  Tanzimat’ı, Meşrutiyet’i, Cihadı, savaşı ve yenilgiyi, açlığı, ihaneti ve zaferi -tüm tarihimiz düşünüldüğünde- yakın tarihinde deneyimlemiş bir ulus. Artık hangi seçimleri yaparsak hangi sonuçlarla karşılaşacağımızı öğrenmiş olmamız gerekmiyor mu?

Elimizde elmas gibi parlayan Atatürk ilkeleri varken ışığı neden mat ve paslı metallerde ararız?

Sovyetler Birliği Nasıl Kuruldu?

23-24 Ekim 1917’de Sovyetler Birliği’nin kuruluşu, Çarlık Rusyası’nın yıkılışı, Ekim Devrimi, Bolşevik İhtilali, Lenin ve Troçki etkisiyle yaşanan olaylar.

“Napolyon, ‘Önce büyük bir savaşa gir, sonra ne olduğuna bak’ demişti. Biz de ilk büyük savaşımızı 1917 Ekimi’nde yaptık. Ve şimdi, muzaffer olduğumuz kesin.”

Rus devriminin Mimarı Lenin (1923)

On yedinci yüzyıldan itibaren ele geçirdiği topraklarla Çarlık Rusyası; Pasifik’te, Baltık’ta, Kuzey Atlantik’te ve Karadeniz’de limanları olan devasa bir imparatorluğa dönüşmüştü. Lakin 1917’ye gelindiğinde Çarlık rejimi için tehlike çanları çalmaya başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın baş aktörlerinden biri olan ülke, savaşın birçok cephesinde hezimete uğramıştı. Ülke modern savaş teknikleriyle başa çıkacak donanımdan yoksundu. Az gelişmiş ve kötü yönetilen ekonomi, asırlardır halkı canından bezdiren baskıcı Çarlık rejimiyle birleşmiş, olası bir devrim için ideal şartlar oluşmuştu. Halk burnundan solur durumdaydı. Bir kıvılcım, ortalığı yangın yerine çevirebilirdi…

Düşmandan ziyade açlık ve sefaletle savaşan askerlerden, uzun zamandır kendilerini insan yerine bile koymayan bir sistem adına savaşması bekleniyordu. 1917’de tavan yapan büyük kıtlığın tüm ülkeyi tehdit eder hale gelmesinin ardından 1917 Şubatı’nda halk sokaklara döküldü. Grevler patlak verdi. Ordu da ufaktan ufağa başını işçilerin çektiği grevcilerin safına geçmeye başladı. Çar II. Nikolay topun ağzına gelmişti. Grev dalgası kısa zamanda şiddete dönüştü. Çar’ın hükümetini dinleyen yoktu. Yönetim kademe kademe dönemin en büyük siyasi hareketi Sosyalist İşçi Partisi’ne geçiyordu. Çar’ın ayaklanmaları bastırma emrini verdiği ordu da halkın safına geçti. Başkent işgal edildi, Çarlık hükümetine dair ne varsa yerle bir edildi. Her yerde İşçi Konseyi manasına gelen Sovyetler kuruluyordu. Bu işçi konseyleri, parlamentoyla birlikte hareket ediyordu. Başlangıçta komünistler, bu işçi meclislerinde çoğunluğa sahip değildi. Durum azılı devrimci Vladimir Illyich Ulyanov’ın (Lenin) sürgüne yollandığı Almanya’dan dönmesiyle değişti. Lenin faktörüyle canlanan Komünist Parti tekrar aktif hale gelip olayların ortasına daldı. 28 Şubat 1917’de Lenin ve yandaşlarının azınlık olarak kaldığı işçi konseylerinin desteğiyle parlamento (Duma) ülkenin yönetimini resmen üstlendi. 1547’den bu yana devam eden Çarlık rejimi son nefesini vermişti. Buna karşın yeni rejim de Birinci Dünya Savaşı’na ne pahasına olursa olsun devam edilsin istiyordu. Lenin’in liderliğini yaptığı grupsa savaşa iliklerine dek karşıydı. Zamanla işçi konseyleri radikalleşmeye ve parlamentoyu kenara itmeye başladı. Lenin’in yakın arkadaşı Troçki’nin olağanüstü organizasyon yeteneğiyle, azınlık kanadı (Bolşevikler) çoğunluğun (Menşevikler) etkisini kırdı ve Sovyetlerin hâkimiyetini ele geçirdi. Lenin ve Troçki, başkent sokaklarını doldurmuş savaş karşıtı ateşli kitleleri ‘ekmek, barış ve sosyalizm’ içerikli nutuklarla coşturdukça coşturdu. Ekim ayı geldiğinde ülkenin dört bir yanındaki işçi organizasyonlarında Bolşeviklerin sözü geçiyordu.

Lenin meydanda konuşma yapıyor
Lenin meydanda konuşma yapıyor

Lenin liderliğindeki devrimciler, bir avuç komünist entelektüele ilham kaynağı oldu. Hep birlikte Çar’a karşı diş bileyen işçi sınıfını ve askerleri ayaklandırıp, Rusya’da bir dönemin ipini çektiler. Sonuçta dünyanın ilk Marksist İşçi İmparatorluğu olan Sovyetler Birliği doğdu. Fotoğrafta Lenin, Ekim Devrimi’nden birkaç gün önce Petrograd’da ateşli bir nutuk çekerken, devrimin motoru ve sağ kolu Troçki kürsünün sağında etrafı süzüyor.

24-25 Ekim 1917 gecesi Bolşevikler, tüm önemli hükümet binalarına ve birimlerine el koydu. Bütün birlikler başkentteki Kışlık Saray’a ve hükümet binalarına saldırdı, kim varsa alaşağı edildi. 25 Ekim’de Troçki, resmen Duma’nın öldüğünü ilan etti. Yeni bir Bolşevik hükümeti kurulmasına karar verildi. Çarlık Rusyası tarih sahnesinden çekilmiş, Sovyetler Birliği’ne giden macera başlamıştı…

Stalin Lenin Troçki
Soldan Sağa: Stalin, Lenin, Troçki

Öncelikle Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilmesine neden olduğu için Osmanlı’yı rahatlattı. Osmanlı kaybettiği bazı toprakları geri aldı. Ekim Devrimi sonucu kurulan Sovyetler Birliği, Kurtuluş Savaşı sürecinde Türkiye’ye hem maddi hem de manevi anlamda destek verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra da Sovyet rejimi yeni Türk devletinden desteğini esirgemedi.

Ekim Devrimi’nin çocuğu olan Sovyetler Birliği, 70 yıl boyunca hem yayılmacı ideolojisi hem de nükleer gücüyle dünyayı diken üzerinde oturttu. Dünyanın ideolojik olarak ikiye bölünmesine neden oldu; komünist devletlerin sahneye çıkmasına ebelik etti. Uzay ve silahlanma yarışının baş aktörü olarak 1990’a dek dünyanın gidişatını yakından etkiledi.

  • Çar’ın devrilmesine kadar geçen süreç Şubat Devrimi olarak isimlendirilir.
  • Ekim Devrimi’nden önce, Çarlık rejimini hedef alan grevler, siyasi terör, işçi ve çiftçi ayaklanmaları sonucu çok partili sisteme geçilmiş, Duma olarak bilinen meclis kurulmuş ve 1906’da da ülkenin ilk anayasası kabul edilmişti.
  • Çarlığın yıkılmasının ardından kurulan yeni hükümet Birinci Dünya Savaşı’ndan çekildi. 1918 Martı’nda imzalanan Brest Litovsk Antlaşması’yla Ukrayna ve Batı Rusya’nın bazı bölgeleri Almanya’ya, 1878’de ele geçirilen Kars, Ardahan ve Iğdır da Osmanlı İmparatorluğu’na geri verildi.
  • Çarlığın yıkılmasından sonra yapılan ilk seçimleri kaybeden Bolşevikler, parlamentoyu dağıttı. 1918’de iç savaş patlak verdi. Bolşeviklerin, kırmızı bayraklarından dolayı ‘Kızıllar’ olarak isimlendirildiği bu savaşın karşı safında Menşevikler ve Çar taraftarlarının oluşturduğu ‘Beyazlar’ vardı. 3 yıl süren savaşı Kızıllar kazandı ve Sovyetler Birliği kuruldu.
  • Kızılların gizli servisi Çeka, İç Savaş sırasında 7 bin Beyaz’ı öldürerek estirdiği terörle iç savaşın kazanılmasında önemli bir rol oynadı. Çeka, ünlü Rus gizli servisi KGB’nin de atasıydı.
  • Bolşevikler, Çar hayatta olduğu sürece devrimin tehlikede olduğunu düşünüyordu. Çar II. Nikolay ve tüm ailesi Lenin’in emriyle katledildi. Çar ailesinin izleri tamamen silindi. 1991’de mezarları bulundu ve 1998’de de aileye iade-i itibar yapıldı.

Hindistan Pakistan İlişkileri Tarihi

Tarihi perspektifte Hindistan ve Pakistan’ın ortaya çıkışı, iki ülkenin ilişkileri, Keşmir sorunu, Sindh ve Pencap kışkırtmaları hakkında.

14-15 Ağustos 1947
“Keşmir meselesi zaten Keşmir halkı tarafından çözümlenmiştir. Bu halk kendisini Hindistan Cumhuriyeti’nin ayrılmaz bir parçası olarak telakki ediyor. Sovyet hükümeti Keşmir meselesinde Hindistan’ın politikasını desteklemektedir.”
Kruşçev (Sovyet Lideri/1955)

Hint alt kıtası tarihi boyunca pek çok işgalciye boyun eğmişti. Gazneliler ve Babürlülerin ardından 18. yüzyıldan itibaren İngilizler ve Fransızlar, bu bölgeye çöreklenmek için kıyasıya bir mücadeleye girişmiş, muzaffer çıkan İngilizler olmuştu. 1858’de doğrudan İngiliz tahtına bağlanan topraklar, ancak 1947’de kendini majestelerinin denetiminden kurtarabilecekti. Hinduların çoğunlukta olduğu bölgede Hindistan, Müslümanların çoğunlukta olduğu batı topraklarındaysa Pakistan kurulmuş ve işte asıl film de iki ülkenin birbirine ‘elveda’ dediği 14-15 Ağustos 1947’de başlamıştı…

Bugünün en keskin etnik ve dinî çekişmelerinden biri, her ikisi de nükleer güç olan Hindistan ve Pakistan arasında süregeliyor. Üstelik tüm bu hikâyenin başlangıç noktası, 1900’lü yılların başında Hint milliyetçi hareketinin İngilizlere karşı çıkarken ülkedeki Müslümanların haklarına karşı duyarsız kaldığı günlere dek uzanıyor. Müslümanların Hindu çoğunluk tarafından yönetilecek olmaktan dolayı duydukları haklı korku, iki ulusun da, İngilizlerin çekilmesinin ardından, aynı toprakları paylaşmasını zorlaştırmıştı. Buna rağmen İngiliz sömürgesi olan Hint alt kıtasının Pakistan ve Hindistan arasında bölünmüş olması da sorunu çözmedi. İki ulus halen birbirlerinin ensesinde. İhtilafın merkezindeyse tartışmalı sınırlarıyla Keşmir bölgesi yatıyor.

Bölünmeye giden yol bir grup Hint milliyetçisinin 1885’te Kongre Partisi’ni kurmasıyla başlamıştı. İlk etapta bir lobi grubunu andıran hareket, 1900’lerden itibaren içinden daha radikal bir grup çıkardı. Bu arada kongredeki Müslümanlar, giderek artan Hindu milliyetçiliğinden rahatsız olmaya başlamışlardı. Nihayetinde 1906’da kongreden koparak, Muhammed Ali Cinnah liderliğinde kendi örgütleri olan İslam Ligi’ni kurdular. Artık Hindistan’ın bağımsızlığı için çalışan iki çatı vardı.

Ve 1915’te Gandhi Hindistan’a geldi. Sivil itaatsizlik politikasıyla İngiliz sömürge idaresine kök söktürmeye başladı. Bununla birlikte ülkenin idaresi halen Londra’nın ellerindeydi. Ne Hindular ne de Müslümanlar bu durumdan hoşnuttu. Ülkedeki tansiyonu düşürmek isteyen İngilizler, savunma ve dışişleri hariç, ülkenin kaderini yerli halka bırakma kararı aldı. Sınırlı yetkiye sahip bir hükümet kuruldu. Lakin Müslümanlar burada hakkıyla temsil edilmiyordu. Her ne kadar Gandhi’nin uzlaştırıcı çabaları söz konusu olsa da, bağımsızlık hareketini sürükleyen birçok Hindu açısından Müslümanların temel hak ve hürriyetleri pek de önemli mevzular değildi. Bu sınırlı bağımsızlığın hayata geçirilme şekli Müslümanlar açısından hiç de iyi sinyaller vermiyor; söz gelimi yeni cami yapmalarına izin verilmiyordu. O andan itibaren Hindularla birlikte olamayacaklarına karar verdiler ve İngilizlerle yapılan görüşmeler tamamen bağımsız bir Müslüman devlet isteği üzerinde yoğunlaştı. İkinci Dünya Savaşı patlak verince İngilizlerle müzakereler donduruldu. İngilizler, Hindulara ya da Müslümanlara danışmadan, imparatorluğun parçası olan Hindistan’ın da savaşa girdiğini duyurdu. Hindular, buna tepki olarak hükümetten çekildi ve savaşı da bahane ederek tam bağımsızlık taleplerine hız verdi. Buna mukabil İngilizler, “Tamam önce şu savaşı aradan çıkaralım, sonra istediğiniz olacak” yaklaşımını benimseyince, savaş boyunca sadakatle kraliçe adına cepheye gittiler. Muhtemelen İngiltere’nin savaşı kaybetmesi durumunda işlerin kendileri açısından daha kötü olacağını düşünüyorlardı ki gerçekten de 1940’ta müttefiklerin cephedeki durumu pek de parlak görünmüyordu. Nihayet savaşın bitmesinden sonra her iki tarafın da istediği oldu. İngiliz Hinti’nden; İngilizlerin deyimiyle ‘taçtaki mücevherden’, iki bağımsız devlet doğdu: 14 Ağustos 1947’de Pakistan, bir gün sonra da Hindistan dünya siyaset sahnesine çıktı. Bu çifte doğum, bölgeyi bir mayın tarlasına dönüştürecekti…

Kendini bir anda yanlış tarafta bulan milyonlarca Hindu ve Müslüman, karşılıklı ve zorlu bir göçe girişti. Her iki tarafın fanatiklerinin saldırılarıyla çok kan döküldü. Ayrılığın ardından bir zamanlar aynı toprakları paylaşan bu iki milletin arasındaki yüksek gerilim hattının merkeziyse Keşmir oldu. Hindistan ayrılık anlaşmasına aykırı olarak nüfusunun çoğu Müslüman olan Keşmir’i Pakistan’a bırakmaya yanaşmadı. Bunun üzerine bölgedeki Müslümanlar ayaklandı. Bağımsızlıklarının üzerinden bir yıl geçmemişti ki, iki ülke Keşmir yüzünden savaşa tutuştu. Bu ilk savaştan bir sonuç çıkmadı. Sadece her iki tarafın da kini ve bölgeye yaptığı yığınak artmıştı. Nitekim aynı meseleden dolayı iki kez daha karşı karşıya geleceklerdi.

Bu topraklardaki sorun iki ülke arasındaki gerilimle sınırlı değildi. Pakistan da kendi içinde bölünmüştü. Batısıyla doğusu arasındaki tek ortak bağ İslam’dı ama bu onları bir arada tutmaya yetmeyecekti. Her iki taraf arasındaki sosyal, etnik ve ekonomik farkların üzerine merkezî hükümetin doğuda yaşanan afetlere zamanında tepki verememesi üzerine Doğu Pakistan, 1971’de bağımsızlığını ilan ederek Bangladeş adıyla haritadaki yerini aldı. Lakin henüz bağımsızlık ilanının dumanı üzerinde tüterken iç savaş başladı. Müslüman, Müslüman’ın boğazına sarılmış, bu sırada Hint birlikleri de Bangladeş safında Pakistan’a karşı verilen mücadeleye dâhil olmuştu. Hint alt kıtasında göz gözü görmüyordu. 1974’te Hindistan’ın nükleer kulübe girmesiyle sorun daha da çetrefilli hale geldi. Pakistan geride kalacak değildi ya; o da bir süre sonra nükleer silah sahibi seçkinlerin safına katıldı.

Hindistan-Pakistan ayrışması, bölgedeki ikili ilişkileri tümden değiştirdi. Hindistan, Sovyet saflarına yaklaştı. Silahlarını Ruslardan aldı, Çin’le ikili ilişkilerini geliştirdi. Pakistan’sa buna karşılık Amerika’yı kendine müttefik edindi. Özellikle Afganistan’daki Sovyet işgali sırasında Amerika, Pakistan üzerinden Afganistan’daki işgalci Kızıl Ordu’yla mücadele etti. 1989’da Soğuk Savaş’ın bitmesiyle bölgedeki ilişkiler demeti yeniden şekillendi. Amerika her iki ülkeye yaptığı yardımı kesti ve özellikle 1998’de yaptıkları nükleer denemelerin ardından ikisine de yaptırım uygulamaya başladı. Lakin 11 Eylül 2001 saldırılarıyla kartlar yeniden dağıtıldı. Pakistan bir kez daha Amerika’nın sıkı müttefiki oldu ve Amerika’nın Afganistan’ı işgal etmesinde merkezî bir rol üstlendi. Terörle Savaş stratejisi çerçevesinde bölgedeki önemi giderek arttı.

Kuruldukları günden bu yana her iki ülke de birbirlerini, kendi topraklarındaki radikal unsurları beslemek ve kışkırtmakla suçluyor. Taraflara göre Hindistan, Pakistan’daki Sindh bölgesini kaşıyor; Pakistan’sa Hindistan’ın Pencap eyaletindeki bağımsızlık yanlısı Sih milisleri el altından destekliyor.
Keşmir sorununa gelince… Modern çağların en uzun soluklu ihtilaflarından biri olan Keşmir, şu an resmen kilitlenmiş durumda. Hindistan, BM kararlarına rağmen bölge halkının kendi tercihini (plesibit) yapmasına yanaşmıyor. Her ikisinin de nükleer silah sahibi olması, tarafları topyekün bir saldırıdan caydırmış gibi görünüyor. Bununla birlikte her iki taraftaki radikaller, sık sık etnik ve dinî motifli saldırılar gerçekleştirerek bölgedeki tansiyonu yüksek tutmaya devam ediyor.

  • Hindistan ve Pakistan, Keşmir sorunundan dolayı 1948, 1965 ve 1971 yıllarında savaştı.
  • İki ülke arasında bugüne dek yaşanan çatışmalarda 1 milyon civarında kişi hayatını kaybetti.
  • Keşmir meselesi, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler, Çin ve Rusya arasında adeta bir bilardo topuna döndü. Taraflar, söz konusu dengelere göre meseleye dönük tutumlarını değiştirip durdu.
  • İki ülke arasındaki milliyetçi kargaşa ortamının kurbanlarından biri bizzat Hindistan’ın doğmasına ebelik edenlerin başında gelen Mahatma Gandhi oldu. Müslümanlara dönük barış ve uzlaşı politikalarına diş bileyen Hindu fanatiklerden birinin düzenlediği suikastla hayatını kaybetti.
  • Hindistan Başbakanı Indira Gandhi, 1984’te iki ayrılıkçı Sih militanı tarafından öldürüldü.

 

Hindistan ve Pakistan’ın askeri güç karşılaştırması.

 

keşmir hindistan pakistan

Keşmir Hindistan Pakistan Haritası

Kıbrıs Sorunu

Dünden bugüne Kıbrıs ve Kıbrıs sorunu hakkında. Kıbrıs’ın jeopolitik ve stratejik konumu, Kıbrıs’ın kısa tarihçesi, Kıbrıs’ın Osmanlı İmparatorluğu idaresine geçişi, İngiltere’nin Kıbrıs’a girişi ve Adayı ilhak edişi, Zürih ve Londra Antlaşmaları, Akritas Planı, Nikos Sampson iktidarı ve Barış Harekâtı’nın başlaması, Cenevre Görüşmeleri, Kıbrıs Federe Türk Devleti, KKTC’nin ilanından önceki durum, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı, Türkiye ve KKTC’nin ilişkileri, Kıbrıs ve AB ile ilgili gelişmeler, Annan Planı ayrıntılı olarak ele alınarak Kıbrıs sorunuyla ilgili bir değerlendirme ile araştırma tamamlanmıştır.

Kıbrıs’ın Jeopolitik ve Stratejik Konumu

Kıbrıs, jeopolitik incelemeler sonunda Anadolu’nun bir parçası oldu­ğu saptanmış, Akdeniz’deki 5 büyük adadan biridir. Türkiye’den 40 mil, Yunanistan’dan 570 mil uzaklıkta bulunan ada, Asya-Avrupa ve Afrika kı­talarını birbirine bağlayan merkezi bir konumdadır. ilkçağlardan günü­müze kadar Kıbrıs halkı hep Anadolu’ya hâkim olan uluslarla ortak bir yönetim altında yaşamıştır. Ada hiçbir zaman Yunanlılara ait olmamıştır. Kıbrıslı Rumlar, sadece dil ve din birlikteliğine dayanarak kendilerini Yu­nan saymaktadır.

Akdeniz'de Kıbrıs
Akdeniz’de Kıbrıs

Kıbrıs adası, jeopolitik ve stratejik konumu nedeni ile Doğu Akde­niz’de bir kilit noktası haline gelmiştir. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’i, Sü­veyş Kanalı’nı, bu bölgeden geçen bütün deniz ve havayollarını, Kızıl De­niz ile Pers Körfezi’nin tamamını kontrol edebilecek bir konumdadır. Türkiye’nin Güneydoğu sahillerine yakınlığı nedeni ile ülkemiz için ay­rı bir değer taşıyan Kıbrıs’ın stratejik önemi, son yıllarda özellikle Kör­fez ve Irak savaşıyla daha da artmıştır. Kıbrıs’ta üslenecek yabancı güç­lerin Türkiye’nin tüm Akdeniz sahillerini kontrol altında tutabileceği tehlikesi, Anavatan tarafından her zaman göz önünde tutulmuş ve bu yönde gerekli tedbirler alınmıştır.

Kıbrıs dilsiz fiziki harita
Kıbrıs dilsiz fiziki harita

Kıbrıs’ın Kısa Tarihçesi

Adadaki ilk medeniyet kalıntılarının Hititlerin adaya hâkim olduğu M.Ö. 15. yüzyıla ait olduğu tespit edilmiştir. Hitit egemenliği M.Ö. 1450’de Mısırlılara geçmiş ve Mısırlılar Kıbrıs’ta M.Ö.450 yılına kadar egemen olmuşlardır. M.Ö. 1320’de ada bir süre tekrar Hitit egemenliği altına girmiştir. Daha sonra sırasıyla Finike, Asur, sonra tekrar Mısır, Pers, Photome, Roma ve Bizans imparatorlukları ada üzerinde egemenlik kur­muşlardır.

M.S. 395 yılında Roma’nın doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasıyla bir­likte ada da Bizans egemenliği altına girmiştir. M.S.638 yılında islam ko­mutanlarından Ebubekir’in Kıbrıs’a çıkmasıyla adanın stratejik önemde­ki kısımları Müslümanların eline geçmiştir. M.S.647’de Halife Osman zamanında da bütün ada islam egemenliği altına girmiştir. Kıbrıs’taki is­lam egemenliği, Bizans imparatoru Nıkepheros Phossas’ın 964 yılında adayı yeniden ele geçirmesiyle sona ermiştir. Kıbrıs, 1191 yılında kısa bir süre ingiltere Kralı Aslan Yürekli Richard’ın, 1192’de yine çok kısa sü­re, Templer Şövalyeleri’nin egemenliği altına girdi. 1192-1489 yılları ara­sında da Lusignanların yönetimi altında kalan ada, 1425 ve 1426 yılla­rında Memlûklerin saldırısına uğradı. Kısa bir süre Ceneviz egemenliği altında kaldıktan sonra Memlûklerin sürekli saldırıları sonucunda yıkı­lan Lusignanların yerini Venedikliler aldı. Venediklerin Kıbrıs’ta egemen olmalarıyla birlikte ada sahillerinde sık sık Osmanlı akıncıları görülme­ye başladı.

Templer Şövalyesi temsili
Templer Şövalyesi temsili

Kıbrıs’ın Osmanlı İmparatorluğu İdaresine Geçişi (1571)

Kıbrıs, 1571’den 1878’e kadar 308 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış­tır. Kıbrıs’ın Osmanlı imparatorluğu’na katılması, imparatorluğun siyasi, dini ve ekonomik çıkarları bakımından büyük önem taşıyordu. Venedik­lilerin adada üslenen korsanları, İskenderiye-İstanbul arasındaki ulaşımı güçleştiriyor ve Türk deniz ticaretine büyük zararlar veriyorlardı.

Bu nedenle Osmanlı imparatorluğu adaya sefer düzenleyerek, 1571 yı­lında adayı hâkimiyeti altına almıştır. Venedikliler Osmanlılar ile bir an­tlaşma imzalayarak, Kıbrıs üzerindeki bütün haklarından vazgeçtikleri­ni beyan etmişlerdir.

Osmanlı idaresi altında ada halkı huzura kavuşmuş ve adil Türk yö­netimi sayesinde çeşitli haklar elde etmiştir. Osmanlıların idaresi altın­da Hıristiyan toplumuna da geniş özgürlükler verilmiş, kapanan Orto­doks kiliseleri tekrar açılarak Başpiskoposun yetkileri genişletilmiştir. Başpiskopos hem ruhani lider hem de Rumların siyasal ve ulusal temsil­cisi olarak kabul edilmiştir. Osmanlılar sayesinde Rumlar toplumsal ve kültürel alanlarda her türlü özgürlüğe sahip, kuvvetli bir toplum haline gelmişlerdir.

Kıbrıs Osmanlıca
Kıbrıs Osmanlıca

Adada Osmanlı imparatorluğu’nun idari yapılanmasına uygun bir idari sistem kurulmuş, Lefkoşa merkez olmak üzere Kıbrıs bir beyler­beylik şeklinde İstanbul’a bağlanarak ada 16 kazaya ayrılmıştır. Bu dö­nemde ada halkının yüzde 60’ını Türkler oluşturuyordu. Topraklarının da yüzde 70’i Türklere aitti. Ada ile imparatorluğun bağları güçlenince Ana­dolu’dan adaya göçler çoğalmış ve buradaki Türk köylerinin sayısı da art­mıştır. Lefkoşa, Magosa, Girne ve Baf, gerçek birer Türk şehir ve kasa­bası halini almıştır. Zaman zaman ada nüfus dengesinde bazı değişiklikler olmuşsa da Türkler sahip oldukları toprak miktarı, nüfusu ve kültürel ku­ruluşlarıyla hiçbir zaman azınlık durumuna düşmemişlerdir. Osmanlı im­paratorluğu, fethettiği bütün ülkelere olduğu gibi Kıbrıs’a da sosyal ve kültürel hizmetler götürmüş ve sayısız eserler bırakmıştır.

İngiltere’nin Kıbrıs’a Girişi ve Adayı İlhak Edişi (1878)

Osmanlı imparatorluğu’nun 1877-78 Rus savaşından yenik çıkması ve 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nı imzalaması, Balkan­larda ve Doğu Anadolu’da büyük toprak kaybına uğramamıza sebep ol­du. Bu antlaşma Kıbrıs için de karanlık geleceğin başlangıcıydı. Büyük toprak parçalarının Türk yönetiminden ayrılarak Rusya’ya geçmesini kendi çıkarları için uygun görmeyen ingiltere, Türklere yardım vaadiy­le Berlin Kongresi’nin toplanmasını sağladı. Diğer Avrupa devletleri de Rusya’nın Akdeniz ve Hindistan yolunu kontrol altına almasını önlemek amacıyla Berlin Kongresi’ne sıcak baktılar. Avrupa devletleri Rusya’nın elde ettiği yeni gücü dengelemek üzere Ayastefanos Anlaşması’nın değiş­tirilmesinden ve Kıbrıs’ın ingiltere’ye bırakılmasından yana tutum sergi­ledi. ingiltere’nin amacı, sömürgelerini korumak ve Akdeniz’de önemli bir stratejik nokta olan Kıbrıs’ı ele geçirmekti. 4 Haziran 1878’de ingil­tere ve Osmanlılar bir ortak savunma antlaşması imzaladılar. 1 Temmuz 1878’de ek sözleşme ile hukuken Osmanlı imparatorluğuna bağlı olmak kaydıyla Kıbrıs’ın idaresi geçici olarak ingiltere’ye bırakıldı. 12 Temmuz 1878’de ada, ingilizler tarafından fiilen işgal edildi.

Osmanlı Devleti’nin 1914’te ittifak Devletleri safında I. Dünya Savaşı’na girmesinden yararlanan ingiltere, 5 Kasım 1914’te bir açıklama ya­parak “4 Haziran 1878” antlaşmasının hükümsüz olduğunu ve Kıbrıs Adası’nın ingiltere’ye ilhak edildiğini ilan etti. ingiltere’nin antlaşmayı tek taraflı hükümsüz sayması ve adayı ilhak etmesi, Türk halkı tarafından tep­kiyle karşılandı. ingiltere’nin tepkilerine aldırmadığı Adalı Türkler için kısa bir zaman sonra hayat koşulları da ağırlaşacaktı.

İngiliz sömürge yönetimi hemen bütün Kıbrıs doğumluların ingiliz tabiiyetine geçtiğini açıkladı ve Anadolu’dan gelenlerin de adayı terk et­mesini istedi. Bu karar doğrultusunda hem Anadolu’dan gelen, hem de Kıbrıs’ta doğan yüzlerce Türk, adayı terk etmeye başladı. Alınan yeni bir kararla adada kalan Türk göçmenler de ingiliz tabiiyetine geçirildi. ingil­tere’nin bu hukuk dışı davranışı ne yazık ki, 1923’te Lozan Antlaşması’nın 16. ve 20. maddeleri ile Türkiye tarafından tanınmak zorunda kaldı.

İngiltere, 1925 yılından itibaren Kıbrıs’a resmen sömürge statüsü uygulamaya başlamıştı. ingiliz yönetimi Kıbrıs Türk halkına ekono­mik, siyasal ve kültürel açılardan sürekli baskı yaparken, Rumların ve Rum Ortodoks Kilisesi’nin gelişmesine türlü olanaklar tanımıştır. Ada­da kalan Kıbrıs Türkleri, kimliklerini ve varlıklarını korumak için dire­nişe geçerek, Atatürk devrimlerinin takipçisi ve uygulayıcısı oldular. Kıbrıs Türkleri 1942’den sonra ciddi bir örgütlenme çalışması içine gir­meye başladılar. Adadaki Türkler, Atatürk devrimlerini takip ve uygu­lamada ingilizlerin büyük engellemeleriyle karşılaşmışlardır. Bunun so­mut örneklerinden biri 1925 yılında yaşanmıştır. Atatürk’ün 1925 yılı Ağustos ayında Kastamonu’ya şapka ile girmesi ve büyük bir ilgiyle karşılanması, kısa bir zaman içinde Kıbrıs’ta da duyulmuştu. Bunun üzerine Kıbrıslı Türk erkekler şapka giymeye, özellikle şehirdeki kadın­lar da kısa sürede çarşaf giymekten vazgeçerek, medeni kıyafetlerle do­laşmaya başlamıştı. ingiliz sömürge yönetimi Kıbrıs Türklerinin mede­niyet yolunda attığı her adıma karşı çıkıyordu. Kıbrıslıların Atatürk devrimini izlemesi ve devrimlerin Kıbrıslı Türkler arasında ilgi görme­sini engellemenin yollarını aradılar. Öte yandan Kıbrıslı Türklerin Ata­türk devrimlerine bağlılığı Rumları da çileden çıkarıyordu. Şapka devri­minin Kıbrıslı Türkler arasında yayılmasını önlemek üzere ingiliz sömürge yönetimi şapka giyen resmi görevlileri sürgün etmeye başladı. KKTC’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olacak Rauf Denktaş’ın babası hâkim Raif Bey de şapka giydiği için Baf bölgesine sürgün edilen­ler arasındaydı.

Kıbrıs, II. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin askeri üssü olarak kullanıl­dı. Savaş sonunda ingiltere ve Yunanistan kazanan tarafta yer aldıkların­dan 1947 yılında “On iki Ada” İtalyanlardan alınıp Yunanistan’a verildi. Sovyet Rusya tehdidine karşı ABD’nin desteğine ihtiyaç duyan Türkiye, bu karara tepki veremedi. Bu gelişme, Kıbrıs adasındaki Rumların Orto­doks Kilisesi’nin de desteğiyle “Enosis” (Yunanistan ile bütünleşme) giri­şimlerini hızlandırdı. Makarios, Kıbrıs’taki Ortodoks Rum Kilisesi’ne başpiskopos seçildi. 1955 yılında, bir asker olan Grivas’ın önderliğinde, bir terör örgütü olan EOKA kuruldu. Örgütün amacı Kıbrıs Adasında­ki Türkleri yok ederek Kıbrıs’ın Yunanistan’a “ilhaki’nı yani Enosis’i (Kıb­rıs’ın Yunanistan’la bütünleşmesini) gerçekleştirmekti. Makarios ve Gri­vas’ın amacı, Yunanistan’ın “Megali idea”sına (Yunanistan’ın geçmişte kendisine ait olduğunu savladığı Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele ge­çirme planı) hizmet etmekti.

II. Dünya Savaşı sonrasında ingiltere, pek çok sömürgesinden ve Kıbrıs’tan çekilmek zorunda kaldı. Ancak adadaki askeri üslerinden vaz­geçmek istemeyen ingiltere, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garan­törlüğünde, Türk ve Yunan askerlerinin fiili güvencesiyle adada “denge sağlanmasının amaçlandığı”, bir formülü uygulamaya koydu. Yani Kıbrıs görünürde bağımsız olsa da, aslında “garantiler” altında tutulan özel bir statüye sahip olacaktı.

Zürih ve Londra Antlaşmaları

Fatih Rüştü Zorlu
Fatih Rüştü Zorlu

1958 yılı Kıbrıs’ta yoğun tedhiş olaylarının meydana geldiği bir yıl ol­du. EOKA, bu yılın yalnızca Temmuz ayında 48 Türkü öldürmüştü. Hiç­bir girişim, adadaki gerginliği ortadan kaldıramıyordu. EOKA’nın tedhiş faaliyetlerinin bütün dünyada nefret uyandırdığını gören Yunanistan, üç­lü görüşmelerin başlaması için çaba gösterdi. Türkiye Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Averof arasında yapılan görüşmelerden sonra 19 Ocak 1959’da iki bakan Paris’te Kıbrıs’la ilgili olarak yapılacak antlaşmanın ana hatlarını saptadılar. Daha sonra Türki­ye Başbakanı Adnan Menderes ile Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis, 6 Şubat 1959’da Zürih’te buluşarak, 11 Şubat’ta mutabakata vardılar. Zürih’te iki Başbakanın aldıkları kararlar, 17 Şubat 1959’da Lon­dra’da Türkiye-ingiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanları tarafından imzalandı. Böylelikle Türklerle Rumların bir arada yaşayacakları “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulmuş oldu. Zürih ve Londra antlaşmaları, ingiltere’yi memnun etmişti. Çünkü askeri üs bölgeleri ingiltere toprağı sayılıyor­du. Türkiye için ise bu antlaşma ile Kıbrıs üzerindeki haklarının ulusla­rarası alanda kabul edilmiş olması büyük önem taşıyordu. 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, Türkiye ve ingiltere arasında imzalanan “Garanti Antlaşmasıyla Kıbrıs’taki Türk ve Rum toplulukları arasındaki denge garanti altına alındı.

Makarios
Makarios

Rum toplum lideri Başkiskopos Makarios Kıbrıs Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığına, Türk lideri Dr. Fazıl Küçük de cumhurbaşkanlığı yardımcılığına getirildiler. Ancak Başpiskopos Makarios’un kışkırtıcı davranışları ve demeçleri, Rum tarafının bu antlaşmalara riayet etmeye­ceklerini daha o günlerde göstermişti. Hatta 24 Eylül 1961’de yaptığı bir konuşmasında Makarios, ada Türklerine karşı cihat ilan etti. 1963 yılın­da Rumların Türklere karşı giriştikleri saldırılarda 200’den fazla şehit ve­rildi. Türkiye Başbakanı ismet inönü, Türk Hava Kuvvetleri’ne Rum sal­dırılarını durdurma emri verdi. 60’tan fazla Türk uçağının Rum mevzilerini bombalamasıyla Rumlar vahşetlerini durdurmak zorunda kaldılar. Ancak Makarios, 1 Ocak 1964’te garanti anlaşmasını tek taraflı fes ettiğini açıklayarak saldırıları yeniden başlattı. Duruma el koyan Bir­leşmiş Milletler, 4 Mart 1965’te aldığı bir kararla adaya acilen bir “Barış Gücü” gönderdi ve çatışmalar geçici olarak durduruldu.

1967 Nisan’ında Yunanlıların adaya 20 bin asker çıkarması, yeni bir kri­ze yol açtı. Türkiye bir ültimatomla askerlerin derhal adadan çekilmesi­ni istedi. Konuyu görüşmek üzere Yunanistan Başbakanı Kolias ile Tür­kiye Başbakanı Süleyman Demirel’in Keşan’da buluşmaları da bir netice vermedi. Bunun üzerine Türk donanması denize açıldı ve çıkarma yapı­lacağı sırada Yunanistan ültimatomu kabul ettiğini bildirdi. Gerek Kıb­rıs Türkleri ve gerekse Türkiye’nin Rumların bitmek bilmeyen oyunla­rından bıktığı bir zamanda, sorunu kökünden çözmek ve yeni tedbirler almak üzere 28 Aralık 1967’de “Geçici Türk Yönetimi”nin kurulduğu ilan edildi. “Geçici Türk Yönetimi”nin başkanlığına Dr. Fazıl Küçük, Başkan Yardımcılığına ise Rauf Denktaş getirildi.

Dini ve siyasi lider Makarios’un uyguladığı bütün politikalar, Kıbrıs’ta­ki Türkleri sindirmeye yönelikti. Çeşitli politik oyunlarla Türklerin top­rakları ellerinden alınmış ve Türkler başka ülkelere göç etmeye sevk edilip, zorlanmışlardı. Öte yandan Kıbrıs’taki Rumlar arasında da iktidar kavgası ve anlaşmazlıklar tırmanmaktaydı. EOKA ile Makarios’un arasın­daki anlaşmazlıklar iyice tırmanmıştı. Atina cuntası ile de Makarios’un arası gün geçtikçe açılıyordu. Hatta Makarios, Atina’ya bir nota vererek adadaki bütün Yunan subaylarının geri çekilmesini bile istemişti. Makarios’un gözü sadece Ada’da değil, aynı zamanda Atina’daydı da.

Rauf Denktaş
Rauf Denktaş

Akritas Planı (21 Nisan 1966)

Plan, 21 Nisan 1966’da yayınlandı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yetkilile­ri (Çalışma Bakanı Tasos Papadopulos, Meclis Başkanı Glafkof Klerides ) ve EOKA’cılar “Akritas” adlı bir teşkilat kurup, tüm Kıbrıs’ı ele geçir­mek üzere bir plan yaptılar. Plana göre, Türklerin isyan ettiği ve Hükü­metin tedbir aldığı söylenerek Rumların Türklere saldırıları meşruiyet kazanacak ve yapılacak etnik temizliğin üzeri örtülecekti. Bir mücadele pla­nından çok bir jenosit (ırk, din, dil ve kültür gibi belli özelliklere sâhip toplulukların veya grupların açık biçimde yok edilmesi) planı olarak Akritas Planı, 1960’tan itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Bu plan, Kıb­rıs Türklerine karşı girişilen tedhiş, terör ve katliamların yoğunlaşmaya başladığı 1963 olaylarının da temelini oluşturmuştur. Akritas Planı’yla, in­sanlık dışı metot ve baskı yöntemleri kullanılmak suretiyle bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetini yıkmak, Türk toplumunu Yunan esareti altına sok­mak ve Enosis’e ulaşmak amaçlanmıştı.

EOKA ve Grivas
EOKA ve Grivas

Kıbrıs Türklerini yok ederek Enosis’e ulaşmak amacıyla hazırlanan Ak­ritas Planı’nın ana maddeleri şöyleydi:

  • Türklere haklarını vermemek,
  • Rumların Kıbrıs’ın hâkimi olduğu gerekçesiyle idari baskılar yardı­mıyla da Türk toplumunu taciz etmek,
  • Kıbrıslı Türk yetkililerin dış dünya ile temasını kesmek,
  • Türkiye’yi Kıbrıs’a karşı taarruza ve tecavüze hazır, Kıbrıs Rumla­rını haksızlığa ve istilaya uğramış bir ülke olarak göstermek,
  • Esas hedefin Enosis olduğunu perdeleyen propaganda faaliyetine hız vermek,
  • Kıbrıs Türk toplumunu siyasi partiler kanalıyla içten parçalamak için gayret göstermek,
  • Kıbrıs Türk toplumu içindeki sıkıntı ve bunalımları, bu toplumun birliğini bozmak için kullanmak,
  • Kıbrıs Türklerinin Türkiye’ye olan bağlarını zayıflatmak için her ça­reye başvurmak,
  • Türk toplumunda ekonomik sıkıntıların artmasını sağlamak,
  • Kıbrıslı Türklerin kalkınmasını önlemek için ekonomik ambargo gibi çeşitli baskı metotlarına başvurmak,
  • Tedhiş, terör ve baskı ile Kıbrıslı Türkleri usandırıp, adadan uzak­laştırmak,
  • Türklerin sahip olduğu toprakları satın alarak, onları Kıbrıs’a bağ­layan maddi varlıklarından yoksun bırakmak,
  • Ve nihayet uygun bir ortamda Enosis’i ilan etmek.

Nikos Sampson İktidarı ve Barış Harekâtının Başlaması

Ocak 1974’te EOKA lideri Grivas’ın ölmesinden sonra terörist Nikos Sampson, kendisini iktidara getirecek, Türkleri adadan temizleyecek ve so­nunda Kıbrıs’ı Yunanistan’la birleştirecek politikasını uygulamaya başla­dı. Nikos Sampson’ın faaliyetleri, Yunanistan’daki askeri cunta tarafından da destekleniyordu. Er ya da geç Kıbrıs ile Yunanistan’ı birleştirmek ga­yesinde olan Makarios ve Nikos Sampson arasında yaşanan iktidar kav­gasının sonunda Nikos Sampson, 15 Temmuz 1974’te Makarios’u devir­di. Makarios canını zor kurtarmıştı. Önce ingiliz üssüne sığındı, sonra da ingiltere’ye kaçtı.

Çok kısa süren iktidarı boyunca binlerce Makarios taraftarını öldü­ren Nikos Sampson, Türk toplumuna karşı bir jenosit hareketine giriş­meye hazırlandığı bir anda, Türk Ordusu’nu karşısında buldu. Bu zama­na kadar Kıbrıs’ta yaşananlar, yapılan antlaşmaların ve garantörlük belgesinin ihlali anlamına geliyordu. Bu ihlal karşısında, belgeleri imza eden ülkelerin tek başlarına ya da toplu olarak “müdahale” hakkı doğdu­ğu gerekçesiyle, Türkiye, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. “Garantör” bir ülke olarak, Türkiye’nin antlaşmalardan kaynak­lanan müdahale hakkı, aslında 1963’te doğmuştu; ancak, Türkiye bu hakkını o yılda kullanmamıştır. Dönemin Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit, harekât başlamadan önce bütün diplomatik yolları denemiş, ancak çözüme yönelik olarak garantör devletlerden ingiltere ve Yunanistan hiç­bir bir katkıda bulunmamıştı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çabaları ile 22 Temmuz 1974’te adada ateşkes ilan edildi. 23 Temmuz gü­nü Darbeci Sampson istifa etti, yerine Glafkos Klerides cumhurbaşkanlı­ğına getirildi. Yunanistan’da da Hükümet istifa etti ve Atina Cuntası ik­tidardan uzaklaştırıldı. 1963’ten beri Paris’te sürgün hayatı yaşayan eski başbakanlardan Karamanlis, 24 Temmuz’da Atina’ya döndü ve yönetimi ele aldı.

Cenevre Görüşmeleri (25 Temmuz 1974)

Türkiye, Yunanistan ve ingiltere Dışişleri Bakanları 25 Temmuz 1974’te Cenevre’de bir araya geldiler. Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Yunanistan Dışişleri Bakanı Mavros ve İngiltere Dışişleri Baka­nı James Callagan, ateşkesin temel hükümlerini saptayan antlaşmayı 30 Temmuz günü geç saatlerde imzaladılar. Bu antlaşma ile Yunanistan, Türkiye’nin Kıbrıs Türk Toplumu’nun haklarıyla ilgili görüşlerini kabul ediyordu. Cenevre Konferansı, 10 Ağustos’ta Türk Toplumu adına Ra­uf Denktaş ve Rum Toplumu adına da Glafkos Klerides’in katılımıyla baş­ladı. Bu toplantılarda Turan Güneş, Kıbrıs’ın %38’ini kapsayacak federe bir Türk yönetimi fikrini savundu. ingiltere ve Yunanistan bu fikri ka­bule yanaşmayıp Türkiye’yi oyalama yoluna gittiler. Klerides ve Mavros bu öneriyi Hükümetlerine götürecekleri bahanesiyle 32 saat süre istedi­ler. Bu sürenin gerçekte askeri hazırlıklar için zaman kazanmak amacıy­la istendiğini anlayan Turan Güneş, 13 Ağustos akşamı konferansı terk ederek, Ankara’ya o ünlü mesajı verdi: “Ayşe Tatile Çıkabilir”.

Türk Silahlı Kuvvetleri, 13 Ağustos günü geç saatlerde yaptığı başa­rılı harekâtın ardından 16 Ağustos sabahı Magosa’ya girdi. I. Kıbrıs Ba­rış Harekâtinda ele geçirilen alan 130 km2 iken II. Harekâtta bu alan 4000 km2’ye ulaştı. Harekât, Birleşmiş Milletlerin girişimiyle 16 Ağustos gü­nü ateşkes ilan edilmesinden sonra durduruldu.

Kıbrıs Federe Türk Devleti (13 Şubat 1975)

II. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra başlayan ikili görüşmeler olum­suz bir şekilde devam etti ve kesildi. Görüşmelerin giderek bir çıkmaza girdiğini, özellikle güneydeki Türk göçmenler ve coğrafi federasyon ko­nusunda hiçbir ilerleme sağlanmadığını gören Türk Yönetimi, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Federe Devletinin Türk tarafını oluşturarak “Kıbrıs Fede­re Türk Devleti”nin kurulduğunu açıkladı. Kıbrıs Federe Türk Devleti’nin ilanı, uluslararası basında geniş yer aldı ve kamuoyu tarafından büyük oranda olumlu karşılandı.

KKTC’nin İlanından Önceki Durum

1975-1983 döneminde Kıbrıs sorunuyla ilgili önemli hiçbir gelişme ol­madı. II. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra toplumlararası görüşmelere 2 Ağustos 1975 tarihine kadar Viyana’da devam edildi. Viyana görüşmele­rinde nüfus mübadelesi konusunda anlaşmaya varıldı ve 65 bin Türk’ün güneyden kuzeye göçmeleri sağlandı. Bu arada ABD’nin, Şubat 1975’te Türkiye’ye karşı uygulamaya başladığı silah ambargosu, 26 Ekim 1975 ta­rihinden itibaren kısmen kaldırıldı. ABD, Türkiye’ye uygulanan silah am­bargosunu 1 Ağustos 1978’de tümüyle kaldırdı. Aynı süreçte Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’le Yunan Başbakanı Karamanlis Montreux’da so­nuçsuz bir zirve toplantısı yaptılar. 12 Şubat 1977 tarihinde bir araya ge­len Denktaş ve Makarios, ünlü ikiler Antlaşması’nı imzaladılar. Bu ant­laşmaya göre “Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki kesimli bağımsız ve federal bir cumhuriyetin kurulması” esas alınıyordu.

Bu antlaşma daha sonra Denktaş-Kipriyanu antlaşması ile teyit edil­di. Ancak sonraki yıllarda gelişen olaylar Rumların bu antlaşmaya da uy­madıklarını gözler önüne sermiştir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İlanı (15 Kasım 1983)

Tüm bu olumsuz gelişmeler karşısında Türk Toplumu’nun bağımsız­lık arzusu hat safhaya ulaşmıştı. Bu sırada Birleşmiş Milletlerin, Toplum­lararası Görüşmelerin yeniden başlaması yolundaki istekleri Rum yöne­ticilerce kabul edilmemiş, Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Rolandis ken­di yönetimini protesto ederek istifa etmişti. Rum Toplumu, Enosis ha­yallerinden vazgeçmemişti. Kıbrıs Türk Toplumu’nun Rumların saldırı­ları karşısında kesin bir çözüme gitmelerinden, Bağımsız Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmelerinden başka çare kalmamıştı.

Türk Toplumu’nun tek ve gerçek temsilcisi olan “Federe Türk Mec­lisi” 15 Kasım 1983 sabahı Bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu (KKTC) ilan etti. Aslında bu karar, 1974’ten bu yana sağ­lanan hukuki varlığın dünya kamuoyuna resmen ilanından başka bir şey değildi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı, Rumların Enosis amaç­larına, Akritas Planı’na, Kıbrıs’ın yürütme ve yargı organlarının Rumlar tarafından gasp edilip Türk Toplumu’nun temel insanlık haklarının açık­ça çiğnenmesine ve Rum tarafının Türklere karşı jenosit uygulamasına ve­rilmiş en doğru ve kesin bir cevaptı.

Beşparmak Dağları KKTC bayrağı
Beşparmak Dağları KKTC bayrağı

Türkiye ve KKTC’nin İlişkileri

Türkiye Cumhuriyeti, 15 Kasım 1983’te kurulan Bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıdığını ilan etmiştir. 1990’lı yılların ikin­ci yarısında Kıbrıs’la ilgili tartışmalar yeniden artmıştır. Bu tartışmalar­da KKTC, Kıbrıs’ta federal yapının mümkün olamayacağını, buna karşı­lık konfederasyon kurulabileceği tezini ileri sürmüştür. Uluslararası toplumda tanınmamasına karşın KKTC’nin Kıbrıs’ın geleceğini belirle­mede eşit hak ve statüye sahip olma mücadelesi sürmektedir. BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet çabaları çerçevesinde yürütülmeye çalışılan diya­log süreci, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs Türklerine eşit statü tanı­makta isteksiz davranmaları ve Kıbrıs’ın tek yasal temsilcisi oldukları id­dialarıyla sıklıkla kesintiye uğramıştır.

Bu arada Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi, 1994 yılında Ortak Sa­vunma Alanı Doktrini adlı bir belge imzalamıştır. Bu doktrin çerçeve­sinde Yunanistan, adadaki Türk askeri varlığının 30 binin üstüne çıkarıl­ması halinde buna uygun önlemlerini arttırabilecek ve Kıbrıs Rum Toplumu’na yönelik herhangi bir müdahaleyi savaş nedeni olarak kabul edecektir. Bu belge, Türkiye’nin de Kıbrıs Türk Toplumu ile olan ilişki­lerini artırmasını zorunlu kılmıştır.

Kıbrıs Sorunu’nu çözmek üzere Rauf Denktaş, 20 Ocak 1995’te 14 maddelik bir tasarı hazırlayarak Rum tarafını görüşmeye davet etmiştir. Ancak bu teklif, 21 Ocak’ta Klerides tarafından reddedilmiştir. Mayıs 1995 tarihinde iki taraf arasında Londra’da gerçekleştirilen görüşmeler­den de bir sonuç alınamamıştır. 1996-1997 yıllarında Kıbrıs sorunuyla il­gili olarak önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlar; Kıbrıs’taki sınır gösterileri ve çatışmaları, Yunanistan ve güdümündeki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin özellikle 1996 ve 1997yılında gerçekleştirdiği sınır delme eylemleri, yapılan müşterek askeri tatbikatlar, aşırı silahlanma prog­ramı kapsamında Rusya’dan tank ve S-300 füzeleri almaları ve Kıbrıs Rum tarafının AB’ye üye olma çabalarıdır.

Rum tarafının adaya füze yerleştirmesi, sınır ihlalleri gibi saldırgan fa­aliyetlere karşı KKTC ile Türkiye arasında ortak bir bildiri imzalanarak, KKTCye yapılmış bir saldırının Türkiye’ye yapılmış sayılacağı, gerekti­ğinde Türkiye’nin adada askeri deniz ve hava üsleri kurabileceği belirtil­miştir. Benzer bir karar da TBMM’nin Kıbrıs oturumunda alınmıştır.

Kıbrıs ve AB ile İlgili Gelişmeler

Rumlar, AB’ye girmek için ilk başvurularını 1990 yılında yaptılar. Türkiye’nin itirazına karşın üyelik süreci hız kazandı. Türkiye’nin Kıb­rıs Rum Yönetimi’nin AB’ye alınmasına itirazının temelinde, bu başvu­runun 1960 Londra ve Zürih antlaşmalarına aykırı olduğu gerçeği yat­maktadır. Gerçekten de Londra ve Zürih antlaşmalarında Kıbrıs Devleti’nin Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte üye olmadıkları hiçbir ulus­lar arası kuruluşa üye olamayacağı açık bir şekilde hükme bağlanmıştır. Bir başka deyişle, Kıbrıs Devleti Türkiye ve Yunanistan’ın onayı olmadan hiçbir uluslar arası kuruluşa giremez, hiçbir anlaşmaya imza atamaz. An­cak 2004 yılında AB’nin üyeliğe kabul ettiği 10 yeni devlet arasında Kıb­rıs Cumhuriyeti de vardır. AB üyeliği, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs konusundaki dengeyi Yunanistan lehine bozmuştur. Geçmişte ve günümüzde olduğu gibi AB ve ABD yine Rumların yanında oldukları­nı göstermişlerdir. Kuşkusuz bu tutumda, Türklerin Müslüman, Rumla­rın Hıristiyan topluluklar olmasının etkisi vardır. Öte yandan Sevr’i yır­tan ve Lozan’ı kabul ettiren Türkiye ile Batı’nın hesaplaşmasının Kıbrıs üzerinden sürdürüldüğünü tespit etmek yanlış olmayacaktır.

Kıbrıs Meselesi’nde görüşmeleri yürüten ve konuyla ilgili sorumlulu­ğu uluslararası alanda kabul görmüş olan BM’nin yerini AB almaya baş­lamıştır. Oysa Yunanistan AB’ye girerken Türkiye ve Kıbrıs ile ilgili hiç­bir sorununu AB’ye taşımayacağını taahhüt etmiştir. Ne yazık ki Türkiye bu konuda etkin bir politika izleyememiştir. 29 Temmuz 2005 tarihinde “Ek Protokol” imzalandıktan ve Türkiye’nin de bu protokolü imzalayıp, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıma anlamına gelmeyeceğini duyurduğu tek ta­raflı deklarasyonundan sonra yaşanan gelişmeler, AB’nin Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ve Yunanistan’ın yanında olduğuna yeni bir kanıt olmuştur. Nitekim 21 Eylül 2005’te AB’nin yayınladığı Karşı- Deklarasyon’da Tür­kiye’nin yayınladığı Deklarasyonun tek taraflı olduğu, Protokolün parça­sı olmadığı, AB’nin uluslararası yasalar önünde yalnızca Kıbrıs Cumhu­riyetini tanıdığı ve Türkiye’nin tüm AB ülkeleriyle ilişkilerinin en kısa sürede normalleşmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Annan Planı

Kıbrıs sorununun çözümü için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan 2002 yılında bir plan hazırlayarak taraflara sunmuştur. Annan Planı’ndaki birçok hükmün Kıbrıs Türkü’nün aleyhine ve Kıbrıs Rum ke­siminin lehine olmasına karşın, Nisan 2004’te KKTC’de yapılan refe­randum sonunda Kıbrıslı Türklerin çoğunluğu bu plana “evet” dediler. Ancak Kıbrıs Rum Kesimi’nde yapılan referandum sonunda ise Kıbrıslı Rumların çoğunluğu Annan Planına “hayır” dedi. AB, Kıbrıs Türklerinin iyi niyet gösterisi karşılığında ve KKTC’nin Annan Planı’na olumlu oy vermesi halinde “izolasyon’u kaldıracağına dair söz vermiştir. Ancak AB sözünü tutmamış ve KKTC’nin izolasyon sürecini devam ettirmiştir.

Kıbrıs Sorunu Hakkında Değerlendirme

Kıbrıs sorununu adadaki Türklerin başlatmadığı açıktır. Bu sorun, adanın Yunanistan’a ilhakı amacıyla girişimlerde bulunan ve Türklere kar­şı jenosite varan eylemler örgütleyen Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından başlatılmıştır. Yunanistan da Kıbrıs Rum yönetiminin bu girişimlerini des­teklemiştir. Garantör devlet olarak İngiltere adada olup bitenlere seyir­ci kalmış, sorumluluklarını yerine getirmediği gibi taraflı politikalar ta­kip etmekten de çekinmemiştir.

Gelişmelere bakıldığında AB, ABD ve BM’nin paralellik gösteren Kıbrıs politikası doğrultusunda Türkiye’ye AB üyeliği vermeden Rum ege­menliğinde sözde “birleşmiş” bir Kıbrıs yaratılarak, adayı tümüyle Türkiyeden koparmaya yönelik adımlar atıldığı görülmektedir. Özellikle 2005 yılından bu yana, AB’nin Türkiye ile ilgili yayınladığı belgelerde, Türki­ye’nin AB bünyesinde Kıbrıs Cumhuriyeti diye tanımlanan Kıbrıs Rum yö­netimini tanıması, Türkiye’nin AB üyeliği için bir ön koşul olarak ileri sü­rülmektedir. Kıbrıs Rum Yönetimi ve KKTC arasında çözülmesi gereken temel birçok sorun varken ve bu sorunlar çözülmeden Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanımak, nereden bakılırsa bakılsın Kıbrıs Türklerinin ve Tür­kiye’nin aleyhine bir gelişme olacaktır. Bu koşullar altında Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanıması KKTCnin yok sayılması, Türk askeri­nin adadan çekilmesi ve Kıbrıs Türkünün Rumların insafına terk edilme­si anlamına gelmektedir.

Kıbrıs konusu kısa, orta ve uzun vadede Türkiye’nin AB üyeliği önün­deki en önemli engellerden birisidir. Gümrük Birliği’nin uygulanması ko­nusunda da AB yükümlülüklerini yerine getirmemektedir. AB, limanla­rımızı Güney Kıbrıs’a açmamızı isterken Gümrük Birliği’nin hizmetleri de kapsadığı ilkesine dayanmaktadır. Oysa Türk tırlarına kota uygula­yarak aynı ilkeyi kendisi ihlal etmektedir. Söz verildiği halde KKTC (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) ile AB arasında direkt ticaret hâlâ başlatılmamıştır. Türk diplomasisinin önünde Gümrük Protokolü’nün gözden geçirilmesi ve kapsamlı bir çözüme ulaşmak amacıyla yoğun bir mesai durmaktadır.

Kıbrıs sorununun çözümü konusunda Türkiye Cumhuriyeti devleti başlangıçtan beri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş etrafında istik­rarlı bir biçimde çözüm önerileri getirmiştir. Bu görüş nedir? Türkiye’nin uluslararası antlaşmalardan doğan haklarını ve adada askeri varlığını sür­dürmesine olanak veren, iki ayrı devletin varlığını kabul eden bir çözüm. Bir başka deyişle Türkiye ve KKTC, geçmişteki acı olayların tekraryaşan­maması için iki eşit devletin, eşitlik temelinde oluşturacağı bir federasyon­dan, Londra ve Zürih Anlaşmaları’nda öngörülen Türkiye’nin etkin garan­törlüğünden yanadır. Rum toplumu da bugün bu görüşe yakın bir duruş sergilemekte ancak henüz dünya kamuoyu önünde bu görüşü benimse­diğini ilan etmemektedir. Gelişmeler ışığında Lefkoşa’da sürdürülen mü­zakerelerin başarıya ulaşma şansının çok kuvvetli olmadığı görülmekte­dir. Türk tarafı, KKTC halkının 24 Nisan 2004’te kabul ettiği, fakat Rumlar tarafından reddedilen Annan Planı’nı bir model olarak görmek­te, ancak bu plandaki bazı düzenlemelerin ve bu arada toprak düzenle­melerinin de kendi lehlerine değiştirilmesini beklemektedir. Rum tarafı ise Annan Planı’nı bir müzakere esası olarak kabul etmemekte, planın ge­nel yaklaşımıyla çelişen öneriler ileri sürmektedir. Rumlar özellikle mü­zakerelerin daha ileri bir aşamasında ele alınacak olan Garanti Antlaş­ması konusunda uzlaşmaz bir tutum sergilemektedir.

Öte yandan, Kıbrıs Sorunu’nun son raunduna gelindiğini ve Hristofias ile Talat’ın da bu işi çözememeleri durumunda “Ayrılığın Kaçınılmaz” olduğunu savunan fikirler bulunmaktadır. Bu fikirlere rağmen bugün hâ­lâ ikili görüşmeler devam etmektedir ve KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, kaldığı yerden diyalogu kararlılıkla sürdürmektedir. Ancak gö­rüşmeler için öngörülen süre de daralmaktadır.

“Kıbrıs sorunun nihai çözümü ya iki eşit egemen devlet arasında, Türk-Yunan garantisine dayalı Çek-Slovak misali bir ortaklık ya da Rum idaresinin KKTC üzerinde herhangi bir nüfuzunun olmadığının tescili ve KKTCnin tanınmasıdır”diyen görüşler ise ağırlıktadır.

Kıbrıs ve Türk bayrakları

 

Kaynakça:

  • Reşat Akar, Atatürkçü Kıbrıs Türkleri, İstanbul, 1981.
  • Kıbrıs’ın Tarihi Gelişimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Ankara, 1984.
  • Suna Kili, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli, İstanbul, 2006.
  • Aydın Olgun, Cumhuriyete Baş Kaldıranlar, Ankara, 1997.
  • Aydın Olgun, Dünden Bugüne Kıbrıs Sorunu, İstanbul, 1999.
  • Atilla Sandıklı, Değişen Dünyada Türkiye’nin Stratejisi, İstanbul, 2008.
  • İlter Türkmen, Türkiye’nin Bugünü ve Yarını, İstanbul, 2009.
  • Refik Turan, Mustafa Safran, Necdet Hayta, Muhammet Şahin, M. Ali Çak­mak, Cengiz Dönmez, Atatürk ilkeleri ve inkılâp Tarihi 2009, Ankara, 2009.

Ermeni Sorunu Tehcir ve Soykırım

Ermeni sorunu nasıl ortaya çıktı? Ermeni tehciri ve “soykırımı” gerçekten oldu mu? Bu iddiaların kökeni nereye dayanıyor? Almanya’nın 02.06.2016’da kabul ettiği “Ermeni Soykırımı” yasasının aslı var mı? Ermenilerin Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ndeki yeri ve Gümrü Antlaşması (3 Aralık 1920) üzerine.

Osmanlı İmparatorluğu’nda “sadık millet” olarak tanımlanmış Erme­ni tebaası ile ilişkilerin bozulması, emperyalizmin Anadolu’yu parçalama politikası kapsamında Doğu Sorunu ile birlikte başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir iç sorunu olarak düşünülmesi gereken bu mese­le, 19. yüzyılda Avrupalı emperyalist devletler ve Rusya’nın kışkırtması ile başlayıp tırmanan ayrılıkçı bir harekete bürünmüştür. Osmanlı İmpa­ratorluğu yönetimi altındaki Ermeniler, sahip oldukları hak ve ayrıca­lıklarla oldukça yüksek bir toplumsal konum elde etmişlerdi. Osmanlı yönetiminin Müslüman olmayan unsurlarına gösterdiği ayrıcalıklardan ötürü din ve dillerini korumuşlar, uzun yıllar Türklerle iç içe yaşadıkla­rından ortak pek çok kültürel öğeyi paylaşmışlardı. Osmanlı mimarisi, musikisi ve sahne sanatlarının gelişiminde Ermenilerin büyük katkısı ol­muştur. Ermeniler, Osmanlıların en yakın, sadık ve güvenilir gayrimüs­lim unsurları olarak devletin en yüksek memuriyetlerine atanmışlardı. 1860’ta kendilerine özel bir yönetim hakkı verilmesi için Babıâli’ye mü­racaat etmişler; 1863’te yürürlüğe giren “Ermeni Millet Nizamnamesi” ile Osmanlı toplumu içindeki statülerini daha ayrıcalıklı ve sağlam temelle­re oturtmuşlardı. Dini ve ruhani başkanlarının yanında bir de 400 kişi­den oluşan milli meclisleri vardı ve 1864 tarihli Vilâyet Nizamnamesi ile yerel yönetimlerde de görev almaya başlamışlardı.

Osmanlı toplumu içinde ana unsur olan Türklerin sahip olmadığı bazı haklara sahip olan Ermeniler, kendi okullarını açma ve yönetme, ken­di dillerinde kitap ve gazete yayınlama imkânlarına da kavuşmuşlardı. II. Mahmut döneminde Avrupa’ya öğrenci gönderilmesine başlandığı sıra­da, pek çok Ermeni genci de ayrım yapılmaksızın Fransa’ya gönderil­mişti. Diğer gayrimüslim halklar gibi ticaretle meşgul olan ve Osmanlı nüfusunun %10’nu dahi oluşturmayan Ermeniler, genel nüfus içinde teşkil ettikleri orana rağmen Osmanlı toplam ticaretinin %35’ini elle­rinde bulunduruyorlardı. Osmanlı ekonomisi üzerinde büyük ağırlığı olan Ermeniler, toplumun en zengin kesimlerinden biri durumuna gel­mişti. Bu şartlara sahip Ermenilerin, kendilerine bu imkânları tanıyan ve sağlayan bir devlet yönetimine ihanet etmesinde birtakım sebepler ara­mak gerekmektedir.

Ermeniler, Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın yerine geçen Berlin Antlaşması ile yeni haklar ve dış devlet­lerin koruyuculuğu imtiyazını elde ettikten sonra Hınçak ve Taşnak Cemiyetleri’ni (1890- Tiflis) kurarak ihtilalci biçimde örgütlendiler. Hınçak Partisi 1887’de Cenevre’de, Türkiye’yi bir defa olsun görmemiş, Rus­ya’dan İsviçre’ye giden Ermeni gençleri tarafından kurulmuştu. Kısa za­manda Anadolu’ya yayılan ve özellikle Doğu bölgelerinde etkin biçim­de teşkilatlanan bu Cemiyetler ayaklanma çıkarmak, katliam yapmak suretiyle Avrupa kamuoyunun dikkatlerini çekmeye başladılar. Osman­lı idaresinin bu ayaklanmaları bastırma yolunda aldığı tedbirleri de pro­pagandalarla Avrupa kamuoyuna Ermenilere yapılan mezalim olarak sun­makta ve inandırmakta güçlük çekmediler. Ermeniler, artık Osmanlı yönetiminin egemenlik hakları kapsamında çözüme kavuşturabileceği bir iç mesele olmaktan çıkmış, Rusya ve İngiltere’nin gerektiğinde Osman­lı İmparatorluğu’na müdahale edebilecekleri bir vasıta olarak, bir emper­yalizm sorununa dönüşmüştü. Rusya, sıcak denizlere inme (Ege-Akdeniz) arzusu doğrultusunda özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki Ermenileri basamak olarak kullanırken öte yandan Anadolu Ermenileri­nin Rus topraklarında yaşayan Ermenilere bağımsız bir Ermeni devleti ta­lebiyle kötü örnek teşkil edip, bu talebin Rus topraklarına kadar yayıl­ması ihtimalinden de ürküyordu. İngiltere ise Rusya’nın denizlere inme politikasını, doğuda kurulacak tampon Ermeni Devleti ile engelleyebi­leceğini hesaplıyordu. Ayrıca Rus sınırına yakın bir Ermeni Devleti, Rusya içinde yaşayanları da harekete geçirebileceğinden, bu yolla da Rusya’yı zayıflatmayı planlamaktaydı.

Güçlü devletlerin kendi emperyalist amaçlarını gizleyerek, Ermeni is­yanlarını bir Hıristiyanlık ve insanlık sorunu olarak gösterip propaganda yapmaları, başta Ermeni Patrikhanesi olmak üzere Ermeni halkını da et­kilemişti. Milli hisleri kışkırtılan Ermeniler, Balkan halklarının Osmanlı yö­netiminden bağımsız devletler haline gelerek kopmalarını örnek alarak ba­ğımsız bir Ermenistan devleti kurma hayaline kapıldılar. Ermenilerin tarihte Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan olduğu savına karşılık Türk­lerin, Anadolu’ya geldikleri tarihte burada bir bağımsız Ermeni Devleti ol­madığı bilimsel veriler ışığında ortaya çıkarılmıştı. Böyle bir Ermeni Dev­leti var olmuş olsa bile, bu olasılık Ermenilerin taleplerini ve giriştikleri vahşet eylemlerini haklı veya meşru göstermeye yetmiyordu. Ermenilerin Doğu Anadolu’da ve Kilikya’da (Adana Bölgesi) bazı dönemlerde kura­bildikleri bağımsız krallıklar kısa süreli olmuş, bunlar da varlıklarını böl­gedeki güçlü devletlere vergi vererek sürdürebilmişlerdi.

Ermenilerin Osmanlılardan zulüm gördükleri iddiasıyla yaratılan”Ermeni Meselesi” gerçekte Ermenilerin bağımsız bir devlet kurmak amacıy­la ayaklanıp Müslüman halk üzerinde bir katliam harekâtına girişmele­rinden ibarettir. Bu nedenle “zorunlu olarak göçe tabi tutmak” anlamına gelen “tehcir“, Ermeni olaylarının nedeni değil, sonucudur.

I. Dünya Savaşı, Ermeni eylemleri ve ihanetinin fiilen açığa çıkması için uygun ortamı oluşturmuştu. İtilâf Devletleri’nin, özellikle Rusların koruyuculuğu ve kışkırtmaları sonucunda Ermenilerin Doğu Anadolu’da Osmanlı ordusunu arkadan vurarak Rus ordusu saflarına katılması, plan­lı olarak yaptıkları katliamlar ve Avrupa devletleri nezdindeki casusluk fa­aliyetleri, tarih sayfalarına kazınan hakikatler olmuştur. Bu dönemde pek çok cephede savaş vermek zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu, Da­hiliye Nezareti (İç İşleri Bakanlığı) kanalıyla 24 Nisan 1915′te Ermeni Komite Merkezleri’nin kapatılıp evrakına el konulmasını ve elebaşlarının tutuklanmasını karar altına aldı. İstanbul’da bu yönde faaliyet gösteren 2345 kişi tutuklandı. İşte Ermenilerin dünyada her yıl ve sözde Ermeni katliamı olarak andıkları tarih, bu tarihtir.

1915 Ermeni tehcirinden
1915 Ermeni tehcirinden

Osmanlı Devleti İç İşleri Bakanlığı’nın 27 Mayıs 1915 tarihinde çıkar­dığı ve 30 Mayıs 1915’te Bakanlar Kurulu’ndan geçen geçici Tehcir Ka­nunu ile yani bir yerden bir başka yere taşıma tedbiri dahilinde, 1915’te sa­dece çatışma bölgelerine yakın oturan 702.900 kadar nüfus göç ettiril­miştir. Kanuna göre, göç ettirilenler, taşınabilecek mal ve eşyalarını yan­larına alabilecekler veya bunlar bilahare kendilerine ulaştırılacaktı. Taşın­mazları ise açık artırma usulü ile satılarak bedelleri sahiplerine verilecektir. Ayrıca göç ettirilen Ermenilerin ekonomik durumlarına uygun olarak git­tikleri yerde kendilerine emlâk ve arazi verilmesi, tohumluk ve meslekleri-ihtiyaçları ile ilgili araç gereç sağlanması da karara bağlanmış olup; bu işlerin yürütülmesi ve göç edenlerin mağdur olmaması için de Osmanlı Hükümeti önemli oranda ödenek tahsis etmiştir. İmparatorluğun bilfi­il savaş içinde olması ve göç yolunun en karışık bölgelerden biri olması­nın yanında, iklim ve salgın hastalıklar, yolda kafileye saldıran Ermeni ve Kürt çeteleri ve emirlere rağmen göç eden gruplara kötü davranan yerel idareciler ve güvenlik görevlileri sebebiyle üç yüz bine yakın Ermeni ha­yatını kaybetmiştir. Ölen Ermenilerin bir kısmı da Osmanlı ordusuna karşı Rus ordusu saflarında savaşıp ölenlerdir. Osmanlı yönetiminin, tehcir ile ilgili suiistimale yol açan idareci ve güvenlik görevlileri hakkın­da yaptığı takibat ve muhakeme neticesinde, suçu sabit görülen 1397 ki­şi cezalandırılmıştır. Buna mukabil Türkleri katleden Ermeniler hakkın­da hiçbir kovuşturma yapılmamıştır.

I. Dünya Savaşı’nın sonunda yaşanan can ve mal kaybı, kamuoyların­da oluşan sabırsızlık ve tepkiler yüzünden Batılı devletler, özellikle İn­giltere ve Fransa, Ermenileri himaye etme işini 7 Mart 1919’da bir teklif ile Amerika’ya önerdiler. Osmanlı Devleti içinde yer alan diğer Türk ve­ya Müslüman olmayan unsurlar gibi Ermeniler de gerek Amerika Başka­nı Wilson’un prensiplerine, gerekse de İtilâf Devletleri’nin vaatlerine da­yanarak Mondros Mütarekesi’ni takiben toprak istemeye başladılar. Toprak taleplerini ortaya atarken istedikleri bölgelerin demografik, etnik, politik, ekonomik vs. yapısını dikkate bile almıyorlardı. İstanbul’da bu­lunan Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Komiseri Bristol, Ermeni kı­yımı konusundaki propagandaların gerçeği yansıtmadığını, bu olayın Tür­kiye’yi yağmalamak isteyen itilâf Devletleri tarafından planlandığını söylerken İngiltere Başbakanı Lloyd George dahi Ermenilerin toprak ta­leplerini aşırı ve gerçekleşemez buluyordu.

Rusya’nın I. Dünya Savaşı’ndan çekilmesi (Brest-Litovsk Antlaşma­sı, 1918) ile bölgede iki bağımsız devlet kuruldu: Kars, Erivan ve Gümrü’yü içine alan Ermenistan ile Batum, Artvin ve Ardahan’ı kapsayan Gür­cistan. Amerikan Başkanı Wilson’un ılımlı görünen prensipleri ve Sevr Antlaşması’nın Doğu Anadolu’yu Ermenistan’a bırakan maddesi, Erme­nilerin Anadolu’ya yönelik saldırgan politikalarının gerekçeleri haline gel­miştir.

Ermeni çete üyeleri
Ermeni çete üyeleri

TBMM Hükümeti, belirlediği Milli Misak ilkeleri çerçevesinde Do­ğu sınırını güvenlik altına almak için Ermenilere karşı bir askeri harekâ­ta girişmeye karar verdi. Doğu Cephesi Orduları Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, alınan karar gereğince 20 Eylül 1920’de harekete geçti. 28 Eylül’de başlayan harekât sonucunda, işgal altında bulunan Sarıkamış, Kars ve Gümrü geri alındı. Ermeni ordularının Doğu’da 15. Kolordu kar­şısında mutlak yenilgiye uğraması ile Taşnak Partisi’nin başında bulun­duğu Ermeni Hükümeti de barış istemek zorunda kalmıştır. 3 Aralık 1920’de Ermenistan ile Türkiye arasında Gümrü Barış Antlaşması imzalandı. TBMM’nin yabancı bir devletle imzaladığı ilk antlaşma olan Gümrü Antlaşması ile 1877-78 Osmanlı-Rus savaşıyla kaybedilmiş olan Artvin, Posof, Şavşat, Ardahan, Çıldır, Kars, Iğdır, Tuzluca, Sarıkamış, Oltu tekrar Anadolu topraklarına katılıyor ve hemen hemen bugünkü Doğu sınırı belirlenmiş oluyordu. Doğu sınırında savaş durumunu sona erdiren bu antlaşma ile “Doğu Anadolu sınırları dahilinde Ermenistan Devleti kurma” düşü de sona eriyordu. Ayrıca bu antlaşmayla Ermenis­tan Hükümeti, Türk topraklarının hiçbir bölgesinde Ermenilerin nüfus çoğunluğunu oluşturmadığını onaylıyor ve Sevr Antlaşması’nı yok saya­rak, Avrupalı emperyalist devletlerin elinde siyasi tahrik aleti haline gel­miş temsilcilerini de geri çekmeye söz veriyordu.

Gümrü Antlaşması’nın imzalanmasından bir gün sonra Ermenistan’da Taşnak Hükümeti devrilmiş ve Bolşevik Sovyet rejimi kurulmuştur. Do­layısıyla ortada bağımsız Ermeni Hükümeti kalmadığından, Türkiye-Ermenistan arasında şartları belirlenen Gümrü Antlaşması, 16 Mart 1921 Türk-Sovyet Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921’de Türkiye-Sovyetler Birliği-Kafkas Sosyalist Cumhuriyetleri arasında imzalanan Kars An­tlaşması ile teyit edilerek onaylanmıştır.

Ermeni Meselesi’ ne son veren Gümrü Antlaşması, Kafkaslar kanalı ile Türk Hükümeti’nin Sovyet Rusya ile daha rahat ilişki kurmasını sağla­mış ve Doğu sınırı güvenlik altına alındığından buradaki askeri birlikler Batı cephesine kaydırılmıştır.

Doğu bölgesinde sona erdirilen Ermenilerin yıkıcı faaliyetleri, Fran­sızların desteği ile Fransız işgali altındaki Güney cephesinde devam edi­yordu. Ermenilerin Fransız koruması altında güney illerinde uyguladık­ları akıllara ve vicdanlara durgunluk veren katliam hareketlerinin temelinde, Adana ve çevresinde Ermenistan’a bağlı bir Ermeni Devleti kur­ma hayali vardı. Türkiye ile Fransa arasında imzalanan 20 Ekim 1921 ta­rihli Ankara Antlaşması ile güney bölgesinde Fransız işgal birlikleri ile beraber Ermenilerin büyük bir bölümü de Anadolu’yu terk etti.

Laiklik ve Sekülerizm

Laiklik ve sekülerizm zaman zaman eş anlamlı olarak kullanılmışsa da birbirinden farklı anlamlar taşımaktadır. Ortaya çıkışı, tarihi gelişim sü­reci ve uygulamaları göz önüne alındığında laiklik ve sekülerizmin iki farklı geleneği ifade ettiği görülecektir. Laiklik, Batı dünyasında gerçek­leşen Rönesans hareketinden sonra, sekülerizm ise Reform hareketinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Her iki akımın da ortaya çıkış nede­ni, Katolik Kilisesi’nin özünden uzaklaşıp, toplumun ihtiyaçlarına cevap verememesi, katı ve bağnaz tutumuyla halka zulüm ve baskı uygulama­ya başlaması olmuştur. Ancak Katolik Kilisesi’ne karşı alınan tutumların farklılığı laiklik ve sekülerizm gibi iki farklı uygulamanın ortaya çıkma­sına neden olmuştur.

Katolik Kilisesi’ne karşı oluşmaya başlayan tepkiyle yükselen kilisey­le mücadele hareketinin sonunda ortaya çıkan laiklik ve sekülerizmin bir­birinden farklı gelişim süreçleri aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Görüldüğü gibi sekülerizm reformun, yani din ile devletin uzlaşma­sının, laisizm ise Rönesans’ın yani bir devrimin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Sekülerizm

15’inci asrın sonlarına doğru başlayan Reform hareketinin temelinde, Katolik Kilisesi ‘ nin Hıristiyanlığın özünden uzaklaşması, Papalık ve Ruhbanlık kurumlarının dejenerasyona uğraması bulunur. Hıristiyanlı­ğın özüne dönmesi gerektiği fikrinden beslenerek Almanya’da Luther-cilik hareketi doğmuş, Luther, 1571 yılının sonuna doğru Wittenberg’de bir kilisenin kapısına astığı “Doksanbeş Tez” ile Protestan hareketini baş­latmıştır. Bu hareketle Almanya Katolikliğin pençesinden kurtulurken ye­ni bir mezhebin ortaya çıkmasıyla Avrupa’da kilise birliği de parçalan­mıştır. Böylece tüm Avrupa’ya hâkim olan Katolik kilise’si iktidarının yerini imparatorluklar ve krallar almaya başlamıştır. Öze dönüş olarak başlayan reform hareketiyle din ve devlet ilişkileri düzene sokulmaya baş­lanmış, kilise ve krallar arasında uzlaşma sağlandığından dini, siyasi ve sosyal yaşamın tümüyle dışına itmeye yol açacak devrim hareketine ge­rek kalmamıştır. Anglosakson modeliyle din ile devlet arasındaki ilişki ge­leneğini ifade eden sekülerizmde de laiklikte olduğu gibi devlet işleri ak­la ve bilime dayandırılmıştır. Ancak devlet ile din arasındaki ilişkilerin karakteri liberaldir. Bu nedenle ABD kamusal yaşamında dini semboller kullanılabilmekte, İngiltere’de kraliçenin sembolik de olsa Anglikan Ki-lisesi’nin ruhani lideri olduğu hâlâ kabul görmektedir. Bununla birlikte, bu ülkelerde devlet dini eğitimi tamamen halka/vakıflara bırakmıştır. Din adamlarının maaşları, ibadet yerlerinin inşası ve her türlü ihtiyacının karşılanması halk/vakıflar tarafından üstlenilmiştir. Türkiye’deki ilişki­ler bu yönüyle Anglosakson sekülerizminden farklılıklar içerir. Devlet ka­musal alanın düzenlenmesinde sadece aklı ve bilimi rehber edinmektedir, ancak seküler yapıdan farklı olarak dini yaşamın düzenlenmesinde dev­let Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığı ile önemli bir rol oynar.

Laiklik

Fransa’da Katolik Kilise’nin çok güçlü oluşu, kilise ile krallar arasın­daki ilişkinin uzlaşma yoluyla dengeye oturtulmasına izin vermemiştir.

Almanya’da Lutherciliğin çıktığı yıllarda Fransa’da da Kalvinizm hare­keti doğmuştur. Ancak Protestanlık, Almanya’da Kilise karşısında kazan­dığı zafere Fransa’da ulaşamamıştır. Uzlaşma sağlanamaması 1789’da Fransız İhtilali’ni kaçınılmaz kılmış ve Fransa’da Kilise’nin ve Kilise’nin desteklediği kralın egemenliği sona erdirilmiştir. 22 Mart 1888’de “Mec­buri ve Laik ilköğretim Kanunu”nun çıkarılması, 1 Temmuz 1901’de “Dernekler ve Tarikatlar Kanunu”nun çıkarılması ve 9 Aralık 1905’te “Ayrılık Kanunu”nun çıkarılmasıyla devlet kiliseyle tüm bağlarını kopar­mış ve Fransa tümüyle laik bir devlet haline gelmiştir. Fransa’da “Laiklik ilkesi” 1946’da Anayasa’ya girmiştir. Türkiye’nin laikleşme sürecinin Fransa ile benzerliğine dikkat çekilmektedir.

işid karikatür

147’ler, 555 K, 14’ler ve Yassıada Duruşmaları

Yüz Kırk Yediler, Beş Yüz Elli Beş K, On Dörtler ve Yassıada Duruşmaları. 27 Mayıs 1960 darbesinin en önemli şifreleri.

Yüz Kırk Yediler

27 Mayıs İhtilali’nden sonra oluşturulan Milli Birlik Komitesi tarafından, değişik üniversitelerde görev yapan ve çeşitli nedenlerle görevinden uzaklaştırılıp 27 Ekim 1960 tarihinde emekliye sevk edilen 147 öğretim üyesi için kullanılan isimlendirmedir. 147’ler arasında; Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Tarık Zafer Tunaya, Sabahattin Eyüpoğlu, Yavuz Abadan, Bülent Nuri Esen, Memduh Yaşa, Mina Urgan, İsmet Giritli ve Mukbil Özyörük… gibi isimler vardı. Her biri Prof. Dr. unvanına sahip olan öğretim üyeleri, 12 Nisan 1963 tarihinde görevlerine dönme haklarını elde ettiler.

Beş Yüz Elli Beş K

27 Mayıs 1960 İhtilali öncesinde, iktidardaki Demokrat Parti aleyhtarlarının, Beşinci ayın beşinde saat 5’te Kızılay’da buluşalım anlamında kullandıkları parola. Buluşma gerçekleştirildi.

On Dörtler

27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra oluşturulan 38 kişilik Milli Birlik Komitesi üyesi subaydan, 14’ünün, aralarında çıkan anlaşmazlık sebebiyle komite üyeliğinden azledilerek yurt dışında görev verilerek sürgüne gönderilmesi. Anlaşmazlığın sebebinin, köklü düzenlemeler yapılmadan yönetimin bırakılıp bırakılmaması olduğu söylenmektedir. 14 kişinin isimleri:  Alparslan Türkeş, Mustafa Kaplan, Orhan Kabibay, Şefik Soyuyuüce, Münir Köseoğlu, Orhan Erkanlı, Fazıl Akkoyunlu, Dündar Taşer, Muzaffer Karan, Muzaffer Özdağ, Numan Esin, Rifat Baykal, İrfan Solmazer ve Ahmet Er.

Yassıada Duruşmaları

Yassıada, Marmara Denizi’nde bir adadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 27 Mayıs 1960’ta gerçekleştirdiği ihtilalden sonra iktidardan indirilen Demokrat Parti hükümeti ve dokunulmazlıkları kaldırılan partili milletvekilleri ile parti üyeleri ve bazı devlet görevlileri, bu adada vazife gören Adalet Divanı’nda yargılandılar. Yargılamalar, Yassıada Duruşmaları olarak anılır. Duruşmalar sonunda eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, eski Başbakan Adnan Menderes ve bakanlardan Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan başta olmak üzere 15 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. İhtilali gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi’nin kararı ile Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın cezaları infaz edildi. Diğerlerinin cezaları müebbet hapse çevrildi. Sanık sandalyesine oturtulan kişilerin bir kısmı müebbet, bir kısmı 10 ile 2 yıl arasında hapis cezasına çarptırıldı, 135 kişi beraat etti.

27 MAYIS 1960 DARBESİ ve 1961 ANAYASASI MAKALEMİZ BURADA.

27 Mayıs 1960 Darbesi ve 1961 Anayasası

27 Mayıs 1960 darbesinin nedenleri, Demokrat Parti’nin ve Adnan Menderes’in darbeye zemin hazırlayan beyan ve işleri, 27 Mayıs sonrası yaşanan gelişmeler, Adnan Menderes’in idam edilmesi ve 1961 Anayasası.

DP (Demokrat Parti), iktidara geldikten sonra muhalefette iken savunduğu hürriyet fi­kirlerini unutmuş ve liderler keyfi rejimlerini devam ettirebilmek için Atatürk Devrimlerinin özüne dokunan ödünler vermeye veya doğrudan doğruya devrimler aleyhinde tutum almaya başlamışlardır. Nihayet DP, tek parti sistemine doğru yönelmiş ve devlet mekanizmasına partinin hâ­kim olmasının yollarını araştırmaya girişmiştir.

Demokrat Parti’nin, ülke ekonomisi kötüye gittikçe sertleşen politi­kası, CHP’nin etkinliklerini soruşturmak üzere Meclis yetkileriyle do­natılmış bir Tahkikat Komisyonu kurmaya kadar varınca, DP iktidarına karşı İstanbul ve Ankara’da öğrenci gösterileri başlamıştır. Bu gösteriler üzerine iktidarın tutumunun daha da sertleşmesi sonucunda Milli Birlik Komitesi (MBK) adıyla örgütlenen subaylar, 26-27 Mayıs 1960 gecesi darbe yaparak yönetime el koydular.

Demokrat Parti iktisadi kalkınmada büyük bir heyecan ve canlılık ya­ratmıştı; ancak kalkınmayı plansız yapmış ve Maliye’yi iflasa sürüklemişti. 27 Mayıs Darbesi’ne yol açan etkenlerden biri de buydu. Demokrat Parti döneminde yaşanan diğer olumsuzlukları şöyle sıralamak müm­kündür:

27 Mayıs Darbesi Neden Yapıldı?

  • Çoğulculuğu yani azınlığın muhalefetin haklarını kabul etmeyen il­kel bir demokrasi anlayışı-baskıcılık,
  • Halkevleri ve Köy Enstitüleri’nin kapatılmasında göze çarpan kül­tür yıkıcılığı, İnönü’nün canına kastetmek, 6-7 Eylül Olaylarını düzenlemek gibi fiilen somutlaşan hukuk dışı bir anlayış,
  • Muhalefetle ilişkilerin her zaman bir kavga havasında yürütülmesi,
  • Amerikalılarla yapılan çok sayıda “hatta kimi sözlü” olan ikili an­laşmalarla ABD’ye çok geniş bir hareket alanı sağlamak ve böylece DP ik­tidarının bağımsızlık konusunda hiç de titiz olmadığını ortaya koymak,
  • Dinin istismarına yol açacak siyasetler takip etmek.

27 Mayıs hareketinin köklü bir fikirsel hazırlığı, bir lideri ya da bir kadrosu yoktu; hiyerarşik bir yapıya sahip değildi ve daha çok genç su­baylardan oluşuyordu. Bu yönüyle 27 Mayıs hareketinin, Kemalist subay­ların DP iktidarına tepkisinden ibaret olduğu söylenebilir. Subayların tep­kisi diktatörlüğe giden DP yönetimine, DP’nin plansız politikalarının yarattığı sosyo-ekonomik-kültürel tahribata ve bürokrasinin, özellikle de askerlerin prestij kaybına (Menderes’in “orduyu yedek subaylarla idare ede­rim” sözü) bir karşı duruş olarak gelişmiştir.

27 Mayıs Sonrası Süreç

Yönetime el koyan MBK, her türlü siyasal faaliyeti yasaklayarak TBMM’yi ve Hükümet’i feshetmiş ancak hemen üniversitelerde görevli bilim adamlarından oluşan bir kurula hazırlattığı yeni Anayasa’nın (1961 Anayasası) Kurucu Meclis’ten ve halk oylamasından geçmesi üzerine ya­pılan 1961 seçimleriyle iktidarı sivil yönetime devretmiştir.

Adnan Menderes27 Mayıs Darbesi sonrasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Aydın Menderes, Hükümet üyeleri ve bazı milletvekilleri tutuklanarak Yassı Ada’da yargı önüne çıkarıldılar. Adli, askeri ve idari kesimdeki yar­gıçlardan Hükümet’in önerisiyle askeri komite tarafından görevlendiri­len özel bir mahkemede yargılanan siyasiler vatan ihanet, kamu fonları­nın kötüye kullanımı ve Anayasa’ya karşı gelmek ile suçlandılar. 14 Ekim 1960’ta başlayan yargılamalar 15 Eylül 1961’de sona erdi ve 15 sanık ida­ma, 31 sanık müebbet hapse ve 418 sanık da çeşitli hapis cezalarını çarp­tırıldılar. 123 kişinin de beraat ettiği bu yargılamalar sonucunda verilen idam kararlarından üçü MBK tarafından onaylanmıştır.Bu karar üzerine DP döneminin başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüş­tü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan infaz edilmiştir. Celal Bayar’a verilen idam cezası ise yaşından dolayı hapis cezasına çevrilmiştir.

 

27 Mayıs Hürriyet Manşeti

 

27 Mayıs Bayramı

1961 Anayasası

6 Ocak 1961 günü toplanan Kurucu Meclis, yeni Anayasa’yı hazırla­mak için derhal bir anayasa komisyonu seçmiştir. Çalışmalara başlayan komisyon hazırlanan çeşitli taslakları inceleyerek, tasarısını kısa zaman­da hazırlayıp Temsilciler Meclisi’ne vermiştir. Kurucu Meclis de 9 Tem­muz 1961 günü halkoyuna sunulacak metni kabul etmiştir.

1961 Anayasası’na İstanbul Üniversitesi İlim Heyeti tarafından hazır­lanan Ön Tasarı, Siyasal Bilgiler Fakültesi İdari Bilimler Enstitüsü tara­fından hazırlanan Gerekçeli Tasarı, diğer devletlerin Anayasaları ( IV. Fransız Cumhuriyet Anayasası, 1948 İtalya Cumhuriyet Anayasası ve 1949 Batı Almanya Anayasası), siyasi partilerin hazırladıkları anayasa pro­jeleri, 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 1789 Fransız İn­san ve Yurttaş Hakları Bildirisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evren­sel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kaynaklık etmiştir.

1961 Anayasası ile güçler birliği ilkesi terk edilerek güçler ayrılığı (ya­sama, yürütme ve yargı gücü ayrılığı) ilkesi benimsenmiştir. Yasanın ön­gördüğü yasama gücü Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi olmak üze­re iki Meclis’e verilmiştir. Yasama organınca çıkarılan yasaların Anayasa’ya uygunluğunu incelemek, karara bağlamak üzere bir de Anayasa Mahke­mesi kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi ile bağımsız, yürütmenin dene­timi ve etkisinin dışında yargı organları öngörülmüştür. Yürütmenin, yö­netimin tüm eylemleri ve kararları bir anayasal kuruluş olan Danıştay denetimine verilmiştir. Kişinin temel hak ve özgürlükleri Anayasa ile gü­vence altına alınmış; toplumun gelişmesi, ulusun, ülkenin kalkınması bir görev olarak devlete verilerek devletin “sosyal bir devlet” olduğu Anayasa hükmüne bağlanmıştır. 1961 Anayasası, yön verici içeriğiyle, ilerici ve çağdaş Türk toplumunu yaratmaya yönelik olarak Atatürkçülükten ödün vermeyen, Türk devriminin gelişmesi ve ilerlemesini hedefleyen ve bu yolda devleti görevli kılan bir yapıda inşa edilmiştir.

Çocuk Hakları ve Çocuk Hakları Sözleşmesi

Çocuk hakları, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme‘de belirtilen haklardır. Bu sözleşme, Cenevre Antlaşması ya da Dünya Gençleri Yasası adlarıyla da anılıyor. Bu haklar, dağınık biçimde de olsa, bütün ileri ülkelerin yasa ve anayasalarında yer almıştır. Çocuk haklarını ilk kez 1923’te Uluslararası Çocuklara Yardım Derneği derleyip yayımladı; 1924’te bu hakları Milletler Cemiyeti benimsedi; Birleşmiş Milletler kurulduktan sonra 1948’de bu haklar yeniden gözden geçirildi; son biçimi ile 1959’da yayımlandı; 09.12.1994 gün ve 4058 sayılı yasa ile de ülkemizde kabul edildi. Bu sözleşmede kabul edilen ve 54 maddede açıklanan çocuk haklarından birkaçı özetle şöyledir:

ÇOCUK HAKLARINA DAİR SÖZLEŞME’DEN BİRKAÇ MADDE

Bu sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan yasaya göre daha erken yaşta reşit olma durumu dışında, 18 yaşına kadar her insan çocuk sayılır.

1.Taraf devletler, çocuğun her türlü ayırıma ya da cezaya tabi tutulmasına karsı etkili biçimde korunması için gerekli tüm uygun önlemi alırlar.

1.a.Çocukları ilgilendiren bütün etkinliklerde, çocuğun yararı temel düşüncedir. b. Taraf devletler çocuğun esenliği için gerekli bakım ve korumayı sağlamayı üstlenirler ve bu amaçla tüm uygun yasal ve yönetsel önlemleri alırlar. c. Taraf devletler, çocukların bakımı ya da korunmasından sorumlu kurumların, hizmet ve etkinliklerin, yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarını taahhüt ederler.

5. Taraf devletler, çocuğun yeteneklerinin geliştirilmesi ile uyumlu olarak, çocuğa yol gösterme ve onu yönlendirme konusunda, hukuken sorumlu kişilerin sorumluluklarına, haklarına ve ödevlerine saygı gösterirler.

6.a. Taraf devletler, her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu kabul ederler. b. Taraf devletler, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı gösterirler.

7. Çocuk, bir isim hakkına, bir vatandaşlık kazanma hakkına ve mümkün olduğu ölçüde anne babasını bilme ve onlar tarafından bakılma hakkına sahiptir.

8.a.Taraf devletler, yasanın tanıdığı biçimiyle çocuğun kimliğini koruma hakkına saygı göstermeyi ve bu konuda yasa dışı müdahalelerde bulunmamayı taahhüt eder.

9.a.Taraf devletler, çocuğun anne babasından, onların rızası dışında ayrılamamasını güvence altına alırlar. Ancak anne babası tarafından çocuğun kötü muameleye maruz bırakılması ya da ihmal edilmesi durumlarında ya da anne babanın birbirinden ayrı yaşaması nedeniyle çocuğun ikametgâhının belirlenmesi amacıyla karara varılması gerektiğinde bu tür bir ayrılık kararı verilebilir.

10. b. Anne babası, ayrı devletlerde oturan bir çocuk, olağanüstü durumlar dışında, hem anne hem de babası ile düzenli biçimde kişisel ilişki kurma ve doğrudan görüşme hakkına sahiptir.

13.a. Çocuk, düşüncesini özgürce açıklama hakkına sahiptir. Bu hak, ülke sınırları ile bağlı olmaksızın; yazılı, sözlü, basılı, sanatsal biçimde ya da çocuğun seçeceği başka bir araçla her türlü haber ve düşüncelerin araştırılması, elde edilmesi ve verilmesi özgürlüğünü içerir. b. Bu hakkın kullanılması yalnızca başkasının haklarına ve itibarına saygı; milli güvenliğin, kamu düzeninin, kamu sağlığı ve ahlakın korunması nedenleriyle ve yasa tarafından öngörülmek ve gerekli olmak kaydıyla yapılan sınırlamalara konu olabilir.

13.Taraf devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler.

13.a. Taraf devletler, çocuğun dernek kurma ve barış içinde toplanma özgürlüklerine ilişkin haklarını kabul ederler.

16.a. Hiçbir çocuğun özel yaşantısına, aile, konut ve iletişimine keyfi ya da haksız bir biçimde müdahale yapılamayacağı gibi, onur ve itibarına da haksız olarak saldırılamaz.

13.Taraf devletler, çocuğun özellikle toplumsal, ruhsal ve ahlaki esenliği ile bedensel ve zihinsel sağlığını geliştirmeye yönelik çeşitli ulusal ve uluslar arası kaynaklardan bilgi ve belge edinmesini sağlarlar.

13.a.Taraf devletler, çocuğun yetiştirilmesinde ve gelişiminin sağlanmasında anne babanın birlikte sorumluluk taşıdıkları ilkesinin tanınması için her türlü çabayı gösterirler.

13.a. Taraf devletler, çocuğun bedensel ya da zihinsel saldırı, şiddet ya da suistimale, ihmal ya da ihmalkâr muameleye, ırza geçme de içinde, her türlü sömürü ve kötü muameleye karşı korunması için yasal, yönetsel, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alırlar.

13.a. Çocuk, devletten özel koruma ve yardım görme hakkına sahiptir.

13.Taraf devletler, çocuğun en yüksek yararının temel düşünce olduğunun benimsenmesi ve yetkili makamın karar vermesi ile evlat edinme sistemini kabul ederler.

23. Taraf devletler, zihinsel ya da bedensel engelli çocukların saygınlıklarını güvence altına alan, özgüvenlerini geliştiren ve toplumsal yaşama etkin biçimde katılmalarını kolaylaştıran koşullar altında eksiksiz bir yaşama sahip olmalarını kabul ederler.

24. Taraf devletler, çocuğun olabilecek en iyi sağlık düzeyine kavuşma, tıpsal bakım ve rehabilitasyon hizmetlerini veren kurulaşlardan yararlanma hakkını tanır.

26. a. Taraf devletler, her çocuğun, sosyal sigorta da içinde, toplumsal güvenlikten yararlanma hakkını tanır ve bu hakkın elde edilmesi için gerekli önlemleri alır.

28. Taraf devletler, çocuğun eğitim hakkını kabul ederler ve bu hakkın fırsat eşitliği temeli üzerinde tedricen gerçekleştirilmesi için: 1. İlköğretimi herkes için zorunlu ve parasız hale getirirler. 2. Orta öğretim sistemlerinin genel olduğu kadar mesleki nitelikte de olmak üzere çeşitli biçimlerde örgütlenmesini teşvik ederler ve bunların tüm çocuklara açık olmasını sağlarlar. 3. Uygun bütün araçları kullanarak yüksek öğretimi yetenekleri doğrultusunda herkese açık hale getirirler. 4. Eğitim ve meslek seçimine ilişkin bilgi ve rehberliği bütün çocuklar için elde edilir hale getirirler. 5. Okullarda düzenli biçimde devamın sağlanması ve okulu terk etme oranlarının düşürülmesi için önlem aırlar. b. Taraf devletler, okul disiplininin çocuğun insan olarak taşıdığı saygınlıkla bağdaşır biçimde ve bu sözleşmeye uygun olarak yürütülmesinin sağlanması amacıyla gerekli olan tüm önlemleri alırlar. 1. Taraf devletler, eğitim alanında, özellikle cehaletin ve okuma yazma bilmemenin dünyadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve çağdaş eğitim yöntemlerine ve bilimsel ve teknik bilgilere sahip olunmasını kolaylaştırmak amacıyla uluslar arası işbirliğini güçlendirir ve teşvik ederler.

29. a. Taraf devletler, çocuk eğitiminin aşağıdaki amaçlara yönelik olmasını kabul ederler. 1. Çocuğun kişiliğinin, yeteneklerinin, zihinsel ve bedensel yeteneklerinin mümkün olduğunca geliştirilmesi; 2. İnsan haklarına ve temel özgürlüklere, Birleşmiş Milletler Antlaşmasında benimsenen ilkelere saygısının geliştirilmesi; 3. Çocuğun anne babasına, kültürel kimliğine, dil ve değerlerine, çocuğun yaşadığı ya da geldiği menşe ülkenin ulusal değerlerine ve kendisininkinden farklı uygarlıklara saygısının geliştirilmesi; 4. Çocuğun, anlayışı, barış, hoşgörü, cinsler arası eşitlik ve ister etnik, ister ulusal, ister dinsel gruplardan, isterse yerli halktan olsun, tüm insanlar arasında dostluk ruhuyla özgür bir toplumda, yaşantıyı, sorumlulukla üstlenecek biçimde hazırlanması; 5. Doğal çevreye saygısının geliştirlmesi.

31. Taraf devletler, çocuğun dinlenme, boş zaman değerlendirme, oynama ve yaşına uygun eğlence etkinliklerinde bulunma ve kültürel ve sanatsal yaşama serbestçe katılma hakkını tanırlar.

32.Taraf devletler, çocukların uyuşturucu ve psikotrop maddelerin yasa dışı kullanımına karşı korunması amacıyla her türlü uygun önlemleri alırlar.

33.Taraf devletler, çocuğu her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma güvencesi verirler.

41.Taraf devletler, Sözleşme ilke ve hükümlerinin uygun ve etkili araçlarla yetişkinler kadar çocuklar tarafından da öğrenilmesini sağlamayı taahhüt ederler.

42.a. Taraf devletlerin bu sözleşme ile üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirme konusunda kaydettikleri ilerlemeleri incelemek amacıyla bir Çocuk Hakları komitesi kurulmuştur. b. Komite üyeleri 4 yıl için seçilir.

46.Bu sözleşme, bütün devletlerin imzasına açıktır.

11 Eylül 2001 İkiz Kuleler Böyle Çöktü

11 Eylül 2001’de neler oldu? 11 Eylül gerçeği ve sonuçları, İkiz Kuleler’in çöküşü dünyaya neler getirdi? 11 Eylül’den saat saat bildiriyoruz.

“Böylesine devasa önemi haiz bir olayın bu şekilde gizeme gömülmesine modern tarihte daha önce hiç rastlanmamıştır. Anahtar konumundaki bazı gerçekler mümkün ve anlaşılabilir bir temele dayandırılarak açıklanamamış durumdadır.”

Michael Meacher (İngiliz İşçi Partisi Milletvekili/Eski bakan)

O akıl almaz gün işte böyle başladı…

08.45 American Airlines’a ait 11 sefer sayılı uçak, New York’un finans merkezi Manhattan’daki Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey binasına çarptı. Boston’dan kalkan uçak, 92 yolcusu ile birlikte Los Angeles’a gidiyordu.

09.03 United Airlines’a ait 175 sefer sayılı uçak, Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesine çarptı ve büyük bir patlama meydana geldi. Boston’dan kalkan uçak, 65 yolcusu ve mürettebatı ile Los Angeles’a gidiyordu. Çarpışmayı, kaza olduğu düşünülen ilk çarpışmanın sonrasını TV’den canlı olarak izleyen milyonlar şok oldu. Yaşananlar kaza değildi!

09.10 ABD Başkanı George W. Bush, Florida’da ziyaret ettiği bir ilkokulda çocuklara kitap okurken Beyaz Saray personel şefi Andrew Card, kulağına eğilerek olanları haber verdi. Başkan Bush, 11 dakika hiçbir şey söylemeden boş gözlerle etrafına baktı.

09.20 FBI, kaçırılan uçakları soruşturmaya başladı.

09.29 Kayıplar konusunda ilk raporlar gelmeye başladı. Ticaret Merkezi’nde 50 binden fazla kişi bulunuyordu.

09.30 Başkan Bush, ‘Ulusal bir trajedi yaşadık. Görünüşe göre ülkemize yönelik bir terörist saldırı düzenleyen iki uçak Ticaret Merkezi kulelerine saldırdı’ açıklamasını yaptı.

09.40 İçindeki 64 yolcuyla Washington’tan Los Angeles’a gitmekte olan American Airlines’a ait 77 sefer sayılı uçak, Washington’daki Savunma Bakanlığı binası Pentagon’a çarptı. Amerikan askerî gücünün en önemli merkezi olan bina yanmaya başladı ve beş taraflı binanın bir tarafı tamamen çöktü.

09.45 Beyaz Saray ve Kongre Binası olası saldırılardan dolayı boşaltıldı.

09.50 ABD hava sahası tüm uçuşlara kapatıldı, hava sahası içindeki tüm uçaklara en yakın limana inme emri verildi, aksi takdirde vurulacaklardı.

09.58 Pennsylvania’daki acil durum merkezi United Airlines’a ait 93 sefer sayılı uçaktan şöyle bir mesaj aldı: ‘Kaçırıldık, kaçırıldık!’

10.00 United Airlines’a ait 93 sefer sayılı uçak, Pittsburgh’un 80 mil güneydoğusunda düştü. Uçak Newark-New Jersey’den San Fransisco’ya gidiyordu.

Bu esnada tüm dünya olan bitenleri, şok olmuş bir vaziyette TV ekranlarından canlı olarak izliyordu. Neredeyse tüm TV kanalları canlı yayına geçmiş, olan biteni aktarmaya çalışıyorlardı ama açıkçası hiç kimse ne olup bittiğini bilemiyordu. Üstelik yaşanan şok sona ereceğe de benzemiyordu. Bir anda, TV kameralarının şu ana kadar kaydettiği en dehşet verici, yıllarca akıldan çıkmayacak görüntüler akmaya başladı…

09.50 Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesi çöktü.

10.29 Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey kulesi çöktü.

12.39 Bush ikinci bir açıklama yaptı. Sorumluların cezalandırılacağını belirterek suçluları yakalayacaklarına dair yemin etti.

13.20 Bush, Louisiana’daki Barksdale Hava Üssü’nden ayrılarak, güvenlik amacıyla Nebraska’daki Offutt Hava Kuvvetleri Merkezi’ne hareket etti.

13.44 Pentagon, beş savaş ve 2 uçak gemisinin, New York ve Washington’daki hava kuvvetlerine destek vermek üzere ülkenin doğu kıyısında üslendiğini duyurdu.

13.50 Washington Belediye Başkanı Anthony Williams başkentte olağanüstü hal ilan etti.

14.00 ABD Sermaye Piyasası Kurulu, ülkedeki tüm borsaların öğleden sonra kapandığını duyurdu.

14.48 New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani, saldırıların yol açmış olabileceği can kaybını ‘katlanabileceğimizden çok daha fazla olabilir’ şeklinde tanımladı.

16.30 Başkan Bush, Offutt Hava Üssü’nden ayrılarak savaş uçaklarının eskortluğunda televizyondan yapacağı ulusa sesleniş konuşması için Washington’a döndü.

17.20 Dünya Ticaret Merkezi kompleksindeki 7 nolu 47 katlı bina çöktü.

20.30 Başkan Bush televizyondan ulusa seslendi: ‘Bu terörist saldırıyı düzenleyenlere ve yataklık edenlere en sert şekilde cevap vereceğiz!’

Bush, tıpkı dediği gibi, cevabı vermekte gecikmedi. Önce Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgal etti. Her iki ülkedeki rejim de değiştirildi. ‘Terörle Savaş’ doktrini çerçevesinde işgal edilen bu ülkelerde yaşananların yarattığı şok dalgaları halen yayılmaya devam ediyor. Hem Ortadoğu, hem de Orta Asya istikrarsızlıktan kırılıyor. 11 Eylül saldırıları ve Amerika’nın buna verdiği ölçüsüz cevap, dünyamızı daha kaotik bir yer haline getirdi. Güvenlik kaygısı, demokratik hassasiyetleri rafa kaldırdı. İşkence birçok ülkede devlet politikası oldu. El Kaide’nin dünyanın değişik bölgelerinde gerçekleştirdiği bombalı saldırılar, sivil özgürlüklerin budanmasına dayanak teşkil etti. Hepsinden önemlisi bir din olarak İslam ve Müslümanlar hedef tahtasına oturtuldu. Bu durum birçok Batı ülkesindeki yabancı düşmanı siyasetçilerin elini güçlendirdi. 11 Eylül, uluslararası ittifakları da çatlattı. Saldırılarla birlikte Amerika’nın Rusya ile ilişkilerinin niteliği “Sen benim terörle savaşımı görme, ben seninkini görmeyim” şeklinde değişirken, BM’yi saf dışı bırakarak Irak’a saldıran Amerika ve İngiltere’nin Almanya ve Fransa ile arası açıldı. Bu durum AB içinde de çatlağa yol açtı. Irak’a saldırı için topraklarını Amerika’ya açmayan Türkiye’nin AB ve İslam ülkeleri nezdindeki prestiji arttı.

New York’un silüetini değiştiren o tarihi günde ilk uçağın kulelerden birine çarpması kaza olarak yorumlanmış, ikinci uçağın da ikinci kuleyi gözüne kestirmesiyle, bambaşka bir şeyler olduğu kısa zamanda anlaşılmıştı…

‘Kendisini çekiç, tüm dünyayı da çivi gören’ Bush iktidarı sona ermiş olsa da, 11 Eylül saldırılarının açtığı perde henüz kapanmış değil…

Sonuçta;

11 Eylül saldırılarında 3 bin dolayında Amerikan vatandaşı hayatını kaybetti.

1942’deki Pearl Harbor baskınından bu yana Amerikan topraklarına yapılan ilk saldırı olan 11 Eylül olaylarını, neredeyse tüm dünya ikinci uçağın kuleye çarpmasından itibaren canlı yayında takip etti.

Amerika’nın saldırılara cevap olarak Irak ve Afganistan’a karşı açtığı savaşlarda ölen sivillerin sayısı 150 bini geçti. Her iki ülkede ölen Amerikan askerlerinin sayısı 5 bine ulaştı.

Saldırıların ertesinde komplo teorilerinden göz gözü görmez hale geldi. Birçoklarına göre 11 Eylül saldırılarının mimarı, dünyaya çekidüzen vermek için sıkı bir gerekçe arayan Amerika’nın kendisiydi!

New York Times gazetesi tarafından yapılan bir ankete göre her 4 Amerikalıdan 3’ü, hükümetin 11 Eylül olaylarıyla ilgili doğruları söylemediğinden şüphelendiğini belirtmişti.

11 Eylül’ün beyni olduğu ilan edilen Usame Bin Ladin, Amerikan kaynaklarının açıklamasına göre 2 Mayıs 2011’de öldürüldü. Cesedi Umman Denizi’ne bırakıldı.

Peki ya sıradaki neydi? Tabi ki IŞİD!