Aruba Vps Hizmeti 1 Euro

Aruba’nın 1 Euro’lık Vps hizmeti hakkında ayrıntılı değerlendirme. Servis kalitesi, teknik veriler, Digitalocean, Linode ve Aruba karşılaştırması hakkında bir yazı yazmaya karar verdim. Çünkü 1 €/ay,  vps için oldukça düşük bir fiyatlandırma.

Aruba Nerede?

Aruba, İtalya merkezli bir servis sağlayıcı. Datacenterları ise Avrupa’nın çeşitli yerlerine dağılmış vaziyette. Bunlar; İtalya, Çek Cumhuriyeti, İngiltere, Almanya, Fransa merkezli. Avrupa’nın beş ülkesinde (2017) 6 datacenterları var. 10.000 m2 DC alanı, 140 GB üzerinde bağlantı hızıyla Avrupa’nın büyük sağlayıcılarından biri.

1 Euro’luk VPS Hizmeti

Test için aldığım Vps İtalya merkezliydi. Tüm kayıt ve hizmetin açılışı 5-10 dakika sürdü. Panelleri birbirinden farklı. Sunucu yönetimlerinin yapıldığı panelle kişisel panelinize farklı adreslerden, farklı şifre ve kullanıcı adıyla login oluyorsunuz. Siparişten sonra 6 lokasyon emrinize amade.

Aruba

Sanallaştırmayı VMWare ile yapıyorlar. Windows ve birçok Linux sürümünü seçip sunucunuzu kurabiliyorsunuz. Eğer Windows seçerseniz 6.50 €’luk hizmeti almanız gerekiyor. Windows Vps/Vds seçeneğinin olması Digitalocaen, Linode gibi servislerin boşluğunu doldurmuş.

Aruba VPS Testim

1 Cpu, 1 GB ram, 20 GB SSD alan ile gelen 1 Euroluk sunucuya test amaçlı gerçek bir deneyimleme verisi yükleyerek, kurulumları yaptım. Centos 6.7 Final sürümü, Mysql, Php, Apache, Nginx, Centos Web Panel… Bunun yanında 55.000 kayıtlı bir Mysql verisi ekleyerek site oluşturdum.

İşlemci Intel Xeon E5 2650 L v.4 olarak tanımlanmış. 1700 Mhz. Bu Digitalocean ve Linode’den düşük. DO ve Linode’de 2500 Mhz’ye yakın işlemci size ayrılabiliyor. Ancak elbette 4’te bir fiyata göre gayet makul bir işlemci.

Sistemin Mysql ile arası pek yok. Bunun temel nedeni işlemcinin performansı olabilir. Php ile Mysql’e yaptığım 3 bağlantı ve sorgulama, tatmin edici performansı vermedi. İlgili sayfa ortalama 10 saniyede açılabildi. Google Pagespeed ile sorguladığımda da uyarılarda sunucu yanıt süresini azaltmam gerektiğine dair (10 sn.) bir belirteç vardı. 10 saniye bir sunucunun yanıt vermesi için çok uzun bir süre. Bu anlamda eğer statik dosyalarla çalışmayacaksanız bir üst paket daha uygun olabilir. WordPress konusunda da vasat bir performansı olacağını düşünüyorum.

Sunucunun ping süresi 72 ms.’ydi. İtalya lokasyonu seçtiğim için böyle olması normal. Fransa seçmiş olsaydım ortalama 50 ms.’yi görebilirdim.

Paranız azsa ve statik (html vb.) dosyalarla oluşturduğunuz bir siteniz varsa 1 Euroluk Aruba Vps’si işinizi görecektir. Ancak WordPress, Joomla gibi yoğun Mysql kullanan sistemler için bu Vps yetersiz kalır.

Aruba’nın VPS paketlerini inceleyebilirsiniz: https://www.arubacloud.com/vps/virtual-private-server-range.aspx

 

Dinsel Terapiler, Transandantal Meditasyon, Hare Krişna Hareketi

Dinsel terapiler, transandantal meditasyon, Hare Krişna hareketi, hare krishna nedir nasıl yapılır?

Kimi terapilerde dinsel ve mistik öğelerin çok belirgin olduğu görülmektedir. Aslında Katolik Kilisesi gibi bazı dinsel örgütler ruhsal bozukluklara yardım için örgütlenmişlerdir. Katolik Kilisesi’nin ruhsal bakım gibi bir anlam taşıyan apayrı bir örgütü vardır. Önceki papalardan biri dinsel kariyerini bu bakım örgütünde yapmış olan birisiydi. Bu örgütler bir çeşit psikoterapiyi başarıyla uygulamaktadır. Ancak bizim dinsel esinimli derken kastımız bunlar değildir. Burada dinsel derken, belirli bir dinin öğretilerinden hareket eden yaklaşımları değil, dinsel edimlere egemen olan ruhani, mistik ruh hallerini kastediyoruz. Bunlar temelde duygulanım denetimine dayalı terapiler olarak kabul edilmelidir. Kendini gerçekleştirme kavramına dayalıdır. Terapistin mistik ve karizmatik özellikleri vardır ve telkin yetisi çok yüksektir. Kullanılan teknikler temel olarak meditasyon için kullanılan tekniklere çok benzer, hatta aynıdır. Dünya görüşleri oryantalist tiptedir. Bununla genel olarak Batılı insanların ve özellikle de Batı tipindeki aydınların Doğu kültürü ve antik kültür karşısındaki tutumlarına egemen olan ve gittikçe de daha egemen hale gelen duygusal anlayışı anlatmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda düşüncelerimizi de belirtmek isteriz.

meditasyon

19. ve 20. yüzyılın teknolojik atılımları sırasında, bu atılımları izleyecek, kavrayacak, kullanacak ve bunlardan etkilenecek olanların insan varlıkları olduğu hep unutulmuş, gözden kaçırılmış ya da özellikle önem verilmemiş bir noktadır. Oysa bu sırada insan çevresine gittikçe yabancı hale gelmekte, olayları ve sonuçlarını kavrayabilmesi gittikçe zorlaşmakta ve sonuçta kendini tam anlayamadığı ve kavrayamadığı bir dolu olaylar ve çoğu zaman insanın biyolojik varlığı için tehlikeli olabilecek süreçler karşısında bulmaktadır. Bu durumda insanın kendini yeniden bir “cangıl” içindeymiş gibi bulduğu bir gerçektir ve nasıl bir cangıl içinde birey her yerden fırlayabilecek tehlikeler karşısında sürekli tetikte olmak zorundaysa, şimdi de aynı durumdadır. Bu yüzden de sürekli bir gerginlik ve huzursuzluk içindedir. Bundan onu kurtarıp, rahatlamasını sağlayacak olan inançlar da çok maddeci hale gelmiş dünyamızda son derecede zayıflamıştır. Bu gerilim ve inanç eksikliğine ek olarak, Batı, Doğu üstündeki üstünlük ve egemenliğini gittikçe terk etmekte, zaman zaman Doğu’nun gücü karşısında çaresiz kalmakta ve yenilgiyi yaşamaktadır. Bu yenilgisinin nedeninin Doğu’nun esrarına nüfuz edemediği gizemli uygarlığının sonucuna bağlı olduğu kanısı, yine 19. yüzyıl sonlarından başlayarak güç kazanmıştır. İşte bu noktada Batı sömürgeciliği, Doğu’nun o zamana kadar sömürerek semirdiği doğal kaynakları ve servetinden başka, bu vehmedilen insansal güç kaynaklarını da alıp güçlenmek tutkusuna düşmüştür. Bunun sonucu olarak bir oryantalizm (şarkiyatçılık) doğmuştur. Buda, Konfüçyüs, Tao, Brahma, Zen ve aynı zamanda Sufilik, Mevlana, Dürzilik, öte yandan Eski Mezopotamya ve Mısır inançlarında, Batı’nın ele geçirmek istediği gizemli bir güç bulunduğu sanısı gittikçe güçlenmektedir. Özellikle bu akımları, karşısında hayranlık duyacak kadar tanıyan, ama aslını kavrayamayacak kadar bilgisiz olan kesimler, yarı aydın ve az aydın olanlar bu sanının en güçlü olduğu katmanlardır. Bu akımlar önce Hıristiyan inancının kovduğu pagan kültürünün de bu tür manevi bir güç olduğu inancına sarılmış, eski Germen ve Kelt tanrılarına, onların inanç ve kültürlerine yönelmiş, alşemi, tarot gibi fallar kadar büyücülük ve cadılık da itibar kazanmış, daha sonra judo, tekvando, kungfu gibi Uzakdoğu dövüş sanatlarından medet umulmuş, bir yandan da bugünkü satanizmin temelleri atılmış, en sonunda da gerçek Doğu kültürü ürünü inanç sistemlerine gelinmiştir. Çin’in yükselen yıldızından sonra ABD’nin Vietnam yenilgisi ve şimdi de Afganistan batağındaki çaresizliği de hepsine tuz biber ekerek bu eğilimleri güçlendirmiştir. İşte böylece birçok Doğu meditasyon sistemi de psikoterapileri derinden etkilemektedir. Bunların birkaç örneğini de burada kısaca verelim.

Transandantal Meditasyon

Transandantal meditasyon ya da kısaltılmış adıyla TM, Batılı kişilerin kullanımı için oluşturulmuş standardize bir Doğu meditasyon tipidir. Transandantal sözü Türkçemizde “aşkın” olarak ifade edilebilecek bir kavramdır ve insanın kendisini, kendi varoluşunu aşması, daha ileri ve yüce duygu ve düşüncelere, daha yüksek düzeyde bir varoluşa ulaşması anlamına gelmektedir. Bu sistem Maharişi Maheş Yogi tarafından 50’li yılların sonlarına doğru geliştirilmiştir. Kendisi Hindistan’da Allahabat Üniversitesi’nde fizik eğitimi görüp akademik dereceler de aldıktan sonra, ileri bir Hint swamisi (bilge önder) ile uzun yıllar yoga çalışmış ve 1955 yılında basitleştirilmiş yoga ilke ve yöntemlerinden ibaret olan öğretisini yaymaya başlamıştır. Çok da başarılı bir örgütçü de olan Maharişi ilk yetiştirdiği öğrencileriyle hemen International Meditation Society (IMS) adını verdiği bir örgüt kurmuş ve 1958’de bunu uluslararası bir harekete dönüştürmüştür. Tekniğin öğrenimi oldukça kolaydır. Dört günde toplam dört dersle kolayca edinilir. Buna ek olarak öğrencilere Hindu metafizik öğretisinin prana (evrensel enerji) ve brahma (bütün yaradılışın indirgenemeyen esası) kavramlarının öğretildiği dersler vardır. İlk dört dersten sonra öğrenci bol meyveler, çiçekler ve şarkılarla tekris edilir ve sessiz meditasyon için bir mantra içine girer. Mantra tutulacak olan özel yoldur ve her öğrenci için özel seçilir. Genellikle 16 mantra kullanılır. Bu öğrencinin her gün iki kez 20’şer dakika, gözleri kapalı olarak sakin bir şekilde oturup söyleyeceği sakinleştirici birtakım söz dizeleridir. Bu mantraların her birinin ayrı özellikleri olduğu, kaygıyı azaltan, tansiyonu indiren, oksijen alımını azaltan, metabolizmayı düşüren ayrı ayrı mantralar olduğu söylenmektedir. Bu sırada tam aşkın yaşantılar, örneğin yerden yükselme duygusu, uçma duygusu, bilinmeyen kimi ülkelere geziler gibi yaşantılar olabilir. Bugün Batı dünyasının dört bir yerinde, bu arada yurdumuzda da IMS şubeleri açılmıştır. Artık özgün bir markadır. Hareket Batı’nın doğası ve tarihi gereği hiç kavrayamadığı Doğu bilgeliğinin ticari meta haline gelmiş şeklidir.

Hare Krişna Hareketi (Hare Krishna)

hare krishna 2 hare krishna

Bu yöntemin öğreti ve denetimi amacıyla kurulmuş, Krişna öğretisiyle çalışıp bunu yaymaya çalışan ISKOON (The International Society for Krishna Conciousness) adlı dernek ya da şirket bir merkezler zinciridir. Aşram adı verilen bu merkezlerde, Hinduların kutsal yazıları olan Vedalar okunur ve incelenir. Bu hareket içindeki yaşam biçimi kurucusu sayılan Bhaktivedanta Bhappupadha’nın düşüncelerine dayanmaktadır. Yaydığı ilkeler mutlak perhizkâr bir yaşam biçimidir. Başta kimi Veda inançlarının kabulü gerekir. Bu inançlar herkesin kendi dışında bir ruhu olduğu düşüncesi, ölümsüz olan bir üstün kişiliğin, yani Krişna’nın varlığına ve her insanın ona hizmet etmek zorunda olduğuna ve bu hizmetle mutlu olacağına inanç gibi inançlardır. Evlilik dışında her türlü cinsel etkinlik yasaktır. Krişna’ya sunulmadan hiçbir şey yenmez. Krişna’nın adının her gün en az 27000 kez zikredilmesi gerekmektedir. Böylece sürekli bir vecd haline girilir. Bu akım hakkında pek çok polis ve adliye kovuşturması açılmıştır. Bu akım mensuplarında dışarıdan görünüşü ürkütücü olan bir dinginlik vardır. Kişiliği yok edici bir akım olduğu ileri sürülmektedir. Yöneticilerine muazzam servetler sağlamıştır. Bu yüzden kendisine benzeyen daha birçok akımın türemesini sağlamıştır. Avrupa’nın her yerinde sokaklarda görülürler. Krişna adını zikrederek dilenmektedirler.

Kore kökenli Moon, Arica ve Reiki gibi tarikatlar da türemiştir. Kendileri hiçbir zaman psikoterapi adını kullanmasa da, bu akımlar psikoterapi biçimleri içinde sayılmaktadır. Bu yüzden kimi terapi gruplarını da etkilemektedir. Bu akımlar toplumlarda psikoterapi ile rekabet etmektedir ve zaman içinde ibre de bu akımlardan yana kaymaktadır. Tarihsel-sosyal evrimde, ileride ters bir noktaya düşmemek için, bütün grup terapilerinin terapi bazından uzaklaşmamaları şarttır.

Psikodrama Eğitimi ve Tarihçesi

Psikodrama eğitimi nedir? Psikodramanın tarihçesi, sosyometriden farkları, Türkiye’de psikodrama ve psikodrama örnekleri hakkında.

Yurdumuzda uluslararası sahneye çıkabilecek ölçüde sistemik bir eğitim süreci sağlayan, ayrıca örgütlenmiş ve kurumlaşmış da olan ilk psikoterapi sistemi olduğu ve “grup terapisi” deyimini de ilk kullanan psikoterapi okulu olduğu için ayrı bir önem verilmesi gereken bu akımın kurucu ve sistemleştiricisi Jacob Levi Moreno’dur. İspanya’dan Osmanlı Devleti’ne getirilmiş Yahudiler olan Sefarad’lardan bir ailenin oğlu olan Moreno, rivayete göre ailesi Romanya’ya göç ederken gemide doğmuş, ailenin Romanya’dan Avusturya’ya geçmesi nedeniyle Viyana’da büyümüş ve 1917’de Viyana Tıp Fakültesi’ni bitirmiştir. Tiyatroyla da yakından ilgilenmiş olan Moreno, psikiyatri dalında uzman olmuş, kişinin yaşamda üstlenmiş olduğu rollerin kendi kişiliğinin ve semptomlarının oluşmasında ne denli etkili olduğunu da gözlemleriyle saptayarak, bunu bir terapi biçimi olarak şekillendirmiştir. Kendi anlatımına göre, ilk psikodrama seansı 1 Nisan 1921’de Viyana’da olmuştur. Oluşturduğu yönteme tam olarak “psikodrama, sosyometri ve grup terapisi yöntemi” adı verilir. 1925 yılında ABD’ye göç eden Moreno orada bu yöntemi geliştirmiştir.

psikodrama eğitimi

Sosyometri, grupların ve içlerindeki etkileşimin görülmesi, ölçülmesi ve gösterilebilmesi amacı taşıyan bir yöntemdir. Bu yöntem psikodramadan daha eskidir ve Moreno’nun 1. Büyük Savaş sırasında olan gözlemlerine bağlıdır. Moreno savaş sırasında Viyana yakınında Mittendorf’ta bulunan mülteci kampının yöneticisi olarak görevliydi. Kampta bağcılıkla uğraşan İtalyan asıllılar bulunuyordu ve kampın daha işlevli olarak yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Bunu sadece vereceği emirlerle değil de, mültecilerin istek ve işlevine uygun bir şekilde örgütlemek isteyince, onların iş ve birlikte yaşam için kendi gruplarını oluşturmalarını benimsemişti. Böylece sosyometrinin ilkeleri ortaya çıkmaya başladı. Yöntem, özetle, insanların üzerlerine alacakları roller için amaçlarına uygun farklı gruplar oluşturdukları kuralına dayanır. Grubun alacağı biçim şekillenebilirse, bu seçimler gerçeğe uygun hale gelir.

Bu deneyimin ardından Moreno 1922-1925 yılları arasında Viyana’da Maiseder Sokağı’nda bir doğaçlama tiyatroda rol kuramını geliştirdi. İlk grup terapisi hastaları yakındaki genelevde çalışan kadınlardı. Bunda grubun her üyesinin diğer üyeler için bir terapötik ajan olarak etkin olduğu görüldü. Grubun terapötik niteliği de grup liderinden değil, grup bireylerinin karşılıklı etkileşiminden kaynaklanıyordu. Moreno Viyana’dan Amerika’ya göç edince orada çok daha geniş olanaklar buldu, birçok psikanalistle yakın ilişkiler kurdu ve saygınlık kazandı. Orada yayımlanan ilk kitabı Who Shall Survive’ın (Kim Yaşamda Kalacak) önsözünü Amerika’nın ünlü psikanalistlerinden William Alanson White yazmıştır. Gene onun yardımıyla Beacon’da bir psikodrama merkezi ve tiyatrosu da kurulmuştur.

Kurama göre insan kozmik, sosyal ve tekil bir kişidir. Bu üçlem psikodramadaki üç felsefi temele de götürür. Bunlar da yaratış, sosyometri ve psikodramadır. Bunlardan ilki anlaşılması en zor olandır. Buna göre kişinin içinde bulunan Tanrı en yüce yaratıcıdır. Kişi ve toplum üzerindeki araştırmalarında Moreno kendiliğinden yaratan bir Tanrı, insanın içindeki Tanrı düşüncesini geliştirmiştir. Bu düşünce, bir Yahudi teologu olan Martin Buber ile ortaktır. Buber’in düşüncesi “evrensel ilişki”nin kaynağı olarak Tanrı kavramını görür. Moreno da buna “Tanrının duygusal yayılımı” kavramını ekler. Her ikisi de bizlerin yaratıcılığı Tanrı ile paylaştığımızı ileri sürer. “Tanrının insanı kendi suretinde yarattığını” düşünen insan için evrenin merkezi kendisidir. Birlikte yaşadığımız, sevdiğimiz ya da öfke duyduğumuz, düşman ya da dost olduğumuz, hiç dikkate almadığımız ya da kendimize önder ve model olarak aldığımız kimseler, komşularımız ve iş arkadaşlarımız hep bizim tarafımızdan seçilirler. Biz hep birlikte “ortak yaratıcılar” dünyasında yaşamaktayız. Her birimiz öbürlerini etkilemekte ve öbürlerinden etkilenmektedir. İnançlarımız tümüyle özgürdür, yaratma gücümüz vardır ve bizler sınırsızız. Ama bu bizim diğerlerini hesaba katmadan, öbür kimselerin istençlerini saymaksızın yaratabileceğimiz anlamına gelmez. Yaratıcılığımızı diğer insanların yaratıcılıkları sınırlar. Bu sınırlarımızı ve yaratıcılığımızın boyutlarını, yarattığımızda hemen görebiliriz. Bu da bizi bilerek ve sonuçlarını görerek yaratmaya götürür.

Yaratma sonucu yüklenilen sorumluluk birçokları için çok ürkütücüdür. Bu yüzden de edilgin ve kabul edici rollere çekilerek, buyurucu ve yönetici figürlerin gücüne sığınmayı yeğlerler. Özgürlükten kaçışı Fromm da psikanalizle göstermiştir. Moreno’ya göre kendiliğindenlik (spontanlık) ve yaratıcılık psikolojinin en önemli sorunudur. Yaşam serüveni içinde başarılı olmak, spontan olmamıza sıkıca bağlıdır. Bu ve yaratıcılık, bizim yaşama ve yaşam koşullarına en uygun yol ve davranışları seçebilmemizi sağlar. Uygunluk, belirli durum ve koşullarda etkileşim için yeterlik ve ustalıkta tutulan ölçüdür. Spontanlık bir harekete, girişime hazır olmayı, yaratıcılık da tepki vermeyi anlatır. Bu ikisinin birlikte kullanımı bizim kendi kültürel hamurumuzu ortaya çıkarır. Kültürel hamur toplumun bize sağladığı ilişkiler ve yollardır. Bunlar kültürümüzün normlarını ve yürüdüğü yolları oluşturur ve bu biçimlendirici tarzlar, gelecek kuşaklara iletebilmeyi sağlar.

Sosyometri, psikodrama tedavisinin ikinci felsefi temelidir. Bu, sözcük olarak toplum içindeki grup oluşumunun ölçülmesi sistemi demektir. İnsan sosyal bir varlık olarak görülür. Bu varlık kendi kimliğini çevresindeki bireylerle etkileşerek geliştirir. Geniş toplumun bütünü bireyler ve onların kendi yaşamlarındaki gerçek kişilerden oluşan birimlerden meydana gelmiştir. Bu küçük birime bir “sosyal atom” adı verilir. Bu sosyal atom, kişinin psikolojik yaşantısı ile bağlantılı olan geçmiş ve gelecekteki gerçek ya da düş ürünü bütün belirgin figürlerin bir kompleksidir. Doğumundan itibaren her bireyin çevresinde bir dizi ilişki, baba, anne, erkek ve kız kardeşler, sevilenler ve karşıtlar, öğrenenler, öğretenler bulunur. Bir çocuk ailesinden topluma doğru geçtikçe, bu sosyal atomun hacmi genişler ve yaşlanmaya başlayıp ölüme doğru ilerledikçe de daralır. Bu bakımdan sosyal atom, dinamik bir yapıya sahiptir. Hepimizin kendi sosyal atomumuzda bulunan diğer kişi ve figürlere karşı belli duygularımız vardır. Kimi kişiler bizi çeker, kimi karşı çıkar ve bizi engeller, kimilerine karşıysa duygularımız yansız sayılabilir. Kişiler arasındaki duyguların yoğunluk ve uzunluğuna tele adı verilir. Bu Grekçede “uzaktan” demektir. Böylece her sosyal atom yalnızca bireylerden değil, bireyler arasındaki sonsuz sayıda tele ilişki demetlerinden de oluşmaktadır. Bu teleler çevremizle bizim aramızdaki sosyal duygu bağlarının en küçük birimi olur. Gerçekte kişiler arasındaki görünmeyen bu iletişim, daha geniş sosyal grupların oluşumunda esas olandır. Sosyometride kişiler arasındaki sosyal atomları oluşturmak üzere olan seçim yolları görünür ve hatta ölçülür hale getirilir. Bunda hiçbir ahlak ön yargısına yer verilmez ve yorum yapılmaz. Ancak bunlar yorumda kullanılır. Terapi grubunda da bu etkileşimler bilinir hale gelince, psikodrama yoluyla bunların yaşama etkileri incelenir, aktarım ve karşı aktarım modelleri ortaya çıkarılır, etkileri düzeltilmeye ya da değiştirilmeye çalışılır. Böylece her grup üyesi kendi spontanlığına ve yaratıcılığına odaklanabilir.

Psikodrama ise yönteme adını veren ve asıl ilgi uyandıran, terapi olarak da en fazla işe yarayan araçtır. Moreno buna “gerçeğin psikodramatik yöntemlerle keşfi” demiştir. Bunun ortaya atılışının temelinde rol kuramı yatar. Büyük tiyatro yazarlarının da belirttiği gibi, yaşam gerçekte büyük bir sahnedir ve her birey kendi rolünü oynamaktadır. Bu rollerin seçimi ve oynamamız sırasında hiç özgür olmayabiliriz ve çoğu zaman spontan ve yaratıcı da değilizdir. Birçok rol kişiye kendi istenç ve seçimi olmadan verilir. Kişi bu rolü oynamayı öğrenir, başkaları onu o rolle kabul ederler ve o oynamaya zorlanır. Örneğin anne-babanın çocuğu, dede ve ninenin torunu, okulun öğrencisi, arkadaşların arkadaşı olmak rolleri kendi istencimiz olmadan verilmiş olan rollerdir. Biz bu rolleri bir evlat gibi, bir torun gibi, bir öğrenci gibi, bir arkadaş gibi oynamaya mecburuzdur. Toplumumuz bizi o rolü oynayışımıza göre değerlendirir. Biz kendimiz de kendimize karşı aynı değerlendirme ölçütlerini kullanır, kendimize eleştirel gözle bakarız. Dahası kendi düşünce ve düşlerimizi, kendi iç dünyamızı da rol gibi ele aldığımız sık olur. Kendi düş ya da düşüncemizi saçma bulabilir, iç dünyamızdaki rüzgâr ya da fırtınalardan yakınabiliriz. Oysa bunların hepsi kendi bütünlüğümüzün, kendi varlığımızın yapıtaşları ve ürünleridir. Psikodrama sahnesinde kişinin kendi yaşam sahnelerini yeniden oluşturması istenir. Kendi sorunu ve koşullarını kurgulamakta olan grup üyesi ya da hastaya “protagonist” denir. Bu sözcük “için ve lehine işlev gören” gibi bir anlam taşır. Oyunda o kişi için önem taşıyan kişilerin rollerini oynayacak grup üyeleri ise “yardımcı ben” olurlar. Seansta terapist yönetici, yani rejisör ve yapımcıdır. Psikodrama bir grup terapisi yöntemidir. Psikodrama grubunda üyeler, kendilerine protagonist tarafından verilecek rolleri nazlanmadan kabul etmek için taahhütte bulunmuşlardır. Roller o üyeye protagonist tarafından verilir. Rol için görevlendirdiği üyeye protagonist, ellerini onun omuzlarına ya da sırtına dayayarak o rolü geçirir, yani bir yandan o yabancı kişiyi hissetmeye çalışırken kendisini de o üyenin hissetmesi için çalışır. Bir kimse örneğin, yıllar önce ölmüş olan babaannesinin kendi sosyal atomunda oynadığı rolün canlandırılmasını isterse, bu söz konusu babaanne gerçek babaanne değil onun o protagonistin belleğinde, içinde kalan imajı, projeksiyonudur. Dolayısıyla dokunmakla o projeksiyonun kendisinde meydana getirdiği gerilimi, sıcaklığı ya da soğukluğu hissettirir ve aynı zamanda o rolü oynayacak kişiyi de şimdiki haliyle hisseder. Hisseder ki, o rol aslında kendi içindedir ve o oyuncu da bir robot ya da eşya değil, canlı ve hisseden biridir. Ve bu rol tanıtımı sırasında “ben” diye konuşulur. “Ben protagonistin ölmüş olan babaannesiyim” denir. Rolü üstlenen üye de “ben” diye konuşacaktır. Sonra da eğer protagonist yardımcı benin, yani grup arkadaşının o rolü yeterince duyarak oynamadığını düşünürse, o üyeyi yana çekip kendisi o rolü oynaması gerektiği gibi oynayarak gösterir. Bu sırada kendisi de o role girmiş ve o kişiyi hissetmiş olur. Sonra gene çekilerek rolü arkadaşına bırakır. Bu yer değiştirmeler, protagonist rolden tatmin oluncaya kadar devam eder. Böylece oyun oynandıktan sonra, protagonist o role tekrar girecek ve o kayıp kişiyi yeniden yaşayacaktır. O anda olay ve durumu hissetmenin pozisyonundan bir kez daha yaşayıp kendi duygu ve tepkilerini inceler. Oyun kurgulanışında yalnızca kişiler değil, somut nesneler, mekân ve yerler, diğer canlılar, ya da iş, meslek, sınav, şu ya da bu bilim dalı, çeşitli görevler, vatan, toplum, görev, namus, yaşam, ölüm gibi soyut kavramlar da ele alınıp canlandırılır. Bunlar da kişilerce canlandırılıp somut olarak kişileşir.

Olgunun sahnelenmesi bittikten sonra, rol almış olan kimseler teker teker rollerindeyken neler yaşamış olduklarını bildirir. Buna “rol geri bildirimi” denir. Bunda en küçük bir bilgiççe yorum yapılmaz. Söz konusu olan sadece yaşantının bildirilmesidir. Daha sonra grup üyeleri kendi yaşamlarında benzeri olay ve durumlar ya da oyun ve rollerden birinin kendilerine çağrıştırdıklarından söz edeceklerdir. Buna da “paylaşım” denir. Bu son anda, grup artık yöntemin özelliklerinden çıkmış, normal bir terapötik grup gibi çalışmaktadır. Paylaşımla grup üyeleri kendi terapi sorumluluklarını da yerine getirmiş olur.

Psikodramada sağaltımı sağlayan, yani terapötik olarak etkin olan faktörler arasında önemli bir kavram da “katarsis” dediğimiz olgudur. Helence boşalım ya da akıntı gibi bir anlam taşıyan “kathar” sözünden türetilmiş olan bu sözcük, bütün psikoterapi türleri için söz konusu olan ve kişinin içindekileri boşaltması suretiyle iyileşme sağlayan faktördür. Psikodramada katarsis üç türlü olmaktadır. Bunlardan biri estetik katarsistir. Kendi içinde harmonik bir bütünlüğe ulaşmayı ifade eder. İkincisi aktörsel katarsistir. Bu da eyleme koyarak boşalmayı anlatmaktadır. Üçüncü katarsis yolu ise, seyirle katarsis adını alır. Bu da bütün gösteri sanatlarında olan şeydir.

Psikodramanın bütününde söz konusu olan ilke “şimdi ve burada” ilkesidir. Bu ilke protagonistin şu anda çözmeye çalıştığı düğümlenmenin geçmiş zamanda, çok eski günlerde ya da gelecek zamanda olmasının, gerçek bir olgu mu yoksa bir fantezi mi olduğunun önem taşımadığı, şu anda içinde bulunduğu, kaygılandığı ya da yakındığı şey olduğu ve bu grubun içindeki çeşitli esinlenmeler ve etkilenmelerden ötürü daha özgün bir anlam ve içerik kazandığı ilkesidir. Bu sayede grup terapötik, sağaltıcı bir güç kazanmaktadır. Psikodrama için kullanılan özgün deyimlerin en önemlilerinden biri de abartılmış gerçeklik (surplus reality) kavramıdır. Psikodrama, gerçeği olduğu gibi yansıtmaz, onu bir merceğin altında gibi ele alır. Dolayısıyla gerçek, tıpkı bir mercekle, bir büyüteçle bakılır gibi büyütülmüş, abartılmış olarak ortaya çıkacaktır. Bu abartma sayesinde, günlük yaşamda gözden kaçan, dikkati çekmeyen, ama o durumun oluşmasında etkin olmuş birçok küçük ayrıntı görülebilir hale gelir. Bir kavram da “eşleme” kavramıdır. Bu, grup üyelerinden birinin protagonistin arkasına geçerek ve ona eliyle dokunarak onun bir eşi, ikiziymiş gibi davranması ve gene “ben” diye konuşarak bir şey söylemesi, protagonist adına bir düşünceyi ya da bir sözü dışarı vurmasıdır. Bununla protagonistin hissetmekle birlikte, düşünmediği ya da cesaret edemediği bir duruma dikkatini yoğunlaştırmak sağlanır. Protagonist bu söyleneni kabul ya da reddedebilir. Bir başka ve etkili teknik de, bir olgunun temsili sırasında protagonistin başını yana çevirerek o anda içinden geçenleri söylemesi, iç konuşma yapmasıdır. Bu serbest çağrışım gibidir. Ancak burada çağrışım olay yeniden kurgulanırken olmaktadır. Psikodrama protagonistin yaşam olgularını gözden geçirip yeniden yapılandırmasına olanak sağlamakta, bütün grup üyelerinde de paylaşımı mümkün hale getirmektedir.

Php Sql Injection Engelleme Kesin Çözüm

Php Sql injection engelleme için kesin bir çözüm var. htmlspecialchars, stripslashes, mysql_escape_string, strip_tags sizi her zaman doğru biçimde korumaz. Yaratıcı injection girişimlerine karşı özelleştirilebilir ve aynı zamanda genel-geçer bir güvenlik kalkanı oluşturmalıyız.

Mysql injection ile uğraşmış herkes, bu işlemin temelde get veya post yöntemiyle yapıldığını bilir. Site üzerinde gerçekleştirilecek bu veri giriş çıkışı, adres satırı işlemleriyle tablo yapısı hakkında bilgiye ulaşıldıktan sonra, tabloya ilgili SQL komutları gönderilir. Bunu engellemenin, sitenizi hackerlardan uzak tutmanın (site bazında) tarafımca denenmiş ve başarılı bir yöntemi var. Bu çözümü WordPress dahil tüm Php tabanlı yazılımlarınızda kullanmanızı tavsiye ederim. Böylece Sql saldırılarından kurtulabileceksiniz.

Atmamız gereken ilk adım “guvenlik.php” adlı bir Php dosyası oluşturarak bu dosyayı tüm PHP dosyalarınızın en üst kısmına include etmek.

<?php include('guvenlik.php'); ?>

Bu include içeren kod satırının Php dosyalarınızın en üstünde olması elzemdir. Eğer bu satırdan önce  Mysql bağlantısı gibi bir kod satırı kullanmışsanız güvenlik kodlamamızın yararsız olabileceğini unutmayın. Ayrıca Mysql içeren (bağlantı/sorgu vb.) her Php dosyası için bu satırın en tepede olması gerekiyor. Şimdi guvenlik.php dosyanızı açıp aşağıdaki adımlara geçebilirsiniz.

GET SQL Injection Saldırıları İçin Güvenlik Sağlayalım

Adres satırından yapılan saldırılar en bilindik ve yaygın olanları. Adres satırından hiçbir veri okutmuyorum diye avunmanız doğru değil. Ortalama bir hacker Mysql işlemlerini adres satırından kolayca yapabilir. Üstelik ?id=12, ?ara=beybut şeklinde okutmalar kullanıyorsanız kesinlikle risk altındasınız. Bu hacking girişimlerini engellemek için Get yöntemine özel bir çözüm üretelim.

$parametreler = strtolower($_SERVER['QUERY_STRING']); //Adres satırından gelen tüm sorguları aldık.
$yasaklar="%¿¿'¿¿`¿¿insert¿¿concat¿¿delete¿¿join¿¿update¿¿select¿¿\"¿¿\\¿¿<¿¿>¿¿tablo_adim¿¿kolon_adim"; //Buraya tablo adlarınızı da ekleyiniz. Her ekleme sonrasını ¿¿ ile ayırmalısınız.
$yasakla=explode('¿¿',$yasaklar);
$sayiver=substr_count($yasaklar,'¿¿');
$i=0;
while ($i<=$sayiver) {
if (strstr($parametreler,$yasakla[$i])) {
header("location:http://www.beybut.com/hackerbey.jpg"); //Sql injection girişimi yakalandığında yönlendiriyoruz.
exit;
}

$i++;	
}

if (strlen($parametreler)>=90) {
header("location:http://www.beybut.com/hackerbey.jpg");
exit;	
}

Burada $yasaklar karşısında, ¿¿ ile ayırarak belirttiğimiz girdilerden biri adres satırında mevcutsa kişiyi bir resme yönlendirdik. $yasaklar bölümünü tablo, kolon adlarınızı da yazarak güçlendirebilirsiniz. Bu yöntemle ?ref türü, adres satırıyla ilişkili tüm saldırılardan kurtulabilirsiniz. Eğer ayracı (¿¿) beğenmediyseniz bunu değiştirmeniz mümkün.

Hacker, sql injection denediğinde karşısına aşağıdaki resim gelecek.

Hacker Bey
Hacker Bey

Aynı yöntemi POST için de uygulayalım.

POST ile SQL Injection Saldırıları İçin Güvenlik Sağlayalım

Post güvenliği için en elzem konu bütün tablolarınızı aşağıdaki biçimde belirtmenizdir. Çünkü post verilerinde <, >, ‘ gibi karakterler sıkça kullanılır. Bunları engellemek doğru bir yöntem değildir. Bunun yerine hackerın ihtiyacı olan veya tahmin edeceği tüm tablo adlarımızı kontrole ekleyeceğiz. Tablo adı girilmemiş bir SQL sorgusunun çalışmayacağını söylemeliyim. Aşağıdaki örnekteki tablo adlarını Mysql yapınıza göre değiştirmelisiniz.

$gelenpostlar='';
foreach ($_POST as $key => $value) {
$gelenpostlar=$gelenpostlar.' '.strtolower(htmlspecialchars($key)).' '.strtolower(htmlspecialchars($value));	
}
if (strstr($gelenpostlar,'union select')) {
header("location:http://www.beybut.com/hackerbey.jpg");
exit;
}

if (strstr($gelenpostlar,'_schema')) {
header("location:http://www.beybut.com/hackerbey.jpg");
exit;
}

if (strstr($gelenpostlar,'tablo_1')) {
header("location:http://www.beybut.com/hackerbey.jpg");
exit;
}
if (strstr($gelenpostlar,'tablo_2')) {
header("location:http://www.beybut.com/hackerbey.jpg");
exit;
}
if (strstr($gelenpostlar,'tablo_3')) {
header("location:http://www.beybut.com/hackerbey.jpg");
exit;
}

Her şey tamamsa artık GET veya POST Sql injection yöntemiyle hacklenemeyecek, verilerinizin değiştirilemeyeceği, silinemeyeceği bir web sitesine sahip oldunuz demektir.

Önemli noktalar:

  1. guvenlik.php her PHP dosyanızda (Sql içeren), en tepede include edilmeli.
  2. Tablo adlarınız mutlaka ilgili satırlarda bulunmalı.

 

714X ve Kanser

714X ve Kanser hakkında. Bitkisel tedavi ve şifalı bitkiler. 714X

ABD”de, insanlarda yan etkisi ve tedavi edici özelliği bilinmediği için satışına izin verilmemektedir.

Kanada”da Gaston Naessens tarafından geliştirilen bu ürünün hiçbir bilimsel çalışması ve verisi bulunmamaktadır. 1996 yılında ABD”de yasadışı satışı yapıldığı için yasaklanmıştır.

Halen Kanada”da hastalar tarafından kanser, AIDS, lupus, fibromyalji, süreğen yorgunluk sendromu, kas ağrılarının tedavisinde kullanılmaktadır.

ABD”de ilaç kullanımını düzenleyen resmi kuruluş FDA, insanlarda yan etkisi ve tedavi edici özelliği bilinmediği için satışına izin vermemektedir.

Dikkat edilmesi gerekenler:

  • Etkinliğini ve yan etkilerini gösteren hiçbir çalışma bulunmamaktadır. Kullanılmaması önerilir.

 

 

Zeolite ve Kanser

Zeolite ve Kanser hakkında. Bitkisel tedavi ve şifalı bitkiler. Zeolite

Olumlu çalışmalar olmakla birlikte en önemli sorun, Zeolite ile ilgili çalışmaların tek bir merkezden çıkmış olmasıdır!

Zeolite, bazı topraklarda bulunan clinoptilolite isimli volkanik mineralden oluşan doğal silikat maddesidir. Volkanik taş ve tozlarda bulunmaktadır. Silikat, ülkemizde de Anadolu”da bol miktarda bulunmaktadır. Toz veya sıvı formunda satılmaktadır.

İnternet ortamında kanser riskini azalttığı ve bağışıklık sistemini uyardığı ileri sürülmektedir. Alkole bağlı sersemliğin giderilmesinde de yararlı olduğu ileri sürülmektedir. Maddenin ince delikli kafes yapısı olması nedeni ile emici, kurutucu ve temizleyici özellikleri bulunmaktadır. En bilinen etkisi ishalin tedavisindedir. Ayrıca emici ve pıhtılaştırıcı olarak kanama durdurucu tampon şeklinde, şekeri emici özelliği ile şeker hastalığında, alkolü emici özelliği ile alkol yakınmalarının giderilmesinde ağız yolu ile kullanımı yararlı olabilmektedir. Hayvan çalışmalarında ağız yoluyla verilen zeolitlerin malign melanom hücrelerinin çoğalmasını ve başka organlara sıçramasını azalttığı, bağışıklık sistemini uyardığı, doksorubisin isimli kemoterapi ilacıyla birlikte kullanıldığında ilacın etkisini artırarak kanserin akciğere sıçramasını belirgin azalttığı gösterilmiştir.

Ayrıca kanserli hayvanların yaşam süresini uzattığı, sağlık durumunu iyileştirdiği ve tümör hacmini azalttığı gösterilmiştir.

Böyle olumlu çalışmalar olmakla birlikte en önemli sorun bu çalışmaların tek bir merkezden çıkmış olmasıdır. Bilim dünyası daha önceden yaşanan olumsuz örnekler nedeni ile tek bir yerden çıkan çalışmaların başka merkezlerce de doğrulanmasını haklı olarak beklemektedir.

Zeolite için ABD”de kanser tedavisinde kullanımı ile ilişkili patent hakkı bir şirket tarafından alınmıştır. Bu patent laboratuvar ve hayvan çalışmalarına dayanmakta olup, patent bilgisinde kanserli dokuya doğrudan enjeksiyonla uygulama şeklinde etkili olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle internet ortamında satılan ve ağız yoluyla kullanılan besinsel desteğin etkisi ise bilinmemektedir.

Patent, ilaç olarak kullanımını onaylayan bir belge değildir, sadece o maddenin kanser araştırmaları ve ilaç geliştirilmesi hakkının o şirkette olduğunu gösteren bir belgedir.

Dikkat edilmesi gerekenler:

  • Zeolitler solunduğu zaman akciğer hasarına ve akciğer zarında mezotelyoma olarak isimlendirilen ve ülkemizde bazı yörelerde sık görülen kansere neden olabilmektedir.
  • Zeolitler emici özellikleri nedeni ile birlikte kullanıldığı ilaçları emerek etkilerini azaltabilir. Tamponlayıcı özellikleri nedeni ile mide asidini azaltmakta ve bu da ilaçların emiliminde bozulmaya neden olabilmektedir.
  • Hayvanlarda ağız yolu ile zeolit verilmesi sonrasında kan potasyum düzeyinde yüzde 20 artış olduğu gözlenmiştir.

Zakkum ve Kanser

Zakkum ve Kanser hakkında. Bitkisel tedavi ve şifalı bitkiler. Zakkum (Nerium oleander L.)

Ölümcül olabilecek yan etkisinin olduğunu bilmemizde fayda vardır.

Ülkemizin uzun yıllardır en popüler alternatif kanser tedavisini oluşturan bitkidir. Bilimsel adı nerium oleander”dir. Etken maddesi kalp glikoziti olan oleandrin ve polisakkaritleridir. Hemoroid, ülser ve cüzam gibi hastalıkların tedavisinde kullanılan geleneksel bir tedavidir. Anvirzel isimli zakkumun suda çözünen ekstraktı kanser, AIDS ve kalp yetmezliği için araştırılmaktadır. Sadece klinik araştırmalar için kullanılmakta olup ilaç olarak kullanılmamaktadır. Çalışmaların sonuçları çıkana kadar kullanılmaması önerilmektedir. Yapılan laboratuvar çalışmalarında oleandrin”in çeşitli kanser hücrelerinin ölümüne neden olduğu, prostat kanseri hücrelerinin radyoterapiye duyarlığını artırdığı saptanmıştır. ABD”de yapılan ve insan çalışmalarının ilk basamağını oluşturan faz 1 çalışmada tedavilere dirençli 18 hastaya Anvirzel uygulanmış ve belirgin bir yanıt elde edilememiştir. Yan etkilerinin fazla olmadığı gözlenmiştir. Faz I çalışmada yanıt elde edilemediği için ek çalışma yapılmamıştır.

Kalp glikozitleri olarak isimlendirilen digoksin, digitoksin ile zakkumdan elde edilen oleandrin”in kanser hücrelerini öldürdüğü, kanser hücrelerinin çoğalmasını azalttığı, kanserin çoğalmasında önemli olan bazı molekülleri baskılayarak anti-kanser özellik taşıdığı saptanmıştır. Bu ilaçlardan özellikle digitoksin ile ilişkili çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Digitoksin”in kalp yetmezliği tedavisinde kullanıldığı dozlarda beyin, böbrek, prostat ve meme kanseri gibi birçok kanser hücresinin ölümünü sağladığı gösterilmiştir. Ülkemizde uygulanan zakkum ekstraktının kullanıldığı alternatif tedavi ürününün hazırlanması, içeriğinin kalitesi, insan sağlığına verebileceği zarar ile ilişkili hiçbir veri bulunmamaktadır. Ayrıca kalp glikoziti olması nedeni ile ölümcül olabilecek yan etkisinin olduğunu bilmemizde fayda vardır. Özellikle kalp hastalarının bu tür tedavide hayatlarının riske edilebileceğini unutmayalım. Klinik çalışmalara alınan hastalar seçilmiş hastalar olup kanser dışında ciddi bir rahatsızlığı olmayanlar arasından seçilmektedir. Bu nedenle bu çalışmalarda yan etki az görülse bile rutin kullanıma girdiğinde yan etkilerin beklenenden daha fazla görülebildiği iyi bilinmektedir. Takibinde zakkum tedavisi aldığını öğrendiğim onlarca hasta içinde ek bir yanıt elde edilmediğini gözlemledim.

Dikkat edilmesi gerekenler:

  • Kalsiyum yüksekliği, potasyum düşüklüğü, nabız düşüklüğü, ventriküler ritim bozukluğu ve kalp yetmezliği olan hastaların bu ürünü kullanmamaları gereklidir.

Transfer factors Transfer faktörleri ve Kanser

Transfer factors Transfer faktörleri ve Kanser hakkında. Bitkisel tedavi ve şifalı bitkiler. Transfer factors / Transfer faktörleri

Literatürde son 15 yıldır çalışma bulunmamaktadır.

Transfer factors, yaklaşık olarak 50 yıldır araştırılmaktadır. Aktif bağışıklık sistemi hücrelerinden henüz savunma yanıtı geliştirmemiş bağışıklık hücrelerine yabancı veya tehlikeli yapılara karşı reaksiyon vermesini sağlayıcı bilgiyi transfer eden küçük moleküllerdir. Yapıları net olarak aydınlatılamamıştır. Normalde yeni doğanın bağışıklık sistemi zayıf olup yabancı ve tehlikeli yapılara karşı nasıl reaksiyon vereceğini bilmemektedir. Özellikle memeli hayvanlarda ve insanlarda kolostrum olarak isimlendirilen doğumdan sonra anneden gelen ilk sütün içinde bu bilgiyi içeren doğal bağışıklık sistemi kokteyli bulunmaktadır. Transfer faktör bu sürecin temelini oluşturmaktadır. Dr. Kirkpatrick, transfer faktörlerin 8 amino asit kalıntısından oluşan küçük peptidler olduğunu göstermiştir. 18 farklı amino asidin farklı kombinasyonlarla bir araya gelerek milyarlarca farklı transfer faktörünü oluşturabileceği ileri sürülmektedir. Üretici firma transfer faktörleri inek kolostrumundan ve tavuğun yumurta sarısından üretmektedir. Üretici tarafından enfeksiyonlar (verem, AIDS, mantar, siğil, hepatit, akne, uçuk vs.), süreğen yorgunluk sendromu, astım, multipl skleroz ve kanser tedavisinde etkili olduğu ileri sürülmüştür. Klinik çalışmalarda iyi tolere edildiği, uçuk, çocuklarda akut enfeksiyon, süreğen yorgunluk sendromu ile mantar enfeksiyonunda etkili olduğu gösterilmiştir. Bir çalışmada AIDS”li hastalarda akyuvar ve bağışıklık sisteminde artış olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte akciğer kanseri, nazofarenks kanseri, kemik, malign melanom ve Hodgkin hastalığında hiçbir yararı olmadığı gösterilmiştir. Evre I akciğer ve evre I rahim ağzı kanserli hastalarda cerrahi tedavi sonrası verildiğinde yaşam süresini uzattığına dair tartışmalı bazı kanıtlar elde edilmiştir. Bu verilerin daha ileri çalışmalarla doğrulanması gereklidir. Bununla birlikte literatürde yaklaşık son 15 yıldır çalışma bulunmamaktadır. Ürünün tanıtıldığı internet sitesinde kanser tedavisinde etkinliğini gösterecek çalışma bulunmamaktadır.

Ürün ağız yolu ile veya enjeksiyon yolu ile alınmaktadır. Hayvan çalışmalarında ağız yolu ile kullanımın enjeksiyon yolu ile kullanımla eşit değerde etkili olduğu gösterilmiştir. Hayvan ürünlerinden hazırlanması nedeni ile hayvanlarda görülen ciddi enfeksiyonların geçiş riski taşıması endişelere neden olmaktadır. Yan etki olarak enjeksiyon bölgesinde ağrı, şişlik ve kızarıklık olabilmektedir.

Tabebuia impetiginosa ve Kanser

Tabebuia impetiginosa ve Kanser hakkında. Bitkisel tedavi ve şifalı bitkiler. Tabebuia impetiginosa L.

Lösemi ve çeşitli organ kanserlerinde yapılan çalışmalarda etkinliğinin saptanmaması nedeni ile klinik araştırmalar durdurulmuştur.

Lapacho veya Pau D”arco olarak da isimlendirilmektedir. Güney Amerika”da yetişen bir ağacın kabuğundan elde edilen ekstrakt tedavi için kullanılır.

Şeker hastalığı, ülser, sifiliz, bakteri enfeksiyonları, virüs enfeksiyonları ve mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılmaktadır.

Çalışmalarda bağışıklık sistemini uyardığı ve kansere karşı etkinlik gösterdiği saptanmıştır. Laboratuvar çalışmalarında mesane (idrar yolları ve idrar torbası) ve prostat kanseri hücrelerini öldürdüğü, karaciğer kanseri hücrelerinin başka organa sıçrama yeteneğini azalttığı gösterilmiştir. Lösemi ve çeşitli organ kanserlerinde, hastalar üzerinde yapılan çalışmalarda etkinliğinin saptanmaması nedeni ile klinik araştırmalar durdurulmuştur.

Dikkat edilmesi gerekenler:

  • Bulantı, kusma, halsizlik, kanama ve kansızlık ile idrar renginde değişme gibi yan etkilere neden olabilmektedir.
  • Pıhtılaşmayı engelleyen ilaçların etkisini artırabilir.

Şekerciboyası ve Kanser

Şekerciboyası ve Kanser hakkında. Bitkisel tedavi ve şifalı bitkiler. Şekerciboyası

Kanserli hastalarımızın kesinlikle kullanmaması gerekir.

Bilimsel adı phytollaca americana olup pokeweed ismiyle de anılmaktadır. Bitkinin meyveleri, kökleri ve yaprakları kullanılmaktadır. Ülkemizde de halk arasında başta enfeksiyon tedavisi olmak üzere romatoid artrit ve kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Çok düşük miktarlarda bile bulantı, kusma, ishal, tansiyon düşüklüğü, nöbet geçirme ve ölüme neden olabilmektedir. Zehirli bir bitki olduğu için ABD Bitki Ticareti Birliği tarafından satılmaması önerilmektedir.

Dikkat edilmesi gerekenler:

  • Kanserli hastalarımızın kesinlikle kullanmaması gereklidir.