Aysel’in Manik Depresif Hikayesi

Aysel 24 yaşında, ailesiyle yaşayan, lise mezunu, kendi halinde, az konuşan, utangaç, mazbut bir genç kızdı. Bir fabrikanın muhasebe bölümünde çalışıyordu.

Bir sabah, işyerinde çalışanlar Aysel’i görünce hayretler içinde kaldılar. Her türlü gösterişten uzak yaşamasıyla tanınan Aysel, o gün minicik bir etek, göğüslerini epeyce belli eden askılı bir bluz, sahneye çıkacak bir şarkıcı havasını uyandıran koyu bir makyajla ortalıkta dolaşıyordu.

Tek değişiklik görünüşünde değildi Aysel’in. O sessiz sakin kız gitmiş; yerine şen şakrak, önüne gelene espri yapan, geveze bir kız gelmişti. Sürekli konuşuyor, hem de yüksek sesle konuşuyordu. İş arkadaşlarına laf yetiştirdiği yetmezmiş gibi, elinde cep telefonu, sürekli birilerini arıyordu. Sabahtan öğlene kadar yaptığı telefon konuşmalarının ücreti, herhalde bir aylık maaşını geçmişti.

Erkeklerle yakınlığı özellikle dikkat çekiyordu. Neredeyse işyerindeki bütün erkeklere açıkça asılıyordu. Müstehcen espriler yapıyordu. Telefonda konuştuğu kişiler de genellikle erkekti. Kendisini ikaz eden arkadaşlarına bağırıp çağırmış, fakat neşesi hızla yerine gelmişti.

İşini her zamankinden hızlı yapıyordu. Çarçabuk biten işinden arta kalan zamanı fabrikanın bölümlerini gezerek geçiriyordu. Üç yüz kişinin çalıştığı fabrikada o gün görüşüp konuşmadığı insan kalmamıştı. Hatta patronun odasına da dalmış, üretimi ve satışları arttırmak için bazı fikirleri olduğunu söylemiş, projelerini peş peşe sıralamıştı. Ortada bir tuhaflık olduğunu gören patron, ne yaptıysa Aysel’i odasından çıkaramamış, yarım saat boyunca onu dinlemek zorunda kalmıştı.

Aysel’in ailesi de hayretler içindeydi. Akşam ezanı okunmadan evde olan, gündüzleri bile yalnız sokağa çıkmayan kız, eve gece yarıları geliyordu. Anne babası “Neredeydin kızım?” diyecek olsalar, büyük bir öfkeyle sesini yükseltiyordu. Zaten o kadar çok konuşuyordu ki, sözünü kesip laf söylemek bile mümkün değildi. Geceleri sadece üç saat uyusa da enerji doluydu. Sabah karanlığında bomba gibi kalkıyor, süslenmeye ve telefon konuşmalarına başlıyordu.

Maddi durumları iyi olmadığı ve kendisi de az bir maaşla çalıştığı halde çok fazla alışveriş yapıyordu. Etekler, bluzlar, ayakkabılar, takılar… Hatta işi iyice büyütüp, taksitlerini ödemesi kesinlikle mümkün olmadığı halde bir de araba almıştı. Aysel’i gece yarısı otomobiliyle evin önünde gören babası çılgına dönmüş, kızının namusuyla ilgili endişelerine bir de giderek borç bataklığına sürüklenme kaygıları eklenmişti.

Aysel buna rağmen bir de kooperatife girip ev sahibi oldu. Onun bu çılgınca harcamalarını kimse durduramıyordu. Bir saniye yerinde oturmuyordu. Sürekli geziyor, konuşuyor, para harcıyor, erkeklere asılıyordu.

Araba ve ev taksitini nasıl ödeyeceği sorulduğunda, akıl almaz projelerden bahsediyordu. Bu projelerin ilk adımı olarak, kendi muhasebe bürosunu açmak üzere işinden ayrıldı. Zaten işyerindekilerin de tepkisini çekiyordu. İkide bir, patronun ve üst düzey yöneticilerin odalarına dalıp iş geliştirme projelerinden söz ediyordu.

Birkaç yıl muhasebe elemanı olarak çalışmıştı; fazla bilgisi ve tecrübesi yoktu, son günlere kadar içine kapalı biri olduğu için sosyal çevresi de dardı. Ama kendine güveni müthiş artmıştı. İstanbul’un göbeğinde lüks bir ofis kiraladı.

Bir yandan da emlak işine el attı, kendisine bir ortak bulup emlakçılığa girişti. Ayrıca konfeksiyon mağazası açmayı, bununla da yetinmeyip tekstil fabrikası kurmayı düşünüyor, sürekli birileriyle iş görüşmeleri yapıyordu.

İş görüşmeleri, aşk görüşmelerine engel değildi. Hayatında bir kere bile bir erkekle beraber olmamışken, şimdi her gün başka biriyle birlikteydi.

O günlerde genel seçimler yaklaşıyordu. Bir siyasi partinin il merkezine giderek memleket meselelerinin çözümü hakkında olağanüstü fikirleri olduğundan bahsetmiş, milletvekili aday adayı olmuştu.

Böylesine hummalı faaliyetler arasında bir de üniversiteye hazırlık, İngilizce ve dans kurslarına yazılmıştı.

Neredeyse etrafında borç almadığı kişi kalmamıştı. Ne yapıp edip insanları borç, bankaları kredi vermeye ikna ediyordu.

Bütün bu işlerin olup bitmesi sadece iki hafta sürdü. Yakınları, Aysel’deki bu ani ve büyük değişiklik karşısında şoke olmuşlardı. Önceleri bunun bir hastalık olabileceği akıllarına gelmemişti. Ama iki hafta içinde olup bitenler, psikiyatriste gitmeyi kaçınılmaz kılıyordu.

Aysel psikiyatriste gitme fikrine elbette karşı çıkmış, büyük tepki vermişti. Zaten, bütün neşesine rağmen, biri yaptıklarına engel olmaya çalıştığında öfkeden gözü dönüyordu. Erkek kardeşi ve amcasının oğlu “Anneni hastaneye götürüyoruz, sen de gel” diyerek Aysel’i kliniğimize getirdiler. Genç kızın ‘mani’ atağı geçirmekte olduğunu, bir uzman tarafından hemen fark edilecek haldeydi. Aysel mutlaka yatırılarak tedavi edilmeliydi.

Genç kız ne olduğunu anlamadan servisin, yani yataklı bölümün içinde buldu kendisini. İlaçlarla önce uykusu düzeldi, sonra aşırı hareket hali ve durmamacasına konuşması azaldı, en sonunda da uçuk projelerinden vazgeçti. Bir ayın sonunda, tamamıyla mantıklı düşünen ve tutarlı davranan biri haline gelmişti.

Ancak hastaneden çıkınca karanlık bir tablo bekliyordu kendisini: İşini kaybetmişti ve borç içindeydi. Arabasını satmak, kooperatif evini devretmek, kiraladığı ofisin kontratını iptal etmek zorunda kaldı. Bankalara dünya kadar kredi borcu vardı. Akrabalarının yardımıyla acil borçlarını ödedi.

Ciddi bir hastalık geçirmiş olduğunu şimdi anlıyordu. Büyük bir pişmanlık içindeydi. Ailesini üzmüş, altından kalkamayacağı harcamalar yapmıştı. Gardırobundaki mini etekleri gördükçe “Ben bunları nasıl giydim?” diyordu. Beraber olduğu erkekler devamlı kendisini aradıkları için telefon numarasını değiştirmeye mecbur kaldı.

Aysel’in hikâyesi burada bitmedi. Genç kız birkaç ay içinde ‘depresyon’a girecek, hastalığın başka bir dönemini yaşamaya başlayacaktı.

Sterilizatör ve Biberon Sterilizasyonu

Birine bebek hediyesi alacaksam sterilizatör alırım. Beni en az üç yıl, her gün iyi dileklerle ansın. Yerde yetişen bir bebek eşyası olan emzikleri anlattık. Bir de biberonlar var tabi. Biberonu yıkamak bile ayrı zanaat arkadaş. Teçhizatı var. Biberon yıkama fırçaları yapmışlar mesela. Biberonun içine elin girmiyor ya, onunla yıkıyorsun. Faydalı, alınabilir. Çocuklar için, kimyasal içermeyen özel bulaşık deterjanları var. Pek faydalı, alınabilir. Biberon kurutucuları var. Bulaşıklığın oraya koyuyorsun, biberonları üzerindeki sopalara geçiriyorsun vs. Bundan almadım, gereksiz göründü. Biberonları yıkadık, sıcak suyla iyice duruladık. Ama yıkamak yetmiyor, steril hale getirmek lazım dediler. Eee, eski usul kaynatalım dedik. Koyduk ocağın üstüne bir tencere, fokur fokur kaynıyor, içine saldık biberonları, bir taşım kaynattık. İçinden hemen alamıyorsun öyle, su sıcak. Kepçeyle yakalıyorsun emzikleri suyun içinden. Sonra onları kurutuyorsun. Ooo tamam başardık derken, bebek bir daha acıkıyor. Uleen daha şimdi yıkadım, kaynattım, kuruttum ne çabuk geçti zaman diyorsun ki, sen onu derken diğer beslenme geliyor. İşin yoksa akşama kadar biberon yıkayıp kaynat. İkizler doğduğunda ilk hafta biberon yıkayıp kaynattım. Sonra baktım başa çıkılmıyor, sterilizatör diye bir şey duymuştum, gittim ondan aldım. Aman ne güzel aletmiş yahu. Koy içine yıkadığın biberonu, emziği, bas tuşuna temizlesin. Biberonu içinden almazsan üç saat steril kalıyormuş.

Bunun da bir sürü çeşidi var, mikrodalgaya konarak çalışanları var, buharlıları, kurutma fonksiyonu olanları, aynı zamanda mama ısıtıcı görevi görenleri vs. Ben en basit olanını seçtim. Yıkadığın biberonu içine yerleştir, su haznesine biraz su koy, kapağı kapat ve düğmeye bas. Güzel alet, çok verimli kullandık. Doktorlar ilk 6 ay için öneriyorlar. Bizim evde, Name’nin biberonlar steril olurken ikizlerinkiler de arada kaynadı, bilerek kaynatmadık!

sterilizatör

İlk yıl tatile giderken onu da yanımızda götürdük. İkinci yıl ben gelmeyeyim, çocuklar büyüdü idare edersiniz dedi, götürmedik. Ek gıdaya geçtiler, tabaklarını, kaşıklarını steril ettik içinde. Suyla yıkayamadığımız minik oyuncaklarımızı koyduk. Büyüdüler diş fırçalarımızı steril eder olduk. Üç yıl her gün birkaç kez çalıştırdık. Derken dayanamadı geçen hafta bozuldu. Dur unutmayayım da yarın tamire götüreyim.

Gebelikte Batıl İnançlar ve Bebeklerle İlgili Hurafeler

Gebelikte batıl inançlar ve bebeklerle ilgili hurafelerden en az birini mutlaka duymuşsunuzdur. Bizzat ve çevremdekilerden duyduğum çok acayip batıl inanç ve hurafeleri derledim.

Bana bak, çocuk doğdu, eve geldiniz ya, yedi gün bebeğin yanından sakın ayrılma. Ayrılırsan cinler gelir, bebeği götürür, yerine başka bebek getirirler, “değiştirme bebek” derler ona. Ne olduğunu anlamazsın.
Doğumdan sonra 40 gün evden dışarı çıkmak yok.

Çöplüklerin, mezarlıkların yanından geçersen al basması olursun. Şaftın kayar. Al basması olmak istemiyorsan kafana o kırmızı kurdeleden takman lazım. Bütün cinler çok korkar ondan, kurdeleyi gören geri kaçar.

Bebeğe sarı giydir, sarı tülbent ört, bebek sarılık olmasın. Eldivenciğini çıkartınca bak bakalım elini yumruk mu yapıyor, açık mı tutuyor. Yumruk yapıyorsa eli sıkı olacak demektir, açık tutuyorsa eli açık biri olacak demektir.

Beşikte bebek yokken sakın beşiği sallama, bebeğin karnı ağrır.

Göbeği düşünce göbeği, cami avlusuna gömersen dindar, okul bahçesine gömersen tahsilli, evin bahçesine gömersen evine bağlı olur.

Kırkı çıkmadan tırnağını kesersen ya hırsız olur ya arsız olur. Hangisini istersin?

Bebek 20 günlük olduğunda, yarı kırkına girdi demektir. Bebeği yıkarken tepesinden aşağı 20 kaşık su dökeceksin.

Kırkına giren bebeği tuzlaman lazım. Ciddi söylüyorum. Kol altlarına, eklem yerlerine tuz süreceksin, sonra yıkayacaksın. Kokmasın diye. Tuzlamazsan ömrü billah ter kokar. Bir de kim tuzlarsa onun sözünü dinler büyüdüğünde.

Tuzlama işlemi bittiğinde bebeği yıkayacak, tepesinden aşağı 40 kaşık su dökeceksin. Kırklama işlemi bitti, hayırlı uğurlu olsun. Şimdi dışarı çıkabilirsiniz.

Bir aile büyüğünün evine bebekle ilk kez ziyarete gittiğinde o yerden bir yumurta almayı ihmal etme. Adettendir.

Bebeğini ağzından öpersen çabuk konuşur, ayağının altından öpersen çabuk yürür. Dikkat et başka yerlerinden öpüp çocuğun olayını hızlandırma.

Bebek emeklemeye başladı diyelim. Eğer bacaklarının arasından bakıyorsa, bebeği bırak, hemen ortalığı topla ve hazır olda bekle. Misafir gelecek demektir.

Dişi mi çıktı? İlk kim gördü? İşte ona hediye vereceksin.

Sonra diş buğdayı yapacaksın. Bu esnada bebeğin karşısına makas, kalem, Kuran, ayna, tarak koyacaksın. Bebek makasa uzanırsa terzi, kaleme uzanırsa alim, Kuran’a uzanırsa hoca, aynaya uzanırsa süslü, tarağa uzanırsa berber olacak demektir. Kariyer planlaması işte, ne sandın?

Çocuğunu öyle çok güzel giydirme, nazar olur .Giydiriyorsan da mutlaka nazar boncuğu tak. Yalnız atletini, fanilasını, çıtçıtlı badisini mutlaka ters giydir. Nazara karşı bu birebir.

Çocuk yerde oynarken, uzanırken, yatarken aman diyeyim üstünden atlama, maazallah boyu kısa olur.
Bebeğin ağzına üflersen cana yakın olur, unutma. Bebeğe bakınca “çirkin” diye sev, bir de “tütütü” diye yüzüne tükür. Ayrıca bebeğin ağzına kim tükürürse bebek ona çekermiş, bunu da atlama. Sonra da bebek enfeksiyon kapıp hasta olsun di mi? Hihhh ağzımdan yel alsın, dilimi ısırdım, üç kere tahtaya vurdum, tövbe dedim oldu mu?

Dur hele dur. Millet boyuna konuşur. Sen, sana ne mantıklı, anlamlı geliyorsa onu yap. Gereksiz evhamdan olabildiğince uzak dur. Zaten bak bu inançların da kendi içinde çelişenleri var. Çocuğun iç çamaşırını ters giydir nazar olmasın, diyorlar. Sonra da amaaan kıyafetlerini ters giyme işin ters gider, diyorlar. İnanma yani. İnanma ama yine de bu çılgın batıl inançlar listesini aklında tut. Yıllar geçip babaanne-anneanne falan olduğunda elini beline koyup tek tek sayarsın hepsini…

bebek gülüyor komik gif

Hangi Emzik Nasıl Kullanılmalı?

Kim ne derse desin, ağlayan çocuğu susturmak için en iyi icat emzik. Çocuk dünyaya emme refleksi ile geliyor, bir şekilde bir şeyler emecek ve rahatlayacak. Emzik emmesin de, parmağını mı emsin? Korkma doktorlar 2 yaşına kadar emmesine izin de veriyorlar. Hatta çok ilginç bir bilgi var. Araştırmalar ani bebek ölümlerinde emziğin riski yaklaşık %50 oranında düşürdüğünü gösteriyormuş. Sebebine mantıklı bir açıklama getirememişler ama emzik emen bebeğin kolay kolay yüz üstü yatamayacağına, battaniyesini kafasına kadar çekemeyeceğine kanaat getirmişler. Gayet yeterli bir açıklama. İkna oldum ve üçüne de emzik verdim.

Çocuklarımın üçü de emzik kullandılar. Name’yi emziğe alıştırmam zaman aldı. Pek çok anne çocuğunun emziğe alışmasından rahatsızlık duyar, ama benim ağlamayan veya daha az ağlayan çocuğa ihtiyacım vardı. Name 9 aylık olana kadar envai çeşit emzik denedim, hiçbirini kabul etmedi, 9 aydan sonra ben galip geldim ve emmeye başladı. Tuna ben bu satırları yazarken 33 aylık ve hala uykuya dalarken emiyor. Mete kendi kendine 2 yaşındayken bıraktı. Tuna’nın bırakması için de acele etmiyorum. Sonuçta elbet bir gün bırakacak. Aramızda hala emzik emen varsa bir adım öne çıksın!

Emzikler silikon ve kauçuk emzik olmak üzere ikiye ayrılıyor. Aradaki fark şu: Kauçuk nihayetinde doğal bir madde ve dayanıklı. O yüzden özellikle diş çıkartan bebekler için daha ideal. Ancak suyu içine emdiği için çabuk bozuluyor ve sık değiştirmeniz gerekiyor. Silikon emzikler ise kolay bozulmuyor fakat onlar da diş darbelerine karşı dayanıklı değil. Bu emzikleri de yenidoğanlar için öneriyorlar. Fakat artık çocuklar doğuştan tercihleri olan fazla karakterli bebekler olarak dünyaya geliyorlar ya, ne emeceklerine kendileri karar veriyorlar, sana soran kim? Eğer emzik emmesini istiyorsan, emmediği taktirde farklı markaların farklı emziklerini dene, derim.

Emzik iyi hoş, fakat genelde onları yerden, koltuk altlarından, karyola kenarlarından toplayacaksın. Muslukta yıkamak yeterli olmuyor. O yüzden yıkadıktan sonra sterilazatör yardımıyla ya da kaynar su ile dezenfekte etmek lazım. Bizim emzikler için bir saklama kutumuz var, sterilazatörün yanında duruyor. İçinde her zaman 8-9 tane temiz emziğimiz bulunur ki arkadaşlar ihtiyaç duyduklarında krize girmeden yetiştirebilelim.

Emzik reyonuna gidince göreceksin, emzik ipleri var. Bunlar yere düşmeleri engelliyor. İpi çok uzun olmayanları tercih ettim, sonuçta uyurken boğazına dolanabilir. Bir de emzik kutuları var, genelde emzik ipleriyle aynı rafta oluyorlar. Bu ürünler özellikle dışarı çıkarken yanına alacağın yedek emzikler için ideal. Bazen o kadar çok düşürüyorlar ki yanına aldığın emzik de kirleniyor, hatta ne olur ne olmaz diye aldığın üçüncü emzik de! Lanet olsun ki, yıkayacak, kaynar suda bekletecek imkan da yok… İtiraf ediyorum, işte o çaresiz ve bir emzik yüzünden köşeye sıkıştığım anlarda, kirli olan emzikler arasında oylama yapıp en az kirli olduğuna inandığım emziği başımı başka tarafa doğru çevirip ona doğru uzatıyorum. Neeee, ben vermedim, kendi aldı.

gülen bebek

Depresyon Nasıl Tedavi Edilir? Depresyon Tedavisi Yöntemleri

Depresyon geçiren birine uygulanabilecek tedavi seçenekleri iki grupta toplanabilir:

  1. Psikoterapi
  2. Biyolojik tedaviler
  • Antidepresan ilaçlar
  • Elektroşok tedavisi
  • Manyetik uyarım tedavisi
  • Işık tedavisi
  • Pille beyin uyarımı tedavisi

Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

Psikoterapi

psikoterapi

Psikoterapi, konuşma yoluyla, depresyona yatkınlık yaratan yanlış düşüncelerin ve kişilik özelliklerinin tespit edilip düzeltilmesidir.

Bazı kişiler “Konuşmakla hastalık mı düzelir?” veya “Ben arkadaşlarımla da sohbet ediyorum” diyerek psikoterapiyi önemsiz bir yöntem olarak görürler. Halbuki hafif ve orta şiddette depresyonda psikoterapi, ilaçlar kadar etkilidir. Ağır depresyonda ilaçların, çok ağır depresyonda ise elektroşok gibi daha ciddi girişimlerin üstünlüğü elbette tartışılmaz. Ama ilaç ve elektroşoktan fayda görmeyen çoğu hasta sadece psikoterapiyle inanılmaz düzelmeler gösterir.

Psikoterapinin temel aracı ‘konuşma’dır, ama psikoterapi ‘sohbet’in çok çok ilerisinde bir şeydir. Depresyonun psikolojik nedenleri: Kendine güvensizlik, mükemmeliyetçilik, titizlik, bağımlı kişilik özellikleri, onaylanma ihtiyacı, hayır diyememek, utangaçlık, içine kapalılık, güvensizlik, şüphecilik, narsisizm, siyah-beyaz düşünme tarzı, aşırı genelleme, seçici odaklanma, keyfi çıkarsamalar, kişiselleştirme… Psikoterapide hastada bu anormalliklerden hangisi varsa ortaya çıkarılır, kişiye, alternatif düşünce yöntemleri öğretilir.

Beynini zehirleyen düşüncelerden kurtulan insan, depresyondan da kurtulur. Hatta depresyona zemin hazırlayan kişilik yapısı düzeldiği için, psikoterapiyle sağlanan düzelme daha da kalıcı olur. İlaç kullansın veya kullanmasın, psikoterapi gören kişilerde depresyonun tekrarlama riski daha düşüktür.

Depresyon tedavisinde genellikle 12 ila 20 seans psikoterapi yeterlidir. Ancak sadece birkaç seansta düzelen hastalar olduğu gibi, yıllarca psikoterapiye ihtiyaç duyanlar da olur. Görüşme süresi yaklaşık 50 dakikadır. Seans sıklığı da başlangıçta haftada birdir, düzelme sağlandıkça seans araları uzayabilir.

Depresyonda Biyolojik Tedaviler

Antidepresan İlaçlar

antidepresanlar

Eskiden antidepresan ilaç deyince kişiyi bol bol uyutmaktan başka bir etkisi olmayan, üstelik kullananda bağımlılık yaratan birtakım ‘uyuşturucu’ maddeler anlaşılırdı. Gerçekten de 1950’lere kadar sinir hekimlerinin hastaları uyutmak ve sakinleştirmek dışında yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Ancak son 50 yıl içinde bu sahada büyük ilerlemeler kaydedildi. Psikoterapi teknikleri gelişti ve çeşitlendi. Elektroşok ve manyetik uyarım sayesinde beyne uyarı vererek ruhsal bozuklukları gidermek mümkün hale geldi. Özellikle 1980’lerden sonra sinir sistemi ilaçlarının yan etkileri çok aza indirildi ve ihtiyacı olanlar bu ilaçları rahatlıkla kullanabilmeye başladı.

Antidepresan ilaçlar, depresyonu iyileştirmeye yarar. Depresyona girmiş her 100 hastadan 70-80’i başka hiçbir müdahaleye gerek kalmadan, sadece ilaç tedavisiyle düzelir. Kalan %20-30’luk grupta ise psikoterapi veya elektroşok türünden ekstra girişimlere ihtiyaç duyulur.

Depresyon geçiren kişinin beyninde (daha önce açıkladığımız gibi) serotonin, noradrenalin ve dopamin maddeleri azalmıştır. Bunlar duygu ve düşünce hayatımızı düzenleyen maddelerdir. Antidepresanlar bu maddelerin miktarını arttırarak tesirlerini icra eder.

Antidepresan ilaçlar konusunda yanlış bilinen bazı noktaları burada önemle vurgulamak istiyoruz:

  1. Antidepresan ilaçlar beyinde suni bir mutluluk yaratmayıp tam tersine bozulmuş olan dengeyi yeniden sağlar. Antidepresanlar, depresyonu olmayan kişilere fayda getirmez.
  2. Antidepresanlar etkilerini geç gösterir (en erken 2-3 hafta sonra). Arada bir iki hap içerek depresyondan kurtulmak mümkün değildir.
  3. Antidepresan ilaçlar, doktor söylemeden bırakılmamalıdır. Kişi haftalar içinde tamamen iyileşse bile, antidepresan ilaca en az 6 ay devam edilmelidir. Çünkü depresyonun düzeldikten sonraki ilk 6 ay içinde tekrarlama riski yüksektir. Hatta bazen daha uzun süre ilaç kullanmak da gerekebilir.
  4. Antidepresanlar bağımlılık yapmaz.
  5. Antidepresanlar uyuşturucu değildir. Antidepresan hastaya keyif vermez, zaten yukarıda belirttiğimiz gibi etkisi en erken 2-3 haftada başlar.

Bazı antidepresanların uyku ve sersemlik gibi yan etkilerinin olduğu doğrudur. Ancak son 10-15 yılın en mühim tıbbi gelişmelerinden biri, uyku ve sersemlik yapmayan antidepresan ilaç çeşitlerinin artmasıdır. Günümüzde genellikle hiçbir ciddi yan etkisi olmadan, ilaçla depresyon tedavisi yapmak mümkündür.

Antidepresan ilaçlar depresyon dışındaki durumlarda da faydalıdır. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) ilk tercih edilen ilaçlar, özellikle beyindeki serotonin miktarı üzerinde etki gösteren antidepresanlardır. Ağrı tedavisinde elimizdeki en önemli silahlardan biri yine antidepresan ilaçlardır. Panik bozukluğunda, çocuklarda gece işemelerinde, kadınlarda âdet öncesi gerginlik durumlarında, sigara isteğinin azaltılmasında, erkeklerde cinsel ilişki sırasında erken boşalmanın giderilmesinde ilk başvurulan ilaç bir antidepresandır.

Elektroşok Tedavisi

elektroşok tedavisi

 

Elektroşok (hekimlerin kullandığı tabirle elektrokonvülsif tedavi, kısaca EKT) depresyonun şu ana kadar bilinen en etkili tedavisidir. Bu tedavi, beynin her iki şakak bölgesine, birer elektrotla düşük voltajlı elektrik akımı verilmesinden ibarettir. Son derece yararlı bir yöntem olduğu halde maalesef haksızlığa uğramış ve bilimdışı eleştirilere maruz kalmıştır.

Elektroşok tedavisine yönelen önyargılardan birincisi, acı veren bir girişim olduğudur. Hatta hastalara işkence etmek için sadist sağlık personeli tarafından kullanıldığı bile söylenmiştir. Halbuki elektroşok sırasında hasta en ufak bir acı bile duymaz.

İnsanların elektroşoktan korkmalarının ikinci sebebi, şok sırasında hastanın sara nöbeti geçirmesidir. Elektroşokun sara nöbetine yol açtığı doğrudur. Eski yıllarda, hasta üzerinde sara nöbetine bağlı birtakım olumsuz sonuçlar görülüyordu, ancak o zaman bile bu olumsuz sonuçlar oldukça nadir ortaya çıkıyordu. Günümüzde elektroşok tedavisi genel anestezi altında yapılır, dolayısıyla sara nöbeti görülmez. Verilen genel anestezi de ancak bir iki dakika sürdüğünden, anestezinin yan etkileri de yok denecek kadar azdır.

Elektroşok etrafında bir korku halesi oluşmasının üçüncü sebebi, ‘elektrik’ kelimesinin yarattığı ürpertidir. “Hastaya elektrik veriliyor” cümlesi gerçekten tüyler ürperticidir. Ancak tedavide verilen elektrik, son derece düşük voltajlıdır. Hiçbir zaman tehlikeye meydan verecek kadar yüksek voltajlara ihtiyaç duyulmaz.

Elektroşokun eleştiri almasının dördüncü sebebi, unutkanlığa yol açmasıdır. Gerçekten de bu tedavinin en sık görülen yan etkisi unutkanlıktır. Üstelik bu şiddetli bir unutkanlıktır. Ama bu durum kesinlikle kalıcı değildir. Bir iki ay içinde büyük ölçüde düzelir. Hasta eskiden bildiklerini hiçbir zaman unutmaz. Ancak elektroşokun yapıldığı bir aylık dönemde, o sırada yaşadığı olayları ve öğrendiklerini unutur. Bu dönemi hayat boyu ya hiç hatırlamaz ya hayal meyal hatırlar.

Yine de genelde hastanın hastaneye yatırılmasının gerekmesi, anesteziye ve anestezi uzmanına ihtiyaç duyulması, geçici de olsa unutkanlığa yol açması ve pahalı olması elektroşok tedavisinin dezavantajları arasındadır. Bu yüzden elektroşok tedavisi 1-Başka tedavilerle düzelmeyenlere, 2-İntihar riski olanlara, 3-Ağır depresyon geçirenlere uygulanır.

Bazı kalp hastalarına ve beyninde kitle olan kişilere elektroşok uygulanamaz. Elektroşok yapılamayan hastalara uygulanmak üzere manyetik uyarım tedavisi ve pil tedavileri geliştirilmiştir.

Elektroşok tedavisi genellikle haftada üç gün (gün aşırı) yapılır. Hızlı düzelen hastalarda erken sonlandırılabilirse de, çoğu hastaya en az yedi seans uygulanır. On seans veya daha fazla şoka ihtiyaç duyan hastalar da vardır.

Hastaların çoğu üçüncü veya dördüncü seanstan sonra çarpıcı bir düzelme gösterir. Kısa bir süre önce hayatına kıymaya kalkışmış ağır bir depresyon hastasının üç dört elektrik şokunun ardından hayata dönmesi, neşelenmesi, şakalar yapmaya başlaması şaşırtıcıdır. Beyne nasıl tesir ettiği, hangi yolla fayda sağladığı hâlâ tam olarak anlaşılamayan bu tedavinin beyin fonksiyonlarında önemli bir düzelme yaptığı kesindir.

Elektroşok tedavisi bittikten sonra ilaç tedavisine devam etmek şarttır. Aksi takdirde hastada depresyonun tekrarlama ihtimali çok yüksektir. İlaçtan fayda görmeyen bazı hastalar, hastaneden taburcu olduktan sonra da belli günlerde (mesela haftada bir, iki haftada bir veya ayda bir…) hastaneye gelirler, elektroşok alıp evlerine geri dönerler. Bu uygulama yıllarca devam edebilir. Elektroşok gün aşırı değil de böyle seyrek uygulandığında unutkanlığa yol açmaz.

‘Depresyonun en etkili tedavisi’ diye takdim ettiğimiz elektroşoktan da fayda görmeyen hastalar vardır. Ancak bu hastalar için de hiçbir zaman ümitler tükenmiş değildir. Daha uzun ve yoğun psikoterapiyle, agresif ilaç tedavisiyle, manyetik uyarım veya pil tedavisiyle iyi sonuçlar almak mümkündür. Depresyon, çarenin hiçbir zaman yok olmadığı bir hastalıktır.

Elektroşok şizofreni ataklarında, diğer psikoz türlerinde ve manik depresif hastalığın mani döneminde de yararlı olan bir tedavi yöntemidir. Obsesif kompülsif bozuklukta (takıntı hastalığı) elektroşok yöntemine nadiren başvurulur, yöntemin bu hastalık üzerindeki etkisi ispatlanabilmiş değildir. Panik bozukluğu ve sosyal fobi gibi kaygı bozukluklarında ise pek yararlı değildir ve hemen hiç uygulanmaz.

Manyetik Uyarım Tedavisi

depresyonda manyetik uyarım tedavisi

Elektroşok tedavisinde beyne elektrik akımı verildiğini söylemiştik. Manyetik uyarım tedavisinde ise beyne başka bir akım türü olan ‘manyetik akım’ verilir. Bir cihaz, elektrik akımını manyetik akıma çevirir ve bu akım, 8 şeklinde bir mıknatıs ile sol şakak bölgesine tatbik edilir.

Manyetik akımın en büyük avantajı, vücutta uygulandığı noktadan en fazla 2 santimetre derine gidebilmesidir. Halbuki bilindiği gibi elektrik akımı açısından insan bedeni ‘iletken’dir. Elektrik anında bütün vücuda yayılır (Hatta elektriklenmiş kişiye dokunan diğer vücutlara da yayılır). Manyetik akımla vücudun sadece istenilen noktası uyarılır. Depresyonda uyarılması istenilen nokta, beynin şakak bölgesidir (genellikle de sol şakak).

Dolayısıyla manyetik uyarım tedavisinin yan etkisi çok azdır. Hastaneye yatmak şart değildir, anestezi gerekmez, unutkanlık olmaz; hatta dikkat ve hafızada artış bile sağlanabilir. Ancak beynin küçük bir bölgesinin uyarılması bile bazen sara nöbetine yol açabilir.

Manyetik uyarım tedavisi haftada beş gün uygulanır, en az 15-20 seans sürer, günlük tedavi süresi 10 dakika kadardır. Seans sayısı 30’a çıkınca, hastaların daha büyük bir bölümünde düzelme olduğu gözlenmiştir.

Manyetik uyarım tedavisi Kanada, İsrail ve Avustralya’da standart tedaviler arasında kabul edilmiştir. Amerika ve Avrupa’da ise şimdilik sadece bilimsel çalışmalarda kullanılmaktadır.

1995’ten beri depresyonda kullanılan manyetik uyarım ile ilgili çalışmalara bakıldığında şunu görürüz: Diğer yöntemlerle düzelmeyen hastaların üçte ikisi manyetik uyarımdan yararlanır ve bu uygulamayla kısmi veya tam düzelme gösterir. Bu hastaların diğer tedavilere direnç gösterdiklerini tekrar hatırlatalım.

Hatta bazı çalışmalarda manyetik uyarımın elektroşokla aynı derecede etkili olduğu bile ileri sürülmüştür. Ama başka çalışmalar da, hiç olmazsa ilk haftalarda elektroşokun daha etkili bir yöntem olduğunu ortaya koymuştur.

Bilimsel literatür manyetik uyarımın yararlarını desteklemekle birlikte, yeni bir tedavi yönteminin klinikte uygulanabilmesi için daha fazla veriye ihtiyaç duyulduğunu savunanlar çoğunluktadır.

Işık Tedavisi

ışık tedavisi, ışık terapisi ve depresyon

Sıcak ve güneşli diyarlarda yaşayanların daha mutlu olduğu yönünde yaygın bir inanç vardır. Çoğumuz havanın açık olduğu günlerde kendimizi daha iyi hissederiz, hava bulutluysa karamsarlaşırız. Bazı kişiler sonbahar ve kış aylarında depresyona girerler.

Bütün bu gözlemlerden hareketle, depresyon hastalarına bir tür lambayla ışık verilmiş ve sonuç başarılı olmuştur. Fototerapi adı da verilen ışık tedavisi, depresyonda kullanılabilecek alternatif yöntemlerden biridir.

Pille Beyin Uyarımı Tedavisi

pille beyin uyarımı tedavisi

Pille beyin uyarımı iki ayrı yöntemle yapılır:

  1. Boyna takılan bir pille beyin uyarılır. Aslında boyna takılan pil, ‘vagus’ adlı bir siniri uyarır. Vagus, vücuttaki en büyük sinirdir. Vagusun beyne giden bir dalı uyarılınca, dolaylı olarak beynin serotonin (mutluluk hormonu) salgılayan bölgesi de uyarılır. Bu yöntem Türkiye’de şu ana kadar sadece sara (epilepsi) hastalarına uygulanmıştır. Ancak depresyonda da yararlı olduğunu gösteren güçlü deliller vardır.
  2. Beynin duyguları yöneten bölgesine beyin cerrahı tarafından ameliyat yoluyla pil yerleştirilir. Bu yöntem, şimdilik sadece gelişmiş ülkelerin büyük sağlık merkezlerinde uygulanmaktadır.

Yaşasın Bebeğim Kaka Yaptı!

Şu çok tuhaf: Bebek çiş ve kaka yaptığı zaman anne baba mutlu oluyor. Yapmıyorsa sıkıntı tabii. Karnı ağrır, mızıklar, ağlar, çığlık atar, uyumaz, ıkınır sıkınır ve sana dünya kaç bucakmış gösterir. O yüzden ne kadar çok yapıyorsa o yeşil şeyden, o kadar kârdasın demektir. Fakat bu arkadaşların popo temizliği hassasiyet gerektirir. Önden arkaya doğru bir koordinat izleyeceksiniz. Kakalar ön bölgeye bulaşmasın diye. Ama bebekler bu işi o kadar tazyikli yapıyorlar ki, zaten göbeklerine kadar batırıyorlar. Ben önden arkaya doğru temizlesem kaç yazar.

Bebek bezi… Bu nedir yahu, nasıl bir icattır! Elime her bebek bezi aldığımda kendi annelerimizi düşünüyorum. Bebek bezi yok, üstelik belki yıkayacak makine de yok. Ne eziyet… Bebek bezinin en pahalısı en iyisidir diye düşünme. Mesele bebeğin poposu ile uyumlu bezi bulabilmekte. Bazen en iyi markalar pişik yapabiliyor, bazen daha alt segment bir marka bebeği mutlu ediyor. Deneyip göreceksin.

Bebek bezinden sonra en mucizevi buluş, ıslak mendil. Çok sağlıklı değil ama inanılmaz pratik, annelerin en büyük yardımcısı. Onlar popo silelim diye üretmişler ama çocuğun elini ağzını silersin, yere dökülen ve kırıklanmış balık krakerleri en güzel onunla toplarsın, koltuktaki lekeleri silersin, oyuncakları temizlersin, apar topar toz alırsın. Pis işlerin adamı… Yenidoğanlar için özel ıslak mendiller var, içinde sadece saf pamuk ve su var. Fakat diğer ürünlere göre biraz daha fiyatlılar. Hastaneden taburcu olurken genelde pamuk ve saf su kullanmanızı söylüyorlar. Yani avcuna bir miktar pamuk alıp ıslatacak ve onunla sileceksin. Akıl işi değil, o yeşil şey o pamukla asla temizlenmiyor. Hadi başardın temizledin diyelim, dışarı çıkarken de çantana bir kutu pamuk, bir pet şişe su koyar, onunla temizlersin artık.

Bana uymaz… O yüzden saf pamuk ve sudan müteşekkil ıslak mendillerden kullandım. Biraz daha büyüdüklerinde normal ıslak mendillere döndüm. Buradaki püf noktası şu: Alkol, paraben ve parfüm içermeyenlerden olacak.

En iyi temizleme yöntemi; yıkamak. Banyoya sokmak çok pratik değil ama banyodaki lavabonun altında ılık suya tutuvermek en güzel çözüm. Bebek rahatlıyor ve temizliğinden emin olmuş oluyorsun. Eğer evdeyseniz, kaka yaptığı zamanlarda en iyi çözüm bu.

Gelelim pişik kremlerine… Bunların bir önleyicileri var, bir de onarıcıları. Bize doktorumuz pişik kremi yerine saf zeytinyağı önermişti. Pişik için çok etkilidir demişti. Saf zeytinyağını bir cezve yardımıyla ısıtıyorsun, soğuyunca bebeğin poposuna uyguluyorsun. Etrafa bulaşıyor tabii. Sonra şöyle bir çözüm buldum: Kozmetik marketlerde satılan boş sprey şişeleri var. Onlardan alıp zeytinyağını içine doldurdum. Altını alırken elimi değdirmeden sıkıp kapatıyordum. Kabul et, iyi fikir. (Zeytinyağını kakasını yapamayan çocuklar için de öneriyorlar. Arada mamasının içine bir çay kaşığı koyup mamayı öyle veriyorsun. O da olmadı kulak çubuğu yardımıyla poposuna bir miktar sürüyorsun. Anadolu’da zeytinyağını ısıtıp pamukla bebeğin karnına sürüp sıcak havlu koyuyorlar. Bu da yardım ediyormuş.)

Pişik önleyici krem ve pişik kremi kullandığım zamanlar da oldu. Bir bez atlayarak uyguladım. Altını bir açtığımda sürmediysem, diğerinde sürdüm.

Uygun bezi bulmana, iyi temizlemene ve pişik önleyici kullanmana rağmen bebek; ishal olduğunda, antibiyotik kullandığında, anne sütünden geçen bazı besinler dolayısıyla ya da kendi yediği bazı yiyecekler dolayısıyla pişik olabilir. (Mesela Mete karpuzu çok seviyor, ama karpuz pişik yapıyor.) İşte o zaman doktora sor, daha etkili kremler öneriyorlar.

Benim bildiğim, bu bebek bezi, ıslak mendil, pişik kremi üçlüsünün yanında bir de pudra bulunurdu, meğer artık bulunmuyormuş. Suyu emerek içinde tuttuğu için ciltteki nemi de hapsederek pişiği artırıyormuş. Hadi, bir yaşımıza daha girdik!

Oooooo, dur, dur, müthiş bir icattan bahsedeceğim. Bebek bezlerini atmak için çöp kovası! Bebek bezleri için üretilmiş olan çöp kovalarına “yılın özel ürünü” ödülünü gönderiyorum. Bebek alışverişine çıktığımızda eşim bu ürünü çok gereksiz bulmuştu ve o zaman almamıştık.

Sonra baktık ki, çocuklar sürekli kaka ve çiş yapıyorlar. Elimizden bebek bezi düşmüyor. Bu bebek bezlerini banyodaki çöp kovasına atmayı denedik önce. Birkaç saat içinde, özellikle yaz aylarında sıcağın da etkisiyle, banyodan koku dumanları yükselmeye başladı. Balkonda biriktirip akşam çöpe atmayı denedik, o da olmadı. Sonunda bu kovalardan aldık. Bütün bir günün bebek bezini bu kovanın içinde biriktirebiliyoruz, akşam olduğunda da poşeti çıkartıp bir elimizle burnumuzu tıkayıp diğer elimizle çöpü atıyoruz. Bizim evde çocukların üçü de bez kullandığı için kova bir günde doluyor, ancak tek çocuğu olup da iki üç günde bir kovayı boşalttığını söyleyenler var. Bu durum, günde ortalama 30 bezin tüketildiği bizim evimizde, bir rivayetten ibaret.

Yazılı Çeviri mi Sözlü Çeviri mi Daha Kolay?

Öncelikle iyi bir çevirmen olmak için hem yazılı çeviri yapabilmek hem de sözlü çeviri yapabilmek ideal durumdur. Ancak kişinin kişisel yapısına ve tercihine göre bazı tercüman adayları yazılı çeviri alanında ilerlemeyi ister, diğer adaylar ise ardıl veya simultane olmak üzere sözlü çeviriye yönelirler. Yazılı çevirinin sağladığı konfor tercümana çeviri esnasında düşünme payı vermesidir. Çevirmen aynı zamanda sözlüklere başvurabilir veya cümle formülasyonlarını değiştirebilir. Yazılı çeviri fazla sosyallik gerektirmeyen, çevirmene alan tanıyan fakat çok sabır gerektiren bir çeviri şeklidir. Sözlü çeviride anlık çeviri yapılması gerektiği için düşünme payı sınırlıdır, sözlüğe başvurma şansı yoktur ve doğaçlama yeteneği gerekmektedir. Her iki çeviri şekli kendilerine göre içinde zorluk barındırır. Genellikle yapısal olarak daha dışadönük, daha sosyal tercüman adayları sözlü çeviri yapmayı tercih ederler. Tavsiyem ilerlemek istediğin alan ve kişisel özelliklerin doğrultusunda tercihini yapmandır.

Yabancı Dil Öğrenmenin En Hızlı Yolu Nedir?

Yabancı dili öğrenmenin en hızlı yöntemi o dilin konuşulduğu ülkede uzun süreli bulunmaktır. Bu yüzden öğrenciler için yaz okulu veya Erasmus gibi üniversitelerarası değişim programlarını çok yararlı buluyorum. Öğrenci olmayanlar için bir süre yabancı bir ülkede dil kursuna gitmek ve günlük hayatta pratik yapmak veya kısa süreli bir işte çalışmak yabancı dil öğrenmek için en hızlı yöntemlerdir. Elbette herkesin yurtdışına gitme imkanı yok. Bu yüzden yurtdışına gidemeyen kişiler için tavsiyem, eğer imkânları varsa bir dil kursuna yazılmalarıdır. Yabancı bir dili sıfırdan öğrenirken köklü bir dil eğitimi almak şarttır. Bu teorik bilgiyi bu kitapta sözünü etmiş olduğum pratik yöntemlerle destekleyerek güçlendirebilirsiniz. Yabancı dil öğreniminde başarılı olmanızı sağlayan en önemli etkenlerden biri bu konuda istekli ve azimli olmanızdır. Günümüzdeki teknolojiden faydalanarak dil öğrenimi konusunda hızla yol alabilirsiniz.

Fakat dil öğrenmekten ziyade bu kadar vaktiniz yok ve işlerinizi hızlıca yapmak istiyorsanız. Fransızca Türkçe ve bir çok dilde çeviri konusunda sizlere Protranslate.net sitesini öneriyorum. Protranslate.net – Fransızca Türkçe Profesyonel Tercüme hizmeti  sizler için en uygun fiyatlarda sunulur. Yani profesyonel çevirilerinizi uzman ellerde en uygun şekillerde tercüme edilir ve tarafınıza paylaşılır. Bu ve bunun gibi bir çok tercüme hizmetlerinizi bu siteden karşılayabilirsiniz.

Gerçek Depresyon Hikayeleri Ceyda’nın Yükselişi

Ceyda’yı ilk gördüğümde 36 yaşındaydı. Karın ağrısı, sık sık öğürme ve geğirme, sırt ağrısı, bacaklarda ürperti, aşırı üşüme, şiddetli çarpıntı gibi şikayetleri vardı.

Ruhsal bir yakınmada bulunmuyordu. Ama yüzüne bakar bakmaz, son derece kederli, bezgin ve mutsuz olduğunu anlıyordunuz. Hayattan zevk alıp almadığını sorduğunuzda ‘Yıllardır çok mutsuzum’ diyordu. Bedensel şikayetlerinden ötürü bize başvurmuştu, ama ruh durumunu da çok güzel anlatıyordu: ‘Sürekli içim ezik, sürekli gözüm yaşlı.’

1999 Marmara depreminden sonra hafif bir depresyon geçirmiş, ancak tedavi görmeden, birkaç ayda bu depresyonu atlatmıştı. Ölüm ve sevdiklerini kaybetme korkusu, baş dönmesi, sallanma, keyifsizlik, huzursuzluk, gece uykudan uyanma, iştahsızlık gibi problemler yaşamıştı. O günlerde yaşıtı olan bir arkadaşını da trafik kazasında kaybettiği halde, hızla depresyondan çıkmayı başarmıştı.

Depremden iki yıl sonra, 34 yaşındayken, kendisini tekrar mutsuz ve huzursuz hissetmeye başlamıştı. Saçları dökülmüştü. Gittiği bütün doktorlar saç dökülmesini strese bağlamışlardı. Ceyda giderek sebepli sebepsiz her şeye ağlayan bir kadın haline gelmişti.

2001 yazında çocukluğunu geçirdiği Antalya’ya eski bir komşularını ziyarete gitmişti. Erkek kardeşiyle telefonda kavga ettikleri bir günün gecesi, uykudan uyanarak kusmaya başlamıştı. Ev sahiplerinin acile götürme teklifini reddetmişti, ama midesinde kusacak şey kalmadığı halde öğürmelerinin sabaha kadar sürmesi üzerine hastaneye kaldırılmıştı. İki buçuk gün hiçbir şey yiyememiş, serumla beslenmişti.

Sonraki günlerde bir sürü kan tahlili yapılmış; kalp elektrosu, akciğer grafisi, tiroit ultrasonu, batın-göğüs-kafa MR’ı çekilmiş ve nihayet Ceyda’ya mide endoskopisi uygulanmıştı. Hafif bir demir eksikliği anemisi ve yumurtalıklarında küçük bir kist dışında hiç bir şey bulunamamıştı.

Artık ne zaman üzücü bir şey duysa karnı ağrıyor, midesi bulanıyordu; hemen ardından da geğirme, öğürme ve kusma geliyordu. Üzülmediği zamanlarda da hep mutsuzdu. Uykudan gece yarısı ağlayarak uyanıyor, sabaha kadar yatakta debelenip duruyordu. Her gün müthiş bir sırt ağrısıyla yataktan kalkıyordu. Temmuz ayında bile üşüyordu. 66 kilodan 47 kiloya kadar düşmüştü.

Ceyda Konyalıydı. Altı kardeşin üçüncüsüydü. Babası Kon-ya’da tuhafiye dükkanı işletiyordu. Ailesi, Ceyda üç yaşındayken Antalya’ya göç etmişti. Babası Antalya’da önce büyük bir tuhafiye mağazası açmış, sonra işlerini büyüterek konfeksiyon sektörüne girmiş ve küçük bir fabrika kurmuştu. Ceyda’nın çocukluğu refah içinde geçmişti.

Küçükken, annesinin erkek çocuklara daha çok önem verdiğini düşünürdü, hala da öyle düşünüyordu. Annesine de çok defa “Sen oğullarını kayırıyorsun” demişti. Annesi “Evlat ayrılmaz, hepiniz benim yavrumsunuz” dediği halde, Ceyda az sevilen çocuk olma duygusunu bir türlü üstünden atamıyordu.

Babası ise tam tersine kızlarına daha düşkün görünüyordu. Oğullarını döverek büyüttüğü halde kızlarına yüzünü bile ekşitmemişti. Ceyda’ya göre babasının tek kusuru, kız çocuklarını okutmanın doğru olmadığına inanmasıydı. Ceyda, ilkokulu bitirdikten sonra babası tarafından okuldan alınmıştı. Ailenin erkek çocuklarının okutulması için büyük gayret gösterilmişti, ama onların da mektepte medresede gözü yoktu.

Bütün bunlara rağmen çocukluğu ve genç kızlığı oldukça mutlu geçen Ceyda, 17 yaşındayken hayatının en büyük acısıyla karşılaşmıştı. Koyu bir sigara tiryakisi olan babası, henüz 52 yaşındayken, yakalandığı akciğer kanseri nedeniyle hastalığın teşhisinden birkaç ay sonra vefat etmişti. Babadan kalan iki mağaza ve bir küçük fabrika, dört yıl daha geçimlerini sağlamış, ardından iflas patlak vermişti. Ceyda bu felaketi erkek kardeşlerinin sorumsuzluğuna ve beceriksizliğine bağlıyordu.

Birikmiş paralar ve satılan gayrimenkullerden gelen gelir de iki yıl sonra suyunu çekmişti. Ceyda 23 yaşındayken, Antalya’daki evlerini satarak, kendilerine yardım etmeyi vaat eden dayılarının oturduğu İstanbul’a taşınmışlardı.

Yaşadıkları şiddetli maddi sıkıntıya rağmen Ceyda’nın erkek kardeşleri çalışmıyorlardı, çünkü fabrika sahipliğinden işçiliğe geçmek çok zor geliyordu onlara. Annesi de çok mutsuzdu. Sürekli kanepede yatan iki erkek kardeş ve sızlanıp duran bir anne… Evde matem havası vardı. Daha çok bu boğucu atmosferden kurtulmak, biraz da para kazanmak için çalışmaya başladı Ceyda. Dayısının ahbabı olan bir adamın çamaşır satan küçük mağazasında tezgahtar olarak işe başladı. 24 yaşındaydı. Ailesinde kızlar sıkı bir baskı altında tutulduğu halde, içinde bulundukları şartlarda, Ceyda’nın çalışması teşvik bile edilmişti.

Çalışmaya başladığı dükkan aslında kapanmak üzereydi. Dükkan sahibi bile işyerinden ümidini kesmiş, mağazasına uğramaz olmuştu, başka bir yerde başka bir iş kurmaya çalışıyordu. Zamanla, küçük dükkanın tek tezgahtarı olan Ceyda’nın çok iyi bir satıcı olduğu ortaya çıktı. Genç kız, müşteriyle çok iyi diyalog kuruyor, onlara güven veriyordu; ‘bakıcı’ müşteriyi ‘alıcı’, alıcı müşteriyi ‘müdavim’ haline getiriyordu.

Çalışmak ve para kazanmak Ceyda’yı mutlu etmiş, kendine güvenini arttırmıştı. Ama kapalı aile ortamından dışa açıldıkça, ilkokul mezunu olmaktan utanmaya başlamıştı. Dışarıdan ortaokul ve lise bitirme imtihanlarına girmeye karar vermişti.

Boş vakitlerinde harıl harıl matematik, fizik, İngilizce, edebiyat ve coğrafya çalışıyordu. İş hayatında da peş peşe başarılar kazanıyordu. Giderek daha iyi mağazalarda, daha yüksek maaşlarla çalışmaya başlamıştı. 30’lu yaşlarının başına geldiğinde, lise diploması sahibi, büyük bir mağazanın reyon şefliği görevini yürüten bir genç kadındı. Ailesinin maddi durumu çok düzelmese de en azından sefaletten kurtulmuşlardı.

Ceyda’nın hayatındaki en büyük boşluk aşktı. Hiç erkek arkadaşı olmamıştı. Kendisini çirkin buluyor, hiçbir erkek tarafından sevilemeyeceğini düşünüyordu. Hayatında uzaktan uzağa sevdiği bir iki adam olduysa da, bırakın arkadaşlık veya evlilik teklifini, kendisine yakınlık gösteren biri bile karşısına çıkmamıştı. Bu durum, Ceyda’yı epeyce üzdüğü halde iş hayatında elde ettiği tatmin duygusu, liseyi dışarıdan bitirip bir de Açık Öğretim Fakültesi’ne girmesi, sık sık namaz kılıp dua etmesi sayesinde moralini yüksek tutuyordu.

32 yaşına geldiğinde hayatında ilk defa bir erkek, ona aşık olduğunu söyledi. Ziya, Ceyda’dan iki yaş büyüktü, ticaret lisesi mezunuydu, bir muhasebe bürosunda çalışıyordu. Esmer, uzunca boylu, yakışıklı bir gençti. Ceyda da üç gün içinde sırılsıklam aşık oldu Ziya’ya.

Aylar geçtikçe Ceyda, Ziya’nın iyi kalpli, dürüst, merhametli, sakin biri olduğunu gördü. Zamanla daha da çok sevdiler birbirlerini. Bir buçuk sene süren beraberlikten sonra, artık evlilik planları yapmaya başladıkları sırada ikisinin de bildiği ancak kendi aralarında dahi konuşmaya korktukları gerçek, canlarını iyiden iyiye sıkmaya başladı: Ceyda Sünni, Ziya Aleviydi. Her iki aile de bu konuda oldukça tutucuydu.

Ceyda “Ailem Alevi damat istemez, ama ne isteyip ne istemedikleri artık beni ilgilendirmiyor” diyordu. Ziya ise Ceyda’yı rahatlatamıyordu:”Seni çok seviyorum, öl desen ölürüm, ama…”

İşte bu ‘ama’ işleri çetrefilleştiriyordu: “Ama… Annem çok yaşlı ve kalp hastası… Onu üzemem. Bana zaman tanı, bir süre daha bekleyelim.”

Ceyda, erkek arkadaşını çok sevdiği için çaresiz bekliyordu. Ancak bu sonu belirsiz bekleyiş ikisinin de sinirlerini bozuyordu. Sık sık kavga ediyor, bozuşup yine barışıyorlardı. Aralarındaki sorun artık yalnızca mezhep farklılığı olmaktan çıkmıştı. Kediyle köpek gibi sürekli birbirini yiyen bir çifte dönmüşlerdi.

2000 yılının sonlarında Ceyda ve Ziya kesin olarak ayrıldılar. Ayrılık Ceyda’ya çok dokunmuştu. Haftalarca ağladı. 2001 yılında ekonomik kriz patlak verdi. Ceyda’nın çalıştığı mağaza kepenk indirdi. Aşk acısından görevini doğru dürüst yapamaz hale geldiğinden, önceleri işsizliği önemsemedi genç kadın.

Zamanla Ziyasızlık ve işsizlik giderek zor gelmeye başladı Ceyda’ya. 16-17 yıl önce babası gitmişti, şimdi de hayatta en çok sevdiği ikinci erkek bırakmıştı onu. Babasının ölümünden sonra iş hayatını girmiş, diplomalar almıştı; Ziya’nın gidişinden sonra ise işini de kaybetmişti.

Zamanla Ziya’nın yokluğuna alıştı. Onun yüzünden acı çekmiyordu artık. Ancak çirkin ve sevilemez bir kız olduğu şeklindeki inancı yeniden alevlenmişti. Aynaya baktıkça kendinden iğrendiğini söylüyordu.

Ekonomik kriz yüzünden iş bulamaması, zekasına ve yeteneklerine olan güvenini de kaybetmesine yol açmıştı. “Artık genç de değilim, hayat yorgunuyum” diyordu. Sürekli sızlanan annesi ve bütün gün yatan iki erkek kardeşiyle aynı havayı solumaya başlamıştı yeniden.

Antalya’da geçirdiği 2001 yazında, yazının başında bahsettiğimiz kriz patlak verdi. Aslında Ceyda erkek kardeşiyle geçinemiyor değildi ama onunla tartışması bardağı taşıran son damla olmuştu. O sene psikiyatriste gitmeye başladı. Ama gerek maddi sıkıntıları gerekse iyileşeceğine inanmaması yüzünden kendisine uygulanan hiçbir tedaviyi tamamlamadı.

2003’te bana geldiğinde şikayetleri dayanılmaz boyuttaydı. İki yıldır işsizdi. Ziya ile bağları tamamen kopmuştu.

Ceyda’ya ilaç tedavisi uyguladık. İlacın yanı sıra, kendisiyle sorunlarını, duygularını, düşüncelerini uzun uzun konuştuk. Oldukça başarılı biri olduğu, hayatta karşılaştığı problemlerle yetkin biçimde baş edebildiği halde kendine güvenini kaybetmişti. Dürüst, kibar ve güzel bir kadındı ama başkaları tarafından sevilmeyecek biri olduğunu sanıyordu.

Asıl meselenin yaşadığı dertler değil, bu yanlış düşünceler olduğunu söyledik. Yanlış düşüncelerini değiştirmesine yardımcı olduk. İlaç dozlarını ihtiyaca göre ayarladık. Birkaç ay içinde şikayetleri oldukça azaldı. Kendine güvenini yeniden kazandı. Altı ay sonra yeni bir iş buldu. Başka birine aşık oldu ve nişanlandı.

Ceyda’nın yukarıda anlattığımız macerası mutlu sonla biten bir masal gibi algılanmamalı. Depresyon geçiren insanların büyük bölümünün hikayesi, iyi bir tedavi uygulanırsa, mutlu sonla biter.

Anneler İçin Bebek Uyutma Kılavuzu

Eğer bir gün bir yerlerde mışıl mışıl uyuyan, uyurken gülümseyen ve mis gibi kokan bir bebek gördüysen o muhtemelen arkadaşının bebeğidir…

gülen kedi

İmdat Bebeğim Uyumuyor!

Dünyaya geldiğinde neye uğradığını bilemeyen bebek, ilk birkaç hafta çareyi uyumakta bulur. Fakat aklı başına çabuk gelir. Ve o gün bebek kendi kendine, “Güzel yermiş burası hacı, herkes bana bakıyor, uyumadığım zamanlarda acayip ilgi alaka görüyorum” der ve gözü açılır. Geceleri en az 10 kere uyandırır. Bazen beslemek için, bazen pışpışlamak için, bazen yükselen kaka kokusundan kurtulmak için, bazen nefesini dinlemek için, bazen sadece yüzüne bakmak için uyanırsın… İlk başlarda koymaz, kalkarsın. Sonra kocana bakarsın her kalktığında. Neden ben kalkıyorum, o da babası, o da kalksın dersin. Odandan çıkarken kapıyı sert kapatırsın, tıkırtı yaparsın, yorganı çekersin falan işte, o da uyansın istersin. Sonra sonra kulakların duymamaya başlar. Her mızıkladığında kalkmayayım canım, ağlarsa kalkarım dersin. Biraz daha zaman geçer, yatak odasından çocuk odasına giden yolda uykulu gözlerle yalpalarken dişlerini sıkarsın, bebeğin yüzünü görünce geçer. İçinde bebek olan her evde benzer filmler yaşanır. Mekân, zaman, sıklık değişebilir. Oyuncular değişmez: Uyumayan Bebek-Uyuyamayan Anne-Horul Horul Uyuyan Baba.

uyumayan bebek komik

Sonra senin el gider Bebekleri Mışıl Mışıl Uyutma Metotları, Bırakın Melekler Gibi Uyusun vb. başlıklı kitaplardan alır gelir. Okursun, okursun, okursun ama seninki yemez. Sonra parmakların tıkır tıkır yazar Google’a: “bebek uyku” diye. Okursun, okursun, ilgili ürünlere bakarsın. Seninki gene yemez. Çünkü her çocuk uyku meselesinde kendi kurallarını yazarak geliyor dünyaya.

Bebeğimizi Garanti Uyutuyoruz

Bebeği kundaklayın, kollarını sıkıca sarın, bacaklar geniş kalsın dediler. Yaptım. Sanki azıcık işe yaradı.

Bebeği uykusu gelince yatağına yatırın siz odadan çıkın, o kendi kendine bakınırken uyur, dediler. Duyduğumda da inandırıcı gelmemişti, ama denedim. Hakikaten inandırıcı değilmiş. Olmadı.

Kucakta sallayabilirsiniz ama dizlerinizde sallamayın, dediler. Hâlâ aradaki farkı çözebilmiş değilim. Çocuk neticede sallanıyor. Ve gün geçtikçe ağırlaşıyor. Kollarımı perişan etmenin ne anlamı var? Dizlerimde salladım. Tuna’yı uzunca bir süre salladık. Mete istemedi. Name hâlâ sallanıyor. Neticede eğer çocuk kabul ediyorsa, sallanan çocuk uyuyor.

Karnı aç olan bebek az uyur, dediler. Doyurup gazını çıkartıp öyle uyuttum. Randıman aldım. Anne sütü aldıkları dönemde gece uykudan önce mama veriyordum ki mamanın ağırlığıyla birkaç saat deliksiz uyusunlar.

Banyo yapan bebek kendini anne karnında hisseder, hem de daha iyi uyur, dediler. Hâlâ nasıl olduğunu bilmiyorum ama çocuklar banyo yaptıkları geceler daha sık uyanıyorlar. Fakat tabii her çocuk farklı tepki gösterebilir.

Babaannem akşamları telefonda konuştuğumuzda, “Hepimizin uykuları onların olsun” diye güzel dileklerde bulundu. Canı gönülden “Aaamiiin” dedim.

Odalarında müzik dinletin, dediler. Peki dedik gittik bir cd çalar aldık, bir tomar da ninni cd’si. İşe yaradı mı? Yarar gibi oldu. Ama mesele şu, cd bütün gece çalacak ki çocuk uyandığında müziği duysun, heee tamam asayiş berkemal, desin ve uykuya devam etsin. Eğer bebeğin yanında yatıyorsan, senin de bu sesten rahatsızlık duymuyor olman lazım ve bu benim için mümkün değildi.

Eğer durum daha vahimse doktora bir sor, ilaç milaç bir şeyler vardır belki, dediler. Sorduk. Var tabii birtakım bitkisel ilaçlar, istersen deneyelim dedi. Denedik. Aptallaşıyorlar, uykuya çabuk geçiyorlar. Ama etkisi dört saat sürüyor. Ki çocuğun saat 21:00 sularında uyuduğu düşünülürse ilacın etkisi 01:00 gibi geçiyor. Bu da zaten senin yatma saatlerine tekabül ediyor. Eee ne anladım ben bu işten. Ya çocuğu uyutup hemen sen de yatacaksın ki deliksiz 4 saat uyuyabil, ya da ilacı çocuğu kendi yatma saatine yakın, o uyurken vereceksin. Bu da komplo teorisi gibi bir şey. Bu kadar entrikaya anne kalbi dayanmıyor.Gene de çok zor durumda kalırsan denersin.

Ezcümle… Şu anda bu evde üç çocuk büyüyor, tüm koşullar hepsine aynı şekilde sağlanmış olmasına rağmen hepsi bir değişik uyuyor. Onun da ötesinde, bir ay çok güzel uyuyan çocuk, ertesi ay saat başı uyanan bir çocuğa dönüşebiliyor. Üç yaşına doğru uykuları düzene girmeye başlıyor. Yani girer gibi oluyor. Yani aslında girdiği tam söylenemez. Sadece sen alışıyorsun.

İlk zamanlar bebek her uykusu geldiğinde uyur. Ama bence bir zaman sonra ipleri eline al. Kendi yaşam tarzına uygun bir uyku düzeni kur ve çocuğu bu düzene alıştır. Örneğin, akşam 17:00 gibi yarım saat uyuyan bir çocuk gece 22:00’den önce uyumaz. Niye uyusun ki? Kreşlerde düzen şu: 11:30-12:00 öğle yemeği ve 12:30 uyku saati. 2-2,5 saat uyuyorlar, sonra akşama kadar uyku yok. Saat 20:00 olduğunda kendiliğinden dökülmeye başlıyorlar ve erkenden uyuyorlar. Kalan zaman senindir. Hafta sonları da aynı düzeni koruyorum. Bir süre sonra alışıyorlar ve düzenleri bu oluyor.

Bir de sorunsuz çocuklar var. Name gibi. Doğduğundan beri saat 20:00 sularında uyuyor ve sabah 06:30’a kadar deliksiz uyuyor. Yok gibi!

Burada hemen başka bir şey anlatmam lazım. Şimdi bebekleri başlangıçta her 3-4 saatte bir besliyoruz ya. Diyelim ki, beslenme saati geldi, ama hâlâ uyuyor, uyanmadı. Ben ilk başlarda saati kuruyordum, kalkıp bebeği de uyandırıp, karnını doyurup tekrar uyutuyordum. Sonra doktorumuz dedi ki, bebeğin gelişimi için uyku da beslenme kadar önemli, uyuyorsa uyandırma, sabah kalkınca doyuruverirsin. Saati kurmayayım mı yani dedim, boş ver yat uyu dedi, iyi madem dedim. Tatlıya bağladık.

İşte böyle, kitapları oku, doktorla konuş, cd’ler al, kundaklar al, aklına ne geliyorsa yap. Ama önce dua et, bebeğinin uykusu Name’nin uykusu gibi olsun.

uyuyan bebek

Bebeğin Uykusu İçin Alet Edevat

Bebek yatağı:

Bebek beşiğinin içine mutlaka bir tane bebek yatağı alacaksın. Bu yatakların organikleri var, kokuluları var, bambuları, antibakteriyel olanları var vs. Fakat benim sana önerim ilk üç ay kullanmak için bir de yan yatış yatağı alman. Zira her annenin en büyük korkusu boğulmadan kaynaklı ani bebek ölümleri. Bu yan yatış yatakları bebeğin sırtına destek verdiği ve karın bölgesinde de yükseklik sağlayarak düşmeyi engellediği için geceleri senin daha iyi uyumanı sağlayabilir. (Zırt pırt kalkıp bebek yerinde duruyor mu diye bakmazsın. Bunu sadece ben yapmış olamam, birileri “Evet, ben de gece kalkıp bebeğim nefes alıyor mu diye kontrol ediyordum” desin.)

yan yatış yatağı yastığı

Bu yan yatış yataklarının şöyle de bir avantajı var, bebeği uyurken, tepsi gibi istediğin yere taşıyabiliyorsun. Salonda bebeği nereye koyacağım, mutfakta nereye koyacağım derdi yok, yatağına yatır ve istediğin yere koy. Hadi diyelim ki, evin genelini bebek için organize ettin. Bu işin gezmesi var. Babaanneye, anneanneye gidince nereye yatıracaksın bebeği? Yeni annesin şekerim, yastık temiz mi, yatak temiz mi, yataktan düşer mi, bunların hepsi jet hızıyla geçecek kafandan. İşte o yüzden al bu yataktan, koy poşete, gittiğin yere götür. (Ne ısrar ettim ha!)

Su geçirmez alez:

İlk aylarda çok ihtiyacınız olmayacak ama bebek milleti çok çabuk büyüyor. Altı hep bezli olduğundan çişleri çıksa çıksa pijamalarına ya da yatak çarşafına çıkıyor, ama büyüdüklerinde işler değişecek. İşeyince bir kova çiş bırakıyorlar yatağa ya da öksürürken kusuyorlar falan. En azından yatağı kurtarırsın.

Bebek yastığı:

Bebek yastığının birkaç cm dolgunluğunda olmasına dikkat et. Çünkü yastığı, bebeğin omuz hizasından başına kadar olan kısmı çok hafif yukarıda tutmak için kullanacaksın. Bu eğimin ne kadar olması gerektiğini merak ediyorsan, doğum yaptığın hastanede, bebeği yanına getirdikleri yatağın eğimini hatırla. İşte yatırırken bebeğe o kadar eğim vermen gerekiyor.

Birkaç tane battaniye:

İlk bir yıl için yorgan kullanmayı önermiyorlar. Gerçekten de en hafif yorgan bile bebeklere ağır geliyor. Onun yerine farklı kalınlıklarda battaniyeler almanı öneririm. Gece yatarken üzerini örtmek için kalın bir battaniye, gündüzleri kullanmak için daha hafif bir battaniye, bir de seyahat tipi ince battaniye. Biz bu ince battaniyeyi rulo haline getirip iyice küçülterek çantamızda taşımayı alışkanlık haline getirdik. Malum çocukların nerede uyuyacakları belli olmuyor.

Uyuyan Çocuğu Uyandıran ve Anneyi Sinir Eden Etkenler

uyumayan bebek ve anne

Kapı zili:

Birkaç dilim kek getirmek gibi gayet masum bir niyetle kapınızı çalan komşun uyuyan çocuğu uyandırabilir. Bu yüzden bizim kapıda “Lütfen zile basmayınız” yazan bir kağıt var. Kapıyı tıklatıyorlar, ancak duymuyoruz. Birkaç denemeden sonra mecburen zile basıyorlar. O yüzden cümleyi uzattım. Artık kapıda, “Lütfen zile basmayınız, ısrarla kapıyı çalınız” yazıyor. Bu noktada diğer önlemleri de almanız lazım. Ben apartman girişindeki güvenlik görevlimize durumu sık sık hatırlatıyorum, icap ettiğinde bizi aşağıdan aramıyorlar. Geleni doğrudan yönlendiriyorlar. Kurallara aykırı ama uyanan çocuğu uyandırmaktan daha basit bir suç.

Dışarıdan yemek siparişi falan verdiğinde, “Çocuk uyuyor, zile basmayın” notunu ekle. Onlar da basmasın. Sinir bozucu olurum diye düşünme. 30 km mesafeye bir küçük tost isteyen birinden daha az sinir bozucusun emin ol.

Telefon sesi:

Çocuklar uyurken telefonumu sessize alıyorum ve ev telefonunun fişini çekiyorum. Bunun önüne başka türlü geçemezsin.

Ezan sesi:

Allah’ım ne olur yazacaklarım için beni affet ya da çocukların uyanmamalarını sağla, ikisi de senin elinde. Mevsimlerden yaz, hava sıcak, çocuğu uyuttun ve hava girsin diye pencereyi açtın. En yakın ezan sesiyle birlikte bebek ağlayarak uyanıyor. Evde olduğum zamanlarda ezan okunma saatlerine yakın pencereleri kapatıyordum, ezan bittikten sonra tekrar açıyordum. Bir gün bizim mahallenin imamı ile karşılaştım, ikindiyi atlasan, yatsıyı biraz sessiz okusan olmaz mı dedim, hiç gülmedi.

Hapşıran, öksüren, yüksek sesle konuşan insan sesleri:

İşte buna yapacak bir şeyin yok. Eşin bile olsa evdeki diğer insanlara sessiz ol diyemezsin. Yanlış anlar, alınırlar.

Güneş ışığı:

İşte bu hem uyutan hem uyandıran bir şey. Eğer evde çocuğu uyutamadıysan, koy bebek arabasına çık sokağa. Yüzü güneşe gelecek şekilde çevir bebeği. Gözüne güneş gelince gözlerini açamaz ve bir süre sonra uyur. Name’ye hamileliğim sırasında ikizlerin bakımına yardımcı olan kuzenlerimin keşfettiği bir şey bu. Mete’yi bebek arabasına yatırıp bahçeye iniyorlar, 10 dakika sonra uyutup geri geliyorlar. Ben götürüyorum yarım saatte ancak uyuyor. Ne yapıyorsunuz siz? dedim. Abla gölgede yarım saatte, güneşte beş dakikada uyuyor, dediler! Aynı güneş ışığı evde olunca sıkıntı. O yüzden önce kumaşçıdan simsiyah ve kalın kumaşlar aldım. Sonra şu hani ıslanınca cam ve seramik yüzeylere yapışan, eskiden havlu falan astığımız vakumlu askılar var ya onlardan aldım. Kumaşa diktim ve çocuklar uyuduğunda, uyudukları odanın camına astım. Karanlıkta daha uzun süre uyudular. İşe yaradığını fark edince, evin tüm perdelerine ilave güneşlikler yaptırdık. Sabahları Tuna 06:45’te uyanıyordu, bu perdelerle birlikte 07:00’ye çekebildik saati. 15 dakika komik mi geldi? O kadar önemli ki, bilen bilir.

Ağlayan diğer çocuk:

Hepsini farklı odalara yatırıyorum ama artık kaç desibelde ağlıyorlarsa, gene de uyanan uyuyanı uyandırıyor.

Biraz daha büyüdüklerinde işin rengi değişti. Akşamları yattıklarında uyumalarını beklerken geçen o süre, onların dünyalarına girmek için eşsiz bir zaman dilimi oldu. Bazen uykuya geçemedikleri için çok geriliyorum ama çoğu zaman çok eğleniyorum. Saçma sapan şeyler anlatıyorlar, yok kedi gelmiş yatağa, tavanda köpek varmış, yatağın altında timsah varmış, o aslında bir canavarmış falan. Hepsi uyduruk.

E bebeğim eeee!

Sallarsın sallarsın uyur, tam yatağına yatırırsın, bebek uyanır. Tam uyutursun kapının zili çalar, bebek uyanır. Uyutursun, tam yatağına yatar uykuya dalacak gibi olursun, bebek uyanır.

Bebeği uyuturken kitap okuyabilir, cep telefonundan internete girebilirsin. Bazen uyurken yanına alabilir, sarılıp uyursun, ohhh mis gibi bebek kokusu. Ama kısa sürüyor. İki saat sonra çişli bez kokusu olaya hakim olur ve birkaç saat sonra tıkanırsın, tatatataaaaa kaka yapmış.