Mumyalama Nedir? Neden ve Nasıl Yapılır?

mumyalama

Mumyalama nedir? Mumyalama neden ve nasıl yapılırdı? Mumyalamanın ilginç tarihi, eski Mısır, İnka, İskit, Yunan ve Türklerde mumyalama teknikleri, Kanuni ve Atatürk’ün mumyalanması ile arıların mumyalama işleri.

Mumyalama (Ar. tahnit), eski Mısırlılar, İnkalar, İskitler gibi toplumlarda ölülerin olabildiğince yaşama yakın bir biçimde saklanmaları ve sevdiklerini yanlarından ayırmama amacına yönelik bir tutumdu. Ölüme meydan okuyan böylesi bir koruma süreciyle beden, ruhun sonsuza dek barındığı bir yuvaya dönüştürülüyor ve uzun zaman boyunca ruhun bedenle bağlantısı sürdürülüyordu. Eski Mısır inanışına göre, ölen bir insanın yaşamı sona ermez ve ölümden sonra ‘ötedünya’da yeni bir yaşam olanağı başlardı. Ölen kişinin bedeni sürekli olarak korunursa, yaşamı ‘ötedünya’da da sürerdi. Her canlı, ölümlü bir maddeyle kendinden sonra da yaşayan ve ‘Ka’ adı verilen bir ruhtan oluşmuştu. Bu nedenle de cesetler, ölüyü bu yeni yaşama hazır tutmak üzere mumyalanır, ölünün dünyevi yaşamında kullandığı eşyalar ve yiyeceklerle birlikte mezara konurdu.

Eski Mısır'da mumyalama işlemi
Eski Mısır’da mumyalama işlemi

Gerçekte mumyacılık, çok uzmanlık isteyen bir uğraş olmakla birlikte, tıp alanını çok az etkilemiştir. Mumyalama sırasında çabuk bozunma niteliği taşıyan iç organların çıkarılması gerektiğinden, insan vücudunun içinin düzenli olarak gözlemlenmesine olanak veriyor ve insan anatomisi hakkında temel bilgiler edinilmesini sağlıyordu. Mısır’da mumyalamanın uygulandığı İÖ 4000’lerden İS 600’lere kadar yaklaşık 700 milyon insan mumyalanmıştır.15 Eski Mısır’da hanedanlar öncesi dönemde ölüler çölde gömülüp, üzerleri kuru ve kızgın kumla örtüldüğünde, kuru ve çok sıcak ortamda cesetlerin etleri ve saçları bozulmaz bir halde kalırdı. Eski Mısır’daki mumyalama konusunda ayrıntılı bilgiler, İÖ 445 yılı dolayında Mısır’ı gezen Halikarnassos’lu (Bodrumlu) Herodotos (Herodot) (~İÖ 484-426) tarafından verilmiştir.

Eski Yunan yazarı Plutarkhos’un (~46-120) De Iside et Osiride (İsis ve Osiris Üzerine) (~100) adlı eserindeki anlatımına göre, Eski Mısır’ın güneş tanrısı Ra’nın Osiris, İsis, Seth ve Nephthys adlarında dört çocuğu olur. Ülkesini tarım ve tanrı kültü konularında eğiten ve soylu ve bilge bir hükümdar olan Osiris, İsis ile; Seth de Nephthys ile evlenir. Bereket ve yeniden dirilme tanrısı Osiris, tanrıça İsis ile evlendikten sonra Horus adlı oğlu dünyaya gelir, kardeşi Seth’in Nephthys ile ilişkisinden de onların oğlu, çakal başlı mumyalama tanrısı Anubis doğar. Osiris’i çekemeyen kötü kalpli Seth, önce gizlice Osiris’in vücut ölçülerini alarak tam onun boyuna göre ve değerli mücevherlerle süslenmiş görkemli bir sandık yaptırır. Verdiği bir davet sırasında tüm tanrılar sandığa hayran kalınca Seth, bu sandığı, beden ölçüsü buna en iyi uyan kişiye armağan edeceğini söyler. Osiris sandığa girdiğinde sandığı kapatır ve çiviler, daha sonra da sandığı Nil Nehri’ne attırır. Osiris boğulur. Osiris’in kız kardeşi ve karısı olan İsis, bu cinayeti duyduğunda yas elbiselerini giyerek her yerde cesedi arar ve sonunda Fenike ülkesinde Byblos kenti kıyılarına vuran sandıktaki cesedi Mısır’a getirir. Seth, bunu duyunca cesedi çalarak Osiris’in bedenini 14 (kimi anlatıma göre 27) parçaya ayırtır ve her bir parçayı Mısır’ın dört bir yanına dağıtır. İsis ile kocasını terk eden Nephthys, daha sonra Osiris’in bedeninin parçalarını bir araya toplarlar, yalnızca Nil Nehri’ne atılan ve mersinbalığı (oxyrhynchus) ya da yengeç tarafından yenen cinsel organı bulunamaz. Mersinbalığı (ve hatta tüm balıklar) bu nedenle o dönemde Mısır mutfağında yasak yiyecekler arasına alınmıştır. İsis, kilden ya da ahşaptan yeni bir cinsel organ yaptırıp, kendini hamile bırakır ve oğlu Horus’u doğurur. Osiris’in tamamlanmış beden parçalarını (Lat. ‘disjecta membra’) Anubis’in de yardımıyla sıkı sargılarla bir araya getirerek mumyalatır ve sihirli ilaçlar kullanarak yeniden yaşama döndürmek ister. Ancak Osiris, yeniden dirilmeyi kabul etmez ve olasılıkla Abydos’a defnedilir. Bu arada yetişen oğlu Horus, Seth’i kavgada yenerek babasının intikamını alır ve Mısır ülkesi, Horus ile Seth arasında ikiye bölünür. İsis’in sihir gücüyle şahine döndürdüğü Osiris, ‘ölüler ülkesi tanrısı’ olarak yeraltı dünyasına çekilerek orada hüküm sürer. Eski Mısır’da mumyalama geleneğinin kökeninde yatan öykü bu olup, Osiris’in yeniden diriltilme sürecine bir öykünmedir.

Tarihi bir mumya
Tarihi bir mumya

Mumya tozu; Eski Mısır mumya kalıntılarının öğütülmesinden elde edilen, ana bileşen olarak bitüm (bitumen iudaicum: Yahudiye zifti), yanı sıra da doğal reçine ve kısmen de kemik artıklarından oluşan ve ilaç ya da pigment olarak kullanılan gri-kahverengi, aromatik bileşik kokulu bir tozdur. ‘Mumia’ ya da ‘mumiya’ sözcüğü, Farsça katran, asfalt ya da bitüm anlamına gelir, Arapça’da ‘mumiyah’, ‘mumiya-i ma’deni’ ya da ‘ma’deni mumiya’ diye geçer ve mumya hazırlanmasında kullanıldığı için ‘mumya balsamı’ diye de bilinir. Bitüm, petrol yataklarının üzerindeki tortul kayaçların gözenek ve çatlaklarından yer olaylarının etkisi sonucunda yüzeye çıkarak, dış ortamda uçucu bileşenlerini yitiren petrol artıklarından oluşan ağdalı bir katı sızıntıdır ve bizde aktarlarda ‘karasakız’ adıyla satılmakta ve özellikle çıban tedavisinde kullanılmaktadır. Bitüm (asfalt), Eski Mısır’da cesetlerin mumyalanmasında, cesede sarılan keten bezi şeritlerine emdirilerek kullanılmıştır. ‘Bitüm’ terimi (Lat. ‘bitume’, İng. ‘bitumen’) Yunanca ‘pix tumens’ (kaynayan zift / fokurdayan zift) sözcüğünden gelirken, asfalt (İng. ‘asphalt’) sözcüğü, Yunanca ‘değişmeyen’ anlamına gelen ‘asphaltos’ teriminden gelmedir. Kayaç-mumiya, gözenekli kayaçlar üzerine çökelmiş olan yüksek moleküllü doğal hidrokarbonların (düşük miktarda oksijenli, kükürtlü ve azotlu bileşiklerle birlikte) bir karışımı olan bitümdür. Bu karışım, yerin derinliklerinden belirli yerlerde yeryüzüne ulaşır ve doğal asfaltlı ya da bitümlü göller oluşturur ya da sürüklenerek denizlere ulaşır. Filistin’deki Lut Gölü [Ölü Deniz ya da eskiden Romalılarca adlandırıldığı üzere ‘Lacus Asphaltites’ (Asfalt Gölü)], böyle sürüklenmiş bitümce zengindir. Bitüm, kum ya da kil gibi mineral malzemelerle karışarak asfaltı oluşturur. ‘Zift’, kara renkte, yarı sert halden sert hale kadar değişen amorf bir madde olup, katranın damıtılmasında kalıntı olarak ortaya çıkar. Eski çağlarda yapılarda harç malzemesi ve öksürük, diş ağrısı, kanama ya da romatizmalarda ilaç olarak, gemilerin su geçirmesini önlemek üzere kalafatlanmasında ve mumyacılıkta kullanılmıştır.

2. Ramses'in 3000 yıllık mumyası
2. Ramses’in 3000 yıllık mumyası

Mumyalama konusunda en eski ve ayrıntılı anlatım, Herodotos’a aittir. Bu bağlamda Eski Mısır’da mumyalamada daha çok fiziksel yöntemler uygulanıyordu. En kusursuz ve pahalı mumyalama yönteminde kalp yerinde bırakılırken, değersiz bir organ sayılan beyin, burun deliklerinden sokulan bir kanca yardımıyla parçalandıktan sonra kaşıklar yardımıyla olabildiğince boşaltılıyor, kancayla boşaltılamayan parçalar çeşitli ilaçlarla eritilerek dışarı akıtılıyor, sonra beyin boşluğuna keten lifleri dolduruluyordu. Ardından karın kısmı çakmaktaşından yapılmış bir bıçakla yarılıp, bağırsaklar ve diğer iç organlar alınarak bedende yalnızca kalp ve böbrekler bırakılıyordu. Kimi zaman delik kısımlar bitüm, odun katranı ve reçine karışımıyla dolduruluyor; iç organlar çıkarıldıktan sonra karın boşluğu önce hurma/palmiye şarabıyla, sonra da toz baharatlarla temizleniyordu. Çıkarılan mide, karaciğer, akciğer, bağırsak gibi iç organlar mikrop öldürücülerle temizlendikten ve balsamlanıp, keten bezlere sarıldıktan sonra su emici doğal bir natron tuzu eşliğinde, ‘kanop(e)’ (< Eski Mısır kenti ‘Kanobos’tan) adı verilen çömleklerin ya da kireçtaşından yapılmış kavanozların içine ayrı ayrı konuyor ve bunlar daha sonra mumyayla birlikte gömülüyordu. Karın boşluğu daha sonra saf mür, çintarçını, günlük ve çeşitli güzel kokulu baharatlarla dolduruluyor ve beden 42 gün (Herodotos’a göre 70 gün) süreyle ‘natron’ çözeltisine yatırılıyordu. ‘Natron’; doğal soda, ağırlıklı olarak Na2CO3’tan oluşan karışık tuz olup, Eski Mısır’da geniş natron yatakları vardı. Böylece suyu iyice uzaklaştırılan beden kısmı, natron fazlasından arındırıldıktan sonra adi tuzla tuzlanıp kurutuluyor, karın dikiliyordu. Mumyayı yaşamındaki benzer görünüme olabildiğine kavuşturmak üzere içe çökmüş kısımlar keten ya da benzer malzemelerle dolduruluyor, göz yuvarlarına sahte gözler takılıyordu. Bir sonraki adımda, tüm beden, bozulmaya karşı koruyucu özellik taşıyan reçine, sakız ya da karasakıza (bitüm, asfalt) batırılmış yüzlerce metre uzunluktaki şerit halindeki keten bezlerle sarılıyordu. Varlıklı kişilerin mumyalanmasında reçine kullanılıyorken, sade halk için, sağlanması daha kolay ve daha ucuz olduğu için petrol kökenli bitüm ya da bitkisel kaynaklı odun katranı kullanılmıştır. Mumyalama işlemini yapan rahipler, sargı içine kimi zaman, ölüyü kötü talihten korumak amacıyla muska da yerleştiriyor ve kimi keten şeritler üzerine dua ve sihirli sözcükler yazıyordu. Rahipler, sıkça, kişinin yüzüyle baş sargısı arasına mask da yerleştiriyordu. En son işlem olarak, sargılanmış ceset ölünün ailesi tarafından hazırlanmış ahşap bir tabut içine yerleştiriliyordu. Fakirlerin mumyalanma işlemi bu kadar ayrıntılı olmayıp, basitçe adi tuzla mumyalanıyordu. İnsanlar dışında babun, kedi, kuş, timsah ve özellikle de kutsal öküzler gibi kimi hayvanlar da dinsel nedenlerden ötürü mumyalanmaktaydı.

Araplar, 640 yılında Mısır’ı fethedip, eski mezarları açtıklarında, binlerce yıl boyu mumyalanmış cesetlerin çürümesini önleyen malzemelerle tanışmışlardır. Mısır’da mumyalama, ailenin servetine göre farklı düzeylerde uygulanan bir teknikti. En ucuz mumyalama şekli, zift ve ‘Yahudiye zifti’ (yani bitüm) ile yapılırken, orta halli kimselerin cesetleri ‘mür’ (mürrüsafi, sarısakız) ve ‘katran’ ile işleniyordu. Arap gezgin hekim Abdüllatif el-Bağdadî (1162-1231), yaptığı incelemelerden mumyanın katranla mürrüsafi karışımından hazırlandığını belirtmiştir. Antiseptik etkisi bilinen mürrüsafinin, kokuşmayı önlediği belirtilmektedir.

Llullaillaco Çocuğu mumyası
500 yıllık, Llullaillaco Çocuğu mumyası Arjantin Şili sınırına yakın bir yerde bulundu

Eski Mısır mezarlarında, ölülerin yanlarına çok sayıda (orta halliler 36, zenginler ise 365 tane) ‘uşabti’ (İng. “ushabti”) denen küçük figürler (figürin) de konuyordu. Eski Mısır dilinde hizmetkar anlamına gelen ve ölünün ikinci yaşamında yapması gereken güç işleri onun adına yapacak vekil işçiler olarak düşünülen ‘uşabti’ heykelcikleri, ahşap, seramik, pişmiş toprak gibi malzemelerden yapılıyor, mumyalanıp mezara yerleştirilen ölünün yanındaki kutu ya da sandıklara, bir yıldaki günlerin sayısınca (365 adet) yerleştiriliyordu. Bunların her birinin elinde küçük çapa, keser ya da başka bir alet, kiminin sırtında ise küçük bir tohum çuvalı bulunuyordu. İnanışa göre ‘uşabti’ler, her yeni gün, tek tek dirilip, ölen kişinin öteki dünyadaki yaşamında hizmette bulunuyorlar, tarlasını toprağını ekip biçiyorlardı.

Türklerde Mumyalama İşlemi

Cesetlerin mumyalanması işlemi 7. yüzyılda İslam’ı kabul eden Mısır’da da canlı bir gelenek olarak sürdürülmüştür. Orta Asya’da eski Türkler’e ait kurganlarda yapılan kazılarda iç organları boşaltılarak mumyalanmış çok sayıda cesede rastlanmıştır. Çin’in Özerk Uygur Bölgesi’nde, İÖ 2000’lere tarihlenen ve doğal tuzlu toprak tarafından mumyalanmış gibi korunan cesetlere rastlanmıştır. İskitler’de, Hunlar’da ve Göktürkler’de mumyalama geleneği vardı. Göktürk hakanlarından Bilge Kağan (683-734; yön. 716-734) ile Kültigin’in (685-731) cesetleri de mumyalanmıştır. Elazığ’ın Harput ilçesinin Alaca Mescidi’nde bulunan bir ahşap sanduka içinde, yöre sakinlerinin ‘Arap Baba’ dediği bir mumya bulunmaktadır. Kimyasal bir mumyalama işlemine uğramamış bu mumyanın 1200 yıllarına ait olduğu söylenmektedir. Dünyada iç organlarıyla birlikte mumyalanan tek örnekler, günümüzde Amasya’da görülebilen İlhanlı soylularının mumyalarıdır. Amasya Müzesi’nde sergilenen altı mumya, 14. yüzyıl Amasyası’nda hüküm sürmüş İlhanlı beylerinden Şehzade Cumudar, Amasya Emiri İşboğa Noyin, İzzeddin Mehmed Pervane ve ailesine aittir. Bunlar, iç organlar çıkarılmadan mumyalanmışlardır. Bu mumyaların, Moğollar tarafından zehirlenerek ya da boğularak öldürülen Amasya Emirliği’ndeki Müslüman ve Türk İlhanlı yönetici ve aile üyelerine ait oldukları belirtilmekte ve bunlardan, Evliya Çelebi’nin (1611-1684) ünlü Seyahatname’sinde de söz edilmektedir. Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde ulu kişiler ve devlet büyükleri öldüğü zaman, eski bir Türk geleneği uyarınca cesetleri mumyalanır ve bu mumyalar, türbelerin bodrum katındaki mezar odalarına konurdu. Bu yüzden, birçok Selçuklu mumyası günümüze kadar ulaşmışlardır. Ünlü bilim tarihçimiz Ahmed Süheyl Ünver (1898-1986), kimi Selçuklu emirlerinin Konya’daki türbelerinde mumyalanmış cesetlerinin bulunduğunu belirtmektedir. Osmanlılar döneminde de mumyalama zaman zaman görülmüş, ancak Osmanlı’daki uygulama bir geleneğin sürdürülmesi niteliğinde değil, seferde ölen sultanın cenazesinin vasiyeti üzerine yurda getirilmesi gerektiği, sultanın ölümü üzerine tahta çıkacak şehzadenin başkente ulaşmasının beklenmesi, sefer sırasında sultanın ya da komutanın öldüğü haberinin askerde moral bozukluğu yaratmamak için saklanması ve de bir isyanı bastırmak ya da kazanılan zaferin bir işareti olarak kesilmiş başların başkente getirilmesi gibi çeşitli amaçlar doğrultusunda cesetlerin bozulmaması için uygulanmıştır. Osmanlı sultanlarından I. Murad (‘Hüdavendigar’) (yön. 1362-1389), I. Bayezid (‘Yıldırım’) (yön. 1389-1402), I. Mehmed (‘Çelebi Mehmed’) (yön. 1413-1421), Fatih Sultan Mehmed (yön. 1444-1446; 1451-1481), Şehzade Cem Sultan (1459-1495) ve Kanuni Sultan Süleyman’ın (yön. 1520-1566) tahnit edildiği bilinmektedir. Kanuni’nin iç organları, kalbi ve ciğerleri çıkarılarak bulunduğu yere yakın bir çadır içine gömülmüş, sonra buraya bir türbe yapılmış, cesedi ise misk, amber ve tuz kullanılarak tahnit edilip, İstanbul’a götürülerek defnedilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise yalnızca Mustafa Kemal Atatürk’ün (1881-1938) cesedi tahnit edilmiştir. Türk hekimleri içinde mumyalama işlemini kitaplarında en ayrıntılı bir şekilde ele alan hekim, asıl adı Celaleddin Hızır olan Hacı Paşa (1335-1423) olmuştur. Buna göre mumyalamada, sırasıyla natron (doğal soda), reçineli maddeler, tuz, meyve ve çiçekler, zamk, şap, alçı, katran ve mum kullanılmaktadır.

Doğada Mumyalama: Arıların Mumyalama Tekniği

Bu konuda son olarak, arı kovanında yaşanan doğal bir mumyalanma olayından söz edelim. Arı kovanına bir fare girse, arılar onu sokarak hemen öldürürler. Ama farenin gövdesi arıların taşıyamayacağı kadar büyük olduğu ve evlerinde kokmasını istemedikleri için, onu kovan malzemesi olan reçineleriyle mumyalarlar! Arının kovanda kendisini hastalıklara karşı korumak için salgıladığı bir gıda olan ‘propolis’ maddesinin, Eski Mısır mumyacılığında da kullanıldığına ilişkin çağdaş incelemeler sürdürülmektedir.

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir