Hemşirelik Tarihi ve Florence Nightingale

Hemşirelik tarihi, hemşirelik mesleğinin ortaya çıkışı ve Florence Nightingale hakkında. İlkel toplumlarda sosyal uğraşlar arasında yer alan hasta bakımı, sonraları rahibelerce yürütülen dinsel bir uğraş haline dönüşmüştür. Günümüze dek yansıyan dinsel etkileşimler, hemşireliğin meleklere özgü kutsal bir etkinlik olarak da algılanmasına yol açmaktadır.

Avrupa’da ilk modern hastabakıcı okulu, 1836 yılında Almanya’da açılmıştır. Hemşirelik mesleği, bu okuldan yetişme İngiliz Florence Nightingale‘in (12 Mayıs 1820 Floransa-13 Ağustos 1910 Londra) bu işe gönül vermesiyle başlamıştır. Elektriğin bulunmadığı o dönemde İstanbul’da elinde gaz lambasıyla dolaşarak yaralı askerlere hizmet ettiği için “Lambalı Kadın” (“The Lady with a Lamp”) diye ün yapan, modern hemşireliğin olduğu kadar insanlığın sevgi ve şefkat simgesi olarak da kabul edilen Nightingale, Kırım Savaşı (1854-1856) boyunca Ruslar’a karşı Fransızlar ile birlikte savaşan müttefik İngiliz kuvvetlerine geçici hastane olarak tahsis edilen İstanbul Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda yaralı ve hasta askerlere gece-gündüz hizmet vererek ölüm oranlarını yüzde 40’lardan yüzde 2’lere düşürerek modern hemşireliğin kurucusu olmuştur.

Rusya’ya karşı Osmanlı-İngiltere-Fransa müttefik devletleri arasında kanlı geçen ve Rusya’nın yenilgisi sonucu 1856 Paris Antlaşması ile sona eren Kırım Savaşı, Filistin’deki kutsal yerlerin Yunan Ortodoks Kilisesi’nden Roma Katolik Kilisesi’nin kontrolüne geçmesi yönünde Türk Hükümeti’nin kararı üzerine başlamıştı. Bunun üzerine Rus Çarı I. Nikolay (1796-1855), Türkiye’nin Rusya’ya komşu iki eyaleti olan Moldavya ve Eflak’ın işgali için ordularına emir vermiş, İngiltere ve Fransa ise Osmanlı Türkleri’nin yanında yer alarak işgalcileri püskürtmeye çalışmışlardır. Florence Nightingale, Kırım’ın 1854’teki işgalinde gönüllü hemşire olarak görev almış ve başkaca 38 hemşireyle birlikte, bin 715 hasta ve yaralının barındığı Üsküdar’daki hastanede çalışmıştır. Asıl mesleği hemşirelik olan Nightingale, hasta bakımı konularında reformlar yapmak düşüncesiyle istatistik bilimini kullanmış, hastalar ve hastalıklarla ilgili kayıtlar tutup, veriler toplamış ve bunları o zaman için bir yenilik olarak özgün grafik ve diyagramlar halinde işleyip, yorumlayarak ilgililere sunmuştur. Bu çalışmaları nedeniyle Nightingale, istatistik biliminin gelişimine katkı yapanlar arasında da yerini almıştır.

Ülkemizde hemşirelik eğitiminin başlangıcı, Besim Ömer (Akalın) Paşa’nın (1862-1940) öncülüğünde 1912 yılında “Gönüllü Hastabakıcılık Kursları”nın açılmasıyla olmuştur. 1925 yılında İstanbul’da “Kızılay Özel Hemşire Okulu” eğitim vermeye başlamıştır. 1961’de Türkiye’de açılan ilk hemşirelik yüksek okuluna Florance Nightingale’in adı verilmiş olup, bugün tüm dünyada onun doğum günü olan 12 Mayıs, Hemşirelik Haftası’nın başlangıcı olarak kutlanmaktadır. Nightingale’in Notes on Nursing: What it is, and What it is not (Hemşireliğin Ne Olduğu ve Ne Olmadığı Üzerine Notlar) adlı popüler kitabı 1860’ta yayımlanmıştır.

Adını doğduğu İtalyan kentinden alan Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında (1855), Üsküdar Askeri Hastanesi’nde çeşitli hasta ve yaralıların bulunduğu geniş bir koğuşta [İskoç sanatçı William Simpson’un (1823-1899) elle renklendirilmiş taşbaskı resmi, ~1855; Bibliothèque Nationale de France, Cabinet des Estampes, Paris].
Adını doğduğu İtalyan kentinden alan Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında (1855), Üsküdar Askeri Hastanesi’nde çeşitli hasta ve yaralıların bulunduğu geniş bir koğuşta [İskoç sanatçı William Simpson’un (1823-1899) elle renklendirilmiş taşbaskı resmi, ~1855; Bibliothèque Nationale de France, Cabinet des Estampes, Paris].
Florence Nightingale
Florence Nightingale

Tarihte ve Dinlerde Sünnet

Sünnet işlemini (İng. ‘circumcision’) tarihte ilk uygulayanlar Eski Mısırlılar’dı. Sünnete ilişkin ilk yazılı belge, İÖ 5. yüzyılda Yunan tarihçi Herodotos tarafından kaleme alınmış olup, Eski Mısır erkek mumyalarının sünnetli oldukları anlaşılmıştır. Mısırlılar, İÖ 3000’lerden itibaren 6-12 yaş arasındaki erkek çocukları sünnet ederler ve o andan itibaren sünnetli organa bir fallus cebi takarlardı. Mısır hiyeroglif yazısında ‘fallus’ (erkeklik organı), daima sünnetli olarak resmedilmiştir. Mısır’daki sünnet törenini anlatan bir yazıda, sünnetin hijyen amacıyla yapıldığı belirtiliyordu. Yahudiler, bu âdeti Mısırlılar’dan olduğu gibi almışlar, ancak İÖ 2. yüzyılda Yunan Kralı Antiokhos IV. Epiphanes’in (yön. İÖ 175-163) hükümdarlığı zamanında sünnet yasaklanmış ve yasağa karşın sünnet olanlar ölümle cezalandırılmıştır. Bu geleneğe uyarak Yahudi olarak doğan bebek İsa da bir tapınakta sünnet edilmiştir. Sünnetin yasaklı olduğu dönemdeki sünnet denetiminde Yahudiler, gulfelerine (sünnet derisi) ‘pondus Judaeus’ (‘Yahudi ağırlığı’) adını verdikleri bir ağırlık asarak sünnetsiz oldukları izlenimini vermeye çalışmışlardır. Yahudiler’de sünnetin, doğumu izleyen sekizinci günde yapılması gerekir ve bu iş için çok eskilerde taş bıçak kullanılırdı. Kutsal Kitap’a göre Hz. İbrahim ile oğlu İsmail, aynı gün sünnet olmuşlardı ve bu sırada Hz. İbrahim 99 yaşındayken, İsmail 13 yaşındaydı. Hz. İsa da Yahudi olarak doğduğundan, o da böyle sünnet edilmiş, ancak Hıristiyanlığı bir sistem haline getiren Aziz Paulus (Pavlus) (Saint Paul) (5-67), Hıristiyanlar’ın sünnet olmaması kuralını getirmiştir. Anne Hz. Meryem ve üvey baba Hz. Yusuf, doğduktan sekiz gün sonra çocuk İsa’yı sünnet ettirmek için tapınağa götürmüşlerdir. Bebek İsa’nın sünneti, Hans Sebald Beham (1500-1550), Albrecht Dürer ve Hendrick Goltzius (1558-1617) gibi ünlü gravür sanatçıları tarafından tablolarında işlenmiştir.

Eski Mısır'da Sünnet
Eski Mısır’da Sünnet

Görsel: Sakkara’da, eski Mısırlı hekim Ankh-ma-Hor’un mezarındaki duvar kabartmasında sünnet sahnelerinin çizimi. Bu yaygın ve acı veren gelenek, resmin üzerinde yer alan hiyeroglif yazıtta şu sözlerle yansıtılmaktadır: “Dikkat et, çocuk bayılmasın!” (6. Hanedan dönemi, İÖ 2345-2195).
İslâm’da sünnet işlemi bir zorunluluk olmayıp, Hz. İbrahim’den (İÖ 1700’ler) kalma bir yararlı gelenek olarak sürdürülmüştür. İslâm inancına göre, Hz. Muhammed, annesi Âmine Hatun’dan (Âmine bint Vahab) (ölm. 577) Allah’ın emriyle sünnetli ve gözleri sürmeli doğmuştur. Tarihçi Edward Gibbon’a (1737-1794) göre, kimi Arap hekimler, Hz. Muhammed’in gulfesiz (sünnet derisi olmaksızın) doğduğunu ve İslam’da bu nedenle sünnet geleneğinin ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir. Müslümanlar’da sünnet, genelde çocuğun aklının erdiği 11-12 yaşlarında yapılır. Arabistan’da hijyen, temizlik ve güzelleştirme işlemi olarak kabul edildiğinden, sünnete ‘taharet’ (temizlik) de denir. İslâm dünyasında sünnet olayı, daima belirli ‘antiseptik’ önlemler eşliğinde uygulanmaya çalışılmıştır. Geç dönemde ‘sünnet hekimleri’nin ‘antisepticum’ olarak barut ve limon suyu kullandıkları anlaşılabilmiştir. Tevrat’a göre sünnet, Tanrı ile İbrahim Peygamber arasındaki anlaşmanın bir göstergesiydi. Olasılıkla Hz. İbrahim, Mısır’da sünnet olayını sağlıklı bir önlem olarak tanımış ve firavunlar ülkesinden ayrıldıktan sonra kendi ırkına bu geleneği sokmuştur.

Sıcak çöl iklimlerinde, erkeklerin entari şeklindeki (ve donsuz!) giyimlerinin de etkisiyle, sünnet edilecek deri fazlasının kıvrımları içinde biriken salgı ve epitel artıklarının üzerine ulaşabilecek çok ince kum ve toz zerrecikleri, tahriş sonucu iltihaplanmalara ve ağrılara yol açmaktaydı. Aynı durum kadınlar için de söz konusu olabilmekteydi. Bu durumlar, üreme yeteneğine engel oluşturucu nitelikteydi. Eski dünya kültürlerinde, üreme yeteneğinin sürekliliği, dinsel bir yasa olmazdan önce, en yüksek düzeyde ‘sosyal hijyenik’ bir emir niteliğindeydi. Bu nedenle sünnet yoluyla, hastalık beklentisinden kurtulunmuş ve yeterli temizlik sağlanabilmiştir. Sünnetin nedeni olarak kişinin toplumda sosyal saygınlık kazanması, acıya dayanma, cinsel yaşama hazırlanma ve üreme ve bereket tanrılarına kurban verme gibi görüşler de ortaya atılmıştır.

Yahudi geleneklerine göre sünnet, ‘Bris Milah’ denilen küçük bir tören eşliğinde, ‘Mohel’ denilen sünnetçiler tarafından, doğumdan sonraki sekizinci günde yapılır. Müslümanlık’ta ise sünnet, eski dönemlerde ergenliğe yakın bir yaşta yapılırdı. Türkler’in, erkek çocukları yedi yaşına girmeden önce sünnet ettirmedikleri, çünkü bu yaştan önce ölecek bir çocuğun, sünnetsiz de olsa cennete gideceğine inandıkları söylenir. 16. yüzyıl Osmanlı geleneğinde şehzadelerin sünnetinde haftalarca süren törenler düzenlenir ve yoksul halk çocukları da bu arada sünnet edilirdi. Osmanlıca’da şehzade sünnetleri için ‘sur-ı hümâyûn’ (‘devlet düğünü’) terimi kullanılmaktaydı. Tarihçi Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall’a (1774-1856) göre, Osmanlı Devleti’nin en görkemli döneminde, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğulları Bayezid ve Cihangir için büyük bir halk şenliği olarak düzenlenen 1539 tarihli sünnet düğünü, kasımın ikinci yarısında 14 gün sürmüştür.178

1655-1659 yılları arasında Doğu’ya gezi yapan Fransız gezgin Jean de Thévenot (1633-1667), Voyage du Levant (Doğu Akdeniz’e Seyahat) adlı seyahatnâmesinde şunları yazar: “Kuzey Afrikalılar, bızır (klitoris) adı verilen küçük bir parçayı keserek kızları sünnet ediyorlar ve sünnetçiler de kadın. Türkler’in böyle bir âdeti yok; onlar sadece erkek çocuklarını sünnet ettiriyorlar”. Afrika’daki kimi Müslüman topluluklarında hamile kaldığında doğumu kolaylaştıracağı da düşünülerek kız sünnetleri yapılmaktadır. Çarlık Rusyası’nda ise fanatik bir Ortodoks tarikatında, kadınların sol meme başının kılıçla kesilmesi şeklinde ‘meme sünneti’ (‘mastectomy’) uygulanmaktaydı.

Sünnet, Amerika anakarasındaki yerli halkın, Avustralya yerlilerinin ve pek çok Afrika kabilesinin de yaygın geleneklerinden biri olmuştur. Çin, Japonya, Kuzey Avrupa ve modern Güney Amerika’da ise sünnet geleneği görülmez. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusu, hijyenik ve tıbbî nedenlerle askerleri sünnet ettiriyordu. Savaş sonrası yapılan bir araştırma, sünnetli kişilerin zührevi hastalıklara (belsoğukluğu, frengi, erpes, papilom…) daha az yakalandığını ortaya koymuştur. Sünnetin başka bir yararı da, çocuklarda idrar yolları enfeksiyonlarını önlemesidir. 1950’li ve 1960’lı yıllarda ABD’de doğan erkek çocukların yüzde 80-85’i sünnet edildiği belirtilmektedir. 1985 yılı başlarında İngiltere’de sünnet oranı, yüzde 1 dolayında seyrediyordu. Kanada ve Avustralya’da 1995 yılında doğan erkek bebeklerin yüzde 20’si sünnet edilmişti. Oysa 1992’de Almanya’daki bir kamuoyu yoklamasında, yüzde 61’lik bir kesimin, sünnet teriminin anlamını bile bilmediği anlaşılmıştır.

Tarihte Üroskopi ve Üroloji

Üroskopi, idrarın hastalıkların tanısı amacıyla yalnızca duyular, daha çok da görme ve koklama duyuları kullanılarak incelenmesi olup, en çok Ortaçağ Avrupası’nda uygulanmıştır. Üroskopi amacıyla idrarın toplandığı kaba, ‘matula‘ adı verilirdi.

Hastalık tanısına (diagnoz) yardımcı olmak üzere hastalığın seyrini kestirme (prognoz) için idrarın görünümünü kullanma pratiği olan üroskopi, eski çağlara dek uzanır. Hastalık tanısı için hekimler, idrarın rengini ve bir çökelti ve hava kabarcığı olup olmadığını inceler, kimi zaman da idrarın tadına bakarlardı. Alınması ve toplanması kolay, miktarca bol olan idrar, Hippokrates’ten günümüze dek tanı amacıyla kullanılan başlıca vücut sıvısı olmuştur. Hippokrates’e göre: “Ateşli bir hastanın idrarında çok sayıda iri pıhtı varsa ve idrar miktarı da azsa, idrar miktarının artışı ve renginin durulması hastanın iyiliğinedir”. Ortaçağ’da çok popüler olan bu tekniğin uygulanması, 18. yüzyıl başlarında idrar incelenmesinde kimyasal tekniklerin geliştirilmesiyle azalmıştır.

Tıp Kanunu adlı yapıtında İbn Sina, idrarın, alındıktan sonraki 1 saat içinde incelenmesini ve hastadan sabah alınan ilk idrar örneğinin, inceleme için daha uygun olduğunu belirtir.

İdrar muayenesinde hekim, idrar şişesini ışığa karşı tutar ve onun rengini, renklendirilmiş idrar tablolarıyla karşılaştırır, ayrıca köpük durumunu, yumaksı, kristal ya da kum halindeki çökelti durumlarını gözlemleyerek kanama durumları dâhil, hastalıklar konusunda tanı koyardı. O zamanlar idrar tabloları, hekimin evrensel tanı gereci konumundaydı. Yunan üroskopi uzmanı Theophilus Protospatharius’un (7. yüzyıl) De urinis (İdrar Üzerine) adlı Yunanca eserinin bir 15. yüzyıl Bizans elyazmasında yer alan bir resimde, Theophilus ile elinde idrar kabını tutan asistanı Posos görülmekte ve resmin altında, değişen renklerine göre idrar sınıflandırmasına ilişkin bilgiler yer almaktadır.42 İdrar şişeleri orta halli her evde bulunur ve uzun silindir şeklindeki örülü hasır ya da kamış sepetler içinde, dışarıdan görülmeyecek şekilde hekime götürülürdü. Salerno Okulu’nda tanılama işlemi nabız ve idrar muayenesine dayalıydı. Özel kaplarda toplanan idrar, sabahları incelenirdi. Geç Ortaçağ’ın renkli idrar tablolarında 20 farklı renk tanımlanmış olup, idrarın kokusu, tortu oluşumu ve miktarı, birlikte değerlendirilerek tanı konurdu. O zamanların yorumuna göre idrarla dolu şişede katı parçacıkların üst, orta ya da alt kısımda yüzmelerine bağlı olarak hastalığın başta, göğüste ya da karında olduğu yorumu yapılıyordu. ‘Dört humor kuramı’ bağlamında, kıvamlı ve kırmızı renkteki idrarda ‘kan’ın, limon sarısı renkte olanda ‘safra’nın, kıvamlı ve açık renkli olanda ‘balgam’ın, beyaz renkli olanda ise ‘kara safra’nın çokluğuna inanılırdı. Camdan yapılma saydam idrar şişeleri, idrar muayenesinin rahat gözlemle yapılmasına ve tanılamaya izin veriyordu.

 

İdrar Tablosu
İdrar Tablosu

Görsel: Çeşitli renk ve özellikteki idrar numuneleri ve yanı sıra bunlarla ilgili hastalıklar konusunda üroskopi hekimine önerilerin yer aldığı bir Ortaçağ “idrar tablosu”: İdrar muayenesinde hekim, idrar şişesini ışığa karşı tutar ve idrarın rengini, renkli olarak hazırlanmış idrar tablolarıyla karşılaştırarak çeşitli hastalıklar konusunda tanı koyardı. O zamanlar idrar tabloları, hekimin evrensel tanı gereci konumundaydı (1430’lu yıllar).

 

idrar muayenesi
idrar muayenesi

Görsel: İdrar muayenesi yapan 15. yüzyıl gezgin hekimi: Hastalar, ellerindeki hasır sepet içindeki idrar kaplarını sağ taraftaki üroskopi hekimine vererek idrar muayenesi yaptırıyorlar (İbn Sina’nın Canon medicinae’sinin İbranice çevirisinden tam sayfa minyatür; Biblioteca Universitaria di Bologna).

Hipokrat Tanılamaları
Hipokrat Tanılamaları

Görsel: Hippocrates prognostica (Hipokrat Tanılamaları) adlı bir 14./15. yüzyıl elyazmasından, Eskiçağ’ın ünlü hekimi Hippokrates’in, elinde idrar dolu cam kapla birlikte betimi (Bibliothèque Nationale de France, Paris).

tarihte üroloji
tarihte üroloji

Görsel: Christine de Pisan’ın (1364-~1430) Lépitre d’Othéa’sında yer alan bir resimde, bir ulağın hasır sepet içine yerleştirilmiş özel bir taşıma kabı içinde getirdiği idrar şişesini dikkatle inceleyen hekim (15. yüzyıl; Bibliothèque Royale Albert I., Brüksel).

Rönesans resim sanatında hekimle ölüm arasındaki ilişki, “ölüm dansı” ya da “kabir dansı” konusu çerçevesinde çok çeşitli sahneler halinde resimlenmiştir. 11. ve 12. yüzyıllarda salgın hastalıklar ve savaşlar yoluyla artan ölüm olayları sonucu, ölümün kaçınılmazlığını ve insanların ölüm karşısındaki eşitliğini simgelemek üzere Hıristiyan bayramlarında insanların kiliselerin avlusunda ve mezarlıklarda geniş bir daire şeklinde toplanarak el ele yaptıkları dansa “ölüm dansı” ya da “kabir dansı” (Fra. ‘la danse macabre’, Alm. ‘Totentanz’, İng. ‘dance of death’) adı veriliyordu. Bunda “Ölüm”ün her türlü insanı dans eşliğinde mezara götürüşü alegorik olarak temsil edilmekteydi. Bu ad, Arapça’dan (‘kabr’: kabir / mezar; ‘makbara’: makber / mezarlık; ‘makabr’: mezarlar) gelmektedir ve bu ritüel, Avrupa kültürüne büyük bir olasılıkla Araplar’dan geçmiştir.

ölüm dansı, kabir dansı
ölüm dansı, kabir dansı

Görsel: Äulendorfer Handschrift adlı elyazmasından, üroskopi hekimiyle birlikte “ölüm / kabir dansı” sahnesi (Germanisches Nationalmuseum, Nürnberg).

Görsel: Sağlığın ve ölümün simgeleri olarak elinde idrar şişesiyle bir hekim ve elindeki reçeteye göre hastanın geriye kalan ömrünü kum saatiyle ölçen iskelet [Thomas Larsen Borup’un ‘Makabertanz’ (Kabir Dansı) adlı resim serisinden]

Türk Eğitim Tarihi, Türklerde Eğitim

Türk eğitim tarihi, eski Türk boylarında eğitim; medreseler, Sıbyan Okulları (Mahalle Mektepleri) ve Enderun Okulu’nda eğitim; Osmanlı eğitiminde ilk yenileşme çabaları; Tanzimat döneminde eğitim; I. Meşrutiyet ve İstibdat döneminde eğitimin durumu; II. Meşrutiyet dönemindeki eğitim çabaları; Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitim devrimi; Mustafa Necatili yıllar ve sonrası; Köy enstitülerinin kuruluşu; Köy enstitülerinin kapatılışından sonra Türkiye’de eğitimin durumu; Türk cumhuriyetlerinde eğitimi içeren çabalar hakkındadır.

Eski Türk Boylarında Eğitim

Dede Korkut
Dede Korkut

Eski Türk töresinde çocuk, boyların değer ölçülerine göre yetiştiriliyordu. Türkler, yerleşik düzene geçmeden önce kırda hayvancılığı, biniciliği, savaş oyunlarını, atıcılığı ve diğer bilgileri, yaşamın içinde öğrenerek toplumsal yaşama katılıyorlardı. Divan-ü Lügat-it Türk’te (Kaşgarlı Mahmut, 11. yy.) bilgi ve erdem, yalınlık, alçakgönüllülük, güzel huyluluk ve mertlik, Türklerin üstün nitelikleri olarak belirtiliyor. Kutadgu Bilig’de (Balasagunlu Yusuf, 11. yy.) Türk toplumlarının bilgiye ve öğrenmeye düşkün oldukları anlatılıyor. Dede Korkut Kitabı’nda (14. yy. sonu-16. yy. arası) da bireylerin töre ve gelenek disiplini içinde yoğrularak geliştiği; çocuk sahibi olmanın üstünlük; onları yetiştirmenin de bir görev sayıldığı bilgileri yer alıyor. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlarda; daha sonra, Müslüman Türk devletlerinde ahlakın erdemliliği öne çıkarılıyor; olmaz görünen özveri ve kahramanlıkların gösterilmesi, Türk ulusunun özgörevi olarak belirtiliyor. Göktürklerden günümüze ulaşan Orhun Yazıtları’nda (8. yy.) bilgisizliğin devletin yıkımına yol açtığı; bağımsızlık duygusunun ise kurtuluşu sağladığı vurgulanıyor.

Medreseler, Sıbyan Okulları (Mahalle Mektepleri) ve Enderun Okulu’nda Eğitim

10. yüzyıldan sonra Türkler Müslüman olunca ulusalcılığı unutturan ümmetçiliği benimsemeye başlıyorlar. Hz. Muhammet, “İlim Çin’de de olsa gidip öğreniniz.” dediği için İbni Sina, Biruni, İbni Batuta, İbni Haldun gibi bilgin ve düşünürler, ilk yıllarda ululanıyorlar. Müslüman Türk devletlerinin ilk Türk okullarında 10. yüzyılın ortalarına doğru, İslam hukukunun (fıkıhın) yanı sıra tıp, matematik, astronomi de okutuluyor. Abbasilerin kurduğu, Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün geliştirdiği medreseleri daha sonra Eyyubiler, Anadolu Selçukluları ve diğer Türk devletleri çoğaltıp geliştiriyorlar. Bağdat’ta 1065’te ilk Nizamiye Medresesi öğretime başlıyor. Anadolu Selçukluları, medreseleri, tekke ve okulları (sıbyan (mahalle) okullarını) yerli gelenekle İslamlık kurallarının sentezi olarak oluşturuyorlar. Anadolu’da zengin vakıfların beslediği medreseler, birer sağlık yurdu, yardım merkezi; toplanma, bilgilenme, dayanışma yeri olarak çalışmaya başlıyor. 1332’de Orhan Bey, ilk Osmanlı medresesini İznik’te, ikincisini Bursa’da açıyor. İstanbul’u alışından (1453) sonra Fatih Sultan Mehmet (1453–1481), Osmanlı eğitiminde çağının büyük atılımını başlatıyor. Kütüphanesini Grekçe ve Latince bilim kitaplarıyla zenginleştiriyor. Düşünür, bilgin ve sanatçıları İstanbul’a çağırarak pozitif bilimlerin, felsefe ve sanatın egemen olduğu bir kültür ve eğitim ortamı yaratmaya çalışıyor. İstanbul Fatih’te Fatih Camisi’nin çevresinde sekiz medrese ile bir idadi yaptırıyor. Kanuni Sultan Süleyman da çok genişleyen devletin eğitimden yargıya ve yönetime dek her alanın eğitimli insan gereksinimi için Mimar Sinan’a İstanbul’da camisi, sıbyan okulu, Darülkurrası, dört medresesi, Darülhadis’i, Darültıb’bı, Darüşşifa’sı, eczanesi, kütüphanesi, hamamı, imarethanesi ile Süleymaniye Külliyesi’ni yaptırıyor (1550–1557). 16. yüzyıla doğru Osmanlıda bilginlerin deney, gözlem yapma; medreselerde araştırma ve tartışma yolları kapatılıyor. Akıl yürütmenin yerini giderek şeriatın katı ve değişmez kuralları alıyor. Anadolu’daki eğitim kurumlarında Arapça ve Farsça yaygınlaşıyor. Farabi, İbni Sina, Balasagunlu Yusuf, Kaşgarlı Mahmut, Ahmet Yesevi, Edip Ahmet gibi kişilerin yapıtları, Anadolu medreselerine giremez oluyor. Onların yerine, insanın yalnızca ahret için yetiştirilmesini savunan Gazali’nin (ölümü 1111) kitapları okutulmaya başlanıyor. Öte yandan 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans (Yeniden Doğuş), 15. ve 16. yüzyılda bütün Avrupa’ya yayılıyor ve bilimsel çalışmalar hız kazanıyor. Kanuni’nin yaptırdığı Süleymaniye Külliyesi’yle medrese eğitimi doruğuna ulaşıyorsa da Batı’daki gelişmelere göre medreselerin yetiştirdiği insan sayısı ve niteliği bile çok gerilerde kalıyor. Çünkü medreseler, sonuçta insanı ahiret için hazırlama işlevi görüyor.

Medresede Eğitim
Medresede Eğitim

16. yüzyılda Avrupa’da matbaa bulunup kitap basılmaya başladığı yıllarda Türkiye’de azınlıklar dışında matbaanın adını bile kimse bilmiyor. İlk aydınımız olan Kâtip Çelebi (1609–1656), batıdaki gelişmelerden yararlanılması gerektiğini bildiriyorsa da bu uyarıya kulak veren olmuyor. İbrahim Müteferrika, Osmanlının Türk-Müslüman kesimine matbaayı 1720’lerde; bulunuşundan yaklaşık 3 yüzyıl sonra getirebiliyor. Oysa ülkemizdeki azınlıklar, 15. yüzyılda matbaayı getirmiş ve her türlü kitabı basmaya başlamışlardır. Osmanlı yönetimi, dinsel kitapların basımına ise ancak 1803’ten sonra izin veriyor. İbrahim Müteferrika, Sadrazam İbrahim Paşa’ya sunduğu tasarıda “Kitaplar çoğalırsa herkes yararlanır. Matbaa yazısı güzel ve doğru olduğundan okutan da okuyan da sıkıntı çekmez. Kitap ucuza alınır ve herkes kitap edinebilir. Müslümanlık da yayılır.” diye yazıyorsa da Şeyhülislam, matbaa için verdiği fetvada din kitaplarının basımını engelliyor.

Medreseler, Fatih’ten II. Abdülhamit’e dek geçen 450 yılda verimli bir hizmet vermeyi başaramıyor. Medreseden yetişen Molla Hüsref, İbni Kemal, Ebussuud, Cevdet Paşa gibi beş altı ad; Doğu’nun İbni Sina’sı, Seyyid Şerif’i bile Batı’nın örneğin Newton’u, Descartes’i ile boy ölçüşebilecek düzeye ulaşamıyor. Bir Kâtip Çelebi vardır ki o da kendi kendini yetiştirmiştir. Osmanlılarda 4-7 yaşlarındaki kız ve erkek çocuklarının alındığı ilköğretim kurumlarına sıbyan okulları (mahalle mektepleri, taş mektep) deniyor. Büyük merkezlerde kızlar için ayrı sıbyan okulları da bulunuyor. Bu okulları, özel kişiler ve halk açmaktadır. Camilerin bitişiğinde açılan bu okulların eğitiminde Arapça dinsel bilgiler egemendir. Okulda ağır suç işleyenler, falakaya yatırılmaktadır. Öğretimde temel yöntem, ezberciliktir. Sıbyan okullarının öğretmenleri, aynı zamanda mahalle ya da köyün imamıdırlar. Tanzimat dönemine dek değişmeden yaşayan bu mahalle okullarının amacı, kuran okutmak, namaz öğretmektir. Halk yığınları, köylü ve kentliler, tekke, cami ve kahvehanelerde de vaaz ve nasihat dinleyerek usta-çırak ilişkisiyle eğitilmektedirler. Enderun Okulu, Fatih döneminde Saray okulu olarak açılmıştır. Osmanlılarda dil, edebiyat, matematik, jimnastik, müzik öğretimine de yer veren tek eğitim kurumu, Enderun Okulu’dur. Okulun programı, sarayın ve üst yönetimin gereksinim duyduğu her alanı kapsamaktadır. Adaylar, özel olarak seçilmiş devşirmelerdir. Bunlar, Türk asıllı olmadıkları ve toplumdan soyutlanmış bir yaşam sürdürdükleri için toplumu tanımamakta ve ulusal nitelik taşımamaktadırlar. Bunlardan vezirliğe, beylerbeyliğe getirilenler bile Türk ulusu yerine padişah için çalışmışlardır.

Enderun Okulu, 17. yüzyıl sonlarında yozlaşmış ve bir dalkavuklar yuvası olmuştur. İyileştirilmek amacıyla 1850’den sonra, rüştiye statüsüne indirilmiştir. Osmanlı Eğitiminde İlk Yenileşme Çabaları (1773–1839): Batı’nın laik çağdaş eğitime geçtiği yıllarda bundan etkilenerek eğitimi yenileştirmeye girişen padişahlar çıkmışsa da ödüncü politikaları yüzünden bunlar, istedikleri hedefe ulaşamamışlardır. III. Selim (1789–1807), çağdaş bir ordu kurmayı denemiş; ancak bu orduya subay yetiştiren okulun duvarında asılı olan falakayı oradan indirtememiştir. II. Mahmut (1808–1839), Yeniçeri Ocağı yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye’yi kurmuştur. Askeri okullar açmıştır. Başarılı Harbiyelileri eğitim için Avrupa’ya göndermiştir. Ancak, örneğin, iş yerlerine, yeterli öğrenim görmemiş çocukların alınmamasını; halen çırak olup okul görmeyenlerin de okula gönderilmesini istediği halde bunu yaptıramamıştır. 19. yüzyılın başında Osmanlıdaki köklü değişim ve dönüşüm girişimleri, gerçekte eğitimin, artık din denetiminden kurtarılmasının zorunlu duruma geldiğini işaret etmektedir. Aktarmacı, ezberci, insan gerçeğine duyarsız yüzeysel eğitim, toplumu çıkmaza sokmuştur. Öte yandan, bir Salzman’ın, G. E. Lessing’in, Kant’ın, Frobel’in, Pestalozzi’nin kim olduğunu bile bilmeyen ilmiye sınıfı, hâlâ her yeniliğe karşı çıkmakta ve “Çocuk okula başlayınca ilk üç gün dövülmelidir. Çünkü o, vahşi bir kuş gibidir.” biçimindeki akıl dışı düşünceleri yaşatmanın peşine düşmektedirler.

Tanzimat Döneminde Eğitim (1839–1876)

Mustafa Reşit Paşa
Mustafa Reşit Paşa

Osmanlı Devleti’nde, Mustafa Reşit Paşa’nın önderliğinde girişilen ilk planlı Batılılaşma hareketine Tanzimat adı verilmiştir. Hareketin amacı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönünü Batı’ya çevirmek, ülkeyi bilim, uygarlık anlayışı bakımından Batılılaştırmaktır. Mustafa Reşit Paşa’nın, Padişah Abdülmecit’in ağzından kaleme alıp, İstanbul’da Gülhane Parkı’nda okuyarak ülkeye ve dünyaya duyurduğu Tanzimat Fermanı’nda (1839) eğitime ve okula ilişkin tek sözcük geçmemişse de bu belge, eğitimi de gelişmeye zorlamıştır. Tanzimat’ın başlarında Sultan Abdülmecit (1839–1861), kişinin okur yazar olması; bilim ve fen öğrenip görgü ve erdem kazanarak kişiliğini geliştirmesi gerektiğinden söz etmiştir. Ancak, o da eğitimi geliştirmede askeri okulların yapımına ve askeri araç gerece öncelik tanımıştır. 1848’de Erkek Öğretmen Okulu (Darülmuallimin) açılmıştır. Okulda yeni yöntemlerin uygulanması kararlaştırılmış, falaka yasaklanmıştır. Ne ki bunları uygulayacak öğretmen bulunamamıştır. Bu yenilikler, ancak 1880’den sonra gerçekleştirilebilmiştir. 1848’de Genel Okullar Bakanlığı’na (Mekâtib-i Umumiye Nazırlığı’na) atanan Kemal Efendi, rüştiyeleri geliştirmiş ve kız rüştiyeleri açmıştır. Ancak, onlara da öğretmen bulunamamıştır. Öğretmen Okulu’nun ilk mezunlarından, ilk eğitimcimiz Selim Sabit Efendi, Avrupa eğitiminden dönüşünde eğitimin yenileşmesine önemli katkı sağlıyor. Çağdaş yöntemleri ve araçları kullanan okulları hizmete sokuyor. Yazdığı Öğretmen Kılavuzu, Osmanlı Alfabesi adlı ders kitaplarının ve başka araçların okullara girişi, gericileri rahatsız ediyor. Bunun üzerine Maarif Nazırı, Selim Sabit Efendi’yi ve öteki aydın öğretmenleri; Kuran’ı Kerim’in sırada ayaklar sallanarak okunamayacağını; Şeyhülislamın bu Frenk işlerinin yanlış olduğuna ilişkin fetva verdiğini; o nedenle işi yavaş götürmeleri için uyarıyor. Azınlıklar ise 1856’da yayımlanan Islahat Fermanı ile tanınan haklardan da yararlanarak eğitimde hızlı adımlar atıyorlar. Tanzimatçılar, az sayıda da olsa çağdaş okullar açıyorlar. Buralarda öğrenciler, dört yüz yıllık bir aradan sonra inceleme, araştırma, karşılaştırma, tartışma, gözlem, deney, tümevarım gibi yöntem ve tekniklerin kullanıldığı bir eğitimle tanışıyorlar. Öğretmenlerde nitelik aranmaya başlanıyor. Bu yenilik girişimlerine karşın İstanbul ve taşrada hâlâ dine dayalı bir eğitim egemendir. Batı benzeri eğitim uygulayan askeri okullar da yalnızca İstanbul’dakilerdir. İstanbul medreseleri bile niteliksiz ve çağ dışıdır. Taşra, aydın sözcüğünü henüz duymamıştır. İşte bu ortamda Abdülmecit, sıbyan okullarının yenileştirilmesini, rüştiyelerin açılmasını; herkese açık bir üniversitenin, bir Bilimsel Akademi (Encümen-i Daniş) ve Genel Eğitim Meclisi’nin (Maarif-i Umumiye Meclisi’nin) kurulmasını istiyor. Encümen-i Daniş kuruluyor. Ne ki umutları yeşertemiyor. Eğitim Meclisi, yalnızca ders kitapları yazdırmayı; programlar, tüzükler hazırlamayı, eğitim ilkelerini yönetmeliklere sokmayı başarıyor. Osmanlı yönetimi, eğitim işlerinin kötü gittiğinin bilincine ancak 1862’lerde varması üzerine, bu kötü gidişe çare olsun diye yeni okullar açılmasını ve okullara kitap gönderilmesini kararlaştırıyor. Ancak, ne yeterli sayıda okul yaptırabiliyor ne de okullara gereksinimi karşılayacak sayıda kitap gönderebiliyor. Açılan askeri okullarda ise başarılı gelişmeler oluyor. Bir ziraat okulu açılıyor. 1859’da 2 yıllık Mülkiye Okulu (Mekteb-i Mülkiye-i Şahane); 1866’da sivil Hekimlik Okulu ve başka okullar hizmete giriyor. Mithat Paşa, 1868’de, yetim ve öksüz çocuklar için sanat okulları açıyor. İstanbul’da 1 Eylül 1868’de Galatasaray Lisesi (Galatasaray Sultanisi) öğretime başlıyor. Bu okul, müdürlüğünü de yapan Tevfik Fikret’in gözüyle Doğu’nun, Batı ufkuna açılan ilk penceresidir. Okul, Fransızca öğretiminde büyük başarı gösteriyor. Aynı yıl, Kız Öğretmen Okulu (Darülmuallimat) ve Osmanlı Üniversitesi (Darülfünun-u Osmanî) açılıyor; ancak, okutulan fen konuları sakıncalı görüldüğü için 1871’de okulun kapısına kilit vuruluyor. 1869’da Maarif Nazırı Saffet Paşa tarafından hazırlanan Genel Eğitim Tüzüğü’nün (Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nin) büyük merkezlerde de birer lise (sultani) açılmasını öngörmesi, rüştiye ile bu okullar arasında “idadi”nin (hazırlık okulunun) açılmasını zorunlu kılıyor. Osmanlı yönetimi, eğitim sorunlarına ciddi bir biçimde ilk kez, bu tüzüğün yayımlanmasından sonra eğilmeye başlıyor. İlköğretim zorunlu hale getiriliyor; her düzeyde okul açılıyor; öğretim yöntem ve teknikleri çağdaşlaştırılıyor. Öğretmenlerin bilgi ve görgülerinin artırılması isteniyor. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına dek, öngörülen düzeyde bir okullaşma, eğitimi yenileme planları yaşama geçirilemiyor. Galatasaray Lisesi’ne seçenek olarak 1873’te Darüşşafaka açılıyor.

I. Meşrutiyet ve İstibdat Döneminde Eğitimin Durumu (1876-1908)

II. Abdülhamit
II. Abdülhamit

1876 başlarında Devletin büyük iç ve dış sorunları, ekonomik sıkıntıları bulunmaktadır. Medrese öğrencileri, sorunlardan devlet adamlarını sorumlu tutarak Bab-ı Âli’ye saldırıyorlar. Kargaşa sonrasında II. Abdülhamit padişah oluyor (1876-1909). Padişah, başarılı bir vali olan Mithat Paşa’yı sadrazamlığa getiriyor. Parlamentolu meşrutiyeti getiren Anayasayı (Kanun-u Esasi’yi) kabul ediyor. Çok geçmeden, Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan alıyor. 19 Mart 1877’de ilk parlamentoyu topluyor. O arada Rusya Osmanlı’ya savaş açmışır (93 Harbi). Balkanlardaki saldırılar karşısında Osmanlılar yeniliyor. II. Abdülhamit, savaşı bahane ederek parlamentoyu kapatıyor (1878) ve 33 yıl sürecek olan İstibdat Dönemi’ni başlatıyor. II. Abdülhamit’in yoğun sansür ve baskısı, eğitimde de duyumsanıyor. Ancak, Genel Eğitim Tüzüğü ile getirilen yeniliklerin yaşama geçirilmesi çalışmaları durdurulamıyor. Eğitimli insana duyulan gereksinim, açılan okullara ilgiyi artırıyor. Öğretmen okullarının sayısı 31’e çıkarılıyor. Özel okullar, devlet okullarının önüne geçiyor. II. Abdülhamit, Mülkiye Okulu’nu 1867’de 4 yıla çıkarıyor. Yıldız’da şehzadelerin ve güvenilir devlet adamlarının çocuklarının okuduğu Şehzadegân Okulu’nu hizmete sokuyor. Mülkiyeden de yönetim karşıtı sesler duyan II. Abdülhamit, aydın öğretmenleri okuldan uzaklaştırıyor. Mülkiyelilerin dindar kişiler olarak yetişmeleri için edebiyat derslerinin yerine fıkıh, kelam, tefsir ve ahlak dersleri koyduruyor. Kitaplardan “vatan, hürriyet, meşrutiyet, murat, yıldız, sosyalizm” sözcüklerini çıkarttırıyor. Bir yanda bunlar olurken, II. Abdülhamit’in en yakın sadrazamlarından Sait Paşa, ülkedeki çöküşün, eğitimsizlikten kaynaklandığını; bu nedenle eğitim örgütlerinin genişletilmesini öneriyor. Bunun üzerine II. Abdülhamit, illerde 119; İstanbul’da da 17 yeni rüştiye yaptırıyor. Büyük illerde 29 idadi açtırıyor. 1879’da öğretime başlayan Hukuk Okulu (Mekteb-i Hukuk), 10–15 yıl içinde İstanbul’un sayılı kalabalık eğitim kurumları arasına giriyor. Aynı yıl bir de Eczacılık Fakültesi açılıyor. Ali Suavi ve Namık Kemal, ilköğretimin temel olması; sürüp giden aktarmacılığın ve ezberciliğin bırakılması gerektiğini dile getiriyorlar. Namık Kemal, okuması yazması yetersiz, bilgisi kıt öğretmenlerle Osmanlılık bilincinin verilemeyeceğini; bunun aynı tip okullarda kazandırılabileceğini belirtiyor. Paris’e kaçan Türk aydınları da özgürleşmenin önündeki engel olarak eğitimsizliği görüyorlar. Ziya Paşa da yenilikçilerin yanında savaşım veriyor. Ahmet Mithat Efendi, halkta okuma ve okul sevgisi uyanması, eğitimin yenileşmesi için yazılar yazıyor, romanlar yayımlıyor ve gazete çıkarıyor. 1884’te her ilde eğitim müdürlüğü ile eğitim meclisi kuruluyor. Bu meclisler, il merkezlerinde birer öğretmen okulu açmayı, ilkokulları yenileştirmeyi, yeni yöntemleri yaygınlaştırmayı ve okullarda yeterli öğretmenler görevlendirmeyi amaç olarak belirliyorlasr. Ancak bütün bunlar, kâğıt üzerinde kalıyor. Falaka, dayak terörü hâlâ eğitimin en önemli ve herkesçe onaylanan öğeleri arasındaki yerini koruyor. Öğretmenlerin çoğunu eğitim biliminin ne olduğunu bilmeyen kimseler oluşturuyor. Bu acı tablo yaşanırken, 1900’de yürürlüğe giren Muallimlikte Mesleki İhtisas Tesisine Dair Talimat’la öğretmenliğin tanımı yapılarak öğretmenin hak ve sorumlulukları belirleniyor. İşte bu dönemde öğrenci olan Mustafa Kemal (1881–1938), daha sonra İstibdat Dönemi’ni şöyle anlatacaktır: “Ağızlar kilitlenmiş; öğretmenlerden, eğiticilerden yalnız bir noktayı beyinlere yerleştirmeleri isteniyordu. Benliğini, her şeyini unutarak ürkütücü, korkutucu bir hayale boyun eğmek, onun kölesi olmak. (…) O baskı altında bile, bizi bugün için yetiştirmeye çalışan gerçek ve özverili öğretmenlerle eğiticiler eksik değildi. Onların bize verdiği feyiz, elbette esersiz kalmamıştır.”

II. Meşrutiyet Dönemindeki Eğitim Çabaları (1908–1920)

Asker ve sivil halkta oluşup gelişen direnişe dayanamayan II. Abdülhamit’in 1908’de yeniden Meşrutiyet’i ilan etmesiyle II. Meşrutiyet Dönemi başlıyor. Altı yüzyıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun perdeleri kapanmak üzere iken “Devleti yıkılmaktan ancak eğitim kurtarabilir.” tümcesi, II. Meşrutiyet’in sloganı oluyor. Ne ki bu slogan, yıkılış süreciyle çakıştığı için etkili olamıyor. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, 1908–1918 tarihleri arasında iktidarda bulunduğu sırada ülke insanını savaştan savaşa sürüklediği için az sayıdaki öğretmenlerle genç öğrenciler de cephelerde eriyor. Bütün bu olumsuzluklara karşın Ziya Gökalp, Emrullah Efendi, Satı Bey, Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu ve Ethem Nejat gibi aydınlar, Osmanlı eğitimini çağ dışılıktan kurtarma savaşımını dirençle sürdürüyorlar. Okullarda, programlar yenileniyor. Kadınlar, yaşamın her alanına girmeye başlıyorlar. Ezberci yöntemin yerini deney, gözlem, inceleme, araştırma, tartışma gibi yöntemlerin alması için uğraşılıyor. Mesleki yayın başlatılıyor. Hükümet programında, ilk kez bu kapsamda çağdaş eğitim hedefi belirtiiyori. Mülkiye Okulu, 1908’den sonra, ileri düşüncelerin geliştiği bir eğitim kurumu oluyor (Bu okul, 1936’da Ankara’ya taşınacak ve Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak eğitim hizmetini sürdürecektir.). Eğitimci Emrullah Efendi, Maarif Nazırı olduğunda (1909) yayımladığı genelge ile okulların zihin, duygu ve davranış yetilerini geliştiren örgün ve çağdaş birer kurum olması gerektiğini bildiriyor. Bunun analiz ve sentez yöntemleri, örnekten kural çıkarma yoluyla gerçekleştirilebileceğini belirtiyor. Ancak, bunları içeren yasa, “geçici” kaydıyla 1913’te yürürlüğe konulabiliyor. Ağırlığın, liselerle üniversiteye verilmesinin doğru olacağını savunan Emrullah Efendi, bu görüşüne kanıt olarak bütçe kıtlığını, okul yapısı eksikliğini, gereksinim duyulan 70 bin öğretmenin yüzde birini bile bulmanın zorluğunu gösteriyor. Medrese öğretim programlarında doğal bilimlere ve akılsal yaklaşımlara yer veriliyor. Ne ki orada da yeni dersleri okutacak öğretmen bulunamıyor. Bilimsel özerkliği olan bir üniversite ise ancak 1916’da kuruluyor. O yıllarda Erkek Öğretmen Okulu müdürü olan Satı Bey, Emrullah Efendi’nin görüşünün tersine, ilkokulu, ortaokulu, lisesi yetersiz bir ülkede üniversitenin de yetersiz olacağını ileri sürüyor. Satı Bey, bizdeki ilk eğitim kitabı olan Fenni Terbiye’nin yazarıdır. Çocuk edebiyatını, el işi derslerini, beden eğitimini, müziği ve laboratuvarı okullarımıza ilk sokan kişi odur. Programa ilk kez eğitim (pedagoji) dersini de o koydurtmuştur. Ayrıca Öğretmen Okulu’na bağlı bir uygulama okulu açmıştır. Ziya Gökalp’e göre, uluslararası uygarlıklara karşı kültürel ve siyasal özgürlük savaşı veren uluslar, önce ulusal kültürlerini aramalıdırlar. Eğitim yuvalarımız, yaratıcı eğitime yabancı kalmıştır; öğretmen kesimine değer verilmemektedir. Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu da çağdaşlaşmadan; üretici ve yaratıcı eğitimden yanadır. Ethem Nejat, köylünün ve tarımın eğitim yoluyla kalkınması gerektiğini savunmaktadır. Ulusal duyguları güçlü, pratik becerilere sahip gençlerin yetiştirilmesini istemektedir. Yönetimde söz sahibi olanların, eğitime önem veriyor görünmekle yetinmeleri; asıl yapmaları gereken yatırımlardan ve sürekli eğitim politikalarından uzak durmaları nedeniyle bunca çabadan önemli bir sonuç alınamıyor. 1912’deki Balkan Savaşı yenilgisinden sonra gündeme, ulusal eğitim oturuyor. Geçici İlköğretim Yasası (Tedrisat-ı İptidaiye Kanun-ı Muvakkati), bu sırada hazırlanıyor (1913). Emrullah Efendi, anaokullarının ve ilkokulların iyileştirilmesi için illerde ve ilçelerde birer eğitim (maarif) encümeni kurduruyor. Bu yıllarda Doğu ve Batı kültüründen etkilenen eğitim görüşleri yanında “yerli” denilebilecek bir eğitim anlayışı da gelişiyordu. II. Meşrutiyet’i izleyen günlerde Selanik’te M. Şekip’in çıkardığı Çiftçi Öğretmenler ve Öğretmen Çiftçiler adlı dergide yayımlanan bir eğitim görüşünü sistemleştiren öğretmen kökenli Kastamonu Mebusu İsmail Mahir Efendi, 1914’te Osmanlı Mebuslar Meclisi’nde yaptığı konuşmada diyor ki: (…).

Aşağı yukarı 70 tane sancağımız var. Memleketi 70 eğitim bölgesine ayırırız. Bu sancakların devlet çiftliği olan bir yerinde yahut miri arazide, bir kızlar, bir de erkekler için gayet geniş yatılı ilköğretim okulları yaparız. Hangi köylerde ilkokul kuracaksak oralardan bir kız, bir erkek çocuğu alıp bu yatılı okullarda okuturuz. Kız okullarında tavukçuluk, dokumacılık, aşçılık, dikiş gibi dersler verilir. Erkek okullarında bütünü ile tarım dersleri gösterilir. Bunlara dört yıl ilköğretim verelim, üç yıl da öğretmen olmak için gerekli eğitimi görsünler; bir yıl da çırak gibi pratik bilgileri öğrensinler. Eder sekiz yıl. Bu sekiz yılda köyleri mecbur edersiniz, okullarını yapsınlar, öğretmene oturacak bir ev yapsınlar. Sonra o köyden aldığınız kız ve erkeği birbiriyle evlendirirsiniz. 2 lira gibi az bir maaşla kendi köylerine seve seve öğretmenliğe giderler. Köyün yanına yapılacak örnek tarlanın gelirini de öğretmenler alır. (…).

Böyle yapılmaz da kız ve erkek öğretmen okullarından öğrenci çıksın da ondan sonra, derseniz, o vakit 300 senede ancak öğretmenleri yetiştirirsiniz.” İsmail Mahir Efendi’nin görüşleri o zaman ilgi görmüyor. Ancak, bu görüşün yandaşları gittikçe çoğalıyor; 1923’te bu görüş, İzmir İktisat Kongresi’nin kararlarına da yansıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde ise 1935’ten sonra, köy eğitmenleri ve köy enstitülerinin oluşturulmasında, daha değişik ve kapsamlı bir biçimde uygulamaya konuluyor. Emperyalistlerin Osmanlı topraklarında, kendilerine ait yabancı okullara yoğun bir ilgi yarattıklarını fark eden İttihat ve Terakki önderleri, 1916’ya doğru öğretimin birleştirilmesini gündeme getiriyor ve Evkaf Nazırlığı’na bağlı okulların tümünü Maarif Nazırlığı’na bağlıyorlar. Dönemin karışıklıklarına karşın ilk öğretmen meslek örgütü, bu dönemde kuruluyor. Eğitim yayınları, öteki yayınların önüne geçiyor. Öğretim birliği düşüncesi uyanıyor. Okul, ders kitabı, öğretmen, eğitim yöntemi kavramları, toplum katlarında algılanmaya başlanıyor. Dönemin iç ve dış eğitim dinamiklerinin tam anlamıyla değerlendirilmesi ise Cumhuriyet döneminin başlamasını bekliyor. İsmail Mahir Efendi, darüleytamların kuruculuğu gibi önemli bir hizmeti de gerçekleştirmiş olan bir kişidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Eğitim Devrimi ve Sonrası

Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal’in Çanakkale Zaferi gibi başarılarına karşın Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mondros Mütarekesi’ni (30 Ekim 1918) imzaladı. Müttefikler İstanbul’a girip Mebuslar Meclisi’ni dağıttılar. Asker terhis edildi. İtalyanlar, Fransızlar, İngilizler, ülkemize girdiler. Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktı ve içerlere doğru ilerlemeye başladılar. Bu sırada Sevr Antlaşması imzalandı (10 Ağustos 1920). Buna dayanarak Anadolu paylaşıldı; Marmara ve Çanakkale boğazları Müttefiklerin egemenliğine bırakıldı. Kimi aydınlar bile kurtuluş umutlarını yitirdiler. Saray ve çevresi, bağımsızlık ve direnme girişimcilerinin üzerine asker gönderdi. Mustafa Kemal, işte bu koşullarda ordu müfettişliğine atanarak İstanbul’dan ayrıldı ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Amasya’da ordu komutanları ile ulusal savaşım ve haklı savunma konusunda anlaştı. Erzurum ve Sivas’ta toplanan iki ulusal kongreden sonra 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Haklı savunmanın yanı sıra, ülkenin bir devrime gereksinimi olduğu algılanmış ve bu, halkçılık olarak meclis gündemine taşınmıştı. Askeri güçler ve meclis, emperyalizme karşı direnme kararlılığı ile Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Ülkenin yüzde 80’ini oluşturan köylü aç, hasta ve cahildi. Güç koşullar altında çalışsa da meclis, halkın toprak, sağlık, eğitim, adliye, maliye, ekonomi sorunlarına da çözüm getirmek istiyordu. Ancak, toplumsal adaleti ve dayanışmayı gerektiren bu köklü değişim isteği, o koşullarda meclise sunulamadı.

Mustafa Kemal Nasıl Bir Eğitim İstiyordu?

Yaşadıklarına, gözlem ve araştırmalarına dayanarak onun ülkemizde uygulana gelen eğitime koyduğu tanı şuydu:

  1. Toplumumuzda bilgisizlik yaygındır.
  2. Eğitimimizde bilim dışı ve çağ dışı öğretim yöntemleri kullanılıyor.
  3. Aileler çocuklara baskı uyguluyorlar.
  4. Eğitimimiz ulusal değildir; ulusumuz ancak ulusal ve çağdaş bir eğitimle yükselebilir.
  5. Tutarlı ve kararlı bir eğitim politikası oluşturulmamıştır.
  6. Uygulanan eğitim, kendini, yaşamı tanımayan, yüzeysel bilgi sahibi, tüketici insanlar yetiştirmiştir.

Mustafa Kemal, cepheden gelerek 16 Temmuz 1921’de Ankara’da gerçekleştirilen Eğitim Kongresi’ne katılıyor ve kongrenin açış konuşmasını yapıyor. Bu yaşanan, tarihte benzeri olmayan bir olaydır. Mustafa Kemal, öğretmenlerden, Türkiye’nin ulusal eğitimini kurmalarını istiyor ve ulusal eğitimden ne anladığını onlara açıklıyor. Mustafa Kemal’in önderliğinde sürdürülen Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandırıldıktan sonra 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluyor. Bu tarihten sonra, yine onun önderliğinde, nüfusunun yüzde 10’u bile okuma yazma bilmeyen toplumumuzda kısa bir sürede, yine tarihte benzeri olmayan önemli siyasal, ekonomik, hukuksal, eğitimsel ve kültürel devrimler gerçekleştiriliyor. O, her alandaki düşünceleri gibi eğitim devrimine temel oluşturan düşüncelerini de bir eğitimbilimci dikkati ve nesnelliği ile belirliyor.

Mustafa Kemal’in Türk Eğitim Felsefesine ve Politikasına İlişkin Görüş ve Önerileri

Bunlar, aşağıdaki gibi beş başlık altında toplanabilir.

Eğitim ulusal olacaktır. Mustafa Kemal, ulusal eğitim istek ve önerisini, nedenleriyle birlikte dile getiriyor. 16 Temmuz 1921’de toplanan Eğitim Kongresi’ni açış konuşmasında şunları söylüyor: “Şimdiye kadar izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin ulusumuzun gerileme tarihinde önemli bir etken olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal eğitim programından söz ederken, eski dönemin boş inançlarından ve doğuştan sahip olduğumuz niteliklerimizle hiçbir ilişkisi olmayan yabancı düşüncelerden, Batı’dan ve Doğu’dan gelen bütün etkilerden tümüyle uzak, ulusal özyapı ve tarihimize uygun bir kültür anlatmak istiyorum.(…). Kültür, ortamla orantılıdır. O ortam, ulusun özyapısıdır.” Eylül 1924’te Samsun öğretmenlerine seslenirken de”(…) Ulusal eğitimle geliştirilip yüceltilmek istenen genç beyinleri bir yandan da paslandırıcı, uyuşturucu düşsel gereksizliklerle doldurmaktan kaçınmak gerektir.”diyor.

Eğitim, laik, bilimsel ve karma olacaktır. Mustafa Kemal’in bu konudaki sözlerinin birkaçı şöyledir: “Arkadaşlar! Ordumuzun şimdiye kadar elde ettiği zaferler ülkemizi gerçek kurtuluşa götürmüş sayılamaz. Bu zaferler ancak gelecekteki zaferimiz için değerli bir ortam hazırlamıştır. Askeri zaferlerimizle büyüklenmeyelim. Yeni bilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.” (26 Ocak 1923’te Akşehir’de halkla konuşmasından.) “Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar ister.” (25Ağustos 1924’te Ankara’da toplanan Öğretmenler Birliği’nde yaptığı konuşmadan). Aynı konuşmada Mustafa Kemal, kızların da eğitilmesini; kız-erkek çocuklarının bütün öğretim aşamalarında aynı biçimde öğretim ve eğitim görmeleri gerektiğini vurguluyor. Bu tarihte ilkokulların karma olması kararını alıyor. “Dünyada her şey için, yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, tekniktir. Bilim ve tekniğin dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmadır.” (22 Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlerle yaptığı konuşmadan.) (973 tarihli Milli Eğitim Temel Yasası’ndaki 13 temel ilkeden birisi de laiklik olarak saptanmıştır.)

Eğitim, demokratik olacak ve yeni kuşaklarda erdem, özveri, disiplin; kendine, ulusun geleceğine güven duygusu geliştirecektir. Mustafa Kemal diyor ki: “(…) Yeni kuşağı donatıp değerlendirecek özellikler arasında güçlü bir erdemlilik tutkusu, güçlü bir düzen ve disiplin sevgisi de yer almalıdır.” (16 Temmuz 1921’de Eğitim Kongresi’ni açış konuşmasından.). “Çocukları özgürce konuşmaya, duygu ve düşüncelerini olduğu gibi anlatmaya özendirmelidir. Böylece hem hatalarını düzeltmeye olanak bulunur hem de ileride yalancı ve ikiyüzlü olmalarının önüne geçilmiş olur. (…) Çocuklarımızı başkalarının içten düşüncelerine saygı göstermeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde, yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle birlikte doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmalıyız.” (973 tarihli Milli Eğitim Temel Yasası’ndaki temel ilkelerden birisi de demokrasi eğitimidir.)

Eğitim uygulamalı olacak, bireylerin yeteneklerini geliştirecek, işe yarayan bilgi ve beceri kazandıracak; üretici, ahlak düzeyi yüksek insanlar yetiştirecektir. Mustafa Kemal, 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere şöyle sesleniyor: “Eğitim işlerinde kesinlikle zafer kazanmış olmak gerektir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yolda olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek bir can, tek bir düşünce olarak temelli bir program üzerinde çalışması gerekir. Bence bu programın iki temel noktası vardır: 1. Toplumsal yaşamımızın gereklerine uyması, 2. Çağın gereklerine uygun olmasıdır.(…) Çocuklarımızı özdeş öğrenim basamaklarından geçirerek yetiştireceğiz.” 1923’te, “Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için bir süs, bir baskı aracı ya da uygar bir zevkten çok, maddi yaşamda başarıyı sağlayan uygulamalı ve yararlanılabilir bir duruma getirmektir.” Diyor 1924’te Öğretmenler Birliği Kongresinde öğretmenlere: “Ülke evladı her öğretim basamağında ekonomik hayatta yapıcı, etkili ve başarılı olacak biçimde donatılmalıdır Ulusal ahlakımız, uygar temellerle ve özgür düşüncelerle geliştirilmeli ve güçlendirilmelidir.”diyor. 1931’de ise şunları söylüyor: “İlk ve ortaöğretim, mutlaka insanlığın ve uygarlığın gerektirdiği bilimi ve tekniği versin; fakat o kadar pratik bir biçimde versin ki çocuk okuldan çıktığı zaman aç kalmaya mahkûm olmadığına emin olsun.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını koruyacak, Cumhuriyeti yükseltecek olan kuşakları öğretmenler yetiştirecektir. Mustafa Kemal öğretmenlere diyor ki: “Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnızca ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanıp sürdüreceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız.” (27 Ekim 1922’de Bursa öğretmenlerine seslenişinden.) “Bir ulus irfan ordusuna sahip olmadıkça, savaş alanlarında ne denli parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla sağlanabilir. İrfan ordusunun değeri de siz öğretmenlerin değeri ile ölçülecektir.” (24 Mart 1923’te Kütahya öğretmenlerine seslenişinden.) “Öğretmenler! Yeni kuşağı, Cumhuriyetin özverili öğretmen ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz; yeni kuşak sizin eseriniz olacaktır. Eserin değeri, sizin beceriniz ve özverinizin derecesi ile oranlı olacaktır. Cumhuriyet, düşünce, bilim ve beden bakımından güçlü ve yüksek kişilikli koruyucular ister; yeni nesli bu nitelikte ve yetenekte yetiştirmek sizin elinizdedir. (25 Ağustos 1924’te Öğretmenler Birliği Kongresi’ne seslenişinden.) “Ulusları kurtaranlar, yalnız ve ancak öğretmenlerdir. (…) Onlardır ki bir toplumu gerçek ulus durumuna getirirler.(…) Ulus, ülke, Cumhuriyet sizden yüksek hizmet beklemektedir. Siz çalışmaya giriştikten sonradır ki en büyük yeteneği işe dönüştürmüş olacaksınız.” (14 Ekim 1925’te İzmir Erkek Öğretmen Okulu’ndaki konuşmasından.) Eğitim Bakanı İsmail Safa Özler’in 8 Mart 1923 tarihli genelgesinde, 3 maddelik “eğitimin amaçları” yer alıyor. Bunlar, “(1) Kuşakların ulusal varlıkları ile çatışmayan her düşünceye saygılı olarak yetiştirmek. (2) Okulların ülkeyi ekonomik tutsaklığa sokmayacak kafalar yetiştirmek. (3) Her şeyde güçlü ve azimli kuşaklar yetiştirmek”tir. Bu genelgede Mustafa Kemal’in “Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için bir süs, bir baskı aracı ya da uygar bir zevkten çok, maddi yaşamda başarıyı sağlayan uygulamalı ve yararlanılabilir bir duruma getirmektir.” sözü de öğretimin temel amacı olarak gösteriliyor. Böylece eğitim devrimi başlıyor. Eğitim Bakanı Vasıf Çınar’ın 8 Eylül 1924 tarihli genelgesinde Eğitim ve öğretimin temel amaçları daha ayrıntılı biçimde şöyle ortaya konuyor: (1) Eğitimi ulusal temellere ve Batı uygarlığının yöntemlerine dayandırmak. (2) Okullarda insan ilişkileri, toplumsal yaşama kuralları, temizlik, düzen vb. konularda uygar ve örnek alınacak bir eğitim yapmak. (3) Çocukların, kalplerinde ve ruhlarında Cumhuriyet için özverili olma ülküsünü taşımalarını sağlamak. (4) Okullarda öğrencilere vicdan ve düşünce özgürlüğü ve bilinçli bir sorumluluk telkin etmek. (5) Öğretimi, uygulamalı ve işe yarar hale getirmek. (6) Okullarda öğrencilere bilim ve okuma zevki vermek. (7) Okullarda halka sağlığın değerini ve sağlıklı olmanın yollarını öğretmek. (8) Okullarda beden ve düşüncenin dengeli gelişimini sağlamak. (9) Okullarda toplumun ve ailenin gereksinimlerini dinleyip göz önünde tutmak. (10) Okullarda tutumluluk, yardımlaşma ve ekonomi düşünceleri vermek. (11) Okullarda çocuklarda özgür ve uygun bir disiplin oluşturmak. 1923 ve 1924 tarihli amaçlar, Cumhuriyetin başında belirlenmiş ve Mustafa Kemal’in bilgisi ve büyük olasılıkla talimatı ile hazırlanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor.

Mustafa Necati
Mustafa Necati

Mustafa Necati‘nin Eğitim Bakanlığı sırasında Cumhuriyet eğitiminin ilkeleri ise şöyle belirleniyor: “Türkiye’de herkesin ulusal ve dünyasal, çağdaş ve demokratik bir eğitim alması esastır. Eğitimin “milli” olmasından maksat, gençleri, yaşayan bütün kurumları, düşünce ve idealleriyle ulusal topluma uydurmaktır. Dünyasal sözcüğünden hedeflenen anlam, eğitimin “laik” olması, düşünceyi daraltan ve vicdan özgürlüğünü kıran her türlü dinsel etkiden uzak bulunması demektir. Çağdaş sözcüğü ile eğitimin yöntemler ve teknikler bakımından en yeni bilimsel kurallara göre sürdürülmesi; demokratiklik ile de eğitim ve öğretimin bütün olanaklarından kadın, erkek tüm ulus bireylerinin eşit derecede yararlanması; serveti, toplumdaki yeri ne olursa olsun her gencin yeteneği ve zekâsı derecesinde öğrenim görebilmesine hiçbir engelin konmaması düşünülmüştür. İlköğretimin milli, demokratik olması, kız erkek, zengin yoksul bütün ulus çocuklarının aynı biçimde eğitim görmesi, bu ilkenin gereğidir. Yine ilköğretimin mesleki eğilimlerden, dinsel etkilerden uzak tutulması, ilköğretim programına yabancı dil konulmaması da bu ilkeye dayanır.” Bu ulusal, laik, bilimsel ve demokratik eğitimin yaşam bulması amacıyla 3 Mart 1924’te Öğretimi Birleştirme Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) kabul edildi. Bu yasayla eğitim, çağdaş yaşama uygun duruma getirildi. Bütün bilimsel kurumlar ve okullar, Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Yüksek din uzmanları yetiştirmek için bir İlahiyat Fakültesi; imam ve hatip yetiştirmek için de ayrı okul açılmasına olanak sağlandı. Aynı tarihte Şer’iye ve Evkaf Bakanlıkları ile halifelik de kaldırıldı. 30 Kasım 1925’te çıkarılan bir yasa ile tekkeler ve türbeler kapatıldı. Söz konusu yasalar, medreselerin varlığına da son vermiş oldu. Böylece eğitim, laiklik temeline oturtuldu. 1924–1927 yılları arasında, resmi okullardan başka kolejler ve öteki yabancı okullarda da dinsel simge ve öğretiler yasaklandı. Azınlık ve yabancı okullarına tarih, coğrafya, yurt bilgisi ile Türkçe dersleri konuldu. 1927’de Türkiye’de başka dinlerden insanların da bulunması nedeniyle ilköğretim ve ortaöğretimden din dersleri kaldırıldı. Laiklik, 5 Şubat 1937’de “Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır.” tümcesiyle anlatılan 6 ilkeden biri olarak Anayasa’ya girdi. Mustafa Necati’li Yıllar ve Sonrası: Mustafa Necati (19 Aralık 1925–1 Ocak 1929), ölümü nedeniyle kısa süren Bakanlığı dönemine akıllara durgunluk verecek sayıda ve nitelikte yenileşmeler sığdırdı. Yapılan işlerin başta gelenleri şunlardır: Bakanlık örgütü yeniden düzenlendi. Bilim Kurulu (Heyet-i ilmiye) toplandı. 1926’da Genel Eğitim Yasası (Maarif-i Umumiye Kanunu) kabul edildi. Talim ve Terbiye Dairesi, Program Encümeni, Türk Dili Kurulu, Latin Harfleri Kurulu, Güzel Sanatlar Yüksek Kurulu, Güzel Sanatlar Müdürlüğü, Binaları İnceleme Kurulu oluşturuldu. Müzeler üzerinde çalışıldı. Mustafa Necati’nin göreve gelişinden bir yıl kadar önce Türkiye’ye gelen ve eğitimimizle ilgili bir rapor hazırlayan Amerikalı eğitim düşünürü John Dewey’nin benimsenen görüşleri yönünde çok sayıda nitelikli işler gerçekleştirildi. Mustafa Kemal’in düşünce ve uygulamalarının heyecanla izlendiği Mustafa Necati döneminde de birçok yabancı uzman çağrıldı. Bunlardan kimilerine genel müdürlük bile verildi. Sorunların çözümünü hızlandırmak amacıyla oluşturulan 13 bölgede Maarif Eminlikleri kuruldu. Bakanlıkta kurulan Halk Eğitimi Birimi, Halk Dershaneleri’nde 64.000 kişinin halk eğitimi çalışmalarına katılımını sağladı. Bu dershaneler, yazı devriminden sonra Ulus Okulları (Millet Mektepleri) olarak çalıştı. Parasız yatılı öğrencilik ve karma eğitim yaygınlaştırıldı. Bakanlık, yazımını üstlendiği ders kitaplarının basımı için Devlet matbaasını geliştirdi. Öğretmenler için Eğitim Dergisi, Eğitim Bakanlığı Dergisi ve haftalık bir gazete çıkarıldı. Doğudan ve Batıdan çeviriler yapıldı. Avrupa’ya öğrenci ve öğretmen gönderildi. Doğuda 600 okulda kitaplık kuruldu. Dewey’nin raporundaki “Öğretmen nasıl olursa, okullar da öyle olur.” yargısını paylaşan Mustafa Necati, öğretmenliğin saygın bir meslek haline gelmesi yolunda ilk sağlam adımları attı. Öğretmenlere ciddi maaş zamları yapılmasını, ev ve yakacak tazminatı verilmesini, Devlet araçlarında yarım ücretle seyahat etme olanağını sağladı. Öğretmenlerin mesleksel yayın ve kitap gereksinimi ele alındı. Mustafa Necati’ye göre öğretmen, çabuk yıpranmamak, ihtiyarlamamak ve bezginlik getirmemek için, okuttuğundan çok, okumak zorundadır.

Mustafa Necati, 1925 yılında Türkiye Öğretmenler Birliği Başkanlığına seçildi. Bunu Bakanlığının ilk yılında da sürdürdü. Öğretmenlerle yakından ilgilenerek onların gönlünde taht kurdu. Yılda üç bin öğretmen yetiştirmeyi, öğretmen okulunu iyileştirmeyi; ilkokul ve öğretmen okulu programını yeniden düzenlemeyi, öğretmen kadrosunu oluşturmayı; öğretmen okulunda bir uygulama sınıfı açmayı; hayvanat bahçesi, bitki bahçesi düzenlemeyi hedefledi. Onun döneminde açılan Gazi Orta Öğretmen Okulu ve Gazi Eğitim Enstitüsü, Mustafa Kemal’in de çok önemsediği bir kurumdu. Okul, 1929 yılında “ortaokullara öğretmen, ilköğretime denetmen yetiştirmek; araştırma ve incelemeler yaparak, dünyanın her yanındaki eğitim akımlarını, yöntemlerini izleyerek okullara yaymak amacıyla” ana binanın sınıflarında karma ve parasız yatılı olarak öğretime başladı. Mustafa Necati, Mustafa Kemal’in en büyük hedeflerinden biri olan, köylüyü cahillikten kurtarmak amacıyla çocuğun, köyden kopmadan gerekli bilgileri alıp bir an önce üretime dönmesi için üç yıllık köy okulları açmayı düşündü. Çıkarılan Maarif Teşkilatına Dair Kanun ile 5 yıllık ilköğretmen okullarının yanı sıra, 3 yıllık köy öğretmen okullarının açılması kabul edildi. 1927-1928 öğretim yılında Kayseri Zincirdere’de ve Denizli’de, köy yaşantısına uyum sağlayacak öğretmenler yetiştirmek üzere köy öğretmen okulları açıldı. Okulu bitirenlere köyde bir ev, bir de bahçe verilmesi kararlaştırıldı.

1940’ta kurulan köy enstitülerine model oluşturan bu okullardan Kayseri’deki 1932’de; Denizli’deki de 1933’te, Mustafa Necati’nin ani ölümüyle ilgisizlik yüzünden kapatıldı. Mustafa Necati, üretken, insan yeteneklerini geliştiren, yaşamsal bilgi ve beceriler kazandıran, çağdaş okulları hızla yaygınlaştırmak istiyordu. Ona göre eğitim, bireyi yaşama hazırlayan önemli bir araçtı. Orta dereceli okullar, öğrencilerin bir yandan us güçlerini işlerken bir yandan da kişilik eğitimini gerçekleştirmelidir. Eğitim söze dayanmamalıdır. Tüm öğretmenler araç gereç kullanmalı; öğrencilerini araştırmaya ya da makine başında çalışmaya yöneltmeli; olaylar üzerinde düşündürmeli, nasıl davranacağına kendisinin karar vermesini sağlamalıdırlar. Eski okullar, ezberciliğe dayanmakta; iş yeteneğini geliştirmemekte; düşünmeyi daraltmakta ve özgürlüğü sınırlamaktadır. Bugünün eğitimi, ulusal, çağdaş ve bilimsel olmalıdır; gençlerin toplumsal yeteneğini en yüksek düzeye çıkarmayı amaçlamalıdır. Dewey ve Mustafa Necati’nin ortak düşünceleri olan eğitimin uzun süreli planlara dayandırılarak yürütülmesi, çevrenin gereksinimlerine göre değişebilen programların uygulanması, öğretmenlerin yaşam düzeylerinin yükseltilmesi ve nitelikli öğretmen yetiştirilmesi, bugünün de gereksinimleridir.

Mustafa Kemal, l9 Ağustos 1928’de İstanbul’da Sarayburnu parkı gazinosunda halka Latin harflerinin kabul edileceğini açıkladıktan sonra diyor ki: “Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Bir ulusun, toplumun yüzde 10’u, 20’si okuma yazma bilir, yüzde 80’i, 90’ı bilmezse bu ayıptır; bundan, insan olanların utanması gerekir.” Yeni Türk harflerinin habercisi olan bu konuşmadan sonra 1 Kasım 1928’de Türk harfleri kabul edilerek yazı devrimi gerçekleştirildi. Ocak 1929’dan sonra da Türk harfleriyle yazılmış kitaplar okutulmaya başlandı. 12 Kasım 1928’de çıkarılan bir yönetmelikle Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in Başöğretmenliğinde Ulus Okulları (Millet Mektepleri) açıldı ve coşkulu bir okuma yazma seferberliği başlatıldı. Ulus Okulları’nda, 2.500.000 kişi okuma yazma öğrendi. Mustafa Necati, Mustafa Kemal’in temellendirmeye çalıştığı halkçılık ilkesi yolunda büyük adımlar attı. Ne yazık ki harf devriminin ve Ulus Okullarının sonuçlarını göremeden öldü. Bu ani ölüm, başta Mustafa Kemal olmak üzere herkesi, özellikle de öğretmenleri derinden üzdü .

1930’lu yıllarda köy eğitim kursları, halkevleri, halk okuma odaları, sanat ve akşam sanat okulları açıldı. Halkevlerinde, kapatıldıkları 1952 yılına kadar, çok verimli konuşma, söyleşi, forum, tartışma, panel, seminer ve bilgi şölenleri gerçekleştirildi; halk oyunları, müzik, tiyatro çalışmaları yapıldı. Mustafa Kemal, bu kez dil ve tarih konularına eğildi. 2 Ocak 1930’da dil konusunda diyor ki “Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini ve yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” Cumhuriyet aydınlanması ile kendi ortaçağımızdan köklü bir biçimde sıyrılmamız için gerçekleştirilen kültür devriminin ilk adımı laik ve ulusal eğitim; öbürleri de yazı devrimi ve dil devrimidir. Dil, ülkenin kimliğini belirlemesi yanında kültürünün gelişimi ve aktarımında da temel etkendir. O nedenle alfabe değişiminden sonra Mustafa Kemal, kendini tutku aşamasında Türk tarihinin belgelerle ortaya çıkarılması ve Türk dilinin geliştirilmesi çalışmalarına verdi. Onun öncülüğü ile 1931’de Türk Tarih Kurumu; 1932’de Türk Dil Kurumu doğdu ve bu alanlarda çok yararlı çalışmalar yapıldı. 1933’te Darülfünun yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Hitler rejiminden kaçan Yahudi kökenli Alman profesörlere burada görev verildi. Mesleki ve teknik öğretim de Rüştü Üzel’in devrim niteliğindeki özenli çalışmalarıyla bu yıllarda canlandırıldı. Uzel, iş eğitimini mesleki eğitim alanına yerleştiren eğitimcidir. 1950’de görevinden alınan bu önder, Tonguç’un köy enstitüleri için yaptığını mesleki eğitim için yapmıştır. 1929-1934 arası, “yitirilen yıllar ya da duraklama içinde oluşum yılları” olarak nitelendiriliyor. Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden 13 yıl geçmiş; ancak, ülkenin pek çok köyüne hâlâ okul, eğitim ulaştırılamamıştır. Eğitmen yetiştirmek, bu eksiği gidermek amacıyla bulunan çarelerden biridir. Bu amaçla 11 Haziran 1937’de Atatürk’ün isteği ile “nüfusu öğretmen göndermeye elverişli olmayan küçük köylerin çocuklarına 3 yıllık eğitim vermek, tarımda köylülere rehberlik etmek” üzere Köy Eğitmenleri Kanunu çıkarıldı. Askerde onbaşı ve çavuş olanların alındığı 6 aylık kursu bitirenler, kendi köylerine eğitmen olarak atandı. Bu kurslarda 12 yılda 29’u kadın olmak üzere 8675 eğitmen yetişti.

İsmail Hakkı Tonguç - Sağda
İsmail Hakkı Tonguç – Sağda

1930’lu yıllarda, bütün köylerimizi okula ve öğretmene kavuşturma üzerinde sürekli kafa yoran bir kişi daha vardı. Bu kişi, 1935’te İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getirilen ve 1947 yılına dek o görevde kalan İsmail Hakkı Tonguç‘tu. O, köylerimizin eğitim yoluyla canlandırılması kuramını geliştiren; bir süre sonra da bunu uygulamaya koyacak olan donanımlı bir eğitimciydi. Tonguç, Batı’da ve İsmail Mahir Efendi’den bu yana bizde eğitime ilişkin ortaya konulan kuramsal ve bilimsel veriler ile uygulamaları çok iyi bilmekteydi Bunlardan da esinlenerek köy öğretmenlerine kazandırılması gereken nitelikleri, 1935’te değerli Eğitim Bakanlarından Saffet Arıkan’a verdiği raporda şöyle sıraladı: “(1) Öğretmen adayları, çağdaş eğitimin verilerine göre yetiştirilmelidir. (2) Öğretmen adaylarının meslek bilgileri, iş ve üretim ilkelerine göre düzenlenmiş yeni ilkokul anlayışını temel almalıdır. (3) Öğretmen adayları, köy yaşamının bütün bölümleri ile içten ilgili olabilecek bir yaşamın içinde yetiştirilmelidir. (4) Öğretmen adayları, öğretmen olup göreve gittiklerinde halkın, çocukların ve gençlerin eğitimi ile ilgili olarak kendilerine devlet adına verilecek tüm yetkileri kullanabilecek yeterliğe sahip kılınmalıdır. (5) Öğretmen adayları, eğitim tarihi ve çağdaş eğitimin verileri ışığında karşılaştıkları güncel eğitim sorunlarını araştırıp çözüm önerileri geliştirebilmelidirler. (6) Devlet, bu nitelikleri kazanan öğretmenlerin, meslek içinde yetiştirilmelerini, özlük sorunlarının çözümünü ve meslek güvencelerini sağlama ödevini de yerine getirmelidir.” Tonguç’un aynı raporda belirttiği köye yararlı eleman yetiştirme ilkeleri ise özetle şunlardır: (1) Köy yaşamı, bir bütün olarak ele alınmalı; köy öğretmenleri çok yönlü eğitilirken köye yararlı başka elemanlar da yetiştirilmelidir. (2) Köye gönderilen yeni eleman, ideoloji ve psikoloji bakımından devletin kabul ettiği ortak değerleri benimsemiş olmalı, bunları halka benimsetebilmelidir. (3) Bu elemanları yetiştirecek eğitim kurumlarının öğrenci kaynağı, köyler olmalıdır. (4) Köye eleman yetiştirmek üzere açılacak kurumlar, üretici birer kurum olmalı; bu kurumlar, yaşayabilmesi için bütün araçları kendisi üretmelidir. (5) Bu kurumlar, öğrencilerini gerçek köy yaşamından uzun süre ayırmamalı; öğrenci daha okulu bitirmeden, köylerde stajyer sıfatıyla çalıştırılmalı; yaşamakta olan parasız yatılı okullarımızın, bir emek karşılığı olmaksızın öğrenciye sağladığı avantajlardan hiçbiri okullara sokulmamalıdır. (6) Bu kurumlardaki yönetim ve öğretmenliklerle belirli işlerin başına, ilgili görevi yapabileceği, deneyle anlaşılmış kimseler getirilmeli; okulu bilgi aktarıcılığına tutsak ettirmemelidir. (7) Cumhuriyet rejiminin hedefi olan köy ve kent arasında ideolojik birlik sağlanmalıdır. Bunun için kent çocuklarının yararlandığı tüm eğitim olanaklarından köylerdekiler de yararlandırılmalıdır. Bu nitelik ve ilkeler, Tonguç’un kısa bir süre sonra kuruluşunu gerçekleştireceği köy enstitüleri felsefesinin ve işleyiş düzeninin bir özeti gibidir. O güne kadar bu boyutta sistemleştirilip gerçekleştirilmiş bir eğitim uygulaması, dünyada görülmemiştir. Yalnızca Pestalozzi (1746-1827), bu modeli çağrıştıran bir eğitimi oldukça sınırlı boyutta uygulamaya koymuş; ancak o da başarıyla sürdürememiştir.

Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı; Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanı olduğunda (1939) İsmail Hakkı Tonguç, hâlâ İlköğretim Genel Müdürü’dür. Yücel, 8 yıllık Milli Eğitim Bakanlığı döneminde Tonguç’la birlikte Türk ulusal eğitimine büyük katkılar sağlayacaktır. Deneyimli bir eğitimci oluşu, yazarlığı, şairliği, çalışkanlığı ve Atatürkçü düşünceye bağlılığı, onun ayırt edici özellikleridir. Yücel, köy enstitülerini tüm gücüyle destekledi. İlk Maarif Şurası, 1939’da onun Bakanlığı döneminde toplandı. Tercüme Bürosu kurularak 500 kadar Batı ve Doğu klasiği dilimize çevrilip yayımlandı. İslam Ansiklopedisi ve Türk Ansiklopedisi hazırlandı. Özerkliği de içeren Üniversite Kanunu çıkarıldı. O günlerde Türkiye’deki erkek nüfusun yüzde 23,3’ü; kadınların ise yalnızca yüzde 8,2’si okuma yazma bilmekteydi. Kent ve kasabalarda ilköğretim çağındaki çocukların yüzde 40’ı; köylerdekilerin ise yüzde 78’i okulsuzdu. İvedi olarak 20 bin öğretmene gereksinim vardı. Tonguç, 1939’da toplanan I. Eğitim Şurası kararları yönünde köy enstitüleri tasarımını, çağdaşlaşmış Türk köyünü ancak, köylünün yaşamına, çalışmasına katılmayı, köyün iş alanlarında yapıcı, yaratıcı sorumluluklar üstlenmeyi isteyen öğretmenin yaratacağı inancı ile uygulamaya koyma hazırlığına girişti. Bu inancının dayanaklarını Köyde Eğitim (1938) ve Eğitim Yolu ile Canlandırılacak Köy (1939) adlı kitaplarında ayrıntılı olarak anlattı. Tonguç’un köy enstitüleri düşüncesi, Atatürkçü eğitim düşüncesinin yaşama geçirilmesi tasarımıdır ve bunun diğer adı, çağdaş laik eğitimdir. Atatürk’ün eğitime ilişkin görüşlerinin özdeşi olan 8 Eylül 1924 tarihli “Eğitim ve öğretimin temel amaçları” ile “Cumhuriyet eğitiminin ilkeleri” incelendiğinde bu, açıkça görülüyor. İnönü de bu düşünsel uyum içinde yer aldı. Ona göre de “İlköğretim davası, insan olmak, millet olmak davasıdır.”

Köy Enstitülerinin Kuruluşu

Bkz.: http://www.beybut.com/koy-enstituleri/

Bkz.: http://www.beybut.com/bir-egitim-neferi-hasan-ali-yucel/

Bkz.: http://www.beybut.com/ismail-hakki-tonguc-koy-enstituleri/

Hasan Ali Yücel
Hasan Ali Yücel

1937’de köy enstitülerinin ön denemesi niteliğindeki köy öğretmen okulları, 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri Yasası’nın kabul edilişinden sonra çok daha farklı ve yetkin bir yapı kazandırılarak köy enstitülerine dönüştürüldü. Köy enstitülerinin amacı, köy çocuklarına eğitim götürmek, köyü eğitim yoluyla canlandırmaktır. Yatılı olacak bu okullara, köy ilkokullarını bitiren kız ve erkek çocuklar, seçme sınavı ile alınacaktır. Buralarda yetişen ve 20 yıl köyde görev yapmayı üstlenen öğretmenler ve diğer elemanlar aracılığı ile köylü bilinçlendirildiğinde, köyde daha verimli üretim gerçekleştirilecek, köylü siyasal ve toplumsal haklarını öğrenecektir. Atatürk devrimleri köylerde de kök salacaktır. Sonuçta okul-köy bütünleşmesi sağlanacaktır. Bütün bunları; köyden çıkıp köye öğretmen olarak dönen ve köy yaşantısını yadırgamayan; köyü, köylüyü tanıyan, seven ve onları özlenen düzeye ulaştıracak bilgi, beceri ve davranışlarla donanmış olan aydın önder öğretmen gerçekleştirecektir. Bu amaçla Türkiye’nin 20 ayrı bölgesinde tarıma elverişli, devlete ait yeterli toprak belirlendi. Bu yerlerin, iki üç ilin bölge merkezi olmasına; ancak, il merkezlerinin olanaklarından yararlanamayacak uzaklıkta bulunmasına dikkat edildi. Hava ve su bakımından sağlıklı; okul ve öğretmen durumu açısından ise geri yerler seçildi. Belirlenen bu yerlerde öğretmen, yönetici ve öğrenciler, el, kol emeği, alın teri ve beyinlerinin gücü ile bir yandan enstitüleri kurmaya, bir yandan da eğitime başladılar. Öğrenciler, öğretmenlerinin rehberliğinde zor koşullarla savaşımı öğrene öğrene, köye benzeyen birer okul-köy yarattılar. İlk yıllarda her enstitü, genel amaç ve ilkeler çerçevesinde kendi öğretim programını kendisi yaptı. Programın, gereksinimleri giderici ve birbirini tamamlayıcı; öğrencinin kişisel ve toplumsal yeteneklerini geliştirici olmasına; öğrencide iş, doğa, bitki ve hayvan sevgisi yaratacak özellikler taşımasına dikkat edildi. 19 Haziran 1942’de Köy Okulları ve Köy Enstitüleri Teşkilat Yasası çıkarıldı. Böylece köy enstitüleri ile köyler ve köy okulları arasında yasal bağlantı kurulmuş oldu. Köy enstitülerine ve ilköğretime öğretmen, yönetici ve denetim elemanı yetiştirmek üzere 1942-1943 öğretim yılında 3 yıllık Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açıldı. Enstitünün, köy araştırmaları için de merkez olması amaçlandı. Enstitüde 8 bölüm bulunuyordu. Bunlar; Güzel Sanatlar Kolu, Yapıcılık Kolu (Erkekler için), Maden İşleri Kolu (Erkekler için), Hayvan Bakımı Kolu (Erkekler için), Kümes Hayvancılığı Kolu (Kızlar için), Köy ve Ev Sanatları Kolu (Kızlar için), Tarla ve Bahçe Tarımı Kolu (Erkekler için), Tarımsal İşletme Kolu idi. Yüksek Köy Enstitüsü’nün öğrencileri, köy enstitülerinin son sınıf öğrencileri arasından seçiliyordu. 1945-1947 arasında Yüksek Köy Enstitüsü, Köy Enstitüleri Dergisi’ni yayımladı. Dergi, enstitülülerin hem okumalarına hem de yazmalarına olanak sağlıyordu. Deneme evresinden sonra 1943’te Köy Enstitüleri Öğretim Programı oluşturuldu. Program, haftada 114 saatlik kültür derslerini; 58 saatlik teknik dersler ve çalışmaları; 58 saatlik de tarım dersleri ve çalışmalarını içeriyordu. Programda yer alan konular, yaşamla doğrudan bağlantılı; öğrenim sürecinde zengin uyarı ve dürtü olanakları sağlayan, öğrencileri özgür düşünme ve davranmaya, sorumluluk geliştirici deneyimler edinmeye yöneltici nitelikteydi. 1944 yılında enstitü mezunu öğretmenler köye dönmeye başladılar. Köylerde bir yandan okul binaları, öğretmen evleri yapılıyor, bir yandan da öğretmenin geçimi ve okul uygulama bahçesi için toprak sağlanıyordu. Enstitü çıkışlı öğretmenler, köylere canlı, cansız öğretim araçları ve kitaplarıyla dönüyorlardı. Okul içi ve okul dışı işleri birlikte yürütmeye başlamışlardı. Deney ve gelişim evresi olan ilk 9 öğretim yılında az miktarda bir devlet katkısı ile 723 binalı 20 enstitü kuruldu. Öğrenci sayısı 15529’a; mezun olan öğretmen sayısı 5525’e çıktı. 521 köy sağlık memuru yetiştirildi. Tarım alanında ve teknik alanda çokça ürün elde edildi; araç gereç yapıldı. Bağ, bahçe, fidanlık, sebzelik oluşturuldu. Akşam okulları, gündüzlü, yatılı bölge okulları, bölge meslek kursları ile ele alınan halk eğitimi çalışmaları hızlandırıldı.

Köy enstitülerinin 1940-1946 yılları arasındaki yasalaşma, örgütlenme ve gelişim evresi, çağdaş eğitim ilkelerini daha da ileri aşamalara götüren uygulamalarıyla yurt içinde ve yurt dışında hem ün kazandı; hem de en ağır saldırılara uğradı. Köy Enstitülerinde Uygulanan Eğitimin Dayandığı Temel İlkeler: Bunlar, şöyle belirlenebilir:

(1) Bütünsellik. Enstitülerde öğretmen, köyde okul içi ve okul dışı eğitim çalışmalarını bütünsel bir anlayışla yürütecek biçimde yetiştiriliyordu. Enstitülü öğretmen, köyde okul dışı okuma yazma, yurttaşlık bilgileri, iş ve meslek becerileri eğitimini de gerçekleştirerek köyü kendi dinamikleriyle içten canlandırmak amacıyla çaba gösteriyordu. Enstitü öğrencilerinin konuları severek, ilgiyle öğrenmelerini sağlamak için kültür, teknik ve tarım derslerinin kendi konuları arasında olduğu gibi bu üç alanın konuları arasında da bağlantı kuruluyordu. Örneğin, fizik dersleri, enstitünün elektrik ve su tesisatının yapımı; tarım dersi, toprağın gübrelenmesi, yağ, peynir yapımı, hayvan sağlığı konuları ile ilişkilendirilerek işleniyordu. Matematik dersindeki ölçme işlemleri, çizimler, işlikte yapılan işlerde kullanılıyordu. Kullanılan rakamlar, okulun döner sermayesi, okul kooperatifi ve köy gerçekleriyle ilişkilendiriliyordu. Konular, öğrencilerin yakın çevrelerinden seçilerek, kültür dersleri de işlevsel hale getiriliyordu.

(2) Planlılık. Köy enstitülerinin bütün uygulamaları en ince ayrıntısına kadar planlanıyordu. Tonguç, köyde eğitim için 1935-1955 arasını kapsayan bir planlama yapmıştı. 1940 yılının Nisanında Köy Enstitüleri Yasası görüşülürken Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, 1957’de bütün köylerin okula ve öğretmene kavuşturulacağını duyurdu. 1942 tarihli Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Yasası’yla köy enstitüsü müdürlüklerine kendi kesimlerindeki illere bağlı köylerin eğitim sorunlarının taranıp çözüm planlarının yapılması görevi verilmişti. Buna göre öğretmen köye gitmeden, köyün okulu, öğretmenevi yapılmış olacak, köyün gereksinimleri belirlenecekti. Bu amaçla görevliler, inceleyecekleri köyde üç gün, üç gece kalmak zorundaydılar.

(3) Karma, Yatılı Eğitim. Türkiye’de yatılı bir okulda karma eğitim ilk kez köy enstitülerinde uygulamaya konuldu. O güne dek ilkokuldan sonra okutulmayan köylü kızlar, az sayıda da olsa enstitülere alınmaya başlandı. Köydeki bir arada yaşamın bir adım daha ilerisinde, kızlara bu okullarda yönetim ve önderlik rolleri verildi. Toplumsal ve eğitsel açıdan da yararlı olan karma eğitim, çağdaş, laik eğitimin; yatılılık da pozitif ayrımcılığın gereği idi.

(4) Çok Yönlü, Üretken, Demokratik ve Laik Eğitim. İnsanın birden çok ilgisi, yeteneği ve gereksinimi vardır. Yeteneklerini geliştirme, her insanın hakkıdır. Köy enstitülerinde, bu bilinçle öğrenirken üretme, üretirken öğrenme ilkesine uygun olarak, bilimsel temellere dayalı ve öğrencinin kişiliğini bütün yönleriyle geliştiren iş eğitimi uygulanıyordu. İş eğitimi, Batılı eğitimcilerin geliştirdiği iş ilkesinden çok farklıydı. İş okullarında öğrenci, yalnızca bütçe yetersizliği nedeniyle üretim yapmıyordu. Aynı zamanda değer yaratmanın, yaratılan değeri hakça paylaşmanın; yediğini, giydiğini hak etmenin onurunu taşımak için üretiyordu. Medresenin olumsuz mirası ezbercilik, ülkemizde ilk kez tam olarak köy enstitülerinde eğitimin dışına atıldı ve yerine, bugün etkin öğrenme ya da öğrenci odaklı eğitim denilen yöntemle öğrenmeyi öğrenme geçmiş oldu. Öğrenciler, işlerine yarayan araçları yapmayı öğrenmekle, ileride kendi başına kaldıklarında gereksinim duyacakları bir konuyu, bir işi yapabilme yeteneğini kazanmış oluyorlardı. Bunun da ötesinde düşünmeyi, üretmeyi ve yaratmayı seven bir insan haline geliyorlardı. Etkin öğrenimde öğrenci, derste öğretmeninin yol göstericiliğinde küme ile birlikte ya da tek başına, temel gereksinimlerine ve gelişim gereksinimlerine dayanan öğrenme konusunu ele alıp planlıyordu. Bilimsel bilgi denilen aracı nereden, nasıl edineceğini; nerede, nasıl kullanacağını; parçaları birbirine nasıl bağlayacağını; eksik ya da yanlış yaptığında işe yeniden nasıl başlayacağını kavrıyordu. Çalışma sırasında gerektikçe sorular ortaya atıyor; bunları arkadaşları ve öğretmeniyle tartışıyor; yanıtların doğru olup olmadığını denetliyordu. Öğretmeninin anlattıklarını, ders kitaplarında okuduklarını da eleştirel bir yaklaşımla değerlendiriyordu. Öğrendiklerini izleyicilere sunuyor ya da uyguluyordu.

Yalman, Yarının Türkiye’sine Seyahat’inde diyor ki “(…)Enstitüde “ders vermek” diye bir şey yoktur. Öğretmen, uzun boylu anlatmalarla kitaplarda yazılan şeyleri yinelemez. Anlatılanı esneyerek dinlemek ve zil çalmasını beklemek, sonra başka bir derse koşmak yolundaki sistem, ortadan kaldırılmış, yok edilmiştir. (…) Bazen ders zamanı, gezi ile geçer. Örneğin, bir sınıf, coğrafya öğretmenleriyle birlikte Hatay’a gezi yapmıştır. Ülkenin iklim farklarını, durumlarını, şartlarını gözleriyle görmüşlerdir. Diğer bir sınıf tarih öğretmeniyle İstanbul ve Trakya’ya geziye çıkmış, ders haftalarından birini yollarda ve tarihsel anıtlar arasında geçirmiştir.” Bu yaklaşımlarıyla enstitülüler, tam da Atatürk’ün istediği gibi “bilgiyi insan için bir süs, bir baskı aracı ya da uygar bir zevkten çok, maddi yaşamda başarıyı sağlayan uygulamalı ve yararlanılabilir duruma” getiriyorlardı. Ezberlenen bilgilerle derslik, yemekhane, yatakhane binası yapılamazdı; buraları yaşanası yerler haline getirme; bahçede, tarlada bölgeye uygun sebze, meyve üretme, köyde kullanılacak üretim yöntem ve tekniklerini öğrenme, üretim araçları yapma gerçekleştirilemezdi. Bu okullarda ahlak eğitimi de üretime dayalı bir eğitim yaşamının içinde kazandırılıyordu. Ahlaklılık, ulusal gelire katkıda bulunma, üretileni hakça paylaşma, içinde yaşanılan yerleri kendi eliyle yapma, temiz tutma, özenle kullanma; çevreyi ağaçlandırma, çiçeklendirme, koruma; dayanışma, yardıma gereksinimi olanlara yardım elini uzatma, ulusal ve tarihsel değerleri koruma, ulusunu sevme, yurdunu koruyup güzelleştirme düşünce ve davranışlarıyla yansıtılıyordu. Enstitülerde uygulanan bu nitelikteki eğitimle kul yurttaşa dönüştürülüyor; din ve inanç özgürlüğü kadar da dinden inançtan özgür olma özgürlüğü demek olan çağdaş, laik insan yetiştiriliyordu.

(5) Teknolojiden Yararlanma. Enstitülerde en gelişmiş teknolojiyi kullanma hedeflenmişti. 24.06.1940 tarihli Bakanlık genelgesiyle öğrencilere bisiklet, motosiklet, otomobil, su motoru gibi araçların kullanılmasının öğretilmesi; 1942’de de elektriğe ve motora ait bilgilerin köy enstitülerinde temellendirilmesi istenmiştir.

(6) Demokratik Eğitimden Kaynaklanan Geliştirici Disiplin Uygulama. Köy enstitülerinin temel ilkelerinden biri olan demokratik eğitim, siyasal erkin sağladığı özgürlük, eşitlik ve güvence ile yaşama olanağı buluyordu. Demokratik eğitimin kanıtı, kendisine tanınan özgürlük, eşitlik ve güvence içinde bireyin kişilik geliştirmesine gösterilen saygıdır. Köy enstitülü öğrenciler bu saygıyı görerek eğitiliyorlardı. Örneğin, herkes aynı kazanda pişen yemeği, aynı kaplardan yararlanarak aynı yemekhanede yiyordu. Köy enstitülerinde işlerin büyük çoğunluğunu yönetici, öğretmen ve öğrenci üçlüsü birlikte gerçekleştiriyordu. Ambardan erzak çıkarma da içinde olmak üzere, her bölümün işleri, öğretmen ve yöneticilerle nöbetçi öğrencilerin ve öğrenci başkanının gözetiminde yapılıyordu. Öğrenci başkanı, görevinin bitiminde, cumartesi günü bayrak töreninde çalışma raporunu sunuyor; öğrenciler, olumlu, olumsuz eleştirilerini yaptıktan sonra yeni başkanı seçiyorlardı. Yemekhane, çamaşırlık, fırın, revir, yatakhane gibi görev alanlarının başkanları ve nöbetçileri, öğrenci başkanına; o da eğitim başına bağlı olarak çalışıyorlardı. Eğitsel kol başkanları ve üyeleri de aynı anlayışla etkinliklerini sürdürüyorlardı. Öğrenciler, seçim sonucu ya da dönüşümlü olarak üstlendikleri bu görevleri yaptıkça özgüvenlerini ve özsaygılarını güçlendiriyorlardı. Köy enstitülerinde düzen, gerekliliği öğrenciye açıklanan ve benimsetilen kurallara, yasaklara uymaya dayalı geliştirici disiplinle sağlanıyordu. Öğrenci, bu özyönetimle özdenetim gücü de kazanmış oluyordu. Bu disiplin anlayışında cezadan çok ödül verildiği için çok olumlu sonuçlar alınıyordu. Dayağa, baskıya dayalı eğitimin, ya ikiyüzlü, sinsi, pısırık, önderlik yeteneği yok edilmiş ya da saygısız, dik başlı, saldırgan tipler ürettiği bilinmekteydi. Yalman’ın da gözlemlediği gibi “Enstitüde disiplinin zorbacası yok; en ahenklisi, gönüllerden en kopanı vardır.” Böylece eğitim, çocuğun doğasına uygun bir değişim ve özgürce çok yönlü gelişim üzerine yapılandırılmıştı. Köy enstitülerinde yıllarca öğretmenlik ve müdürlük yapmış olan Rauf İnan, konuyla ilişkili olarak şunları yazmıştır: “Çocuk ve gencin hakkı olan bir özelliği de çevresinde neşe ile birlikte güler yüz, içtenlik ve tatlı dil bulmak, onu yaşamak gereksiniminde olmasıdır. Çocuk, genç, ancak böyle bir hava içinde toplumsallaşabilir; çevresine, topluma ilgisini artırır, ilgi alanını genişletir. Oysa geleneksel okulun yaşamı, işlevi, tüm koşulları, çocuğun ve gencin doğasına aykırıdır.”

(7) Geliştirici Ölçme ve Değerlendirme ile Yöneltme. Köy enstitüleri sisteminde her insan bir değer olarak görüldüğü için ölçme ve değerlendirme ile başarısız öğrencileri eleme değil; bireyin bilgi ve becerilerini kullanarak iş yapabilme gücünü belirleme, daha neler yapması gerektiğini ortaya koyma amaçlanmaktaydı. Bireyi kendine özgü ilgi ve yeteneklerini geliştirerek uygun bir işe ya da mesleğe yöneltmek ve onun o alanda istediği kadar yetkinleşmesine olanak tanımak, çağdaş eğitimde temel ilkedir. Köy enstitüleri Yasası’nın 1. maddesinde “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere…” diye başlayan tümce de öğretmen olma yeteneği gösteremeyenlerin, bu kurumlarda eğitimin dışına atılmayacağını vurgulamaktadır. Köy enstitülerine alınan öğrencilerden öğretmen olamayanlar, yeteneklerine göre, köyün gereksindiği sağlık memuru, ebe, tarım elemanı, demirci, duvarcı, marangoz olarak yaşamlarını sürdüreceklerdi. Eğitim yoluyla köyü canlandırmayı, çağdaş, laik, demokratik bir eğitim uygulamayı amaçlamış olsalar da enstitülerin bireyi, meslek ilgisinin yerleşik duruma geldiği 15 yaşından çok önce ve sınırlı mesleklere yöneltmesi, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin ilgili maddeleriyle bağdaşmıyor. Ancak, o günlerde baba mesleği dışında, kentte işçi olabilmekten başka bir olanağı bulunmayan; birçokları ilkokulu bile okuyamayan çocuklar için köy enstitüsü, “bulunmaz bir nimet”ti. Eğer kapatılmasalardı, kısa bir süre sonra her öğrenciye ilgi ve yeteneğine uygun, istediği mesleğe yönelme kapısı da aralanacaktı.

(8) Ulusal ve Evrensel Kültürü Benimsetme. Köy Enstitüleri Yasası’nın 10. maddesinin b fıkrası, köy enstitüsü çıkışlı öğretmene köy halkının kültürünü yükseltmek, onları toplumsal yaşam bakımından çağın koşullarına ve gereklerine göre yetiştirmek, köy kültürünün olumlu değerlerini güçlendirip yaymak için gereken önlemleri alma görevini de vermiş bulunuyordu. Yetişkin kişinin topluma yönelik eksikliklerini, sürekli eğitim gereksinimini gideren halk eğitimi, daha önce Ulus okulları ve halkevleri ile karşılanmaya çalışılırken, şimdi bu hizmet, eğitmenden ve köy öğretmeninden de beklenmeye başlanmıştı. Enstitülerde yerel ve ulusal değerlerin tanınması, içselleştirilmesi ve geliştirilmesinden yola çıkılarak evrensel kültüre ulaşılması amaçlanmıştı. Bunun için fen, tabiat ve toplumsal bilgilerin birbiriyle sıkı ilişkileri kavratılmaya çalışılıyordu. Kültürü, yalnızca genel bilgilerin oluşturmadığı; tarımla ve teknik alanlarla ilgili bilgi ve becerilerin de kültürün öğeleri olduğu öğretiliyordu. Yayınların izlenmesi, Türk ve dünya klasiklerinin okunması yoluyla da evrensel kültürü özümsemeye doğru bir açılım gerçekleştiriliyordu. Okuma alışkanlığı, köy enstitülerinde kişilik gelişimini oluşturan önemli etkenlerden biri olarak algılanıyordu. Enstitü kitaplıklarında binlerce cilt kitap vardı. Yayımlanan Türk ve dünya klasikleri, öncelikle köy enstitülerinin kitaplıklarına ulaştırılıyordu. Her öğrencinin yılda 24 kitap okuma zorunluğu vardı. Her gün bir saat, okumaya ayrılmıştı. Enstitülerde 90-100 öğrencinin aynı anda kitap, gazete, dergi okuyabileceği okuma salonları bulunmaktaydı. Okuma salonunda, Türkiye’de yayımlanan bütün gazeteler ve birçok dergi, her gün okuyucusunu beklemekteydi. Öğrencilerin diğer enstitülere, kentlere yaptıkları geziler ve oralarda yaptıkları tarihsel ve kültürel incelemeler de kültürde yerelden (köyden) evrensele (kente, dünyaya) doğru gelişimlerinde etken olmaktaydı. Toplu eğlenceler, toplumsal-kültürel değeri nedeniyle enstitülerin önemle üzerinde durduğu bir başka etkinlikti. Toplu eğlencelere hem okullarda sıklıkla yer veriliyor hem de bunların en doğru biçimleriyle halka götürülmesine çaba gösteriliyordu. Örneğin halk oyunlarımızdan ağırlamayı, zeybekleri, halayları, horonları enstitülerde yüzlerce öğrenci, el ele, kol kola oynuyor, korolarda halk türkülerini söylüyorlardı. Tonguç, enstitü müdürlerine gönderdiği mektuplardan birinde yöneticilere şunları anımsatmıştır: “Köy enstitülerinde çalışma kadar boş zamanları iyi ve eğlenceli geçirme konusu da önemlidir. (…) Her enstitüde başta radyo olmak üzere gramofon, mandolin, ağız armoniği, akordeon, davul, zurna, kaval gibi müzik aletlerinin bulunması şarttır. (…) Nöbetçi öğrenci kümeleri işlerini bitirince ya da bir işten serbest kalan öğrenci kümeleri, tek tek çocuklar, enstitü binasının içinde, dışında, tarla kenarlarında, bahçede, ahırda, yollarda gelip gitmelerde müzik aleti çalmakta ya da şarkı, türkü söylemekte tamamen serbest bırakılmalıdır.”

(9) Köyün Ekonomik Yaşamını Geliştirme. Enstitü çıkışlı öğretmenin bir görevi de köyün ekonomik yaşamını geliştirmekti. Bu amaçla öğretmen, tarımda, zanaatlarda ve teknik alanda örnek işler yaparak iş yaşamını canlandırmada köylüye yardım etmesi isteniyordu. Köy okulları, bölge okulları ve köy enstitüleri arasında bu konuda işbirliği yapılması gerekiyordu. Ancak, yasa gereği öğretmene verilmesi gereken toprak, üretim araçları, tohum, çift ve öğretmenin okul işliğinde kullanacağı araçların gönderilmesinde aksamalar oldu. Aksama olmasa da öğretmenler, tarımsal ve zanaatsal çalışmaları çok az hayata geçirebildi. Öğretmene köyde toprak sağlamak sorun yarattı. Hayvan bakımı ve beslenmesi konusunda da zorluklar yaşandı. Öğretmenin enstitü ile iletişimi istenildiği gibi gerçekştirilemedi. 18-20 yaşındaki genç öğretmen, omuzlarına yüklenen bu denli ağır yükü kaldırmakta zorlandı. Öyle de olsa köy enstitüleri, 20. yüzyılın ikinci çeyreğine damgasını vuran Summerhill Okulu‘nda (Neill, 1978) gerçekleştirilen eğitim mucizesini de çok aşan yenilikleri uygulamaya koymuş ve bunları büyük ölçüde başarmıştır. Enstitü çıkışlı öğretmenlerin, üstlendikleri sorumluluğu, her şeye karşın, yüce bir yurtseverlik ve ulusseverlik bilinci ile yerine getirdiklerine Türkiye ile birlikte dünya tanık olmuştur. Unutmamak gerekir ki enstitülerin gerçek tarihi yalnızca altı yıl kadar sürmüştür.

Köy Enstitülerinin Kapatılışından Sonra Türkiye’de Eğitimin Durumu

Köy Enstitülüler, iyi bir yurttaşın da özelliği olan “el etek öpmeyen, başı dik aydın” olarak yetişiyorlardı. Ne ki toplumda bu tutum, henüz gerektiği kadar yaygın değildi. İşin çarpıcı yanlarından biri de tek partili bir dönemde, köy enstitülerinde çoğulcu demokratik eğitime izin verilmiş olmasıydı. Ülkede, gerektiğinde enstitülerin arkasında durabilecek demokratik kitle örgütleri, sivil toplum örgütleri de yoktu. İleri bir eğitim reformu, altyapı reformlarıyla birlikte yürütülmediğinde, engellenmesi kaçınılmazdı. Eğitim, toplumsal gelişimin bir parçası olduğu için, öbür parçaları ortaçağda kalan bir toplumda yapılan eğitim reformunun engellenmesi doğaldı. Köy Enstitüleri, işte bu gerçeklere karşın kuruldu; beklenenden çok fazla olumlu sonuçlar verdi ve toplumsal yapının değişimini istemeyen egemen güçlerin işbirliği ile kapatıldı.

Kapatılma süreci şöyle gelişti: Çok partili yaşama geçildikten sonra, Cumhuriyetin kuruluşu sırasında sinen dinciler ortaya çıkmaya başladıar. 1944’te sindirilen aşırı milliyetçi hareket, yeniden canlandı. Toprak ağaları güç kazandılar. Yabancılarla Türkiye aleyhine ikili anlaşmalar imzalandı. Yeni kurulan ve büyük toprak sahiplerine dayanan Demokrat Parti, önündeki en güçlü engellerden biri olarak, köy enstitülerinin yetiştirdiği aydınlanmacı öğretmenleri gördü. Cumhuriyet Halk Partisi, iktidarı yitirme kaygısıyla Cumhuriyet devrimlerinden ödün vermeye başladı. Okullara yeniden din dersi konuldu. Din görevlisi yetiştirecek imam hatip kursları ve İlahiyat Fakültesi açıldı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1946’da Hasan Ali Yücel’i görevden aldı; yerine Reşat Şemsettin Sirer’i getirdi. Tonguç’un deyişiyle “Köy Enstitülerinin kalbi” olan Yüksek Köy Enstitüsü, daha 213 mezun verebilmişken 27 Kasım 1947’de kapatıldı. Aynı yıl, köy enstitülerinin programında ve yönetmeliklerinde değişiklik yapıldı. Büyük ölçüde eski öğretmen okulu geleneğine dönüldü. Sirer, Tonguç’u görevden alarak kadrosunu dağıttı. Öğretmen adaylarına tarım ve teknik alanda verilen ek dallar kaldırıldı. Okuma etkinlikleri kısıtlandı ve okuma saatlerine son verildi. Enstitülere yönelik yoğun bir karalama kampanyası başlatıldı. Buralarda komünistlik eğitimi yapıldığı, karma eğitim nedeniyle öğrencilerin ahlaka aykırı ilişkilerde bulunduğu, ulusal duyguların köreltildiği, yolsuzluk yapıldığı biçimindeki yalanlar yayıldı. 1948’de eğitmen kursları kapatıldı. Öğrenci sayısı 15529’dan 12809’a kadar düştü. Karma eğitime son verilerek kız öğrenciler Kızılçullu ve Beşikdüzü köy enstitülerinde toplandı ve bu nedenle kız öğrenci sayısı da düştü. 1951’de sağlık kolu kapatıldı. Bu okullara, geleneksel okuldan yana müdür ve öğretmenler atanmaya başlandı. Bunların bir bölümü, solla, komünizmle ilgili yazı, kitap, dergi aramaya girişti; bulamayınca da yoktan var etme yollarına başvurdular. O yaşam dolu kurumlarda da dört duvar arasına, karatahtaya, kitap sayfalarına dönüş başladı 1940-1946 evresini 1950’ye dek süren değişiklik evresi izledi. Bu arada sayıları 21’e çıkan enstitülerin temposu ağırlaştırıldı. Köy okullarının toprakla, üretim araçlarıyla donatılmasından vazgeçildi; verilenler de geri alındı. Atamalarda değişiklik yapıldı. Enstitülerin köylerle ve öğretmenlerle ilişkileri zayıflatıldı. 27 Ocak 1954’te çıkarılan bir yasayla köy enstitüleri, 6 yıla çıkarılarak ilk öğretmen okuluna dönüştürüldü. Bu okullara yüzde 25 oranında kent çocukları da alınmaya başlandı. İlköğretmen okullarında 1960’tan sonra karma eğitime geçildi. Milli Eğitim Temel Yasası uyarınca 1974’te bu okullar, öğretmen lisesine dönüştürüldü; ilkokul öğretmeni, önce iki yıllık, sonra üç yıllık eğitim enstitülerinde; daha sonra ise eğitim fakültelerinde yetiştirilmeye başlandı.

Ülkemizin aydınlanmaya en çok gereksinimi olan kesiminde uygulanan bu özgün, çağdaş eğitimin yankıları, aradan yarım yüzyıl geçmesine karşın, ülkemizde ve dünyada artarak sürüyor. Çünkü enstitü çıkışlı öğretmenler, sonraki yıllarda başta eğitim alanı olmak üzere yöneldikleri bilim, sanat, edebiyat, hukuk, yönetim, siyaset gibi pek çok alanda başarılı çalışmalar gerçekleştirdiler. Halkın yaşayışını, sorunlarını, dilinin söyleyiş yetkinliğini yazınımıza o kapsam ve derinlikte ilk kez, köyün içinden çıkan öğretmen şair ve yazarlar ortaya koydular. Daha öğrenciliklerinde Köy Enstitüsü Dergisi’nde yazmaya başlayan yüzlerce gençten birçoğu, sonraki yıllarda da kalemi ellerinden bırakmadılar. Her türden, çok değerli yapıtlar vererek haklı bir üne kavuştular. Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Yusuf Ziya Bahadınlı, Behzat Ay, Emin Özdemir ve daha yüzlercesi, ülkemizin yüz akı oldular. Ülkemizde dogmaların yerine insan aklının ve bilimsel düşüncenin egemen kılınışı, Batı’dakinin benzeri bir süreç yaşanmadan, Atatürk devrimleriyle gerçekleştirildiği için karşı güçler, başından beri toplumsal yaşamımızı din temeline ve dogmalara dayandırma savaşımlarını sürdürüyorlar. İmam hatip okulları, bir meslek okulu olduğu halde işlevsel boyutuyla temel eğitimin yerine konulmaya çalışılıyor. Kızlar, imam hatip olamadıkları halde bu okullara gidiyorlar. İmam hatip okullarını bitirenlere Milli Eğitim Bakanlığı eliyle yüksek eğitimin her dalının açılması için türlü zorlamalara başvuruluyor. İlköğretimde okutulan zorunlu din dersleri, “din kültürü ve ahlak bilgisi” adını taşımasına karşın, bu derste yalnızca Sünni İslam dininin inanç ve ibadetinin eğitimi yapılıyor. Kimi okullarda öğrencilerin topluca namaza götürüldüğü, mescit açıldığı zaman zaman basına yansıyor. Bunlar, yetkililerce “öğrencilerin istekleri”, “münferit olaylar” diye niteleniyor. Bu konuda ilgilileri uyaranlar da dinci kesimce dinsizlikle suçlanıyor. “Dinsiz olmak, cezası çok ağır bir suç” olarak görülüyor. İşte bu nedenlerle laikliğin, eğitimin zorunlu temel değerler dizisinin başındaki yerinin iyi korunması gerekiyor. Köy enstitüleri, medrese eğitimini çıkmaza sokan aktarmacılığı ve yetke (otorite) bağımlılığını eğitimimizden tümüyle silmeye başlamışken, bu atılımın önü kesilerek Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitimi yeniden çıkmaza sokulmuş; yeniden kendini, yaşamı gerektiği gibi tanımayan, kişiliğini bütünüyle geliştiremeyen; doğruluğu, yanlışlığı üzerinde düşünmeye izin verilmeden öğretilen yüzeysel bilgileri ezberleyen tüketiciler yetiştirilmeye başlanmıştır. Bugün öğrencilerin büyük çoğunluğu sınıf geçme, sınav kazanma dışında hemen hiçbir yaşamsal sorununu çözmeyen, öğrenme isteğini öldüren bilgilerin taşıyıcılığını yapıyor. Bu uygulama ne 1973 tarihli Milli Eğitim Temel Yasası’nda yer alan Milli Eğitimin temel ilkelerine uygundur ne de bununla Türk Milli Eğitiminin genel amaçları gerçekleştirilebiliyor. Bugün Milli Eğitimle ilgili Anayasa ve yasa maddeleri, öğretim programlarındaki, uzmanlarca belirlenen çağdaş eğitimin amaç ve ilkeleri, çoğu kez olduğu yerde duruyor; sınıflarda ise anaokulundan yüksek öğrenime dek, çoğu kez onlarla ilgisiz, bilim dışı, çağ dışı uygulamalar sürdürülüyor. Arada bir yapılan eğitimi yenileştirme çalışmalarına ise nitelikli öğretmen yetiştirme işiyle başlamak gerekirken, bu iş, 1 haftalık, 15 günlük yetersiz sürelere sıkıştırılarak öğretim programlarını değiştirme, ders saatlerinin sayısını azaltma-çoğaltma, yeni ders kitapları yazdırma gibi işlerle oyalanılıyor. Bu yetersiz ve çarpık uygulamalarla eğitimde gözle görülür bir iyileşme sağlanamadığı için de binlerce çocuk ve genç, üniversite sınavlarında sıfır puan alıyor.

Sovyetler Birliği Nasıl Kuruldu?

23-24 Ekim 1917’de Sovyetler Birliği’nin kuruluşu, Çarlık Rusyası’nın yıkılışı, Ekim Devrimi, Bolşevik İhtilali, Lenin ve Troçki etkisiyle yaşanan olaylar.

“Napolyon, ‘Önce büyük bir savaşa gir, sonra ne olduğuna bak’ demişti. Biz de ilk büyük savaşımızı 1917 Ekimi’nde yaptık. Ve şimdi, muzaffer olduğumuz kesin.”

Rus devriminin Mimarı Lenin (1923)

On yedinci yüzyıldan itibaren ele geçirdiği topraklarla Çarlık Rusyası; Pasifik’te, Baltık’ta, Kuzey Atlantik’te ve Karadeniz’de limanları olan devasa bir imparatorluğa dönüşmüştü. Lakin 1917’ye gelindiğinde Çarlık rejimi için tehlike çanları çalmaya başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın baş aktörlerinden biri olan ülke, savaşın birçok cephesinde hezimete uğramıştı. Ülke modern savaş teknikleriyle başa çıkacak donanımdan yoksundu. Az gelişmiş ve kötü yönetilen ekonomi, asırlardır halkı canından bezdiren baskıcı Çarlık rejimiyle birleşmiş, olası bir devrim için ideal şartlar oluşmuştu. Halk burnundan solur durumdaydı. Bir kıvılcım, ortalığı yangın yerine çevirebilirdi…

Düşmandan ziyade açlık ve sefaletle savaşan askerlerden, uzun zamandır kendilerini insan yerine bile koymayan bir sistem adına savaşması bekleniyordu. 1917’de tavan yapan büyük kıtlığın tüm ülkeyi tehdit eder hale gelmesinin ardından 1917 Şubatı’nda halk sokaklara döküldü. Grevler patlak verdi. Ordu da ufaktan ufağa başını işçilerin çektiği grevcilerin safına geçmeye başladı. Çar II. Nikolay topun ağzına gelmişti. Grev dalgası kısa zamanda şiddete dönüştü. Çar’ın hükümetini dinleyen yoktu. Yönetim kademe kademe dönemin en büyük siyasi hareketi Sosyalist İşçi Partisi’ne geçiyordu. Çar’ın ayaklanmaları bastırma emrini verdiği ordu da halkın safına geçti. Başkent işgal edildi, Çarlık hükümetine dair ne varsa yerle bir edildi. Her yerde İşçi Konseyi manasına gelen Sovyetler kuruluyordu. Bu işçi konseyleri, parlamentoyla birlikte hareket ediyordu. Başlangıçta komünistler, bu işçi meclislerinde çoğunluğa sahip değildi. Durum azılı devrimci Vladimir Illyich Ulyanov’ın (Lenin) sürgüne yollandığı Almanya’dan dönmesiyle değişti. Lenin faktörüyle canlanan Komünist Parti tekrar aktif hale gelip olayların ortasına daldı. 28 Şubat 1917’de Lenin ve yandaşlarının azınlık olarak kaldığı işçi konseylerinin desteğiyle parlamento (Duma) ülkenin yönetimini resmen üstlendi. 1547’den bu yana devam eden Çarlık rejimi son nefesini vermişti. Buna karşın yeni rejim de Birinci Dünya Savaşı’na ne pahasına olursa olsun devam edilsin istiyordu. Lenin’in liderliğini yaptığı grupsa savaşa iliklerine dek karşıydı. Zamanla işçi konseyleri radikalleşmeye ve parlamentoyu kenara itmeye başladı. Lenin’in yakın arkadaşı Troçki’nin olağanüstü organizasyon yeteneğiyle, azınlık kanadı (Bolşevikler) çoğunluğun (Menşevikler) etkisini kırdı ve Sovyetlerin hâkimiyetini ele geçirdi. Lenin ve Troçki, başkent sokaklarını doldurmuş savaş karşıtı ateşli kitleleri ‘ekmek, barış ve sosyalizm’ içerikli nutuklarla coşturdukça coşturdu. Ekim ayı geldiğinde ülkenin dört bir yanındaki işçi organizasyonlarında Bolşeviklerin sözü geçiyordu.

Lenin meydanda konuşma yapıyor
Lenin meydanda konuşma yapıyor

Lenin liderliğindeki devrimciler, bir avuç komünist entelektüele ilham kaynağı oldu. Hep birlikte Çar’a karşı diş bileyen işçi sınıfını ve askerleri ayaklandırıp, Rusya’da bir dönemin ipini çektiler. Sonuçta dünyanın ilk Marksist İşçi İmparatorluğu olan Sovyetler Birliği doğdu. Fotoğrafta Lenin, Ekim Devrimi’nden birkaç gün önce Petrograd’da ateşli bir nutuk çekerken, devrimin motoru ve sağ kolu Troçki kürsünün sağında etrafı süzüyor.

24-25 Ekim 1917 gecesi Bolşevikler, tüm önemli hükümet binalarına ve birimlerine el koydu. Bütün birlikler başkentteki Kışlık Saray’a ve hükümet binalarına saldırdı, kim varsa alaşağı edildi. 25 Ekim’de Troçki, resmen Duma’nın öldüğünü ilan etti. Yeni bir Bolşevik hükümeti kurulmasına karar verildi. Çarlık Rusyası tarih sahnesinden çekilmiş, Sovyetler Birliği’ne giden macera başlamıştı…

Stalin Lenin Troçki
Soldan Sağa: Stalin, Lenin, Troçki

Öncelikle Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilmesine neden olduğu için Osmanlı’yı rahatlattı. Osmanlı kaybettiği bazı toprakları geri aldı. Ekim Devrimi sonucu kurulan Sovyetler Birliği, Kurtuluş Savaşı sürecinde Türkiye’ye hem maddi hem de manevi anlamda destek verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra da Sovyet rejimi yeni Türk devletinden desteğini esirgemedi.

Ekim Devrimi’nin çocuğu olan Sovyetler Birliği, 70 yıl boyunca hem yayılmacı ideolojisi hem de nükleer gücüyle dünyayı diken üzerinde oturttu. Dünyanın ideolojik olarak ikiye bölünmesine neden oldu; komünist devletlerin sahneye çıkmasına ebelik etti. Uzay ve silahlanma yarışının baş aktörü olarak 1990’a dek dünyanın gidişatını yakından etkiledi.

  • Çar’ın devrilmesine kadar geçen süreç Şubat Devrimi olarak isimlendirilir.
  • Ekim Devrimi’nden önce, Çarlık rejimini hedef alan grevler, siyasi terör, işçi ve çiftçi ayaklanmaları sonucu çok partili sisteme geçilmiş, Duma olarak bilinen meclis kurulmuş ve 1906’da da ülkenin ilk anayasası kabul edilmişti.
  • Çarlığın yıkılmasının ardından kurulan yeni hükümet Birinci Dünya Savaşı’ndan çekildi. 1918 Martı’nda imzalanan Brest Litovsk Antlaşması’yla Ukrayna ve Batı Rusya’nın bazı bölgeleri Almanya’ya, 1878’de ele geçirilen Kars, Ardahan ve Iğdır da Osmanlı İmparatorluğu’na geri verildi.
  • Çarlığın yıkılmasından sonra yapılan ilk seçimleri kaybeden Bolşevikler, parlamentoyu dağıttı. 1918’de iç savaş patlak verdi. Bolşeviklerin, kırmızı bayraklarından dolayı ‘Kızıllar’ olarak isimlendirildiği bu savaşın karşı safında Menşevikler ve Çar taraftarlarının oluşturduğu ‘Beyazlar’ vardı. 3 yıl süren savaşı Kızıllar kazandı ve Sovyetler Birliği kuruldu.
  • Kızılların gizli servisi Çeka, İç Savaş sırasında 7 bin Beyaz’ı öldürerek estirdiği terörle iç savaşın kazanılmasında önemli bir rol oynadı. Çeka, ünlü Rus gizli servisi KGB’nin de atasıydı.
  • Bolşevikler, Çar hayatta olduğu sürece devrimin tehlikede olduğunu düşünüyordu. Çar II. Nikolay ve tüm ailesi Lenin’in emriyle katledildi. Çar ailesinin izleri tamamen silindi. 1991’de mezarları bulundu ve 1998’de de aileye iade-i itibar yapıldı.

Internet’in İcadı ve Tarihsel Gelişimi

Internet’in tarihinde ARPAnet’ten ilk Internet sayfasına ve bugüne uzanan süreçte Internet’in icadı, gelişimi ve yolculuğu anlatılıyor.

“İnternet; yarının küresel köyünde, köy meydanı olmaya doğru gidiyor.”

Bill Gates

Ampul ya da telefon gibi icatların aksine, bugün neredeyse elimiz kolumuz kadar vazgeçilmez hale gelen internetin tek bir mucidi olmadı; zaman içerisinde gelişti.

Her şey 50 yıl kadar önce Soğuk Savaş hamlelerinden biri olarak başlamıştı. Bugünse, birçoklarımız için, onsuz bir hayat neredeyse imkânsız. Gelin hikâyenin başına dönelim…

4 Ekim 1957’de Sovyetler ilk insan yapımı uyduyu yörüngeye yerleştirmeyi başardığında dünya kamuoyu derinden sarsıldı. Bu adamlar neler yapıyorlardı böyle? Sputnik adıyla bilinen uydu, aylak aylak dünyanın etrafında tur atıp dünyaya sinyal göndermekten başka bir şey yapmamış olsa da, bir çığır açtığı kesindi. Özellikle Amerikalılar bir deniz topu büyüklüğündeki bu uydunun tam olarak ne manaya geldiğini gayet iyi biliyordu. Amerika’daki parlak beyinler daha iyi arabalar ve daha güzel TV setleri tasarlarken, en büyük rakipleri olan Ruslar başka bir boyuta sıçramıştı! Uzaya attıkları bu devasa adımla Soğuk Savaş’ı kazanabilirlerdi. O günlerde bu savaşı kazanmak, taraflar için ölüm ya da kalım meselesinden farksız değildi…

Sputnik Amerikalıların gözünü açtı. Bilim ve teknolojiyi daha ciddiye almaya başladılar. Okullarda matematik, fizik ve kimya derslerinin saatleri arttırıldı. Devlet bilimsel araştırmalar yapan şirketlere kredi vermeye başladı. Federal hükümet, uzay çağı teknolojilerini geliştirmek amacıyla şimdi hepimizin yakından tanıdığı Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) ve pek de tanımadığımız Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Dairesi (ARPA) gibi kurumları hayata geçirdi.

arpanet
Arpanet rotası

Özellikle ARPA’daki bilim adamları ve askerî uzmanlar olası bir Sovyet nükleer saldırısı durumunda ülkedeki telefon hatlarına ne olacağına dair kafa yoruyordu. Tek bir füze bile ülkedeki tüm telefon altyapısını çökertebilir ve uzak mesafeli görüşmeleri imkânsız hale getirebilirdi.

1962 Ağustosu’nda Amerika’nın beyni sayılan üniversitelerden MIT’in yanı sıra ARPA’da da önemli görevler üstlenecek olan bilgisayar dünyasının dahi çocuğu Joseph Carl Robnett Licklider (kısaca Lick olarak da tanınır) bu soruna bir çözüm önerdi: Birbirleriyle konuşabilecek geniş bir bilgisayar ağı! Böylesi bir ağ, Sovyetler telefon sistemlerini imha etse bile, devleti yönetenlerin birbirleriyle konuşmasına imkân tanıyabilirdi.

1965’te MIT’ten bir başka bilim adamı ‘paket anahtarlamalı ağ’ (packet switching) adını verdiği bir yöntemle bir bilgisayardan diğerine bilgi yollamanın yolunu buldu. Buna göre mesaj/bilgi küçük parçalara bölünüyor, varış noktasına yollanıyor ve burada tekrar birleşip orijinal mesajın ortaya çıkması sağlanıyordu.

Bu yöntem olmaksızın devletin kullandığı ve ARPAnet adı verilen bilgisayar ağı da düşman saldırısı karşısında en az telefon şebekesi kadar savunmasızdı. 29 Ekim 1969’da ARPAnet, iki bilgisayar arasındaki ilk mesaj alışverişini kısmen gerçekleştirebildi. Biri California Üniversitesi, diğeriyse Stanford Üniversitesi’nde olan bu bilgisayarların her biri küçük bir ev büyüklüğündeydi! LOGIN olan ilk mesaj kısa ve basitti ama henüz emekleme aşamasında olan ARPA şebekesini çökertmeye yetmişti! Alıcı konumundaki bilgisayar, mesajın ancak ilk iki harfini alabilmişti.

1969 sonlarında şebekeye bağlanan bilgisayarların sayısı 4’e çıktı. 1970’ler boyunca genişlemeye devam etti. 1971’de Hawaii Üniversitesi’nin ALOHAnet’i, bundan iki yıl sonra da Londra’daki Üniversite Koleji ve Norveç’teki Kraliyet Radar Enstitüsü şebekeye bağlandı. Paket anahtarlamalı bilgisayar ağlarının sayısı artıyordu ama bunların bildiğimiz anlamda dünya çapında bir ‘internet’e dönüşmesi için henüz erkendi.

1970’lerin sonlarında bu kez sahneye Vinton Cerf isimli başka bir bilgi işlemci çıktı ve dünyadaki bütün mini ağlara bağlı bilgisayarların birbirleriyle iletişime geçebilmesini sağlayacak bir yöntem buldu. Cerf bu buluşunu “Transmission Control Protocol” ya da kısaca TCP olarak isimlendirdi. Daha sonradan buna, ‘Internet Protocol’ olarak bilinen ek bir protokol daha ekledi. Sonuçta ortaya bugün meraklılarının bildiği TCP/IP kısaltması çıktı. Sektörden bir uzman, Cerf’in protokolünü, farklı ve birbirinden uzak bilgisayarların siber uzayda ‘el sıkışması’ olarak tanımlayacaktı.

Cerf’in protokolü, interneti dünya çapında bir ağa dönüştürdü. 1980’ler boyunca araştırmacılar ve bilim adamları bu sistemi bir bilgisayardan diğerine bilgi ve dosya yollamak için kullandı.

1990 Kasımı’nda internetin çehresi bir kez daha değişti. Bu kez İsviçre’deki bir bilgisayar programcısı, Tim Berners-Lee, World Wide Web olarak bildiğimiz kavramı ortaya çıkardı. Yani sadece bir yerden diğerine dosya göndermekten ibaret bir sistem değil, İnternet’teki herkesin ulaşabileceği bir bilgi ağı. Diğer bir deyişle Berners-Lee bugün bildiğimiz internetin mimarı olarak tarihe geçti…

O tarihten bu yana internet bir hayli değişti. 1992’de Illinois Üniversitesi’nden bir grup öğrenci ve araştırmacı, Mosaic adını verdikleri bir web tarayıcı geliştirdi (Sonradan Netscape’e dönüşecekti). Mosaic, ilk kez web’de kolaylıkla araştırma yapmanın kapısını açmıştı. Aynı sayfada yazıları ve resimleri görebilen kullanıcılar, tıklanabilir linklerle tanışıyordu. Aynı yıl kongre web’in ticari amaçlarla kullanılabileceğine karar verdi. Her türden firma web sitesi kurmak için akın etti, internet üzerinden doğrudan müşteriye satış başladı. Zaman içerisinde neredeyse her işin yapıldığı bir mecraya dönüşen internet, kullanıcı sayısı yarım milyarı aşan Facebook gibi sitelerle hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu.

Bildiğimiz manadaki ilk internet sayfası bilim mühendisi Tim Berners-Lee tarafından hayata geçirildi. Berners Lee o dönem, İsviçre-Fransa sınırında yer alan ve günümüzde evrenin başlangıcıyla ilgili bilgilere ulaşmak için bilim adamlarının protonları muazzam bir hızda birbiriyle çarpıştırdıkları araştırma merkezi CERN’de görevliydi. Fizikçiler arası bilgi paylaşımını hedefleyen tarihin bu ilk web sitesi (http://info.cern.ch/hypertext/WWW/TheProject.html) 6 Ağustos 1991’de yayına geçti.

Siyasetçiler arasında internetin bugünkü internet olmasında en büyük rolü eski ABD başkanlarından Bill Clinton’ın yardımcısı Al Gore oynadı. Her ne kadar Al Gore’un internetin mucidi olduğu şeklinde bir şehir efsanesi olsa da, en azından görev zamanında yaptıklarıyla internet devriminin başlamasını hızlandırmıştı.

Radyonun 50 milyon kullanıcıya ulaşması 38 yıl, TV’nin 13 yıl, internetinse 5 yıl aldı.

Her gün ortalama bir milyar kişi internette geziyor.

İnternet kullanımında en yüksek oran yüzde 70’le Kuzey Amerika’da.

Dünyadaki erkek ve kadınların yüzde 74’ü internet kullanıyor. 18–29 yaş grubu en çok kullanan, 65 yaş üzeri en az kullanan kitle.

Google’da günlük ortalama bir milyarın üzerinde arama yapılıyor.

Google’daki sayfa sayısı 10 milyarın üzerinde.

Google’un kurucuları Larry Page ve Sergey Brin, Google ismini ilk olarak 1996’da buldular ve 1998’de hayata geçirdiler. Google’u, 10’un 100. kuvvetine denk gelen sayıyı sembolize eden Googol’dan türettiler.

Sosyal Medyanın Kısa Tarihi de İlginizi Çekebilir.

Tarihte Arsenik Zehirlenmeleri

Roma İmparatorluk Çağı’ndan başlayarak Ortaçağ ve Rönesans boyunca zehirlerin kralı, arsenik olmuştur. Arseniğin mineral şekilleri İÖ 4. yüzyıldan beri bilinmektedir ve Dioskorides beyaz arseniği (As2O3), bir zehir olarak nitelemiştir. 11. yüzyıla gelindiğinde arseniğin yalnızca üç ayrı bileşiği tanınıyordu: ‘Beyaz arsenik’ (As2O3), ‘kırmızı arsenik’ (Yun. ‘sandarakhe’, Lat. ‘sandaraca’, sandarak, realgar, kırmızı zırnık, arsenik monosülfür, As2S2) ve ‘sarı arsenik’ (Ar. ‘zırnık el-asfer’, Lat. ‘auripigment’, İng. ‘orpiment’, ‘altın pigmenti’, sarı zırnık, arsenik trisülfür, As2S3). Arsenik serbest element olarak 1649 yılında arsenik oksiti kömür ateşinde ısıtarak eczacı Johannes Christian Schröder (1600-1664) tarafından, daha sonra da arsenik oksiti sabun ve potas karışımıyla birlikte ısıtarak eczacı Nicolas Lémery (1645-1715) tarafından ayrı ayrı elde edilmiştir.

Arsenik zehirlenmesi, iştahsızlık, baş dönmesi ve baş ağrısı, ruhsal bunalımlar, kusma ve ishal, zayıflama, kısmî felç gibi belirtilerle kendini gösterir. En yaygın ve en güçlü arsenik zehiri, ‘beyaz arsenik’ (arsenik trioksit, As2O3) olup, un görünümünde, tatsız, kokusuz ve suda az çözünen (bu nedenle yavaş yavaş etki eden) bir zehirdir. Cinayet amacıyla en çok kullanılan zehirlerin başında gelmektedir. Civa gibi arsenik de yağ dokularında birikme özelliğine sahiptir. Arsenik zehirlenmesinin kesin tanısı idrar, saç ve tırnaklarda arsenik aranmasına dayanır.

Arsenik ve kurşun kaynaklı zehirlenmenin görünmez ve yavaş etkisinden, Rönesans Avrupası’nın Ferrara Düşesi Lucrezia Borgia (1480-1519) ve sonradan Fransa Kraliçesi olan Catherine de Medici (1519-1589) gibi ünlü kadın kişilikleri, hasımlarını safdışı bırakma konusunda sıkça yararlanmışlardır. Borgia’lar zehir olarak yaygın şekilde beyaz arsenik kullanmışlar, Lucrezia Borgia, sosyal konumunu ve servetini geliştirmek için ardı ardına başarılı üç evlilik yapmıştır. Catherine ise zehirli parfümlerle kokulandırılmış eldivenlerden yararlanarak kimi düşmanlarını devredışı bırakmıştır. 18. yüzyıl başlarında İtalya’da Giulia Toffana adlı bir kadın, ‘Aqua Toffana’ adını verdiği arsenik içerikli kozmetik ürünle 600’ü aşkın kişinin ölümüne yol açtığı için 1719’da idam edilmiştir. Ünlü Fransa İmparatoru I. Napoléon’un (‘Bonaparte’) (İmp. 1804-1814), arsenik boyası içeren duvar kâğıtlarıyla kaplı bir odada mahkûm olarak tutulması sonucu zaman içinde gitgide zehirlenerek öldüğü ileri sürülmüştür.

Arsenik'e maruz kalmış bir Bangladeşli
Arsenik’e maruz kalmış bir Bangladeşli

İngiliz kimyacı James Marsh (1790-1846), 1836 yılında arseniğin kimyasal testi için kendi adıyla anılan bir yöntem (‘Marsh deneyi’) geliştirmiştir. Kemoterapinin kurucusu olan ve Frankfurt’taki enstitüde araştırmalar yapan biyokimyacı Paul Ehrlich (1854-1915), 1900 yılı dolayında arseniğin zehirli etkisinden hareketle frengi gibi kimi hastalıklara karşı bir ilaç geliştirilebileceği düşüncesine varmış ve kimyasal yollardan arseniği organik bileşiklere bağlamak suretiyle, insan bedenine zarar vermeksizin, yalnızca hasta dokulardaki bulaşıcı organizmaları etkisiz kılacak bir ilaç üretmeyi ummuştur. 1906’dan itibaren de ‘atoxyl’ türevlerini çalışmaların odak noktasına koymuştu. ‘Atoxyl’, 1863’ten beri bilinen bir arsenik bileşiğiydi ve onun ‘tripanozoma’ya karşı, özellikle de uyku hastalığı etkenine karşı etkinliği, İngiliz araştırmacılarca bilinmekteydi.186 Paul Ehrlich, organik boyaların kimi organik hücrelerce soğurulup, diğerlerince soğurulmadığından hareketle, parazitsel bir mikroorganizma tarafından alınıp, asıl beden tarafından alınmayan toksik bileşiklerin yapılabileceğini önermiştir. Bu yolla zararlı mikroorganizmalar öldürülebilecekti. Ehrlich, Japon asistanı Sahachiro Hata’nın (1872-1938) da yer aldığı çalışma grubuyla sentezlediği 605 farklı kimyasal bileşiği, teker teker ve tükenmez bir sabırla deney hayvanlarında test etti. 1910 yılında test edilen 606’ncı maddenin, başta frenginin (sifilis) etkeni olan ‘spiroketa’ya (kıvrımkılsı) karşı olmak üzere, verem ve benzeri enfeksiyonlara karşı da özgül bir ilaç olduğunu saptayarak ‘Preparat 606’yı (=Salvarsan), ardından da test edilen 909’uncu bileşik olarak ‘Preparat 909’u (=Neosalvarsan) geliştirdi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra frenginin kökü Batı Avrupa ülkelerinde hemen hemen kurutuldu. Yine de preparata karşı, örneğin onun içerdiği arseniğin çok zehirli olduğu yolunda çok sayıda itirazlar yükseldi. Gerçekten de enjeksiyondan sonra kimi zaman zehirlenme ve ölüm olayları da gözleniyordu. İtirazlar, yalnızca nesnel boyutta değildi. Örneğin, ‘Hıristiyan Ev Dostları Gazetesi’nin başyazarı, frenginin “Tanrı’nın bir cezası olduğu ve günaha kapı açılmaması gerektiğini” yazdı. Ondan 100 yıl kadar önce de, ‘Köln Gazetesi’, ‘insanların, Tanrı’nın evren planına müdahalesi’ olacağı gerekçesiyle geceleri havagazıyla aydınlatmaya sövgüler yağdırmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması, ‘Salvarsan’ üzerinde tartışma yarattı; Prusya Senatosu’nda bir soruşturmaya bile yol açtı. Bu tartışmalar, savaştan sonra bir kez daha alevlendiyse de kemoterapinin zafere ulaşması frenlenemedi. İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında 1940 yılında Almanlar tarafından arsenik içerikli savaş gazı olan ‘Lewisite’ geliştirildi.

Celali İsyanları 5N1K

Celali isyanlarının ortaya çıkışı, gelişimi ve isyanların bastırılması hakkında.

Celali’nin Anlamı

Yavuz Sultan Selim zamanında meydana gelen bir isyan bütün Osmanlı tarihine damgasını vurdu. Bozoklu (Yozgatlı) Celal adlı bir timarlı sipahi şeyh­liğini ilân edip, etrafına binlerce adam toplamıştı. Tokat’ın Turhal ilçesinde bir mağarada yaşayan Celal’in etrafındaki insan sayısı 20 bine ulaşmıştı. Celal, yanındakilere kendisinin Mehdi olduğu söylüyordu. Şah Veli ünvanını alan Bozoklu Celal, Tokat-Sivas havalisinde hakimiyet kurunca Osmanlı yöneticileri harekete geçti.

Merkezden Celal’in üzerine Vezir Ferhad Paşa gönderildi. Dulkadir Beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey’e de ona katılması emredildi. Üzerine gönderilen kuv­vetlerle başa çıkamayacağını anlayan Bozoklu Celal, Sivas’a doğru hareket etti. İran’a kaçıyordu. Ferhad Paşa’nın Celal’e yetişememesi üzerine, onu kaçırmamak isteyen Şehsuvaroğlu Ali Bey asilerin Erzincan civarında önünü kesti. 1519’da meydana gelen savaşta asiler mağlup edildi, reisleri Celal de öldürüldü.

İsyan bitmişti. Ama adı yadigâr kaldı. Bozoklu Celal’in isyanı Osmanlı literatürüne yeni bir ismi kattı. Bu tarihten sonra Anadolu’da isyan edenlere Celal’e nispetle “celali” denildi. Celaliler için, ayrıca “eşkıya”, “türedi eşkıyası” adları da kullanılmıştır.

Celaliyi tasvir eden bir resim
Celaliyi tasvir eden bir resim

Celali İsyanları

Bozoklu Celal’in isyanından sonra Kanunî döneminde benzeri ayaklanmalar olduysa da “Celali isyanları” adı ile anılan asıl eşkıyalık faaliyetleri 1596-1610 yılları arasında meydana geldi.

1593’te Osmanlı İmparatorluğu Avusturya ile 13 yıl sürecek bir savaşa gi­rişmişti. Avusturya ile yapılan 13 yıl savaşlarının asıl sebebi Eflak ve Erdel gibi Osmanlı iaşesinin önemli bir kısmını karşılayan toprakların kaybedilmemesi içindi. Ancak bu dönemde askerî sistemde meydana gelen değişiklikler Avus­turya ile savaşmayı artık pahalı ve zor bir hâle getirmişti. Bu savaşlar sırasında özellikle ekonomik açıdan zor durumda olan Osmanlı İmparatorluğu, piyade asker ihtiyacını Anadolu’daki işsiz gençlerden sağlamaya başladı. Yeni askerî sistem gereği ok ve kılıçla savaşan süvarinin yerini tüfekli piyade almaktaydı. Bu yüzden timarlar azaltılıp, tüfekli asker istihdamına yönelindi. Ayrıca tağşiş (paranın değerini düşürme) ve timarların zengin kişilere satılması yüzünden de birçok timarlı sipahi timarını kaybetmişti. İşsiz kalan timarlı sipahiler 25-50’şer kişilik gruplar hâlinde levend denilen haydut çeteleri oluşturup, eşkıyalığa başladılar.

Timarlı sipahilerin yerini yavaş yavaş alan sekban adlı tüfekli askerlerin sayısı savaş zamanında aşırı artıyordu. Devlet, sancakbeyi ve beylerbeyileri yeni askerî sistem gereği bu tür sekban bölükleri bulundurmaya teşvik etmekteydi. Savaş bittiğinde işsiz kalan bu gruplar eşkıyalığa başladılar. Ayrıca yeniçeriler gibi imtiyazlı olmak isteyen sekbanlar sık sık problem çıkarmışlardır.

Büyük celali isyanları Haçova Savaşı’ndan (1596) sonra meydana geldi. Bu zaferden sonra veziriazam olan Cığalazâde Sinan Paşa orduyu disiplin altına almak için çadırının önüne gelmeyecek herkesi asker kaçağı sayacağını ilân etti. Asker kaçakları yakalandıklarında idam edilecek, malları da hazineye kaydedilecekti. Savaşa gelmelerine rağmen düzensizlik yüzünden ordudan ayrı düşmüş olan ve sayıları 25-30 bin kişiye ulaşan askerler, bu emir üzerine korkudan kaçarak Anadolu’da eşkıyalık yapan gruplara katıldılar.

Celaliler Karayazıcı Abdülhalim gibi yetenekli bir lider bulunca oldukça tehlikeli hale geldiler. Karayazıcı, savaşa gitmek istemeyen ve asker kaçağı olan grupları etrafında topladı. 1598’den itibaren büyük celali toplulukları kasaba ve şehirlere saldırmaya başladılar. Orta Anadolu ve Maraş civarında hakimiyet kurdular. 1602’de Karayazıcı’nın öldürülmesinden sonra bütün Anadolu’ya yayıldılar.

Celali İsyanlarının Nedenleri

Celali isyanları genellikle Haçova savaşından sonra askerden kaçanların cezalandırılmasına bağlanırsa da, bu doğru değildir. XVI. yüzyılın sonlarında İran (1578-1590) ve Avusturya (1593-1606) ile girişilen ve uzun süren harpler Osmanlı düzenini iyice yıpratmıştı. Ayrıca XVI. yüzyıldaki aşırı nüfus artışı ve enflasyon Osmanlı düzenini tamamıyla alt üst etti. XVI. yüzyıl sonlarında bu bahsettiğimiz sebeplerden meydana gelen buhran ortamı celaliliği ortaya çıkardı. İşsiz sekban ve leventler, timarını kaybetmiş sipahiler, geçinemedi-ğinden köyünü terkeden gençler ve sistem çöktüğünden okullarını bırakmak zorunda kalan medrese öğrencileri (suhteler) celali oldular. Celali isyanlarının genişlemesinin önemli bir sebebi de tüfeğin yaygınlaşmasıdır. Osmanlı tarihle­rinde “tüfeng eşkıya eline düşüp, celaliliğin meydana gelmesine ve memleket ihtilaline sebep oldu” ifadeleri sık sık geçer.

Bu isyanlar yalnız Osmanlı’ya mahsus değildir. XVI. yüzyıl sonlarında Avrupa’nın birçok yerinde geleneksel düzenin ve ekonomik yapının bozul­masıyla bu tür isyanlar görülmüştür. Ayrıca dünya ikliminde meydana gelen değişiklikler, uzun süreli kuraklıklar yaşanması bu isyanların çıkmasında önemli rol oynamıştır.

Celali İsyanları Bastırılıyor

Safevi hükümdarı Şah Abbas’ın Osmanlılar’ı mağlup edip, Doğu Anadolu kapılarına dayanması celali isyanlarını iyice artırmıştı. Celali isyanlarının en önemlileri Orta Anadolu’da Kalenderoğlu, Suriye’de Canbolatoğlu ayaklan­malarıydı. Ancak 1608 yazında Kuyucu Murad Paşa liderliğindeki büyük bir orduyla celali isyanları sona erdirildi. Kuyucu Murad Paşa’nın eşkıya takibi ve sonrasında celali bakiyelerini temizlemek için yaptığı teftişler esnasında binlerce insan celali oldukları gerekçesiyle öldürüldü.

Celalilerin aralarında bir birliğin olmaması, halkın kendilerine düşman olması ve meydan savaşlarında Osmanlı ordularına karşı koyacak durumda olmadıkları için yenilmişlerdi.

Osmanlı yönetimi celalileri ya kuvvet kullanarak ya da makam, mevki vererek ortadan kaldırma yoluna gitmiştir. Bazı Türk tarihçileri, Osmanlılar’ın eşkıyaları affedip, devlet kademelerinde görev vermesini acizlik olarak yo­rumlarken, Karen Barkey isimli bir Amerikalı sosyoloğun Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu’nu mukayese ederek yaptığı incelemede eşkıyaların affının ve bir makam verilmesinin, devletin aczini değil, kuvvetini ve idaresini sürdürme kabiliyetini gösterdiği sonucuna varılmaktadır. Fransa’da merkez-kenar den­gesindeki ciddi kaymalardan dolayı isyanlar meydana gelmiş ve bu isyanlar zorla bastırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ise toplumsal sınıfların çoğunu manipüle ederek, çok büyük isyanların çıkmasını engellemiştir. Eşkıyaları af­federek, devlet kademelerinde görevlendirmiş, böylece kenardaki kuvvetlerin merkez içerisinde erimesini sağlamıştır. Osmanlılar’ın tarzı hem daha insanî, hem de daha devlet menfaatinedir.

Suraiya Faroqhi’nin Osmanlılar’ın hac güzergâhında eşkıyalık yapan bedevilerle anlaşmasını izahı da aynı şekildedir. Çölde eşkıyalık yapan be­devilere bazı hediyeler verilmek suretiyle, fazla bir kuvvet bulundurulmadan hac yolu emniyeti ve Osmanlı İmparatorluğu’nun o topraklardaki meşruiyeti sağlanmıştır.

Celali İsyanları ve Halk

Celali ayaklanmalarını kimileri mezhep, kimileri ise ezilen halkın yöneticilere isyanı olarak gösterir. Bazen ise Türk kimliğinin mücadelesi olduğu iddia edilir. Ancak bunların hiçbirisinin aslı yoktur. Bazı ayaklanmaların İran’la ilişkisi varsa da, timarı elinden alınmış sipahiler ve savaş bitince işsiz kalmış sekbanlar bu isyanlarda faal rol oynayan en önemli unsurlardı. Meslekleri askerlik olan bu kişilerin işsiz kaldıklarında yapacakları bir iş yoktu. Çoğu eşkıyalıkla geçinme yolunu aradılar. Timarları iade edildiğinde veya başka bir yolla orduda istihdam edildiklerinde celalilerin çoğu devletin yanına geçmiştir.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi halkın çoğunluğu malını ve canını kurtar­mak için göç etme yolunu seçmişti. Göç etmeyen halk kaleye sahip bir yerde oturuyorsa buralarda kendisini savunmaya çalıştı. Savunma düzeni olmayan yerlerde oturanlar ise kale ve palangalar inşa ederek kendilerini korudular. Bir kısmı dağlara sığındı, eşyalarını ve yiyeceklerini sakladılar. Kendilerini müdafaa etmek için silahlandılar. Ahvâl-i Celâliyân adlı eserde halkın çiftini çubuğunu dağıtıp, öküzünü satıp at satın aldığı, saban yerine tüfek kullanmaya başladığı belirtilir.

Halk devlet yönetiminde örgütlenerek de Celalilere karşı koymaya çalıştı. Osmanlı İmparatorluğu celali karışıklıklarının artması üzerine köylü ve şehirli gençleri “il eri” adı altında teşkilatlandırdı. Bu mahalli milis kuvvetleriyle asa­yişin sağlanılmasına uğraşıldı.

Celaliler Ne Kadar Zarar Verdi?

Celaliler geçtikleri köy, kasaba ve şehirleri büyük bir baskı altına aldılar. Ahalinin mallarına, ürettikleri mahsullere el koydular. Can ve mal emniyeti hiç kalmamıştı. Gençler celalilere katılmaya mecbur kalıyorlardı.

1596-1610 yıllan arasında meydana gelen ve Celali Fetreti diye adlandırılan bu dönemde Anadolu baştan başa harabe oldu. Celali ayaklanmalarının Osmanlı İmparatorluğu’na en büyük zararı mevcut düzeni bozmasıydı. On binlerce insan çoluk, çocuğuyla evlerini terkederek başka diyarlara gitti. Binlerce köy boşaldı. Devlete vergi veren nüfus azaldı.

Büyük Kaçgun diye bilinen bu dönemde ahali köylerden şehirlere kaçtı. Gittiği yerlerde de emniyet kalmayınca başka bölgelere sığındı. Anadolu’daki insanların varlıklı olanları İstanbul’a, Rumeli’ye ve Kırım’a göçtüler. Halkın yerini yurdunu terketmesi “celâ-yı vatan”, “terk-i diyar” ifadeleriyle isimlendirilmiştir. Anadolu halkının büyük kitleler hâlinde yerlerini terketmeleri 1603-1610 yılları arasında 7 yıl sürdü ve bu karışıklık dönemi resmî kayıtlarda “büyük kaçgun” ve “büyük firar” adlarıyla anıldı.

Celalilerin yanısıra halkın yerini terketmesinin önemli bir sebebi de “ehl-i örf” adı verilen taşra yöneticilerinin zulümleriydi. Mahalli yöneticiler zaman zaman kanunlarda bulunmayan vergileri halktan talep etmişlerdir. Merkezi otoritenin sarsıldığı dönemlerde mahalli yöneticiler, halktan kanunsuz olarak “nalbaha”, “selamlık”, “aylık”, “cerime”, “pişkeş” gibi adlar altında vergi topla­dılar. Devletin, ahalinin şikâyetleri üzerine bu uygulamaları sona erdirmek için adaletnâme adı verilen fermanlarla, bu işleri yapanları idamla tehdit etmesine rağmen, mahalli yöneticilerin bu suistimalleri sona ermedi. Mahalli yöneticileri bu tür yollara sevk eden sadece daha fazla gelir elde etme isteği değildi. XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devlet görevlilerinden caize, avaid, pişkeş gibi adlarla alınan resmî vergilerinin miktarları ve sayıları artmıştı. Bir kısım yöneticiler devletin onlardan aldığı dolaylı makam vergilerini (caize, avaid, bohça) ödeyebilmek için bu yola başvurmak zorunda kalmışlardı. Bu uygula­malar da celaliler yüzünden perişan olan halkı iyice ezdi.

Vergi düzeni bozulduğu için arazilerin boş kalmasını önleyici tedbirler alınmaya çalışıldı. Yerlerini terkeden ahalinin tekrar eski topraklarına dön-dürülmesine çalışıldı. Vergi muafiyetleri sağlandı, çeşitli teşvikler verildi. Bu iş için memurlar görevlendirildi.

Celalilerin Osmanlı Hanedanıyla İlgili Planı

Celali isyanı çıkaranların çoğunun hanedanı ortadan kaldırma gibi bir niyeti yoktu. Kalenderoğlu gibi bazı eşkıyalar niyetlerinin, Osmanlı otoritesinin Üsküdar’dan ileriye geçmemesi ve Anadolu’da hakimiyet kurmak olduğunu söylemişlerdir. En tehlikeli asilerden birisi olan Canbolatoğlu Ali Paşa ise Kuzey Suriye’de ayrı bir devlet kurma niyetini taşıyordu. Hutbe okutmuş, para bastırmıştı.

Bu isyanı çıkaran insanlar haksızlığa uğradıkları için devleti yıkma amaçları olmadan bürokrasisiyle bütünleşmeyi talep ediyorlardı. Bu yüzden isyanları sisteme muhalefet değil, sistem içinde hareketlilik kazanabilmek için yapılan manevralardı. Osmanlı İmparatorluğu da buna paralel olarak celalileri kendi hakimiyetini sağlamlaştırmakta kullanarak halk üzerindeki denetim gücünü artırdı. Devlet, eşkıyaları otoritesini sağlamlaştırmakta, halk üzerinde bir teh­dit olarak kullandı. Muhtemel rakiplerini saf dışı bıraktı ve taşradaki önemli mevkilere güvendiği güçlü kişileri atadı. Celali liderlerinin çoğu devlete karşı herhangi bir toprak iddiasında bulunmadığından çeşitli konumlarda devlet görevlisi oldular. Bir sancakbeyinin hizmetine girmek ya kethüdalık yapmak ya da mütesellim olmak istiyorlardı. Bunların devletten bağımsızlık kazanmak gibi bir amaçları yoktu. Esas dertleri devletin memurları olmak ve devleti yönetmekti. Osmanlı esasen böylesi gruplarla her dönemde karşılaşmıştı. Ancak onlar genel olarak yerel olaylar şeklinde kalmış ve siyaset yoluyla halli sağlanmıştı. Yani mevki verilmek suretiyle sindirilmişlerdi.

Celali İsyanlarından Sonra

Kuyucu Murad Paşa’nın sert tedbirleriyle sona eren celali isyanları, II. Osman’ın öldürülmesi üzerine onun kanını dava ederek ayaklanan Erzurum Valisi Abaza Mehmed Paşa ile yeniden başladı. Kuyucu Murad Paşa’nın za­manında sinmiş celali grupları Abaza Mehmed Paşa’ya katılmışlardı. Sultan İbrahim devrinde Sivas Valisi Varvar Ali Paşa ve Kara Haydar isyanları meydana geldi. IV. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında celali hareketleri iyice arttı. Kara Haydaroğlu, Gürcü Abdünnebi ve Katırcıoğlu önde gelen celali reisleriydi. Abaza Hasan Paşa ise en büyük celali isyanını başlattı. İsyan Köprülü Mehmed Paşa tarafından zorlukla bastırıldı. Köprülü Mehmed Paşa tarafından teftişle görevlendirilen Müfettiş İsmail Paşa yakaladığı celalileri öldürdü. Her yerde tüfek arandı ve binlercesine el kondu.

İkinci Viyana Kuşatması’nın ardından 16 yıl süren harpler sırasında düzen tekrar bozulduğu ve bölge idarecileri askerleriyle beraber savaş sahralarında bulundukları için celaliler tekrar sahneye çıktılarsa da asrın başındaki kadar tehlikeli olmamışlardır.

Celalilerin Örgütlenmesi

Küçük celali grupları büyük kalabalıklar hâline süratle gelebiliyorlardı. Bir lider etrafında toplanabilmek varlıklarını devam ettirebilmenin en önemli yoluydu. Ancak şuursuz kalabalıklar çabucak bir lider etrafında toplanabil­dikleri gibi, kısa sürede bu birliklerini kaybedebiliyorlardı. Karayazıcı gibi askerî yetenekleri olan birisinin etrafında toplandıklarında oldukça tehlikeli olmuşlardır.

Celaliler kendi aralarında, bölük esasına göre örgütlenmişlerdi. Her bölü­ğün bir zorbabaşısı ve bayrağı olurdu. Bayraklarda zorba başının adı yazılıydı. Celaliler arasında “yalancı kapıkulları” adı verilen bölükler de vardı. Bunlar kapıkulu ocağından uzaklaştırılan levendler ve taşra yöneticilerinin yanındaki devriye bölüğü mensuplarıydı.

Celaliler halk arasında garip isimlerle şöhret bulmuşlardır. Ağaçtan Piri, Gün Uğrusu, Baldırı Kısa, Tanrıbilmez, Dağlar Delisi, Kabre Sığmaz, Kâfir Murad, Deli İlahi, Yularkıstı, Kilindir Uğrusu, Domuzoğlan, Şekloz Ahmed, Kekeç Mehmed gibi isimler taşıyorlardı.

Srebrenitsa (Srebrenica) Katliamı 11 Temmuz 1995

11 Temmuz 1995’te Srebrenitsa (Srebrenica)’da neler oldu? Miloseviç, Mladiç, İzzetbegoviç, Silajdzic, Krstic, Clinton ve BM çokgeninde binlerce müslüman nasıl katledildi? Yugoslavya’nın ardından Avrupa’nın göbeğindeki trajediye tanık olun.

“Srebrenica, 1930’lardan bu yana Batı’nın en büyük kolektif güvenlik başarısızlığı.”

Bill Clinton (Eski ABD başkanı) – 11 Temmuz 1995

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Balkan ülkeleri Bosna Hersek, Sırbistan, Karadağ, Hırvatistan, Slovenya ve Makedonya, Yugoslav Federal Halk Cumhuriyeti’nin parçaları olmuştu. Dinler ve diller mozaiği Yugoslavya’yı uzun bir süre demir yumrukla yöneten Tito’nun 1980’de ölmesinin ardından bu cumhuriyetlerdeki milliyetçilik akımı derin uykusundan uyandı. Bu ‘milliyetinin aşırı farkında olma’ durumu, 80’lerin ortasında Sırbistan’da ortaya çıkan aşırı milliyetçi lider Slobodan Miloseviç’le hız kazandı. Miloseviç, Bosna ve Hırvatistan’daki Sırplarla onların Boşnak, Hırvat ve Arnavut komşuları arasındaki husumeti, kendi nefretiyle daha da perçinledi. Sovyetlerin dağılması lambadaki cini çıkardı. 1991’de Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya, federasyondan bağımsızlıklarını ilan ettiler. Hemen ardından Hırvatistan’da patlak veren savaşta, Sırpların ağırlıkta olduğu Yugoslav ordusu, ayrılıkçı Sırpların Hırvat güçleriyle giriştiği çatışmalarda Sırplara destek verdi. Bosna’daysa Müslümanlar en büyük etnik grubu oluşturuyordu. 1990’da yapılan seçimlerde Müslümanlar, Sırplar ve Hırvatlar, nüfusa oranlarına göre mecliste koltuk sahibi oldu. Müslümanların çoğunlukta olmasından dolayı Aliya İzzetbegoviç liderliğinde hükümet kuruldu. Ülke içi ve dışındaki tansiyonun artması üzerine Bosna’daki Sırp azınlığın lideri Radovan Karadziç ve partisi, hükümetten çekilerek kendi meclislerini kurduklarını ilan ettiler. 3 Mart 1992’de, Karadziç’in partisinin Sırpların yoğun yaşadığı birçok bölgede boykot ettiği referandumun ardından Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç, Bosna’nın bağımsızlığını ilan etti. Dram da işte o zaman başladı.

Slobodan Milosevic
Slobodan Milosevic

Bosna’da Boşnakları hedef alan soykırım girişimi tüm dünyada, özellikle de Yahudi Soykırımı’ndan sonra ‘bir daha asla’ şeklinde iddialı bir tutum takınan Avrupa için tam bir utanç kaynağı olmuştu…
Bosna’daki Sırpların derdi Bosna’nın bağımsızlığı falan değil, kendi yaşadıkları toprakların, Yugoslovya’nın en güçlü cumhuriyeti olan Sırbistan’ın bir parçası olmasıydı. Böylelikle Sırp milliyetçilerinin hayali olan ‘Büyük Sırbistan’a doğru bir adım atılacaktı. 1992 Mayısı’nın hemen başında, Amerika ve Avrupa Topluluğu’nun Bosna’nın bağımsızlığını tanımasının hemen ardından Bosnalı Sırplar, Sırpların denetimindeki Yugoslav ordusunun desteği ve Miloseviç’in yeşil ışık yakmasıyla, Bosna’nın başkenti Saraybosna’ya saldırdı. İlerleyen günlerde saldırı dalgası diğer Boşnak şehirlerine de ulaştı ve tarihe ‘etnik temizlik’ olarak geçecek nüfus arındırması başladı. Boşnaklar evlerinden yurtlarından sürüldü. Bazen Hırvat ordusunun da desteğini alarak Sırplara karşı koymaya çalışsalar da, Bosnalı Sırplar kısa zamanda ülkenin büyük bir kısmını ele geçirdi. Karadziç, ülkenin doğusunda Bosnalı Sırplara ait Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti. Bu esnada ülkedeki Hırvat azınlığın büyük bir kısmı Hırvatistan’a kaçmıştı. Sırp milisleri ortalığı hallaç pamuğu gibi atarken, Avrupa ve Amerika olan bitene isim aramakla meşguldu. Bu bir savaş mı, yoksa iç savaş mı (tüm olan biten görüntüde Bosna’daki etnik gruplar arasında cereyan ettiği için) gevezelikleri Batılı başkentleri o kadar fazla meşgul ediyordu ki, yaşanan katliamlarla ilgilenmeye fırsat bulamıyorlardı. Sırpların ele geçirdikleri toprakları bırakmamasından dolayı barış girişimleri suya düşerken, BM ise müdahil olmamayı tercih ediyor, sadece insani yardımla yetiniyordu. O insani yardımın makyajı da Srebrenica’da yaşananlarla dökülecekti…

Srebrenitsa (Srebrenica) haritada
Srebrenitsa (Srebrenica) haritada

Bosna’daki iç savaşın en sıcak günleriydi. Bosnalı Sırp ordusu, 11 Temmuz 1995’te Hollandalı barış gücü askerlerini bölgeden çıkmaya zorlayarak, Birleşmiş Milletler’in Srebrenica’da ilan ettiği ‘güvenli bölge’nin kontrolünü ele geçirdi. 1500 kadar Sırp askeri, hafif silahlara sahip Hollanda askerlerinin yanından güle oynaya geçti.

Ratko Mladic
Ratko Mladic

Bosna Başbakanı Haris Silajdzic, aynı saatlerde NATO’yu tepki göstermemekle suçluyor ve Srebrenica halkının ‘ihanete uğradığını’ söylüyordu. Kısa zamanda ne kadar haklı olduğu anlaşılacaktı. Çoğunluğu Müslüman olan kent halkından 30 bin kadar mülteci kuzeye doğru kaçmaya başladı. Onlar kaçadursun, büyük güçler bitmek bilmeyen topu birbirlerine atma seanslarına aralıksız devam ediyordu. ABD, Birleşmiş Milletler’in ‘insani misyon’ gerçekleştirebilme kabiliyetini sorguluyor, Birleşmiş Milletler, çaresizce “Srebrenica’nın Bosnalı Sırp birliklerinin eline düştüğünü anlıyoruz” türünden saçma sapan açıklamalar yapıyordu. Binlerce Boşnak mülteci kuzeydeki Potocari kentine kaçmış, bu arada BM çatısı altında Boşnakları korumakla görevlendirilen Hollanda birliği de Potocari’ye çekilmişti. Kötü, hem de çok kötü bir şeyler olacağı hissediliyordu. Üstelik bu hengamede Sırplar, 30 kadar barış gücü askerini de esir almıştı. Sırp çeteciler, resmen tüm dünyaya kafa tutuyordu. NATO uçakları iki Sırp tankını vurmuştu ama karadan hiç kimse Sırplara bir şey yapamıyor, yapmıyordu. Hollanda Savunma Bakanı Joris Voorhoeve, “Sırplar, rehin tuttukları 30 Hollandalı askeri öldürmekle, Hollanda üslerini ve Srebrenica’yı yerle bir etmekle tehdit ettiler” diyerek BM görevinden alınmalarını talep ediyordu. Bu arada Bosna Sırp ordusunun komutanı General Ratko Mladiç, BM’ye, “teröristleri etkisiz hale getirmek için” söz konusu operasyonu yaptıklarını iddia ediyor, bir de üzerine (Boşnakları kastederek) bölgedeki ‘silahlı unsurları’ temizlemedikleri için BM’ye fırça atıyordu! Ama aynı zamanda ‘şefkatliydi’ de; sivillerin ve barış gücü askerlerinin Sırplardan korkmalarına gerek olmadığını söylemeyi ihmal etmemişti. Sırplar, ellerini kollarını sallayarak girdikleri şehirde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük soykırıma imza attı…

Srebrenitsa katliamının ardından toplu mezarlardan biri incelenirken
Srebrenitsa katliamının ardından toplu mezarlardan biri incelenirken

Birleşmiş Milletler 12 Ağustos 1995’te, Bosna’da 2 bin 700 Müslüman erkeğin makineli tüfeklerle öldürüldüğü ve toplu mezarlara gömüldüğüne dair iddiaları soruşturmaya başladı. Amerikan uçakları tarafından çekilen fotoğraflar, Srebrenica yakınlarında toplu mezarlar olduğunu gösteriyordu. Soruşturma sonucu sayıları 7 ila 8 bin arasında değişen Müslüman erkeklerin, Srebrenica’nın düşüşünün ardından katledildiği ortaya çıktı. Tanıklara göre Sırp komutan General Ratko Mladiç, Müslüman esirlere yaptığı konuşmada, ölen her bir Sırp için 1000 mülteciyi öldüreceğini söylemişti. Her ne kadar katliam sırasında uluslararası camia bir şey yapmasa da, olayın ardından failleri cezalandırmak için harekete geçti. Mayıs 1993’te BM Güvenlik Konseyi, Eski Yugoslavya İçin Savaş Suçları Mahkemesi kurdu. Bu, Nurmberg Duruşmaları’ndan bu yana soykırım yargılaması yapmak için kurulan ilk mahkeme oldu. Takip eden 20 yıl içerisinde mahkeme 120 kişi hakkında çeşitli cezalar verdi. 2002 yılındaki bir soruşturmada, askerleri soykırımı önlemede başarısız olduğu için çıkan tartışmalardan dolayı dönemin Hollanda hükümeti istifa etti. General Mladiç ve o dönemde Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin Başkanı olan Radovan Karadziç’in, Savaş Suçları Mahkemesi’nde soykırım suçuyla yargılanmasına karar verildi. Karadziç, Temmuz 2008’de Belgrad’da yakalandı ve Lahey’de yargılanmaya devam ediyor. General Mladiç halen kayıp ve aranıyor. Tüm bu kepazeliklerin baş sorumlusu, Sırbistan’ın o zamanki lideri Slobodan Miloseviç’se Lahey’de yargılanırken hücresinde öldü. Bosnalı Sırp komutanlardan General Radislav Krstic, Srebrenica trajedisindeki rolünden dolayı soykırım suçuyla hapis cezasına çarptırıldı. Haziran 2004’te Sırplar ilk kez cinayetlerde bir rollerinin olduğunu kabul ettiler. Tüm bunların hepsi bir kenara, Srebrenica katliamı, Avrupa Birliği’nin askeri güçten yoksun siyasi bir cüce olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Özellikle Başkan Clinton’ın gayretiyle Bosna Savaşı boyunca aktif bir siyaset izleyen Amerika, Balkanlar’daki Müslümanların hamisi rolüne soyundu ve İslam ülkeleri nezdindeki prestijini arttırdı.

Srebrenitsa soykırımından sonra toplu cenaze ve mezarlık
Srebrenitsa soykırımından sonra toplu cenaze ve mezarlık
Srebrenitsa soykırımından sonra toplu cenaze ve mezarlık
Srebrenitsa soykırımından sonra toplu cenaze ve mezarlık
  • BM Hollanda Barış Gücü’nün koruması altında bulunan Srebrenica’da 8 bin Boşnak’ın öldürülmesi, Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından resmen soykırım olarak nitelendirildi.
  • Srebrenica katliamı ve ardından gelen Bosna’daki pazar yeri saldırısıyla Batı’nın sabrı ‘nihayet’ taştı. Ağustos 1995’te, Amerika’nın da bastırmasıyla, NATO güçleri Bosnalı Sırplara karşı havadan ve karadan 3 hafta sürecek bir saldırı başlattı.
  • Ambargolarla soluğu kesilen Sırbistan nihayet Bosnalı Sırplara desteğini kesmek zorunda kaldı. 1995’te Amerika’da Dayton Barış Antlaşması imzalandı. Buna göre Bosna, Boşnak-Hırvat Federasyonu ve Bosna Sırp Cumhuriyeti olmak üzere federal bir yapıya büründü.
  • Slobodan Miloseviç, Lahey’de yargılanırken, Srebrenica katliamının Fransız ajanları ve Bosnalı Müslümanlar tarafından ‘Bosna’ya müdahaleyi’ mümkün kılmak için uydurulduğunu iddia etti.
  • Dayton Antlaşması’nın mimarı dönemin Amerikan Başkanı Bill Clinton, 2005’te o günlerle ilgili izlenimlerini anlatırken, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın Sırplara çok fazla sempati duyduğunu ve Müslümanların idaresinde birleşmiş bir Bosna’ya sıcak bakmadığını söylemişti.
  • Eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi eski Başsavcısı Carla del Ponte, uluslararası toplumun Bosna’daki Srebrenica katliamıyla ilgili hazırlıkların yapıldığından haberdar olmasına rağmen engellemediğini söyledi.
  • 2010’da, Srebrenica soykırımının 15. yıl anma törenlerine katılarak tarihî bir adım atan Sırbistan Devlet Başkanı Boris Tadiç, katliamla ilgili, “Yapılanlar büyük bir trajedidir. Katliamın sorumlusu Ratko Mladiç’in yakalanması konusunda gösterdiğim kararlılıktan asla taviz vermeyeceğim” dedi.
  • Mart 2016’da 10 ayrı suçtan yargılanan Karaciç’e 40 yıl hapis cezası verildi.

Srebrenitsa 20. Yıl Belgeseli – TRT

Mumyalama Nedir? Neden ve Nasıl Yapılır?

Mumyalama nedir? Mumyalama neden ve nasıl yapılırdı? Mumyalamanın ilginç tarihi, eski Mısır, İnka, İskit, Yunan ve Türklerde mumyalama teknikleri, Kanuni ve Atatürk’ün mumyalanması ile arıların mumyalama işleri.

Mumyalama (Ar. tahnit), eski Mısırlılar, İnkalar, İskitler gibi toplumlarda ölülerin olabildiğince yaşama yakın bir biçimde saklanmaları ve sevdiklerini yanlarından ayırmama amacına yönelik bir tutumdu. Ölüme meydan okuyan böylesi bir koruma süreciyle beden, ruhun sonsuza dek barındığı bir yuvaya dönüştürülüyor ve uzun zaman boyunca ruhun bedenle bağlantısı sürdürülüyordu. Eski Mısır inanışına göre, ölen bir insanın yaşamı sona ermez ve ölümden sonra ‘ötedünya’da yeni bir yaşam olanağı başlardı. Ölen kişinin bedeni sürekli olarak korunursa, yaşamı ‘ötedünya’da da sürerdi. Her canlı, ölümlü bir maddeyle kendinden sonra da yaşayan ve ‘Ka’ adı verilen bir ruhtan oluşmuştu. Bu nedenle de cesetler, ölüyü bu yeni yaşama hazır tutmak üzere mumyalanır, ölünün dünyevi yaşamında kullandığı eşyalar ve yiyeceklerle birlikte mezara konurdu.

Eski Mısır'da mumyalama işlemi
Eski Mısır’da mumyalama işlemi

Gerçekte mumyacılık, çok uzmanlık isteyen bir uğraş olmakla birlikte, tıp alanını çok az etkilemiştir. Mumyalama sırasında çabuk bozunma niteliği taşıyan iç organların çıkarılması gerektiğinden, insan vücudunun içinin düzenli olarak gözlemlenmesine olanak veriyor ve insan anatomisi hakkında temel bilgiler edinilmesini sağlıyordu. Mısır’da mumyalamanın uygulandığı İÖ 4000’lerden İS 600’lere kadar yaklaşık 700 milyon insan mumyalanmıştır.15 Eski Mısır’da hanedanlar öncesi dönemde ölüler çölde gömülüp, üzerleri kuru ve kızgın kumla örtüldüğünde, kuru ve çok sıcak ortamda cesetlerin etleri ve saçları bozulmaz bir halde kalırdı. Eski Mısır’daki mumyalama konusunda ayrıntılı bilgiler, İÖ 445 yılı dolayında Mısır’ı gezen Halikarnassos’lu (Bodrumlu) Herodotos (Herodot) (~İÖ 484-426) tarafından verilmiştir.

Eski Yunan yazarı Plutarkhos’un (~46-120) De Iside et Osiride (İsis ve Osiris Üzerine) (~100) adlı eserindeki anlatımına göre, Eski Mısır’ın güneş tanrısı Ra’nın Osiris, İsis, Seth ve Nephthys adlarında dört çocuğu olur. Ülkesini tarım ve tanrı kültü konularında eğiten ve soylu ve bilge bir hükümdar olan Osiris, İsis ile; Seth de Nephthys ile evlenir. Bereket ve yeniden dirilme tanrısı Osiris, tanrıça İsis ile evlendikten sonra Horus adlı oğlu dünyaya gelir, kardeşi Seth’in Nephthys ile ilişkisinden de onların oğlu, çakal başlı mumyalama tanrısı Anubis doğar. Osiris’i çekemeyen kötü kalpli Seth, önce gizlice Osiris’in vücut ölçülerini alarak tam onun boyuna göre ve değerli mücevherlerle süslenmiş görkemli bir sandık yaptırır. Verdiği bir davet sırasında tüm tanrılar sandığa hayran kalınca Seth, bu sandığı, beden ölçüsü buna en iyi uyan kişiye armağan edeceğini söyler. Osiris sandığa girdiğinde sandığı kapatır ve çiviler, daha sonra da sandığı Nil Nehri’ne attırır. Osiris boğulur. Osiris’in kız kardeşi ve karısı olan İsis, bu cinayeti duyduğunda yas elbiselerini giyerek her yerde cesedi arar ve sonunda Fenike ülkesinde Byblos kenti kıyılarına vuran sandıktaki cesedi Mısır’a getirir. Seth, bunu duyunca cesedi çalarak Osiris’in bedenini 14 (kimi anlatıma göre 27) parçaya ayırtır ve her bir parçayı Mısır’ın dört bir yanına dağıtır. İsis ile kocasını terk eden Nephthys, daha sonra Osiris’in bedeninin parçalarını bir araya toplarlar, yalnızca Nil Nehri’ne atılan ve mersinbalığı (oxyrhynchus) ya da yengeç tarafından yenen cinsel organı bulunamaz. Mersinbalığı (ve hatta tüm balıklar) bu nedenle o dönemde Mısır mutfağında yasak yiyecekler arasına alınmıştır. İsis, kilden ya da ahşaptan yeni bir cinsel organ yaptırıp, kendini hamile bırakır ve oğlu Horus’u doğurur. Osiris’in tamamlanmış beden parçalarını (Lat. ‘disjecta membra’) Anubis’in de yardımıyla sıkı sargılarla bir araya getirerek mumyalatır ve sihirli ilaçlar kullanarak yeniden yaşama döndürmek ister. Ancak Osiris, yeniden dirilmeyi kabul etmez ve olasılıkla Abydos’a defnedilir. Bu arada yetişen oğlu Horus, Seth’i kavgada yenerek babasının intikamını alır ve Mısır ülkesi, Horus ile Seth arasında ikiye bölünür. İsis’in sihir gücüyle şahine döndürdüğü Osiris, ‘ölüler ülkesi tanrısı’ olarak yeraltı dünyasına çekilerek orada hüküm sürer. Eski Mısır’da mumyalama geleneğinin kökeninde yatan öykü bu olup, Osiris’in yeniden diriltilme sürecine bir öykünmedir.

Tarihi bir mumya
Tarihi bir mumya

Mumya tozu; Eski Mısır mumya kalıntılarının öğütülmesinden elde edilen, ana bileşen olarak bitüm (bitumen iudaicum: Yahudiye zifti), yanı sıra da doğal reçine ve kısmen de kemik artıklarından oluşan ve ilaç ya da pigment olarak kullanılan gri-kahverengi, aromatik bileşik kokulu bir tozdur. ‘Mumia’ ya da ‘mumiya’ sözcüğü, Farsça katran, asfalt ya da bitüm anlamına gelir, Arapça’da ‘mumiyah’, ‘mumiya-i ma’deni’ ya da ‘ma’deni mumiya’ diye geçer ve mumya hazırlanmasında kullanıldığı için ‘mumya balsamı’ diye de bilinir. Bitüm, petrol yataklarının üzerindeki tortul kayaçların gözenek ve çatlaklarından yer olaylarının etkisi sonucunda yüzeye çıkarak, dış ortamda uçucu bileşenlerini yitiren petrol artıklarından oluşan ağdalı bir katı sızıntıdır ve bizde aktarlarda ‘karasakız’ adıyla satılmakta ve özellikle çıban tedavisinde kullanılmaktadır. Bitüm (asfalt), Eski Mısır’da cesetlerin mumyalanmasında, cesede sarılan keten bezi şeritlerine emdirilerek kullanılmıştır. ‘Bitüm’ terimi (Lat. ‘bitume’, İng. ‘bitumen’) Yunanca ‘pix tumens’ (kaynayan zift / fokurdayan zift) sözcüğünden gelirken, asfalt (İng. ‘asphalt’) sözcüğü, Yunanca ‘değişmeyen’ anlamına gelen ‘asphaltos’ teriminden gelmedir. Kayaç-mumiya, gözenekli kayaçlar üzerine çökelmiş olan yüksek moleküllü doğal hidrokarbonların (düşük miktarda oksijenli, kükürtlü ve azotlu bileşiklerle birlikte) bir karışımı olan bitümdür. Bu karışım, yerin derinliklerinden belirli yerlerde yeryüzüne ulaşır ve doğal asfaltlı ya da bitümlü göller oluşturur ya da sürüklenerek denizlere ulaşır. Filistin’deki Lut Gölü [Ölü Deniz ya da eskiden Romalılarca adlandırıldığı üzere ‘Lacus Asphaltites’ (Asfalt Gölü)], böyle sürüklenmiş bitümce zengindir. Bitüm, kum ya da kil gibi mineral malzemelerle karışarak asfaltı oluşturur. ‘Zift’, kara renkte, yarı sert halden sert hale kadar değişen amorf bir madde olup, katranın damıtılmasında kalıntı olarak ortaya çıkar. Eski çağlarda yapılarda harç malzemesi ve öksürük, diş ağrısı, kanama ya da romatizmalarda ilaç olarak, gemilerin su geçirmesini önlemek üzere kalafatlanmasında ve mumyacılıkta kullanılmıştır.

2. Ramses'in 3000 yıllık mumyası
2. Ramses’in 3000 yıllık mumyası

Mumyalama konusunda en eski ve ayrıntılı anlatım, Herodotos’a aittir. Bu bağlamda Eski Mısır’da mumyalamada daha çok fiziksel yöntemler uygulanıyordu. En kusursuz ve pahalı mumyalama yönteminde kalp yerinde bırakılırken, değersiz bir organ sayılan beyin, burun deliklerinden sokulan bir kanca yardımıyla parçalandıktan sonra kaşıklar yardımıyla olabildiğince boşaltılıyor, kancayla boşaltılamayan parçalar çeşitli ilaçlarla eritilerek dışarı akıtılıyor, sonra beyin boşluğuna keten lifleri dolduruluyordu. Ardından karın kısmı çakmaktaşından yapılmış bir bıçakla yarılıp, bağırsaklar ve diğer iç organlar alınarak bedende yalnızca kalp ve böbrekler bırakılıyordu. Kimi zaman delik kısımlar bitüm, odun katranı ve reçine karışımıyla dolduruluyor; iç organlar çıkarıldıktan sonra karın boşluğu önce hurma/palmiye şarabıyla, sonra da toz baharatlarla temizleniyordu. Çıkarılan mide, karaciğer, akciğer, bağırsak gibi iç organlar mikrop öldürücülerle temizlendikten ve balsamlanıp, keten bezlere sarıldıktan sonra su emici doğal bir natron tuzu eşliğinde, ‘kanop(e)’ (< Eski Mısır kenti ‘Kanobos’tan) adı verilen çömleklerin ya da kireçtaşından yapılmış kavanozların içine ayrı ayrı konuyor ve bunlar daha sonra mumyayla birlikte gömülüyordu. Karın boşluğu daha sonra saf mür, çintarçını, günlük ve çeşitli güzel kokulu baharatlarla dolduruluyor ve beden 42 gün (Herodotos’a göre 70 gün) süreyle ‘natron’ çözeltisine yatırılıyordu. ‘Natron’; doğal soda, ağırlıklı olarak Na2CO3’tan oluşan karışık tuz olup, Eski Mısır’da geniş natron yatakları vardı. Böylece suyu iyice uzaklaştırılan beden kısmı, natron fazlasından arındırıldıktan sonra adi tuzla tuzlanıp kurutuluyor, karın dikiliyordu. Mumyayı yaşamındaki benzer görünüme olabildiğine kavuşturmak üzere içe çökmüş kısımlar keten ya da benzer malzemelerle dolduruluyor, göz yuvarlarına sahte gözler takılıyordu. Bir sonraki adımda, tüm beden, bozulmaya karşı koruyucu özellik taşıyan reçine, sakız ya da karasakıza (bitüm, asfalt) batırılmış yüzlerce metre uzunluktaki şerit halindeki keten bezlerle sarılıyordu. Varlıklı kişilerin mumyalanmasında reçine kullanılıyorken, sade halk için, sağlanması daha kolay ve daha ucuz olduğu için petrol kökenli bitüm ya da bitkisel kaynaklı odun katranı kullanılmıştır. Mumyalama işlemini yapan rahipler, sargı içine kimi zaman, ölüyü kötü talihten korumak amacıyla muska da yerleştiriyor ve kimi keten şeritler üzerine dua ve sihirli sözcükler yazıyordu. Rahipler, sıkça, kişinin yüzüyle baş sargısı arasına mask da yerleştiriyordu. En son işlem olarak, sargılanmış ceset ölünün ailesi tarafından hazırlanmış ahşap bir tabut içine yerleştiriliyordu. Fakirlerin mumyalanma işlemi bu kadar ayrıntılı olmayıp, basitçe adi tuzla mumyalanıyordu. İnsanlar dışında babun, kedi, kuş, timsah ve özellikle de kutsal öküzler gibi kimi hayvanlar da dinsel nedenlerden ötürü mumyalanmaktaydı.

Araplar, 640 yılında Mısır’ı fethedip, eski mezarları açtıklarında, binlerce yıl boyu mumyalanmış cesetlerin çürümesini önleyen malzemelerle tanışmışlardır. Mısır’da mumyalama, ailenin servetine göre farklı düzeylerde uygulanan bir teknikti. En ucuz mumyalama şekli, zift ve ‘Yahudiye zifti’ (yani bitüm) ile yapılırken, orta halli kimselerin cesetleri ‘mür’ (mürrüsafi, sarısakız) ve ‘katran’ ile işleniyordu. Arap gezgin hekim Abdüllatif el-Bağdadî (1162-1231), yaptığı incelemelerden mumyanın katranla mürrüsafi karışımından hazırlandığını belirtmiştir. Antiseptik etkisi bilinen mürrüsafinin, kokuşmayı önlediği belirtilmektedir.

Llullaillaco Çocuğu mumyası
500 yıllık, Llullaillaco Çocuğu mumyası Arjantin Şili sınırına yakın bir yerde bulundu

Eski Mısır mezarlarında, ölülerin yanlarına çok sayıda (orta halliler 36, zenginler ise 365 tane) ‘uşabti’ (İng. “ushabti”) denen küçük figürler (figürin) de konuyordu. Eski Mısır dilinde hizmetkar anlamına gelen ve ölünün ikinci yaşamında yapması gereken güç işleri onun adına yapacak vekil işçiler olarak düşünülen ‘uşabti’ heykelcikleri, ahşap, seramik, pişmiş toprak gibi malzemelerden yapılıyor, mumyalanıp mezara yerleştirilen ölünün yanındaki kutu ya da sandıklara, bir yıldaki günlerin sayısınca (365 adet) yerleştiriliyordu. Bunların her birinin elinde küçük çapa, keser ya da başka bir alet, kiminin sırtında ise küçük bir tohum çuvalı bulunuyordu. İnanışa göre ‘uşabti’ler, her yeni gün, tek tek dirilip, ölen kişinin öteki dünyadaki yaşamında hizmette bulunuyorlar, tarlasını toprağını ekip biçiyorlardı.

Türklerde Mumyalama İşlemi

Cesetlerin mumyalanması işlemi 7. yüzyılda İslam’ı kabul eden Mısır’da da canlı bir gelenek olarak sürdürülmüştür. Orta Asya’da eski Türkler’e ait kurganlarda yapılan kazılarda iç organları boşaltılarak mumyalanmış çok sayıda cesede rastlanmıştır. Çin’in Özerk Uygur Bölgesi’nde, İÖ 2000’lere tarihlenen ve doğal tuzlu toprak tarafından mumyalanmış gibi korunan cesetlere rastlanmıştır. İskitler’de, Hunlar’da ve Göktürkler’de mumyalama geleneği vardı. Göktürk hakanlarından Bilge Kağan (683-734; yön. 716-734) ile Kültigin’in (685-731) cesetleri de mumyalanmıştır. Elazığ’ın Harput ilçesinin Alaca Mescidi’nde bulunan bir ahşap sanduka içinde, yöre sakinlerinin ‘Arap Baba’ dediği bir mumya bulunmaktadır. Kimyasal bir mumyalama işlemine uğramamış bu mumyanın 1200 yıllarına ait olduğu söylenmektedir. Dünyada iç organlarıyla birlikte mumyalanan tek örnekler, günümüzde Amasya’da görülebilen İlhanlı soylularının mumyalarıdır. Amasya Müzesi’nde sergilenen altı mumya, 14. yüzyıl Amasyası’nda hüküm sürmüş İlhanlı beylerinden Şehzade Cumudar, Amasya Emiri İşboğa Noyin, İzzeddin Mehmed Pervane ve ailesine aittir. Bunlar, iç organlar çıkarılmadan mumyalanmışlardır. Bu mumyaların, Moğollar tarafından zehirlenerek ya da boğularak öldürülen Amasya Emirliği’ndeki Müslüman ve Türk İlhanlı yönetici ve aile üyelerine ait oldukları belirtilmekte ve bunlardan, Evliya Çelebi’nin (1611-1684) ünlü Seyahatname’sinde de söz edilmektedir. Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde ulu kişiler ve devlet büyükleri öldüğü zaman, eski bir Türk geleneği uyarınca cesetleri mumyalanır ve bu mumyalar, türbelerin bodrum katındaki mezar odalarına konurdu. Bu yüzden, birçok Selçuklu mumyası günümüze kadar ulaşmışlardır. Ünlü bilim tarihçimiz Ahmed Süheyl Ünver (1898-1986), kimi Selçuklu emirlerinin Konya’daki türbelerinde mumyalanmış cesetlerinin bulunduğunu belirtmektedir. Osmanlılar döneminde de mumyalama zaman zaman görülmüş, ancak Osmanlı’daki uygulama bir geleneğin sürdürülmesi niteliğinde değil, seferde ölen sultanın cenazesinin vasiyeti üzerine yurda getirilmesi gerektiği, sultanın ölümü üzerine tahta çıkacak şehzadenin başkente ulaşmasının beklenmesi, sefer sırasında sultanın ya da komutanın öldüğü haberinin askerde moral bozukluğu yaratmamak için saklanması ve de bir isyanı bastırmak ya da kazanılan zaferin bir işareti olarak kesilmiş başların başkente getirilmesi gibi çeşitli amaçlar doğrultusunda cesetlerin bozulmaması için uygulanmıştır. Osmanlı sultanlarından I. Murad (‘Hüdavendigar’) (yön. 1362-1389), I. Bayezid (‘Yıldırım’) (yön. 1389-1402), I. Mehmed (‘Çelebi Mehmed’) (yön. 1413-1421), Fatih Sultan Mehmed (yön. 1444-1446; 1451-1481), Şehzade Cem Sultan (1459-1495) ve Kanuni Sultan Süleyman’ın (yön. 1520-1566) tahnit edildiği bilinmektedir. Kanuni’nin iç organları, kalbi ve ciğerleri çıkarılarak bulunduğu yere yakın bir çadır içine gömülmüş, sonra buraya bir türbe yapılmış, cesedi ise misk, amber ve tuz kullanılarak tahnit edilip, İstanbul’a götürülerek defnedilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise yalnızca Mustafa Kemal Atatürk’ün (1881-1938) cesedi tahnit edilmiştir. Türk hekimleri içinde mumyalama işlemini kitaplarında en ayrıntılı bir şekilde ele alan hekim, asıl adı Celaleddin Hızır olan Hacı Paşa (1335-1423) olmuştur. Buna göre mumyalamada, sırasıyla natron (doğal soda), reçineli maddeler, tuz, meyve ve çiçekler, zamk, şap, alçı, katran ve mum kullanılmaktadır.

Doğada Mumyalama: Arıların Mumyalama Tekniği

Bu konuda son olarak, arı kovanında yaşanan doğal bir mumyalanma olayından söz edelim. Arı kovanına bir fare girse, arılar onu sokarak hemen öldürürler. Ama farenin gövdesi arıların taşıyamayacağı kadar büyük olduğu ve evlerinde kokmasını istemedikleri için, onu kovan malzemesi olan reçineleriyle mumyalarlar! Arının kovanda kendisini hastalıklara karşı korumak için salgıladığı bir gıda olan ‘propolis’ maddesinin, Eski Mısır mumyacılığında da kullanıldığına ilişkin çağdaş incelemeler sürdürülmektedir.