Osmanlılar ve Türklük

Osmanlılar ve Türklük

Osmanlı ve Türklük üzerine. Osmanlılar Türk düşmanı mıydı? Osmanlı padişahları Türk müydü? Osmanlı döneminde Anadolu ve Türkçe, Osmanlıca bir dil midir? Osmanlılarda milliyetçilik ve Avrupa’nın Osmanlılara bakışı.

OSMANLILAR TÜRK DÜŞMANI MIYDI?

Bazı Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde Türkler için etrak-ı bi-idrak, yani idraksiz Türkler denilmesinden hareket eden bir kısım araştırmacılar Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk devleti olmadığını iddia ederler. Bu tutarsız bir yak­laşımdır. Osmanlı tarihçilerinin eserleri incelendiğinde Türkler’le ilgili bu tür ifadelerin etnik kimliği değil sosyolojik ve siyasi bir durumu belirtmek için kullanıldığı görülür. Ayrıca bu ifade ile kötülenenler, genellikle devlete karşı çeşitli hadiselere karışmış veya Şah İsmail’e katılmış Türkmenler’dir. Düşman olarak görülen bir devlete yapılan bu katılımları aşağılamak için Osmanlı ta­rihçileri bu tür ifadeler kullanmışlardır.

Türk ve Türkmen isimlerinin olumsuz ifadelerle anılması sadece Osmanlı dönemi tarihçilerine özgü bir davranış değildir. Selçuklu tarihçilerinin de Türkmenler hakkında bu şekilde olumsuz sözleri vardır.

Osmanlı döneminin bazı tarihçileri bu olumsuz ifadeleri Türk kimliğini değil köylü ve göçebeleri kötülemek için kullanırlar. Özellikle yarı göçebe hayat yaşayan Türkmenler devlet düzenine ayak uyduramamaları ve yerleşik hayata zarar vermeleri sebebiyle eleştirilmektedir. Osmanlı tarih yazarlarının eserlerinde bu tür ifadeleri başka milletler için de görmek mümkündür. Örneğin, göçebe Araplar’a, Arab-ı bed-fial (kötü işler yapan Arap), Arab-ı bed-rey (düşüncesi kötü Arap), Arab-ı Şekavet-şiar (eşkıyalığı adet haline getirmiş Arap) denilirdi. Buradaki millet isimleri etnik bir mana ifade etmekten ziyade bu toplulukla­rın yaşam tarzını gösterir. Nitekim Fatih Kanunnamesi’nin bir ceza bahsinde geçen “Türk veya şehirli olsa” ifadesi Türk kelimesinin göçebe Türkmenler ve köylüler için kullanıldığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Osmanlı tarihçilerinin eserlerindeki Türkler’le ilgili olumsuz ifadeleri gün­deme getirenler, aynı kitaplardaki olumlu sözleri görmezden gelmektedirler. Aslında hiç kimsenin bir şeyi incelediği yoktur. Yıllardan beri hiçbir araştırma yapılmadan, Osmanlılar, ‘etrak-ı bi-idrak’ diyerek Türkler’i aşağılarlardı, sözü tekrarlanır. Tarih kitapları incelendiğinde Türk ve Türkmen isimlerinin aleyhine olan ifadelere genellikle Osmanlı yönetimine karşı mücadelelerde rastlanır. Fetret Devri’nden, Şeyh Bedreddin ayaklanmasına, Safevi Devleti’nin Anadolu’daki faaliyetlerinden, Celali isyanlarına hadiseler anlatılırken Osmanlı tarihçileri “Kaba Türk veya Türkmen, cahil Türkmen, hilekar Türk (Türk-i bed-lika), çirkin Türk (Türk-i sütürk)” gibi tanımlamalarını kullanırlar.

OSMANLI ESERLERİNDE TÜRKLERİ ÖVEN SIFATLAR VAR MIYDI?

En önemli Osmanlı tarihçilerinden olan ve uzun süre şeyhülislamlık yapan Hoca Saadeddin, Tacü’t-Tevarih isimli, kendisinden sonraki tarihçilere büyük tesirlerde bulunmuş eserinde Osmanlı fetihlerini anlatırken “Türk yiğitleri”, “Zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri” gibi ifadelerle Osmanlı ordusunu över. XVII. yüzyıl tarihçilerinden Solakzade Mehmed Hemdemi de tarihinin birçok yerinde Türk ismini olumlu olarak kullanır ve Cem olayını anlatırken onu “Kostantiniyye’yi feth eden Türk’ün oğlu” diye anar. XVI. yüzyılın en büyük tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa ali ise Künhü’l-Ahbar isimli dünya tarihinde Türk boylarını anlatırken bunları “seçkin millet, güzel ümmet” olarak zikreder. Bunlardan başka pek çok Osmanlı tarihçisinin eserlerinde bu tür ifadelere rastlanılır.

OSMANLI PADİŞAHLARI TÜRK MÜYDÜ?

Osmanlı tarihleri incelendiğinde Orta Asya’dan geldiklerinin ve Türklükle­rinin farkında oldukları görülür. Bu kitaplarda Osmanlı hanedanı Oğuz Han’a bağlanır. Osmanlılar Oğuz neslinden ve Kayı boyundandır. Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçası olarak ele alınır. Nitekim Şehzade Cem’in oğluna

Oğuz Han, II. Bayezid’in oğluna ise Korkud isimlerinin verilmesi tesadüf değil dönemin siyasi yapısı içerisinde bilinçli bir tercihtir.

Osmanlı bir millet ismi değildir. Osmanlı adı Selçuklu, Karahanlı, Gazneli isimleri gibi bir hanedanın adıdır. Selçuklular, Karahanlılar, Gazneliler gibi Osmanlılar da bir Türk devletidir. Ancak hiç unutulmaması gereken husus Osmanlılar’ın bir imparatorluk olduğudur.

OSMANLI’DA TÜRKLÜĞÜN ÖNE ÇIKTIĞI DÖNEMLER

II. Murad devri kültürel bakımdan oldukça önemlidir. Timur istilasından sonra Anadolu’da aşiret kültürü tekrar canlanmıştı. Osmanlılar, Timur’un halefleri karşısında meşruiyetlerini sağlamak ve Türkmen çevrelerinde nüfuz kazanmak için daha önce pek ön plana çıkarmadıkları, Oğuzlar’ın Kayı koluna mensubiyetlerini II. Murad devrinde iyice vurguladılar. Paralara ve toplara Kayı boyunun damgası vuruldu.

Bu dönemde Arapça ve Farsça’dan, Türkçe’ye yapılan tercümeler Osmanlı-Türk kültürünün gelişmesi bakımından oldukça mühimdir. II. Murad zama­nında Türkçe ön plana çıktı ve edebi bir dil olarak gelişti. Yazıcızade Ali’nin, İbn Bibi’den çevirdiği ve ilaveler yaptığı Selçukname isimli eserde Oğuz boyu ve Kayılar öne çıkarılır. Bu dönemde dini, edebi, ahlaki, tıbbi eserler, siyasetnameler, menakıbnameler, musiki, sözlük ve ansiklopedik eserler gibi çok geniş bir sahada tercüme faaliyetleri görülür. Bu eserlerin önemli bir kısmı II. Murad’ın emir ve teşvikleriyle tercüme edilmişti.

II. Murad zamanındaki bu hava Fatih döneminde de bir süre devam etti. İmparatorluğun büyümesi ve Timur tehlikesinin sona ermesi ile Türk kimliği bir daha bu kadar ön plana çıkarılmadı.

OSMANLI YÖNETİCİLERİ NEDEN TÜRKLERDEN SEÇİLMEDİ?

Osmanlı İmparatorluğu’nda Fatih’ten itibaren bütün yöneticilerin Türk olmayan devşirme kökenli kişilerden olduğu, yaygın bir kanaattir. Fakat bu yanlıştır.

Fatih’in Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmesinden sonra Türk kökenli ida­reciler bir müddet vezirliğe ve veziriazamlığa getirilmedi. Ancak bu bir denge siyasetinin sonucu idi. Nitekim devşirmelerin nüfuzunun artması üzerine Fatih, veziriazamlığa bir Türk’ü, Karamanlı Mehmed Paşa’yı tayin etmişti.

Fatih’in ölümünden sonra çıkan isyan sırasında bu veziriazamın kat­ledilmesi yine devşirme hakimiyetini başlattı. Ancak tamamen devşirmeler veziriazam olmadı. 1498’de Çandarlı İbrahim Paşa, 1518’de Piri Mehmed Paşa, 1584’te Özdemiroğlu Osman Paşa, 1595’te Lala Mehmed Paşa, 1614’te Öküz Mehmed Paşa, 1623’te Kemankeş Ali Paşa, 1637’de Bayram Paşa, 1638’de Tayyar Mehmed Paşa, 1656’da Deli Hüseyin Paşa ve Boynueğri Mehmed Paşa gibi Türk kökenli veziriazamlar vardı. Ancak Türk kökenli veziriazam­ların çoğalması 1680’lerden sonra oldu. Bu tarihten itibaren veziriazamlığa gelenlerin büyük çoğunluğu Türk kökenlidir. Bütün Osmanlı veziriazamları incelenirse devşirme-Türk oranının yaklaşık olarak yüzde 56’ya yüzde 44 olduğu görülür.

Veziriazamlığa veya vezirliğe bakılırsa Türkler’in yönetimden uzak tutul­duğu gibi bir sonuç çıkarılır. Devşirmelerin ağırlıklı olarak görev yaptıkları bir diğer yer de saraydır. Ancak devlet idaresi sadece bu memuriyetlerden ibaret değildir. Bunun dışında devletin diğer kademelerinde Türkler çok büyük bir ağırlıkta görev yapmışlardır.

Şeyhülislam ve kadıaskerler başta olmak üzere ulemanın hemen hemen tamamı Türk’tür. Bu görevlerde nadiren başka milletten insanlara rastlanılır. Devletin önemli sacayaklarından birisi olan bürokraside de Türkler çoğun­luktadır. Osmanlı döneminin defterdarlık, nişancılık, reisülküttaplık, defter eminliği gibi üst düzey bürokratları incelendiğinde bunların çoğunun Türk olduğu görülür. Ayrıca bu bürokratlarla beraber görev yapan katip, şakirt, mülazım gibi görevliler, yani memurlar da Türk’tü.

Osmanlı yönetiminin güvenilirliğin gerektiği yerlerde Türkler’i ön planda tutması, Türklüğünün farkında olduğunu açıkça gösterir. Devşirmeler, Osmanlı sistemine kazandırılmak için Türk köylülerine verilirdi. Bir köylünün yanına devşirme için birisinin verilmesine “Türk’e vermek” deniliyordu. Ayrıca tama­men güvenilir kadrolara ihtiyaç duyulan Kuzey Afrika’daki Garb Ocakları’nın, askerleri Batı Anadolulu Türkler’den seçilirdi.

OSMANLILAR ANADOLU’YU İHMAL ETTİ Mİ?

Sıkça dile getirilen bir iddia da Osmanlılar’ın Anadolu’yu ihmal ettikle­ridir. Anadolu’nun şu anda yaşadığımız vatanımız olmasından dolayı bizim için vazgeçilmez bir önemi vardır. Ancak Anadolu, Osmanlı İmparatorluğu zamanında devletin topraklarının sadece bir kısmı idi.

Osmanlı Beyliği, Söğüt ve çevresinde kurulmuş olduğu için Anadolu kö­kenli kabul edilip, bu bölge imparatorluğunun ana çekirdeği olarak görülürse mesele anlaşılamaz. Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyanın en büyük impa­ratorluklardan birisi olarak tarih sahnesine çıkması Anadolu sayesinde değil, zengin ve siyasi direnişlerin az olduğu Rumeli sayesinde olmuştur. Osmanlı beyliğinin yayılma alanı uygun fırsatlar çıkmadığı takdirde Rumeli olmuştur. Osmanlı beyliğinin Rumeli’de kuvvetlendikten sonra Anadolu’yu içine aldığına dikkat etmek gerekir. Devletin ana siyasi organizasyonunu sağladığı bölge de Rumeli’dir. Osmanlı İmparatorluğu Rumeli’de öylesine sağlam bir yapı kurmuştur ki, Fetret Devri’nde Anadolu toprakları çok kısa sürede elinden çıkarken, bu bölgenin büyük bir bölümü elinde kalmış ve bu saha sayesinde varlığını sürdürebilmiştir. Timur istilasından sonra Osmanlılar Rumeli’yi gerçek yurtları saymaya başladılar ve Ankara Savaşı’na kadar başkent Bursa iken, bu gelişmeler içerisinde Edirne başkent oldu.

Dikkat edilmesi gereken bir husus da, Osmanlı devlet teşkilatında kuru­lan ilk yönetim birimlerinin Rumeli adını taşıması ve bu görevlerin teşrifatta daha sonra kurulan Anadolu adlı memuriyetlerden önde gelmesidir. Örneğin, Rumeli Beylerbeyliği’nin Anadolu Beylerbeyliği’nden, Rumeli Kadıaskerliği’nin Anadolu Kadıaskerliği’nden üstün olması.

Paul Wittek, Rumeli’nin Osmanlılar için “varlık sebebi” olduğunu, Balkan Harbi sonunda Osmanlılar’ın varlık sebeplerini yitirdiklerini söyler. İlber Ortaylı da Osmanlı İmparatorluğu’nun fiilen 1912’de sona erdiğini belirtir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Rumeli olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu da olmazdı. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu’nun anavatanı Rumeli’dir.

Bugün Trakya hariç bütün Rumeli elimizden çıktığı için bunu tam olarak anlayamayabiliriz. Ancak Sofya’nın 1385’te, Erzurum’un 1518’de, Selanik’in 1387’de Van’ın ise 1530’larda Osmanlı hakimiyetine girdiği düşünülürse durum biraz daha rahat anlaşılabilir.

Bu mevzu iyice anlaşılamadığından, Osmanlılar’ın kendi anavatanları olan Anadolu’yu ihmal ettikleri sıkça söylenen, kalıplaşmış düşüncelerden birisidir. Osmanlılar fethettikleri bütün yerleri vatan olarak benimsemişlerdir. İlk yayıldıkları saha olduğu ve daha önce üzerinde Türk ve İslam kültürüne ait eserler bulunmadığı için Rumeli’de Osmanlı eserine sıkça rastlamak normal bir durumdur. Ayrıca Anadolu daha önce Selçuklular ve beylikler tarafından çeşitli eserlerle donatılmıştı. Hiç Türk eseri olmayan yerler varken, Anadolu’ya yeni eserler ve alt yapının yapılması beklenemez. Bunların yanısıra Anadolu’ya göre daha zengin ve daha uygun coğrafi şartlara sahip bir bölgenin hayat şartlarının da daha iyi olması çok normal bir durumdur.

OSMANLI DÖNEMİNDE TÜRKÇE

Osmanlılar’dan önce Türkiye Selçuklularının resmi dili Farsça idi. Daha sonra kurulan beyliklerde de bu devam etti. Bunun uzun süre bu şekilde gittiğini görüyoruz. Örneğin Hamidoğlu Hüseyin Bey’in, 1377’de I. Murad’a Niş’i fethi için gönderdiği tebrikname Farsça’dır. Karamanoğlu Mehmed Bey’in Konya’yı aldığı zaman Türkçe’yi resmi dil ilan etmesi de bir sonuç vermemişti.

Osmanlılar ise Türkçe’yi ilk dönemlerden itibaren resmi dil olarak kabul edip, yazışmalarında kullandılar. Edebi ve bilimsel eserlerdeki Arapça ve Farsça’nın hakimiyeti de Osmanlı döneminde kademe kademe azaldı. Os­manlı İmparatorluğu’nda Astronomi sahasında yazılmış eserlerin incelenmesi bu durumu açıkça gösterir. İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi tarafından hazırlanan Osmanlı Astronomi Literatürü Tarihi’ne göre Osmanlı döneminde yazılmış 2286 Astronomi eserinin 986’sı yani yüzde 43’ü Arapça, 1058’si ise Türkçe’dir. Türkçe’nin yüzdesi 46’dır. Diğerleri ise Farsça veya üç dilin ikisi veya üçünün ortak olarak kullanılarak yazılanlardır. Türkçe’nin Osmanlı döneminde bu sahadaki yükselişi asırlara göre incelendiğinde daha iyi anlaşılır: XV. yüzyılda 35 Arapça, 10 Farsça, 7 Türkçe; XVI. yüzyılda 172 Arapça, 59 Türkçe, 42 Farsça; XVII. yüzyılda 139 Arapça, 41 Türkçe, 1 Farsça; XVIII. yüzyılda 221 Arapça, 101 Türkçe, 2 Farsça; XIX. yüzyılda 137 Arapça, 123 Türkçe; XX. yüzyılın başlarında 41 Arapça, 173 Türkçe. Bu tasnif yazarları ve bu yazarların yaşadığı çağlar belirlenmiş eserlere göredir. Yazarı ve yazıldığı dönemi bilinmeyen 854 eserin ise 554 Türkçe, 241 Arapça, 59’u Farsça’dır. Türkçe XV. yüzyılda Astronomi sahasında yazılan eserlerde yüzde 13 oranında iken her asırda oranını artırarak önce XVI. yüzyılda Farsça’yı, imparatorluğun sonuna doğru da Arapça’yı geçerek bu sahada hakim dil haline gelmiştir.

Matematik sahasında yazılmış kitaplarda da aynı gelişmeyi görürüz. Os­manlı döneminde yazılmış 1114 Matematik eserinin yüzde 48’i Arapça, yüzde 50’si Türkçe’dir. Türkçe XV. yüzyılda Matematik sahasında yazılan eserlerde yüzde 18 oranında iken her asırda oranını artırarak önce XVI. yüzyılda Farsça’yı, imparatorluğun sonuna doğru da Arapça’yı geçerek bu sahada hakim dil haline gelmiştir.

Coğrafya sahasında ise imparatorluğun başından sonuna kadar Türkçe’nin hakimiyeti vardır. Osmanlılar zamanında yazılmış 1628 coğrafya eserinden 1542’si, yani yüzde 95’i Türkçe’dir. Tarihçilikte de durum coğrafya gibidir. Astronomi ve Matematik sahasındaki oranlar küçümsenmemelidir. Çünkü Araplar, bu sahalarda yaptıkları çalışmalarla dünya bilim tarihine damgalarını vurmuşlar ve güçlü bir gelenek meydana getirmişlerdir. Bu yüzden Osmanlı döneminde aynı gelenek devam etmiş, ancak Türkçe her yüzyılda bu bilim dallarında gelişmesini sürdürmüştür.

Osmanlı’dan önceki Türk devletlerinde yazılan bilimsel eserlerde Türkçe’nin adı bile yoktur. Nitekim Osmanlılar’dan çok önce yaşamış iki büyük Türk alimi, İbn Sina ve Farabi’nin eserlerinin Arapça olduğunu unutmamak gerekir.

OSMANLICA BİR DİL MİDİR?

Osmanlıca, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılan ve Arap harfleri ile yazılmış Türkçe’dir; ayrı bir dil değildir. Bazı yazarların eserlerinde aşırı derecede Arapça ve Farsça kullanarak kitaplarını zor anlaşılır hale getirmele­rinden hareket edenler Osmanlıca’yı farklı bir dil gibi takdim ederler. Devletin resmi yazışmaları incelendiği zaman elkablar çıkarıldığında kullanılan dilin anlaşılmasında fazla bir güçlük yoktur. Ancak ortaya yeni çıkan bir problem Osmanlıca’yı anlamayı iyice zorlaştırmıştır. Bu da son 30 yılda dildeki sade­leşme sonucunda günlük yaşamda kullandığımız kelime sayısının azalmasıdır. 1970’li yılların başında kullanılan Türkçe ile Osmanlı döneminde kullanılan Türkçe kıyaslanırsa arada fazla bir fark olmadığı anlaşılacaktır.

OSMANLILARDA MİLLİYETÇİLİK

Osmanlı İmparatorluğu’ndan modern zamanlardaki milliyetçilik anlayışını beklemek yanlış bir düşüncedir. Bugünün kavramlarının geçmişte olmaması çok normal bir durumdur. Modern kavram ve kurumları tarihte aramaya kalkmak ve olmayacak benzetmelerle bulmak veya bulunmadığı için Osmanlı İmparatorluğu’nu tenkit etmek son derece hatalı bir davranış şeklidir. Yine tarihteki hadise ve kurumları günümüzün mantığı açısından değerlendirmeye çalışmak da, aynı şekilde yanlış bir harekettir. Bir imparatorluktan milli bir devlet gibi davranması beklenilemez.

Osmanlı tarihçiliğinin en önemli isimlerinden İlber Ortaylı bu konuda “Türklük, imparatorluk var oldukça doğumu zaruret nedeniyle ve ihtiyatla geciktirilmiş bir kimlikti. Yıkım anında ise derhal patladı. Kozmopolit bir “Osmanlı” eliti vardı; yeni dünya düzeninin şartlarında derhal Türk oldular. Osmanlı kimliği salt bir Müslüman kimliği olarak kalmamıştır. Sadrazam Said Paşa’nın ve benzerlerinin girişimlerinde olduğu gibi Türklüğün ağır bastığı bir Müslümanlıktır” demektedir.

AVRUPALILARIN OSMANLILARA YAKIŞTIRDIĞI SIFATLAR

11. yüzyıldan itibaren kullanılan Türkiye ismi Osmanlılar zamanında daha da yaygınlaştı. Osmanlı topraklarına giren seyyahlar eserlerinde bu bahsi anla­tırken “Türkiye’ye girdik” demekteydiler. Avrupa’da yazılan kitaplarda, yapılan haritalarda Osmanlı İmparatorluğu, “Türk İmparatorluğu” diye zikredilir. Os­manlılar, Türk diye adlandırılırken, padişaha “Türkler’in Sultanı” denilirdi.

Özellikle XVI. yüzyılda Türk korkusu sebebiyle Avrupa’da binlerce kitap kaleme alındı. Bu kitapların hepsinde Osmanlılar, Türk olarak zikredildiler. Bunların en önemlilerinden birisi olan Richard Knolles’in 1603’te yayınlanan eseri “The General Historie of the Turks”, yani Türkler’in Genel Tarihi adını taşıyordu. Bu kitabın ilk cümlesi ise “Türkler’in Muhteşem İmparatorluğu, çağımızın dehşeti” şeklindeydi.

Osmanlılar’ın Türk kimliği Avrupa’ya o kadar tesir etmişti ki, imparator­luktan giden herşey “Türk” adını alıyordu. Mesela, Yemen kahvesinin Türk kahvesi olarak adlandırılması gibi. Hatta Avrupalılar, Müslüman olan birisini “Türk oldu” şeklinde anmaktaydılar. Uzun süre Osmanlı ülkesinde kalan ve buranın kültüründen etkilenen bazı seyyahlar, ülkelerine döndüklerinde “Türkleştikleri” suçlamasıyla hapse bile atılmıştı.

 

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir