Örneklerle Topografik Kuram

Topografik kuram, Freud‘a göre, insan davranışlarına ya bilincin ya bilinçaltının ya da bilinçdışının kaynaklık ettiğini belirten kuram; topografik teori, yerbetimsel kuram.

Bilinç, belli bir anda yaşadıklarımızı içeren, oldukça sınırlı bir ruhsal bölmedir. Biz, sınırlı bir süre içinde, az sayıda varlığın, olayın bilincine varabiliyoruz. Duygular, düşünceler, anılar, algılar, zihnimizden art arda akıyor. Bilincimizdeki bir duygu, düşünce, anı ya da algı, tıpkı sırayla ya da karmakarışık yanıp sönen; ama, belli bir düzeni olan ışıklar gibi, kısa süre sonra yerini bir başkasına bırakıyor. Bu yaşantılarımızı, beynimizin anı bölümlerine yerleştiriyoruz. Bunların kimileri, aralarında daha sıkı ve gerçekçi; kimileri ise, gevşek, kaypak ve mantık dışı ilişkiler kuruyor. Örneğin, akla uygun bir konuyu tartışırken en yersiz, en uygunsuz bir şeyi anlattığımız da oluyor. Sınıfta öğretmenin söylediği bir sözcük, o anda tüm ilgisini derse veren öğrenciye, konuyla hiçbir ilgisi olmadığı sanılan bir yaşantıyı anımsatabiliyor. Çok kez bir tek uyarı, bilinçaltında saklı yüzlerce anıyı birden canlandırabiliyor.

Bilinçaltı, istediğimiz zaman ya da çağrışımlarla anımsayabildiğimiz duygu, düşünce, anı ve isteklerimizin bulunduğu derin bir depoya benzeyen ruhsal bölmemizdir. Biz, her an belli bir duygu, düşünce, anı ya da algımızın bilincindeyiz. Şu anda bu satırları okuyan kişi, burada anlatılanları algılayacak ve bunların çağrıştırdığı duygu, düşünce ya da anıları bilincinde canlandıracaktır. Bunlar, daha sonra bilinçaltına dönecektir. Bu satırlardan öğrenilenler de oraya yerleşecektir. Geçmişteki yaşantılarımızın ve şimdi öğrendiklerimizin birçoğunu, dilediğimiz zaman ya da çağrışımlarla bilincimize taşıyabiliyoruz.

Bilinç, Bilinçaltı ve Bilinçdışı

Bilinçaltımızdakilerin gerekli gereksiz bilince çıkmasını önlemek için, onun enerjisine (gücüne) karşıt bir enerji kullanmak zorundayız. Bu enerjiyi kullanma süreciyle karşıt enerj boşalımını (sansürü) gerçekleştiriyoruz. Bu yolla, o anda bilinçlenmesini istemediğimiz ruhsal süreçleri, denetim altında tutuyoruz. Böylece o andaki bilinçli davranışlarımızı, bilinçsiz dürtülerimizin tehlikesinden korumuş oluyoruz. Ne ki beklenmedik bir anda, olmadık şeyler aklımıza gelebiliyor. İşte bu gibi durumlarda, karşıt enerji kullanımıyla (karşıt enerji boşalımıyla), onları bilinçdışına bastırmaya çalışıyoruz. Örneğin, sınıftaki dikkatli öğrenciyi, öğretmenin haritada gösterdiği Uludağ, sınıfın dışına böyle taşıyor. Bu öğrenci, “Uludağ” sözcüğünü duyunca, yazın orada yaşadığı güzel günleri anımsıyor ve dersten koparak o anılara dalıyor. Ancak, bilinçaltındaki her olayın bilince çıkması kolay olmuyor. Daha düzenli, nesnel, mantıklı ve gerçeğe uygun olan anılar, bilinç bölmesine yakın yerde barınırken karışık, dağınık olaylar, daha derinlerde yer alıyor ve onlar, kolaylıkla bilince çıkarılamıyor. Çünkü onlar, tehlikeli görülmeleri nedeniyle bilinçaltının daha derinliklerine itilmişlerdir.

Geçmişte yaşadığımız acılar, sevinçler, korkular, özlemler, ilk zamanki duyusal derinliklerini yitirmiş olsalar da bunların kendilerine bağlı olan enerjileri, bunları bilince çıkmaya zorluyor. Kimisi az bir enerji kullanımıyla bilinçlenirken kimisi güçlü bir dikkatle ve yüksek bir enerji tüketimiyle bile zor anımsanıyor. Çünkü onlar, haz ilkesinin koşullarına uyan, mantıkdışı düzenleri olan dürtülerle ilgili anılardır.

Bilinçdışı ise bilinçten ve bilinçaltından, yüksek bir karşıt enerji kullanımıyla ayrılan duygu, düşünce, anı ve isteklerimizin barındığı, pek çok zenginlikle dolu uçsuz bucaksız, karanlık bir ruhsal bölmedir. Ne denli çaba gösterirsek gösterelim, ne denli çok ruhsal enerjimizi ona yöneltirsek yöneltelim, karşıt enerji boşalımının oluşturduğu duvarı yıkıp, bilinçdışımızda yatan ruhsal süreçlerimizin bilince çıkmasını sağlayamıyoruz. Çünkü onlar, anımsanmaları ve yaşanmaları yasaklanmış olması nedeniyle bilincimizden uzaklaştırdığımız içgüdüsel istek ve yaşantılarımızdır. İçimizde taşıdığımız bu eşsiz hazineyi işte bu yüzden kilit altında tutuyor; davranışlarımızın gerçek nedenlerini öğrenmekten kaçınıyor; bu bilinçdışı istek ve eğilimlerimizi susturmaya, yok bilmeye uğraşıyoruz. Onlar, ancak kendilerini bilinçdışına bastıran güçler etkisiz kılındığı zaman bilince çıkabiliyor. Canlılık ve diriliklerini sürekli koruyan bilinçdışı dürtülerimiz, oldukları gibi bilince çıkamadıkları (sansürlü oldukları) için, kılık değiştirerek, simgesel yollarla yaşamımıza girebiliyor ya da bilincimizi bilinçdışımızdan ayıran o kalın duvardaki bir aralıktan bilincimize sızıyor. Dil sürçmeleri böyle gerçekleşiyor. Karşısındakine, “Sizi tanımaktan çok mütehassis oldum.” demeye hazırlanan kişinin ağzından, birdenbire gerçek duygusunu açığa vuran, “Sizi tanımaktan çok müteessir oldum.” tümcesinin çıkıvermesi, bu tür bir sızmadır. Görüldüğü gibi insan, bir haz kaynağı ve kendi özü olan ilkelbenliğinin isteklerine karşı sürekli olarak kendini (benliğini) koruma gereğini duyuyor. Bir anlık haz için varlığını tehlikeye atmayı çoğu kez göze alamıyor; gerçeklere uygun davranmak zorunda kalıyor. Kendi özünü yok bilip, ilkelbenlik isteklerini bilinçdışına bastırıp orada tutmaya uğraşıyor.

Freud'a göre insan bilinci ve bilinçaltı bir buzdağına benziyor
Freud’a göre insan bilinci ve bilinçaltı bir buzdağına benziyor

İnsan; yasa, kural bilmeyen ilkel özünü aşabildiği ölçüde yüceliyor. Gerçeğe saygıdan uzaklaşıp, özünü doyuma kavuşturmaya kalktığında ise, suçlanıp cezalandırılıyor. Eşini bekleyen kişinin, eşine ve çocuklarına ilişkin araba kazası korkusu, ölüm korkuları yaşamasının, tedirginlik duymasının nedeni Freud’a göre, bilinçdışındaki “Bir kaza oluverse de gelmeseler. Babam da çocuklar da gitse başımdan; hepsinden kurtulsam.” isteğidir. Bu öfkeli kişi, öte yandan da onlardan bıktığının bilincine varmaktan korkup kaçıyor. Bıkmasının nedeni, doğal isteklerinin engellenmesi, özgürlüğünün kısıtlanmasıdır. Eğer onları kısıtlayanlara duyduğu öfkeyi açıklamasına olanak verilmiş olsaydı, o, bu kaygı ve suçluluk duygusuyla boğuşmak zorunda kalmayacaktı. Kimi çevreler, temel gereksinimleri ve onların türevlerini fazla gerçek dışı görmeyerek yasaklamazlarken kimileri, en doğal bilinçdışı (ilkelbenlik) dürtülerinin doyumunu bile engelliyor ve onların bastırılmasını istiyor. Çok sayıda dürtü bilinçdışına itildiğinde ise, bunları orada tutmak zorlaşıyor. Günlük olayların, yeni uyarıların da bu ruhsal süreçlerle ilişki kurması, onların gücünü daha da artırıyor ve insan, yoğun bir kaygı (anksiyete) yaşıyor; yüreği daralıyor ve boğazına bir şey tıkanır gibi oluyor. Nedensiz gibi görünen bu kaygı, bilinçle bilinçdışı arasındaki çatışma sonucunda ortaya çıkıyor. Bilinçdışı, boşalmak istiyor; karşıt enerji ise, bu isteği dizginliyor. Kişi, nedenini bilmediği o acı veren kaygıyı işte bu yüzden yaşıyor Bilinçdışı istek ya da dürtülere karşı baskı arttıkça, insanda dikkatsizlik, dalgınlık, yorgunluk, sinirlilik de artış gösteriyor; söyleneni dinleyemiyor, verdiği sözü unutuyor; çıt çıksa yerinden sıçrıyor, sinirleniyor; başı ağrıyor, uyuyamıyor. Çünkü suçlu, tehlikeli dürtüler, sürekli denetlenmek istiyor; kişi, nerdeyse tüm enerjisini bu yolda kullanmak zorunda kalıyor. İnsan, özünü bilmemeye, unutmaya zorlandığından, onun düşlerinin bile çoğu simgesel nitelik kazanıyor.

Bilinçdışı, rüyada bile, kendini olduğu gibi ortaya koyamıyor. Çünkü benlik, uykuda bile, kapının önünde bir bekçi bulunduruyor. Her şey, kökenini kavramayı olanaksız kılacak biçimde değiştirilip simgeli anlatıma dönüştürülüyor. İlkelbenlik isteklerimizle ilgili olarak, biraz daha ileri giden rüyalar ise, karabasana (kâbusa) dönüşüyor ve rüya göreni, uykudan sıçratıyor. Rüyasında korkuyla hırsızdan kaçan kızı, bir erkek aradığına; çocuklarının ölmekte olduğunu görerek kan ter içinde uyanan babayı, çocuklarından kurtulmak istediğine; bir canavarın, elindeki baltayla herkesin kafasını yarmakta olduğunu görüp, bu karabasandan silkinerek uyanan kişiyi, o canavarın kendisi olduğuna inandırmak kolay değildir. Rüyaların dilini anlamak için, bilinçdışında geçerli olan temel süreci bilmek gerekiyor. Bilinçdışında en üstten alta doğru kaygı, bastırılmış çatışmalar, kişilik tabakası, normallik-anormallik, ruhsal-cinsel gelişim tabakaları, genetik özellikler; en altta da yaşam ve ölüm içgüdüleri bulunuyor.

Freud’u yakından tanımak ister misiniz?

Yazar: admin

Beybut.com yöneticisi ve yazarı. 17 Ocak 1980'de doğdu. Uluslar arası ilişkiler ve siyaset bilimi, Türkçe öğretmenliği eğitim aldı. 1995 yılından beri, özellikle yazılım konusunda profesyonel çalışmalarda bulundu. Pascal, Delphi, Php, sunucu güvenliği ve optimizasyonu, Seo alanlarında çalışmalar yürüttü. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Yazın yaşamına dair yarışmalarda birçok ödül kazandı. Şiir, tarih, psikoloji, felsefe ve siyaset bilimi özel ilgi alanları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir