Tarihte Arsenik Zehirlenmeleri

Tarihte Arsenik Zehirlenmeleri

Roma İmparatorluk Çağı’ndan başlayarak Ortaçağ ve Rönesans boyunca zehirlerin kralı, arsenik olmuştur. Arseniğin mineral şekilleri İÖ 4. yüzyıldan beri bilinmektedir ve Dioskorides beyaz arseniği (As2O3), bir zehir olarak nitelemiştir. 11. yüzyıla gelindiğinde arseniğin yalnızca üç ayrı bileşiği tanınıyordu: ‘Beyaz arsenik’ (As2O3), ‘kırmızı arsenik’ (Yun. ‘sandarakhe’, Lat. ‘sandaraca’, sandarak, realgar, kırmızı zırnık, arsenik monosülfür, As2S2) ve ‘sarı arsenik’ (Ar. ‘zırnık el-asfer’, Lat. ‘auripigment’, İng. ‘orpiment’, ‘altın pigmenti’, sarı zırnık, arsenik trisülfür, As2S3). Arsenik serbest element olarak 1649 yılında arsenik oksiti kömür ateşinde ısıtarak eczacı Johannes Christian Schröder (1600-1664) tarafından, daha sonra da arsenik oksiti sabun ve potas karışımıyla birlikte ısıtarak eczacı Nicolas Lémery (1645-1715) tarafından ayrı ayrı elde edilmiştir.

Arsenik zehirlenmesi, iştahsızlık, baş dönmesi ve baş ağrısı, ruhsal bunalımlar, kusma ve ishal, zayıflama, kısmî felç gibi belirtilerle kendini gösterir. En yaygın ve en güçlü arsenik zehiri, ‘beyaz arsenik’ (arsenik trioksit, As2O3) olup, un görünümünde, tatsız, kokusuz ve suda az çözünen (bu nedenle yavaş yavaş etki eden) bir zehirdir. Cinayet amacıyla en çok kullanılan zehirlerin başında gelmektedir. Civa gibi arsenik de yağ dokularında birikme özelliğine sahiptir. Arsenik zehirlenmesinin kesin tanısı idrar, saç ve tırnaklarda arsenik aranmasına dayanır.

Arsenik ve kurşun kaynaklı zehirlenmenin görünmez ve yavaş etkisinden, Rönesans Avrupası’nın Ferrara Düşesi Lucrezia Borgia (1480-1519) ve sonradan Fransa Kraliçesi olan Catherine de Medici (1519-1589) gibi ünlü kadın kişilikleri, hasımlarını safdışı bırakma konusunda sıkça yararlanmışlardır. Borgia’lar zehir olarak yaygın şekilde beyaz arsenik kullanmışlar, Lucrezia Borgia, sosyal konumunu ve servetini geliştirmek için ardı ardına başarılı üç evlilik yapmıştır. Catherine ise zehirli parfümlerle kokulandırılmış eldivenlerden yararlanarak kimi düşmanlarını devredışı bırakmıştır. 18. yüzyıl başlarında İtalya’da Giulia Toffana adlı bir kadın, ‘Aqua Toffana’ adını verdiği arsenik içerikli kozmetik ürünle 600’ü aşkın kişinin ölümüne yol açtığı için 1719’da idam edilmiştir. Ünlü Fransa İmparatoru I. Napoléon’un (‘Bonaparte’) (İmp. 1804-1814), arsenik boyası içeren duvar kâğıtlarıyla kaplı bir odada mahkûm olarak tutulması sonucu zaman içinde gitgide zehirlenerek öldüğü ileri sürülmüştür.

Arsenik'e maruz kalmış bir Bangladeşli
Arsenik’e maruz kalmış bir Bangladeşli

İngiliz kimyacı James Marsh (1790-1846), 1836 yılında arseniğin kimyasal testi için kendi adıyla anılan bir yöntem (‘Marsh deneyi’) geliştirmiştir. Kemoterapinin kurucusu olan ve Frankfurt’taki enstitüde araştırmalar yapan biyokimyacı Paul Ehrlich (1854-1915), 1900 yılı dolayında arseniğin zehirli etkisinden hareketle frengi gibi kimi hastalıklara karşı bir ilaç geliştirilebileceği düşüncesine varmış ve kimyasal yollardan arseniği organik bileşiklere bağlamak suretiyle, insan bedenine zarar vermeksizin, yalnızca hasta dokulardaki bulaşıcı organizmaları etkisiz kılacak bir ilaç üretmeyi ummuştur. 1906’dan itibaren de ‘atoxyl’ türevlerini çalışmaların odak noktasına koymuştu. ‘Atoxyl’, 1863’ten beri bilinen bir arsenik bileşiğiydi ve onun ‘tripanozoma’ya karşı, özellikle de uyku hastalığı etkenine karşı etkinliği, İngiliz araştırmacılarca bilinmekteydi.186 Paul Ehrlich, organik boyaların kimi organik hücrelerce soğurulup, diğerlerince soğurulmadığından hareketle, parazitsel bir mikroorganizma tarafından alınıp, asıl beden tarafından alınmayan toksik bileşiklerin yapılabileceğini önermiştir. Bu yolla zararlı mikroorganizmalar öldürülebilecekti. Ehrlich, Japon asistanı Sahachiro Hata’nın (1872-1938) da yer aldığı çalışma grubuyla sentezlediği 605 farklı kimyasal bileşiği, teker teker ve tükenmez bir sabırla deney hayvanlarında test etti. 1910 yılında test edilen 606’ncı maddenin, başta frenginin (sifilis) etkeni olan ‘spiroketa’ya (kıvrımkılsı) karşı olmak üzere, verem ve benzeri enfeksiyonlara karşı da özgül bir ilaç olduğunu saptayarak ‘Preparat 606’yı (=Salvarsan), ardından da test edilen 909’uncu bileşik olarak ‘Preparat 909’u (=Neosalvarsan) geliştirdi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra frenginin kökü Batı Avrupa ülkelerinde hemen hemen kurutuldu. Yine de preparata karşı, örneğin onun içerdiği arseniğin çok zehirli olduğu yolunda çok sayıda itirazlar yükseldi. Gerçekten de enjeksiyondan sonra kimi zaman zehirlenme ve ölüm olayları da gözleniyordu. İtirazlar, yalnızca nesnel boyutta değildi. Örneğin, ‘Hıristiyan Ev Dostları Gazetesi’nin başyazarı, frenginin “Tanrı’nın bir cezası olduğu ve günaha kapı açılmaması gerektiğini” yazdı. Ondan 100 yıl kadar önce de, ‘Köln Gazetesi’, ‘insanların, Tanrı’nın evren planına müdahalesi’ olacağı gerekçesiyle geceleri havagazıyla aydınlatmaya sövgüler yağdırmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması, ‘Salvarsan’ üzerinde tartışma yarattı; Prusya Senatosu’nda bir soruşturmaya bile yol açtı. Bu tartışmalar, savaştan sonra bir kez daha alevlendiyse de kemoterapinin zafere ulaşması frenlenemedi. İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında 1940 yılında Almanlar tarafından arsenik içerikli savaş gazı olan ‘Lewisite’ geliştirildi.

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir