Saldırganlık ve Nedenleri

saldırganlık, öfke

A’dan z’ye saldırganlık ve öfkenin nedenleri, saldırganlığın ailevi ve çocukluk temelleri, saldırganlık ve cinsellik, toplumun saldırganlığa tavrı üzerine.

Saldırganlık, öfke ve düşmanlık duygularının, kişilere ya da nesnelere yönelik eylemli, yıkıcı fiziksel zor yoluyla ortaya konulmasıdır. Ailede, okulda, iş yerinde ve sokakta kişiler, gruplar, ırklar ve benzerleri arasındaki her türlü çatışma ilişkisinde rastlanan şiddet, saldırganlığın özgürlüğü, insan istencini, toplumsal değerleri hiçe sayan en ileri, en aşırı boyutudur. Saldırgan çocuk, genç ve yetişkinler, yaşıtları ve çevresindeki öbür kişilerle uyumlu ilişkiler kuramıyor ve geçinemiyorlar. Hemen her zaman gergin, sürtüşmeli, kural tanımaz, saygısız ve kavgacı bir tutum sergiliyorlar. Örneğin arabaları çiziyor, arabaların camlarını kırıyor; insanların evinde, iş yerinde yangın çıkarıyor, özel eşyalarını kırıp döküyor, yok ediyorlar. Birilerinin gizlice evine giriyor, arabasını çalıyor, özel eşyalarını alıyor; silahlı soygun yapıyor, çanta kapıp kaçıyor, insanlara pervasız davranıyor, gözdağı veriyor, onlarla alay ediyor; kavga çıkarmak için neden arayor, türlü kesici ve patlayıcılarla insanları yaralıyor, öldürüyorlar.

Saldırgan kişi, acımasızlığı hayvanlara da uyguluyor. Bu davranım bozukluğunu gösterenler, yapıp ettiklerinden, çoğunlukla utanç ve pişmanlık duymayan çocuk, ergen ve yetişkinlerdir. Bunların bir bömlümünün suçluluk duymamaları; başkalarının istek ve duygularını anlamamaları ile başkalarının kendilerine saldırma niyet ve tutumu (kuruntulu düşünceleri) olabileceği olasılıklarına bağlanıyor. Bunların, cinsel taciz ve tecavüze de yöneldikleri, sözlerinde duramadıkları; çıkar sağlamaktan, yalan söyleyip başkalarını kandırmaktan haz duydukları da görülen olaylardandır.

Çocuk ve ergenlerde görülen saldırganlık biçimindeki bir başka davranım bozukluğu da okuldan ve evden kaçmadır. Bu bozukluk, en erken, 5-6 yaşlarında ortaya çıkıyor. En çok, önergenlikte (10-13 yaşlarında) görülüyor. Tecavüz, hırsızlık, en son ortaya çıkıyor. Hastalık belirtileri hafif belirtiler, orta derecede belirtiler ve ağır belirtiler olarak üç ayrı biçimde kendini gösteriyor. Özgüvensizlik, öfke atakları, kazalar, erken hamilelik, bulaşıcı cinsel hastalıklar, sigara, alkol, madde kullanımı, intihar düşüncesi ve eylemi, paranoid düşünceler, aşırı etkinlik ve dikkat eksikliği, öğrenme bozukluğu, duygudurum bozukluğu ve kaygı bozukluğu, sıkça bu bozuklukla birlikte yer alıyor. Bozuk, düzensiz aile ortamı, anne babada ileri aşamada ruhsal bozukluk olması, bu konudaki anlamlı toplumsal riskleri oluşturuyor.

Şiddet gören çocuk, anne babanın davranışını örnek alıp benimseyebiliyor. Çocuk, edindiği birtakım davranış bozuklukları ve sürekli zorlanmalar sonucu, beynindeki fizyolojik ve nörokimyasal değişimlerin de etkisiyle suça ve şiddete yönelebiliyor. Bu bozukluk, erişkinlikte geçiyorsa da olumsuz davranışların, antisosyal kişilik tanısı konulmasına yol açan bölümü, kişinin yakasını bırakmıyor. Bunlarda erişkin yaşta madde kullanımı riski yüksektir. Erişkin yaşlarda kaygı bozukluğu, duygudurum bozukluğu ve bedensel bozukluklar da yaşanabiliyor. Tedavi için birden çok yöntem ve ilaç kullanılıyor. Saldırganlık, değişik yaklaşımlarca değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Duyusal tanımlara göre saldırganlık, öfke duygusunun yol açtığı bir davranıştır. Güdüsel tanımlara göre saldırgan davranışları, niyet belirler; yalnızca zarar verme amacıyla yapılan davranışlar, saldırgan davranış olarak adlandırılır. Davranışsal tanımlara göre saldırgan davranış, davranışın temelinde yatan niyet ne olursa olsun, bir başkasına bedensel ve ruhsal zarar veren davranıştır.

İçgüdü kuramına (Freud’a) göre saldırganlık, doğuştan geliyor. Ölüm içgüdüsünün (thanatos’un) en önemli türevi olup, bastırılan ölüm içgüdüsünün, doyum amacıyla dış dünyaya yöneltilmesidir. Lorenz’e göre saldırganlık, çevrede salıverici uyarıcılar olduğunda ortaya çıkan içgüdüsel tepkidir. Saldırganlık yok edilemez; ancak, bu enerji, spor, sanat etkinlikleri gibi yapıcı, yaratıcı uğraşlarla başka alanlara aktarılabilir. Biyolojik ve genetik kuramlara göre, saldırgan davranışları, beyinde hipotalamus denetliyor. Saldırganlığın nedeni, cinsellik kromozomları arasında erkekliği belirleyen Y kromozomudur. Kimi kişilik kuramcılarına göre, saldırganlıkla kişilik arasında doğrudan bağıntı vardır. Toplumsal öğrenmecilere göre, saldırganlık, öteki davranışlar gibi, pekiştirme ve örnek (model) olma biçimindeki öğrenme süreçleriyle kazanılıyor. Buna göre, sonradan öğrenilen bu toplumsal davranış, koşullar olumluya dönüştürüldüğünde azaltılabilir ve ortadan kaldırılabilir. Dollard, Miller ve diğerlerinin engellenme ve saldırganlık kuramına göre saldırganlık, içgüdüsel bir davranış değildir. Saldırgan davranışın temelinde bir engellenme vardır. Saldırganlık, hedef davranışın yerine, yer değiştirme yoluyla başka hedeflere de yönelebiliyor. Bu kuram, değişime uğramıştır. Berkowitz, “Engellenme, saldırganlık için başat bir uyarıcıdır; organizmayı saldırgan olmaya hazırlar.” diyor ve ipucu kuramını eleştirerek, engellenme ve saldırganlık arasına, çevresel ipuçlarını koyuyor. Buss, saldırganlığı, ortaya çıkış nedenlerine göre tepkisel saldırganlık ve araçsal saldırganlık olarak ikiye ayırıyor. Ortaya konuş biçimine göre de etkin-edilgin, dolaylı-doğrudan, fiziksel-sözel saldırganlık olarak üç boyutlu saldırganlıktan söz ediyor. Buss’a göre tepkisel ve araçsal saldırganlık, ortaya konuluşuna göre çeşitli birleşimlerde ortaya çıkıyor.

Her şeyden önce saldırganlığın varlığını insani bir güç olarak kabul etmek gerekiyor. Saldırganlık, baskı altında bulundurulan kişide oluşan savunma durumunun bir sonucu ve ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu esnada hiddet ve kızgınlık özellikleri de ortaya çıkıyor ve saldırganlık durumunun somutlaşmasına yol açıyor. İşte bu safhada nörovegetatif sistem de işe karışarak adrenalin ve noradrenalin maddelerinin ifrazına yol açıyor ki bu şekilde hiddet ve kızgınlığa eşlik eden bedensel bazı belirtiler de ortaya çıkıyor.

Anlaşılıyor ki normal bir kişi kendisinin veya çevresindekilerinin varoluşunu, sağlığını veya saygınlığını tehdit eden bir durum karşısında, tehdit eden kişiye ya da duruma yönelik olarak o zamanda ve o yerde saldırgan (agresif) bir cevapta bulunuyor; ne var ki verilecek saldırgan cevap ile o cevabın nedeninin şiddeti açısından bir oranın bulunması gerekiyor.

Saldırgan davranış nedensiz veyahut nedeni ile kıyaslanmayacak derecede yüksek olduğunda patolojik olup, her hangi belirgin bir akıl hastalığının bulunmadığı durumlarda, çok kere antisosyal-psikopatik bir kişilik yapısını gösteriyor. Aynı şekilde, böyle bir saldırgan davranışın ortaya çıkmasını gerektirecek bir nedenin varolmasına rağmen, saldırgan bir cevabın olmadığı veyahut nedeni ile kıyaslanamayacak bir derecede zayıf olduğunda patolojik bir mahiyet söz konusu olup, çoğunlukla yetersiz kişilik veya pasif-agresif kişilik yapısına işaret ediyor.

Bu konuda bir hususun daha vurgulanması gerekiyor: Saldırganlık kendisini yıkıcı bir davranış ile gösterebildiği gibi, bazen yapıcı bir davranış ile de gösterebiliyor. Bu ikinci şıkta kişi, kendisini tehdit eden neden’e karşı, bu neden’i küçültecek, onu zor duruma düşürtecek, onu utandıracak, onu üzecek, onu yenecek üst seviyede ve toplumsal değer açısından makbul, yapıcı bir davranışta bulunuyor. Toplum yaşamı içinde üst niteliklere sahip kişilerde, agressörlerine karşı duymakta oldukları kızgınlık ve hıncı, onları aşarak ve yenerek göstermekte olduklarına tanık oluruz. Ayrıca bu tür kimselerin, göstermekte oldukları fikirsel kusur ve yetersizliklerin kendilerine yüklediği aşağılık hissini ve onun neden olduğu bunaltı’yı karşılama tarzlarında da -ki, bu durumda da temelde bir agression söz konusu- hınç ve saldırganlık üst düzey bir yapıcılığa dönüşüyor.

Bu son durumu, hepimizin yakından tanıdığı üç belirgin örnekle açıklamak mümkün.

Beethoven, otoskleroza yakalanıp en önemli hissi olan duymayı kaybettiğinde; Toulouse Lautrec, kendisini hiçbir kadının arzulamasını olanaksız kılan iğrenç bir çirkinlik ve yetersizliğe mahkûm eden akondrosplastik bücürlüğe makkûm olduğunda kader’e, Yaradan’a karşı duymakta oldukları hınçlarını, birincisi en önemli eseri olan 9. Senfoni’yi besteleyerek; diğeri de “Kadınlık”ın, “sevişme”nin en yalın ifadesi olan sokak orospularını tuvalinde ilaheleştirerek; yani, Yaradan’a karşı saldırganlıklarını toplumu yüceleştiren eserler vererek gösterdiler. Buna karşılık, 1950’lerde İnterpol’un aradığı ve İstanbul Sultanahmet’te kendisini kıstıran polisle çatışmaya giren ve iki polisi yaraladıktan, bir komiseri de öldürdükten sonra Tophane’de teslim olan ve bir gözünün protez olması nedeniyle “Camgöz Garry” diye tanınan İngiliz gangsterde, gene bir organ yetersizliği sonucu oluşmuş büyük bir saldırganlığın varlığını görürüz. Ne var ki Beethoven ve Lautrec’de mevcut aynı durum, bir kompansasyon (eksikliği telafi etme) mekanizmasının araya girmesiyle tüm insanlığa birer armağan olan eserlerin ortaya çıkmalarına neden olurken; gangter Garry’de aynı durumun sonucu ve de aynı mekanizmanın araya girmesiyle, neticede gerçek bir yıkıcılık’a “camgöz olmanın acısını çok mükemmel bir nişancı olarak adam öldürme”ye neden oldu.

Saldırganlık’ın özel bir şekli de saldırganlığın kişinin kendisine yönelmiş olması. Burada, yıkıcı ve tahripkâr dürtüler, şahsın kendisine yöneliyor. Bu gibi hallerde, yazımızın başında sözünü ettiğimiz pasif-agresif kişilik diye tanımlanan özel kişilik belirtilerinin ortaya çıkmasının yanı sıra, kişinin kendisini tahrip etmesi durumu başlığı altında toplanan çok geniş ve ilginç psikopatolojik tablolar oluşuyor. Bütün bu tablolarda, kişide, yıkıcılık ve ölüm ögelerinin yapıcılık ve sevgi ögelerine galip gelmesi söz konusu. Bu kişilerde işini bırakmak, hazırlanmış geleceğini mahvetmek, alkolizm ve toksik madde kullanmaktan tutun da kaybedeceğini önceden çok iyi bildiği riskli işlere karışmaya, gereksiz ameliyatlara tabi tutulmasını amaçlayan bir davranışta bulunmaya, sık sık kaza geçirmeye ve intihara kadar değişen ve çoğu kez birinin diğeriyle bağlantısı kolayca düşünülmeyen, karmaşık bir olaylar yelpazesi ile karşılaşırız.

Çok kısa ve özet bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız saldırganlık konusunun toplumsal yönü de çok ilginç. Burada belli başlı iki noktanın, toplumun çoğunluğunun saldırganlığının, toplumun küçük bir kesimine yönelmesi, toplumsal hareketlerin doğup genişlemeleri ve sönmeleri konusunun irdelenmesi gerekiyor.

Toplum, huzursuzluk, problem, güçlük ve felaketlere neden olan olaylarla karşılaştığında, kendini koruma insiyakı içinde, hissetmekte olduğu genel bunalımı azaltmak amacıyla, kendi bütünü içinde, tüm hıncını yönelteceği ve kızgınlığını kanalize edeceği bir kesimi arıyor, yaratıyor ve sonuçta tüm saldırganlığını ona karşı gösteriyor. Bu saldırganlığın hedefi, daima toplumun çoğunluğunun ortak vasıflarından farklı bazı ırksal veya düşünsel ve davranışsal özellikleri gösteren kesim oluyor. Renkleri, davranışları, düşünce ve inançları, beğenileri, dilleri ile ırksal ve dinsel özellikleri nedeni ile bu kesim günah keçisi (bouc emissaire) durumuna geliyor ve topluma yönelik her kötülüğün reaksiyonunun (tepkisinin) odağına yerleştiriliyor.

Toplumdaki bir kesimin saldırganlık hareketinin ortaya çıkması, genişlemesi ve silinip sönmesi ögeleri, sosyal psikiyatrinin ilginç konularından birini oluşturuyor. Bu konuda, daima bir hareketi başlatan kişi veya grup, yani hareketin nüvesi bulunuyor. Bu nüve sağlıklı bir idealist önder veya idealist grup olabildiği gibi, paranoid bir hasta ya da kendi özel çıkarı uğruna toplumu coşturup peşinden koşturmak isteyen veya başkalarının yönlendirmesi üzerine hareket eden ve genelde psikopatik-antisosyal kişilik özellikleri taşıyan bir kimse olabiliyor. Bu nüvenin etrafında da genelde, bir liderin ortaya çıkmasını bekleyen ve liderdeki duygu ve düşünceleri paylaşan, aynı idealleri taşıyan kimselerden oluşan bir çevre toplanıyor. Ancak, unutulmaması gereken husus, çoğu kez bu çevre grubunun içine hafif derecede zekâ geriliği gösteren ya da histerik kişilik özellikleri taşıyan büyük bir kitlenin katılması… Doğaldır ki sözünü ettiğimiz bu grubun herhangi gerçek bir ideali, fikir veya coşkusu olmadığı için, grup hareketinin liderleri şu veya bu nedenle ortadan kalktığında veya kaldırıldığında onların tüm hareketlilikleri de çok kısa bir sürede sönüyor ve kayboluyor.

Kaynakça:

  • Cumhuriyet Pazar, 07.09.2008, sayı 1172
  • Öztürk, Orhan. Psikanaliz ve Psikoterapi. Ankara, 1985
  • Özgüven, İbrahim Ethem. Ailede İletişim ve Yaşam. PDREM Yayınları. Ankara, 2001
  • Ergenlikten Gençliğe. İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul, 2007
  • Suçlu Çocuklar ve Çocuk Mahkemeleri. Türkçesi: Kâmuran Şipal. Bozak Yayınları İstanbul, 1979
  • Çocukta Ruhsal Bozukluklar ve Tedavisi. Türkçesi: Kâmuran Şipal. Bozak Yayınları. İstanbul, 1980

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir