Kıbrıs Sorunu

Dünden bugüne Kıbrıs ve Kıbrıs sorunu hakkında. Kıbrıs’ın jeopolitik ve stratejik konumu, Kıbrıs’ın kısa tarihçesi, Kıbrıs’ın Osmanlı İmparatorluğu idaresine geçişi, İngiltere’nin Kıbrıs’a girişi ve Adayı ilhak edişi, Zürih ve Londra Antlaşmaları, Akritas Planı, Nikos Sampson iktidarı ve Barış Harekâtı’nın başlaması, Cenevre Görüşmeleri, Kıbrıs Federe Türk Devleti, KKTC’nin ilanından önceki durum, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı, Türkiye ve KKTC’nin ilişkileri, Kıbrıs ve AB ile ilgili gelişmeler, Annan Planı ayrıntılı olarak ele alınarak Kıbrıs sorunuyla ilgili bir değerlendirme ile araştırma tamamlanmıştır.

Kıbrıs’ın Jeopolitik ve Stratejik Konumu

Kıbrıs, jeopolitik incelemeler sonunda Anadolu’nun bir parçası oldu­ğu saptanmış, Akdeniz’deki 5 büyük adadan biridir. Türkiye’den 40 mil, Yunanistan’dan 570 mil uzaklıkta bulunan ada, Asya-Avrupa ve Afrika kı­talarını birbirine bağlayan merkezi bir konumdadır. ilkçağlardan günü­müze kadar Kıbrıs halkı hep Anadolu’ya hâkim olan uluslarla ortak bir yönetim altında yaşamıştır. Ada hiçbir zaman Yunanlılara ait olmamıştır. Kıbrıslı Rumlar, sadece dil ve din birlikteliğine dayanarak kendilerini Yu­nan saymaktadır.

Akdeniz'de Kıbrıs
Akdeniz’de Kıbrıs

Kıbrıs adası, jeopolitik ve stratejik konumu nedeni ile Doğu Akde­niz’de bir kilit noktası haline gelmiştir. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’i, Sü­veyş Kanalı’nı, bu bölgeden geçen bütün deniz ve havayollarını, Kızıl De­niz ile Pers Körfezi’nin tamamını kontrol edebilecek bir konumdadır. Türkiye’nin Güneydoğu sahillerine yakınlığı nedeni ile ülkemiz için ay­rı bir değer taşıyan Kıbrıs’ın stratejik önemi, son yıllarda özellikle Kör­fez ve Irak savaşıyla daha da artmıştır. Kıbrıs’ta üslenecek yabancı güç­lerin Türkiye’nin tüm Akdeniz sahillerini kontrol altında tutabileceği tehlikesi, Anavatan tarafından her zaman göz önünde tutulmuş ve bu yönde gerekli tedbirler alınmıştır.

Kıbrıs dilsiz fiziki harita
Kıbrıs dilsiz fiziki harita

Kıbrıs’ın Kısa Tarihçesi

Adadaki ilk medeniyet kalıntılarının Hititlerin adaya hâkim olduğu M.Ö. 15. yüzyıla ait olduğu tespit edilmiştir. Hitit egemenliği M.Ö. 1450’de Mısırlılara geçmiş ve Mısırlılar Kıbrıs’ta M.Ö.450 yılına kadar egemen olmuşlardır. M.Ö. 1320’de ada bir süre tekrar Hitit egemenliği altına girmiştir. Daha sonra sırasıyla Finike, Asur, sonra tekrar Mısır, Pers, Photome, Roma ve Bizans imparatorlukları ada üzerinde egemenlik kur­muşlardır.

M.S. 395 yılında Roma’nın doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasıyla bir­likte ada da Bizans egemenliği altına girmiştir. M.S.638 yılında islam ko­mutanlarından Ebubekir’in Kıbrıs’a çıkmasıyla adanın stratejik önemde­ki kısımları Müslümanların eline geçmiştir. M.S.647’de Halife Osman zamanında da bütün ada islam egemenliği altına girmiştir. Kıbrıs’taki is­lam egemenliği, Bizans imparatoru Nıkepheros Phossas’ın 964 yılında adayı yeniden ele geçirmesiyle sona ermiştir. Kıbrıs, 1191 yılında kısa bir süre ingiltere Kralı Aslan Yürekli Richard’ın, 1192’de yine çok kısa sü­re, Templer Şövalyeleri’nin egemenliği altına girdi. 1192-1489 yılları ara­sında da Lusignanların yönetimi altında kalan ada, 1425 ve 1426 yılla­rında Memlûklerin saldırısına uğradı. Kısa bir süre Ceneviz egemenliği altında kaldıktan sonra Memlûklerin sürekli saldırıları sonucunda yıkı­lan Lusignanların yerini Venedikliler aldı. Venediklerin Kıbrıs’ta egemen olmalarıyla birlikte ada sahillerinde sık sık Osmanlı akıncıları görülme­ye başladı.

Templer Şövalyesi temsili
Templer Şövalyesi temsili

Kıbrıs’ın Osmanlı İmparatorluğu İdaresine Geçişi (1571)

Kıbrıs, 1571’den 1878’e kadar 308 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış­tır. Kıbrıs’ın Osmanlı imparatorluğu’na katılması, imparatorluğun siyasi, dini ve ekonomik çıkarları bakımından büyük önem taşıyordu. Venedik­lilerin adada üslenen korsanları, İskenderiye-İstanbul arasındaki ulaşımı güçleştiriyor ve Türk deniz ticaretine büyük zararlar veriyorlardı.

Bu nedenle Osmanlı imparatorluğu adaya sefer düzenleyerek, 1571 yı­lında adayı hâkimiyeti altına almıştır. Venedikliler Osmanlılar ile bir an­tlaşma imzalayarak, Kıbrıs üzerindeki bütün haklarından vazgeçtikleri­ni beyan etmişlerdir.

Osmanlı idaresi altında ada halkı huzura kavuşmuş ve adil Türk yö­netimi sayesinde çeşitli haklar elde etmiştir. Osmanlıların idaresi altın­da Hıristiyan toplumuna da geniş özgürlükler verilmiş, kapanan Orto­doks kiliseleri tekrar açılarak Başpiskoposun yetkileri genişletilmiştir. Başpiskopos hem ruhani lider hem de Rumların siyasal ve ulusal temsil­cisi olarak kabul edilmiştir. Osmanlılar sayesinde Rumlar toplumsal ve kültürel alanlarda her türlü özgürlüğe sahip, kuvvetli bir toplum haline gelmişlerdir.

Kıbrıs Osmanlıca
Kıbrıs Osmanlıca

Adada Osmanlı imparatorluğu’nun idari yapılanmasına uygun bir idari sistem kurulmuş, Lefkoşa merkez olmak üzere Kıbrıs bir beyler­beylik şeklinde İstanbul’a bağlanarak ada 16 kazaya ayrılmıştır. Bu dö­nemde ada halkının yüzde 60’ını Türkler oluşturuyordu. Topraklarının da yüzde 70’i Türklere aitti. Ada ile imparatorluğun bağları güçlenince Ana­dolu’dan adaya göçler çoğalmış ve buradaki Türk köylerinin sayısı da art­mıştır. Lefkoşa, Magosa, Girne ve Baf, gerçek birer Türk şehir ve kasa­bası halini almıştır. Zaman zaman ada nüfus dengesinde bazı değişiklikler olmuşsa da Türkler sahip oldukları toprak miktarı, nüfusu ve kültürel ku­ruluşlarıyla hiçbir zaman azınlık durumuna düşmemişlerdir. Osmanlı im­paratorluğu, fethettiği bütün ülkelere olduğu gibi Kıbrıs’a da sosyal ve kültürel hizmetler götürmüş ve sayısız eserler bırakmıştır.

İngiltere’nin Kıbrıs’a Girişi ve Adayı İlhak Edişi (1878)

Osmanlı imparatorluğu’nun 1877-78 Rus savaşından yenik çıkması ve 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nı imzalaması, Balkan­larda ve Doğu Anadolu’da büyük toprak kaybına uğramamıza sebep ol­du. Bu antlaşma Kıbrıs için de karanlık geleceğin başlangıcıydı. Büyük toprak parçalarının Türk yönetiminden ayrılarak Rusya’ya geçmesini kendi çıkarları için uygun görmeyen ingiltere, Türklere yardım vaadiy­le Berlin Kongresi’nin toplanmasını sağladı. Diğer Avrupa devletleri de Rusya’nın Akdeniz ve Hindistan yolunu kontrol altına almasını önlemek amacıyla Berlin Kongresi’ne sıcak baktılar. Avrupa devletleri Rusya’nın elde ettiği yeni gücü dengelemek üzere Ayastefanos Anlaşması’nın değiş­tirilmesinden ve Kıbrıs’ın ingiltere’ye bırakılmasından yana tutum sergi­ledi. ingiltere’nin amacı, sömürgelerini korumak ve Akdeniz’de önemli bir stratejik nokta olan Kıbrıs’ı ele geçirmekti. 4 Haziran 1878’de ingil­tere ve Osmanlılar bir ortak savunma antlaşması imzaladılar. 1 Temmuz 1878’de ek sözleşme ile hukuken Osmanlı imparatorluğuna bağlı olmak kaydıyla Kıbrıs’ın idaresi geçici olarak ingiltere’ye bırakıldı. 12 Temmuz 1878’de ada, ingilizler tarafından fiilen işgal edildi.

Osmanlı Devleti’nin 1914’te ittifak Devletleri safında I. Dünya Savaşı’na girmesinden yararlanan ingiltere, 5 Kasım 1914’te bir açıklama ya­parak “4 Haziran 1878” antlaşmasının hükümsüz olduğunu ve Kıbrıs Adası’nın ingiltere’ye ilhak edildiğini ilan etti. ingiltere’nin antlaşmayı tek taraflı hükümsüz sayması ve adayı ilhak etmesi, Türk halkı tarafından tep­kiyle karşılandı. ingiltere’nin tepkilerine aldırmadığı Adalı Türkler için kısa bir zaman sonra hayat koşulları da ağırlaşacaktı.

İngiliz sömürge yönetimi hemen bütün Kıbrıs doğumluların ingiliz tabiiyetine geçtiğini açıkladı ve Anadolu’dan gelenlerin de adayı terk et­mesini istedi. Bu karar doğrultusunda hem Anadolu’dan gelen, hem de Kıbrıs’ta doğan yüzlerce Türk, adayı terk etmeye başladı. Alınan yeni bir kararla adada kalan Türk göçmenler de ingiliz tabiiyetine geçirildi. ingil­tere’nin bu hukuk dışı davranışı ne yazık ki, 1923’te Lozan Antlaşması’nın 16. ve 20. maddeleri ile Türkiye tarafından tanınmak zorunda kaldı.

İngiltere, 1925 yılından itibaren Kıbrıs’a resmen sömürge statüsü uygulamaya başlamıştı. ingiliz yönetimi Kıbrıs Türk halkına ekono­mik, siyasal ve kültürel açılardan sürekli baskı yaparken, Rumların ve Rum Ortodoks Kilisesi’nin gelişmesine türlü olanaklar tanımıştır. Ada­da kalan Kıbrıs Türkleri, kimliklerini ve varlıklarını korumak için dire­nişe geçerek, Atatürk devrimlerinin takipçisi ve uygulayıcısı oldular. Kıbrıs Türkleri 1942’den sonra ciddi bir örgütlenme çalışması içine gir­meye başladılar. Adadaki Türkler, Atatürk devrimlerini takip ve uygu­lamada ingilizlerin büyük engellemeleriyle karşılaşmışlardır. Bunun so­mut örneklerinden biri 1925 yılında yaşanmıştır. Atatürk’ün 1925 yılı Ağustos ayında Kastamonu’ya şapka ile girmesi ve büyük bir ilgiyle karşılanması, kısa bir zaman içinde Kıbrıs’ta da duyulmuştu. Bunun üzerine Kıbrıslı Türk erkekler şapka giymeye, özellikle şehirdeki kadın­lar da kısa sürede çarşaf giymekten vazgeçerek, medeni kıyafetlerle do­laşmaya başlamıştı. ingiliz sömürge yönetimi Kıbrıs Türklerinin mede­niyet yolunda attığı her adıma karşı çıkıyordu. Kıbrıslıların Atatürk devrimini izlemesi ve devrimlerin Kıbrıslı Türkler arasında ilgi görme­sini engellemenin yollarını aradılar. Öte yandan Kıbrıslı Türklerin Ata­türk devrimlerine bağlılığı Rumları da çileden çıkarıyordu. Şapka devri­minin Kıbrıslı Türkler arasında yayılmasını önlemek üzere ingiliz sömürge yönetimi şapka giyen resmi görevlileri sürgün etmeye başladı. KKTC’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olacak Rauf Denktaş’ın babası hâkim Raif Bey de şapka giydiği için Baf bölgesine sürgün edilen­ler arasındaydı.

Kıbrıs, II. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin askeri üssü olarak kullanıl­dı. Savaş sonunda ingiltere ve Yunanistan kazanan tarafta yer aldıkların­dan 1947 yılında “On iki Ada” İtalyanlardan alınıp Yunanistan’a verildi. Sovyet Rusya tehdidine karşı ABD’nin desteğine ihtiyaç duyan Türkiye, bu karara tepki veremedi. Bu gelişme, Kıbrıs adasındaki Rumların Orto­doks Kilisesi’nin de desteğiyle “Enosis” (Yunanistan ile bütünleşme) giri­şimlerini hızlandırdı. Makarios, Kıbrıs’taki Ortodoks Rum Kilisesi’ne başpiskopos seçildi. 1955 yılında, bir asker olan Grivas’ın önderliğinde, bir terör örgütü olan EOKA kuruldu. Örgütün amacı Kıbrıs Adasında­ki Türkleri yok ederek Kıbrıs’ın Yunanistan’a “ilhaki’nı yani Enosis’i (Kıb­rıs’ın Yunanistan’la bütünleşmesini) gerçekleştirmekti. Makarios ve Gri­vas’ın amacı, Yunanistan’ın “Megali idea”sına (Yunanistan’ın geçmişte kendisine ait olduğunu savladığı Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele ge­çirme planı) hizmet etmekti.

II. Dünya Savaşı sonrasında ingiltere, pek çok sömürgesinden ve Kıbrıs’tan çekilmek zorunda kaldı. Ancak adadaki askeri üslerinden vaz­geçmek istemeyen ingiltere, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garan­törlüğünde, Türk ve Yunan askerlerinin fiili güvencesiyle adada “denge sağlanmasının amaçlandığı”, bir formülü uygulamaya koydu. Yani Kıbrıs görünürde bağımsız olsa da, aslında “garantiler” altında tutulan özel bir statüye sahip olacaktı.

Zürih ve Londra Antlaşmaları

Fatih Rüştü Zorlu
Fatih Rüştü Zorlu

1958 yılı Kıbrıs’ta yoğun tedhiş olaylarının meydana geldiği bir yıl ol­du. EOKA, bu yılın yalnızca Temmuz ayında 48 Türkü öldürmüştü. Hiç­bir girişim, adadaki gerginliği ortadan kaldıramıyordu. EOKA’nın tedhiş faaliyetlerinin bütün dünyada nefret uyandırdığını gören Yunanistan, üç­lü görüşmelerin başlaması için çaba gösterdi. Türkiye Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Averof arasında yapılan görüşmelerden sonra 19 Ocak 1959’da iki bakan Paris’te Kıbrıs’la ilgili olarak yapılacak antlaşmanın ana hatlarını saptadılar. Daha sonra Türki­ye Başbakanı Adnan Menderes ile Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis, 6 Şubat 1959’da Zürih’te buluşarak, 11 Şubat’ta mutabakata vardılar. Zürih’te iki Başbakanın aldıkları kararlar, 17 Şubat 1959’da Lon­dra’da Türkiye-ingiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanları tarafından imzalandı. Böylelikle Türklerle Rumların bir arada yaşayacakları “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulmuş oldu. Zürih ve Londra antlaşmaları, ingiltere’yi memnun etmişti. Çünkü askeri üs bölgeleri ingiltere toprağı sayılıyor­du. Türkiye için ise bu antlaşma ile Kıbrıs üzerindeki haklarının ulusla­rarası alanda kabul edilmiş olması büyük önem taşıyordu. 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, Türkiye ve ingiltere arasında imzalanan “Garanti Antlaşmasıyla Kıbrıs’taki Türk ve Rum toplulukları arasındaki denge garanti altına alındı.

Makarios
Makarios

Rum toplum lideri Başkiskopos Makarios Kıbrıs Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığına, Türk lideri Dr. Fazıl Küçük de cumhurbaşkanlığı yardımcılığına getirildiler. Ancak Başpiskopos Makarios’un kışkırtıcı davranışları ve demeçleri, Rum tarafının bu antlaşmalara riayet etmeye­ceklerini daha o günlerde göstermişti. Hatta 24 Eylül 1961’de yaptığı bir konuşmasında Makarios, ada Türklerine karşı cihat ilan etti. 1963 yılın­da Rumların Türklere karşı giriştikleri saldırılarda 200’den fazla şehit ve­rildi. Türkiye Başbakanı ismet inönü, Türk Hava Kuvvetleri’ne Rum sal­dırılarını durdurma emri verdi. 60’tan fazla Türk uçağının Rum mevzilerini bombalamasıyla Rumlar vahşetlerini durdurmak zorunda kaldılar. Ancak Makarios, 1 Ocak 1964’te garanti anlaşmasını tek taraflı fes ettiğini açıklayarak saldırıları yeniden başlattı. Duruma el koyan Bir­leşmiş Milletler, 4 Mart 1965’te aldığı bir kararla adaya acilen bir “Barış Gücü” gönderdi ve çatışmalar geçici olarak durduruldu.

1967 Nisan’ında Yunanlıların adaya 20 bin asker çıkarması, yeni bir kri­ze yol açtı. Türkiye bir ültimatomla askerlerin derhal adadan çekilmesi­ni istedi. Konuyu görüşmek üzere Yunanistan Başbakanı Kolias ile Tür­kiye Başbakanı Süleyman Demirel’in Keşan’da buluşmaları da bir netice vermedi. Bunun üzerine Türk donanması denize açıldı ve çıkarma yapı­lacağı sırada Yunanistan ültimatomu kabul ettiğini bildirdi. Gerek Kıb­rıs Türkleri ve gerekse Türkiye’nin Rumların bitmek bilmeyen oyunla­rından bıktığı bir zamanda, sorunu kökünden çözmek ve yeni tedbirler almak üzere 28 Aralık 1967’de “Geçici Türk Yönetimi”nin kurulduğu ilan edildi. “Geçici Türk Yönetimi”nin başkanlığına Dr. Fazıl Küçük, Başkan Yardımcılığına ise Rauf Denktaş getirildi.

Dini ve siyasi lider Makarios’un uyguladığı bütün politikalar, Kıbrıs’ta­ki Türkleri sindirmeye yönelikti. Çeşitli politik oyunlarla Türklerin top­rakları ellerinden alınmış ve Türkler başka ülkelere göç etmeye sevk edilip, zorlanmışlardı. Öte yandan Kıbrıs’taki Rumlar arasında da iktidar kavgası ve anlaşmazlıklar tırmanmaktaydı. EOKA ile Makarios’un arasın­daki anlaşmazlıklar iyice tırmanmıştı. Atina cuntası ile de Makarios’un arası gün geçtikçe açılıyordu. Hatta Makarios, Atina’ya bir nota vererek adadaki bütün Yunan subaylarının geri çekilmesini bile istemişti. Makarios’un gözü sadece Ada’da değil, aynı zamanda Atina’daydı da.

Rauf Denktaş
Rauf Denktaş

Akritas Planı (21 Nisan 1966)

Plan, 21 Nisan 1966’da yayınlandı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yetkilile­ri (Çalışma Bakanı Tasos Papadopulos, Meclis Başkanı Glafkof Klerides ) ve EOKA’cılar “Akritas” adlı bir teşkilat kurup, tüm Kıbrıs’ı ele geçir­mek üzere bir plan yaptılar. Plana göre, Türklerin isyan ettiği ve Hükü­metin tedbir aldığı söylenerek Rumların Türklere saldırıları meşruiyet kazanacak ve yapılacak etnik temizliğin üzeri örtülecekti. Bir mücadele pla­nından çok bir jenosit (ırk, din, dil ve kültür gibi belli özelliklere sâhip toplulukların veya grupların açık biçimde yok edilmesi) planı olarak Akritas Planı, 1960’tan itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Bu plan, Kıb­rıs Türklerine karşı girişilen tedhiş, terör ve katliamların yoğunlaşmaya başladığı 1963 olaylarının da temelini oluşturmuştur. Akritas Planı’yla, in­sanlık dışı metot ve baskı yöntemleri kullanılmak suretiyle bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetini yıkmak, Türk toplumunu Yunan esareti altına sok­mak ve Enosis’e ulaşmak amaçlanmıştı.

EOKA ve Grivas
EOKA ve Grivas

Kıbrıs Türklerini yok ederek Enosis’e ulaşmak amacıyla hazırlanan Ak­ritas Planı’nın ana maddeleri şöyleydi:

  • Türklere haklarını vermemek,
  • Rumların Kıbrıs’ın hâkimi olduğu gerekçesiyle idari baskılar yardı­mıyla da Türk toplumunu taciz etmek,
  • Kıbrıslı Türk yetkililerin dış dünya ile temasını kesmek,
  • Türkiye’yi Kıbrıs’a karşı taarruza ve tecavüze hazır, Kıbrıs Rumla­rını haksızlığa ve istilaya uğramış bir ülke olarak göstermek,
  • Esas hedefin Enosis olduğunu perdeleyen propaganda faaliyetine hız vermek,
  • Kıbrıs Türk toplumunu siyasi partiler kanalıyla içten parçalamak için gayret göstermek,
  • Kıbrıs Türk toplumu içindeki sıkıntı ve bunalımları, bu toplumun birliğini bozmak için kullanmak,
  • Kıbrıs Türklerinin Türkiye’ye olan bağlarını zayıflatmak için her ça­reye başvurmak,
  • Türk toplumunda ekonomik sıkıntıların artmasını sağlamak,
  • Kıbrıslı Türklerin kalkınmasını önlemek için ekonomik ambargo gibi çeşitli baskı metotlarına başvurmak,
  • Tedhiş, terör ve baskı ile Kıbrıslı Türkleri usandırıp, adadan uzak­laştırmak,
  • Türklerin sahip olduğu toprakları satın alarak, onları Kıbrıs’a bağ­layan maddi varlıklarından yoksun bırakmak,
  • Ve nihayet uygun bir ortamda Enosis’i ilan etmek.

Nikos Sampson İktidarı ve Barış Harekâtının Başlaması

Ocak 1974’te EOKA lideri Grivas’ın ölmesinden sonra terörist Nikos Sampson, kendisini iktidara getirecek, Türkleri adadan temizleyecek ve so­nunda Kıbrıs’ı Yunanistan’la birleştirecek politikasını uygulamaya başla­dı. Nikos Sampson’ın faaliyetleri, Yunanistan’daki askeri cunta tarafından da destekleniyordu. Er ya da geç Kıbrıs ile Yunanistan’ı birleştirmek ga­yesinde olan Makarios ve Nikos Sampson arasında yaşanan iktidar kav­gasının sonunda Nikos Sampson, 15 Temmuz 1974’te Makarios’u devir­di. Makarios canını zor kurtarmıştı. Önce ingiliz üssüne sığındı, sonra da ingiltere’ye kaçtı.

Çok kısa süren iktidarı boyunca binlerce Makarios taraftarını öldü­ren Nikos Sampson, Türk toplumuna karşı bir jenosit hareketine giriş­meye hazırlandığı bir anda, Türk Ordusu’nu karşısında buldu. Bu zama­na kadar Kıbrıs’ta yaşananlar, yapılan antlaşmaların ve garantörlük belgesinin ihlali anlamına geliyordu. Bu ihlal karşısında, belgeleri imza eden ülkelerin tek başlarına ya da toplu olarak “müdahale” hakkı doğdu­ğu gerekçesiyle, Türkiye, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. “Garantör” bir ülke olarak, Türkiye’nin antlaşmalardan kaynak­lanan müdahale hakkı, aslında 1963’te doğmuştu; ancak, Türkiye bu hakkını o yılda kullanmamıştır. Dönemin Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit, harekât başlamadan önce bütün diplomatik yolları denemiş, ancak çözüme yönelik olarak garantör devletlerden ingiltere ve Yunanistan hiç­bir bir katkıda bulunmamıştı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çabaları ile 22 Temmuz 1974’te adada ateşkes ilan edildi. 23 Temmuz gü­nü Darbeci Sampson istifa etti, yerine Glafkos Klerides cumhurbaşkanlı­ğına getirildi. Yunanistan’da da Hükümet istifa etti ve Atina Cuntası ik­tidardan uzaklaştırıldı. 1963’ten beri Paris’te sürgün hayatı yaşayan eski başbakanlardan Karamanlis, 24 Temmuz’da Atina’ya döndü ve yönetimi ele aldı.

Cenevre Görüşmeleri (25 Temmuz 1974)

Türkiye, Yunanistan ve ingiltere Dışişleri Bakanları 25 Temmuz 1974’te Cenevre’de bir araya geldiler. Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Yunanistan Dışişleri Bakanı Mavros ve İngiltere Dışişleri Baka­nı James Callagan, ateşkesin temel hükümlerini saptayan antlaşmayı 30 Temmuz günü geç saatlerde imzaladılar. Bu antlaşma ile Yunanistan, Türkiye’nin Kıbrıs Türk Toplumu’nun haklarıyla ilgili görüşlerini kabul ediyordu. Cenevre Konferansı, 10 Ağustos’ta Türk Toplumu adına Ra­uf Denktaş ve Rum Toplumu adına da Glafkos Klerides’in katılımıyla baş­ladı. Bu toplantılarda Turan Güneş, Kıbrıs’ın %38’ini kapsayacak federe bir Türk yönetimi fikrini savundu. ingiltere ve Yunanistan bu fikri ka­bule yanaşmayıp Türkiye’yi oyalama yoluna gittiler. Klerides ve Mavros bu öneriyi Hükümetlerine götürecekleri bahanesiyle 32 saat süre istedi­ler. Bu sürenin gerçekte askeri hazırlıklar için zaman kazanmak amacıy­la istendiğini anlayan Turan Güneş, 13 Ağustos akşamı konferansı terk ederek, Ankara’ya o ünlü mesajı verdi: “Ayşe Tatile Çıkabilir”.

Türk Silahlı Kuvvetleri, 13 Ağustos günü geç saatlerde yaptığı başa­rılı harekâtın ardından 16 Ağustos sabahı Magosa’ya girdi. I. Kıbrıs Ba­rış Harekâtinda ele geçirilen alan 130 km2 iken II. Harekâtta bu alan 4000 km2’ye ulaştı. Harekât, Birleşmiş Milletlerin girişimiyle 16 Ağustos gü­nü ateşkes ilan edilmesinden sonra durduruldu.

Kıbrıs Federe Türk Devleti (13 Şubat 1975)

II. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra başlayan ikili görüşmeler olum­suz bir şekilde devam etti ve kesildi. Görüşmelerin giderek bir çıkmaza girdiğini, özellikle güneydeki Türk göçmenler ve coğrafi federasyon ko­nusunda hiçbir ilerleme sağlanmadığını gören Türk Yönetimi, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Federe Devletinin Türk tarafını oluşturarak “Kıbrıs Fede­re Türk Devleti”nin kurulduğunu açıkladı. Kıbrıs Federe Türk Devleti’nin ilanı, uluslararası basında geniş yer aldı ve kamuoyu tarafından büyük oranda olumlu karşılandı.

KKTC’nin İlanından Önceki Durum

1975-1983 döneminde Kıbrıs sorunuyla ilgili önemli hiçbir gelişme ol­madı. II. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra toplumlararası görüşmelere 2 Ağustos 1975 tarihine kadar Viyana’da devam edildi. Viyana görüşmele­rinde nüfus mübadelesi konusunda anlaşmaya varıldı ve 65 bin Türk’ün güneyden kuzeye göçmeleri sağlandı. Bu arada ABD’nin, Şubat 1975’te Türkiye’ye karşı uygulamaya başladığı silah ambargosu, 26 Ekim 1975 ta­rihinden itibaren kısmen kaldırıldı. ABD, Türkiye’ye uygulanan silah am­bargosunu 1 Ağustos 1978’de tümüyle kaldırdı. Aynı süreçte Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’le Yunan Başbakanı Karamanlis Montreux’da so­nuçsuz bir zirve toplantısı yaptılar. 12 Şubat 1977 tarihinde bir araya ge­len Denktaş ve Makarios, ünlü ikiler Antlaşması’nı imzaladılar. Bu ant­laşmaya göre “Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki kesimli bağımsız ve federal bir cumhuriyetin kurulması” esas alınıyordu.

Bu antlaşma daha sonra Denktaş-Kipriyanu antlaşması ile teyit edil­di. Ancak sonraki yıllarda gelişen olaylar Rumların bu antlaşmaya da uy­madıklarını gözler önüne sermiştir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İlanı (15 Kasım 1983)

Tüm bu olumsuz gelişmeler karşısında Türk Toplumu’nun bağımsız­lık arzusu hat safhaya ulaşmıştı. Bu sırada Birleşmiş Milletlerin, Toplum­lararası Görüşmelerin yeniden başlaması yolundaki istekleri Rum yöne­ticilerce kabul edilmemiş, Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Rolandis ken­di yönetimini protesto ederek istifa etmişti. Rum Toplumu, Enosis ha­yallerinden vazgeçmemişti. Kıbrıs Türk Toplumu’nun Rumların saldırı­ları karşısında kesin bir çözüme gitmelerinden, Bağımsız Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmelerinden başka çare kalmamıştı.

Türk Toplumu’nun tek ve gerçek temsilcisi olan “Federe Türk Mec­lisi” 15 Kasım 1983 sabahı Bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu (KKTC) ilan etti. Aslında bu karar, 1974’ten bu yana sağ­lanan hukuki varlığın dünya kamuoyuna resmen ilanından başka bir şey değildi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı, Rumların Enosis amaç­larına, Akritas Planı’na, Kıbrıs’ın yürütme ve yargı organlarının Rumlar tarafından gasp edilip Türk Toplumu’nun temel insanlık haklarının açık­ça çiğnenmesine ve Rum tarafının Türklere karşı jenosit uygulamasına ve­rilmiş en doğru ve kesin bir cevaptı.

Beşparmak Dağları KKTC bayrağı
Beşparmak Dağları KKTC bayrağı

Türkiye ve KKTC’nin İlişkileri

Türkiye Cumhuriyeti, 15 Kasım 1983’te kurulan Bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıdığını ilan etmiştir. 1990’lı yılların ikin­ci yarısında Kıbrıs’la ilgili tartışmalar yeniden artmıştır. Bu tartışmalar­da KKTC, Kıbrıs’ta federal yapının mümkün olamayacağını, buna karşı­lık konfederasyon kurulabileceği tezini ileri sürmüştür. Uluslararası toplumda tanınmamasına karşın KKTC’nin Kıbrıs’ın geleceğini belirle­mede eşit hak ve statüye sahip olma mücadelesi sürmektedir. BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet çabaları çerçevesinde yürütülmeye çalışılan diya­log süreci, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs Türklerine eşit statü tanı­makta isteksiz davranmaları ve Kıbrıs’ın tek yasal temsilcisi oldukları id­dialarıyla sıklıkla kesintiye uğramıştır.

Bu arada Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi, 1994 yılında Ortak Sa­vunma Alanı Doktrini adlı bir belge imzalamıştır. Bu doktrin çerçeve­sinde Yunanistan, adadaki Türk askeri varlığının 30 binin üstüne çıkarıl­ması halinde buna uygun önlemlerini arttırabilecek ve Kıbrıs Rum Toplumu’na yönelik herhangi bir müdahaleyi savaş nedeni olarak kabul edecektir. Bu belge, Türkiye’nin de Kıbrıs Türk Toplumu ile olan ilişki­lerini artırmasını zorunlu kılmıştır.

Kıbrıs Sorunu’nu çözmek üzere Rauf Denktaş, 20 Ocak 1995’te 14 maddelik bir tasarı hazırlayarak Rum tarafını görüşmeye davet etmiştir. Ancak bu teklif, 21 Ocak’ta Klerides tarafından reddedilmiştir. Mayıs 1995 tarihinde iki taraf arasında Londra’da gerçekleştirilen görüşmeler­den de bir sonuç alınamamıştır. 1996-1997 yıllarında Kıbrıs sorunuyla il­gili olarak önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlar; Kıbrıs’taki sınır gösterileri ve çatışmaları, Yunanistan ve güdümündeki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin özellikle 1996 ve 1997yılında gerçekleştirdiği sınır delme eylemleri, yapılan müşterek askeri tatbikatlar, aşırı silahlanma prog­ramı kapsamında Rusya’dan tank ve S-300 füzeleri almaları ve Kıbrıs Rum tarafının AB’ye üye olma çabalarıdır.

Rum tarafının adaya füze yerleştirmesi, sınır ihlalleri gibi saldırgan fa­aliyetlere karşı KKTC ile Türkiye arasında ortak bir bildiri imzalanarak, KKTCye yapılmış bir saldırının Türkiye’ye yapılmış sayılacağı, gerekti­ğinde Türkiye’nin adada askeri deniz ve hava üsleri kurabileceği belirtil­miştir. Benzer bir karar da TBMM’nin Kıbrıs oturumunda alınmıştır.

Kıbrıs ve AB ile İlgili Gelişmeler

Rumlar, AB’ye girmek için ilk başvurularını 1990 yılında yaptılar. Türkiye’nin itirazına karşın üyelik süreci hız kazandı. Türkiye’nin Kıb­rıs Rum Yönetimi’nin AB’ye alınmasına itirazının temelinde, bu başvu­runun 1960 Londra ve Zürih antlaşmalarına aykırı olduğu gerçeği yat­maktadır. Gerçekten de Londra ve Zürih antlaşmalarında Kıbrıs Devleti’nin Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte üye olmadıkları hiçbir ulus­lar arası kuruluşa üye olamayacağı açık bir şekilde hükme bağlanmıştır. Bir başka deyişle, Kıbrıs Devleti Türkiye ve Yunanistan’ın onayı olmadan hiçbir uluslar arası kuruluşa giremez, hiçbir anlaşmaya imza atamaz. An­cak 2004 yılında AB’nin üyeliğe kabul ettiği 10 yeni devlet arasında Kıb­rıs Cumhuriyeti de vardır. AB üyeliği, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs konusundaki dengeyi Yunanistan lehine bozmuştur. Geçmişte ve günümüzde olduğu gibi AB ve ABD yine Rumların yanında oldukları­nı göstermişlerdir. Kuşkusuz bu tutumda, Türklerin Müslüman, Rumla­rın Hıristiyan topluluklar olmasının etkisi vardır. Öte yandan Sevr’i yır­tan ve Lozan’ı kabul ettiren Türkiye ile Batı’nın hesaplaşmasının Kıbrıs üzerinden sürdürüldüğünü tespit etmek yanlış olmayacaktır.

Kıbrıs Meselesi’nde görüşmeleri yürüten ve konuyla ilgili sorumlulu­ğu uluslararası alanda kabul görmüş olan BM’nin yerini AB almaya baş­lamıştır. Oysa Yunanistan AB’ye girerken Türkiye ve Kıbrıs ile ilgili hiç­bir sorununu AB’ye taşımayacağını taahhüt etmiştir. Ne yazık ki Türkiye bu konuda etkin bir politika izleyememiştir. 29 Temmuz 2005 tarihinde “Ek Protokol” imzalandıktan ve Türkiye’nin de bu protokolü imzalayıp, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıma anlamına gelmeyeceğini duyurduğu tek ta­raflı deklarasyonundan sonra yaşanan gelişmeler, AB’nin Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ve Yunanistan’ın yanında olduğuna yeni bir kanıt olmuştur. Nitekim 21 Eylül 2005’te AB’nin yayınladığı Karşı- Deklarasyon’da Tür­kiye’nin yayınladığı Deklarasyonun tek taraflı olduğu, Protokolün parça­sı olmadığı, AB’nin uluslararası yasalar önünde yalnızca Kıbrıs Cumhu­riyetini tanıdığı ve Türkiye’nin tüm AB ülkeleriyle ilişkilerinin en kısa sürede normalleşmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Annan Planı

Kıbrıs sorununun çözümü için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan 2002 yılında bir plan hazırlayarak taraflara sunmuştur. Annan Planı’ndaki birçok hükmün Kıbrıs Türkü’nün aleyhine ve Kıbrıs Rum ke­siminin lehine olmasına karşın, Nisan 2004’te KKTC’de yapılan refe­randum sonunda Kıbrıslı Türklerin çoğunluğu bu plana “evet” dediler. Ancak Kıbrıs Rum Kesimi’nde yapılan referandum sonunda ise Kıbrıslı Rumların çoğunluğu Annan Planına “hayır” dedi. AB, Kıbrıs Türklerinin iyi niyet gösterisi karşılığında ve KKTC’nin Annan Planı’na olumlu oy vermesi halinde “izolasyon’u kaldıracağına dair söz vermiştir. Ancak AB sözünü tutmamış ve KKTC’nin izolasyon sürecini devam ettirmiştir.

Kıbrıs Sorunu Hakkında Değerlendirme

Kıbrıs sorununu adadaki Türklerin başlatmadığı açıktır. Bu sorun, adanın Yunanistan’a ilhakı amacıyla girişimlerde bulunan ve Türklere kar­şı jenosite varan eylemler örgütleyen Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından başlatılmıştır. Yunanistan da Kıbrıs Rum yönetiminin bu girişimlerini des­teklemiştir. Garantör devlet olarak İngiltere adada olup bitenlere seyir­ci kalmış, sorumluluklarını yerine getirmediği gibi taraflı politikalar ta­kip etmekten de çekinmemiştir.

Gelişmelere bakıldığında AB, ABD ve BM’nin paralellik gösteren Kıbrıs politikası doğrultusunda Türkiye’ye AB üyeliği vermeden Rum ege­menliğinde sözde “birleşmiş” bir Kıbrıs yaratılarak, adayı tümüyle Türkiyeden koparmaya yönelik adımlar atıldığı görülmektedir. Özellikle 2005 yılından bu yana, AB’nin Türkiye ile ilgili yayınladığı belgelerde, Türki­ye’nin AB bünyesinde Kıbrıs Cumhuriyeti diye tanımlanan Kıbrıs Rum yö­netimini tanıması, Türkiye’nin AB üyeliği için bir ön koşul olarak ileri sü­rülmektedir. Kıbrıs Rum Yönetimi ve KKTC arasında çözülmesi gereken temel birçok sorun varken ve bu sorunlar çözülmeden Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanımak, nereden bakılırsa bakılsın Kıbrıs Türklerinin ve Tür­kiye’nin aleyhine bir gelişme olacaktır. Bu koşullar altında Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanıması KKTCnin yok sayılması, Türk askeri­nin adadan çekilmesi ve Kıbrıs Türkünün Rumların insafına terk edilme­si anlamına gelmektedir.

Kıbrıs konusu kısa, orta ve uzun vadede Türkiye’nin AB üyeliği önün­deki en önemli engellerden birisidir. Gümrük Birliği’nin uygulanması ko­nusunda da AB yükümlülüklerini yerine getirmemektedir. AB, limanla­rımızı Güney Kıbrıs’a açmamızı isterken Gümrük Birliği’nin hizmetleri de kapsadığı ilkesine dayanmaktadır. Oysa Türk tırlarına kota uygula­yarak aynı ilkeyi kendisi ihlal etmektedir. Söz verildiği halde KKTC (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) ile AB arasında direkt ticaret hâlâ başlatılmamıştır. Türk diplomasisinin önünde Gümrük Protokolü’nün gözden geçirilmesi ve kapsamlı bir çözüme ulaşmak amacıyla yoğun bir mesai durmaktadır.

Kıbrıs sorununun çözümü konusunda Türkiye Cumhuriyeti devleti başlangıçtan beri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş etrafında istik­rarlı bir biçimde çözüm önerileri getirmiştir. Bu görüş nedir? Türkiye’nin uluslararası antlaşmalardan doğan haklarını ve adada askeri varlığını sür­dürmesine olanak veren, iki ayrı devletin varlığını kabul eden bir çözüm. Bir başka deyişle Türkiye ve KKTC, geçmişteki acı olayların tekraryaşan­maması için iki eşit devletin, eşitlik temelinde oluşturacağı bir federasyon­dan, Londra ve Zürih Anlaşmaları’nda öngörülen Türkiye’nin etkin garan­törlüğünden yanadır. Rum toplumu da bugün bu görüşe yakın bir duruş sergilemekte ancak henüz dünya kamuoyu önünde bu görüşü benimse­diğini ilan etmemektedir. Gelişmeler ışığında Lefkoşa’da sürdürülen mü­zakerelerin başarıya ulaşma şansının çok kuvvetli olmadığı görülmekte­dir. Türk tarafı, KKTC halkının 24 Nisan 2004’te kabul ettiği, fakat Rumlar tarafından reddedilen Annan Planı’nı bir model olarak görmek­te, ancak bu plandaki bazı düzenlemelerin ve bu arada toprak düzenle­melerinin de kendi lehlerine değiştirilmesini beklemektedir. Rum tarafı ise Annan Planı’nı bir müzakere esası olarak kabul etmemekte, planın ge­nel yaklaşımıyla çelişen öneriler ileri sürmektedir. Rumlar özellikle mü­zakerelerin daha ileri bir aşamasında ele alınacak olan Garanti Antlaş­ması konusunda uzlaşmaz bir tutum sergilemektedir.

Öte yandan, Kıbrıs Sorunu’nun son raunduna gelindiğini ve Hristofias ile Talat’ın da bu işi çözememeleri durumunda “Ayrılığın Kaçınılmaz” olduğunu savunan fikirler bulunmaktadır. Bu fikirlere rağmen bugün hâ­lâ ikili görüşmeler devam etmektedir ve KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, kaldığı yerden diyalogu kararlılıkla sürdürmektedir. Ancak gö­rüşmeler için öngörülen süre de daralmaktadır.

“Kıbrıs sorunun nihai çözümü ya iki eşit egemen devlet arasında, Türk-Yunan garantisine dayalı Çek-Slovak misali bir ortaklık ya da Rum idaresinin KKTC üzerinde herhangi bir nüfuzunun olmadığının tescili ve KKTCnin tanınmasıdır”diyen görüşler ise ağırlıktadır.

Kıbrıs ve Türk bayrakları

 

Kaynakça:

  • Reşat Akar, Atatürkçü Kıbrıs Türkleri, İstanbul, 1981.
  • Kıbrıs’ın Tarihi Gelişimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Ankara, 1984.
  • Suna Kili, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli, İstanbul, 2006.
  • Aydın Olgun, Cumhuriyete Baş Kaldıranlar, Ankara, 1997.
  • Aydın Olgun, Dünden Bugüne Kıbrıs Sorunu, İstanbul, 1999.
  • Atilla Sandıklı, Değişen Dünyada Türkiye’nin Stratejisi, İstanbul, 2008.
  • İlter Türkmen, Türkiye’nin Bugünü ve Yarını, İstanbul, 2009.
  • Refik Turan, Mustafa Safran, Necdet Hayta, Muhammet Şahin, M. Ali Çak­mak, Cengiz Dönmez, Atatürk ilkeleri ve inkılâp Tarihi 2009, Ankara, 2009.

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir